Haziran 2021 – Aydöküm

Bir ayda onlarca film izleyen ben, sayıyı gitgide düşürerek Haziranda en az film izleme rekorumu kırdım sanırım. Çünkü hepi topu izlediğim film sayısı üç tanecik.

İlkini özellikle arayıp bularak izledim. Konusunu duyup kendisini pek merak etmiştim. O kadar merklanmaya değecek bir film de değilmiş ama izlediğime de pişman değilim. Okullu-öğretmenli-öğrencili, yazarlı-edebiyatlı filmleri sevdiğimden, bu film de içinde hepsini barındırdığından bir akşam yeterli zaman da bulmuşken tıklayıp izledim. Adı “Finding Forrester” (Forrester’ı Bulmak)… William Forester adında bir yazar var. İlk kitabı yayınlandıktan sonra insanlardan kaçmış ve kendini evine kapatmış. Alışverişini haftada bir genç bir adam yapıp getiriyor ve o da penceresini dışarıya çıkıp silmenin dışında evinden hiç çıkmıyor. Hemen karşısındaki basketbol sahasında basket oynayan gençler onun farkındalar ama. Çünkü elinde dürbünü ile sık sık penceresinden dışarıyı izliyor. Gençler de adamı iyice merak ediyor. Bir gün Jamal adındaki arkadaşlarını yaparsın-yapamazsın bahsi ile adamın evine yolluyorlar. Kapıdan değil, yangın merdivenlerinden, sonra da pencereden giriyor çocuk eve… Evde gezinirken bir süre sonra William Forester farkediyor ve çocuk da apar topar kaçmak zorunda kalıyor. Derken sırt çantasını adamın evinde unutuyor. Sırt çantasında da müsvedde defterleri var. Çocuk edebiyata düşkün ve her fırsatta kalemi defteri eline alıp bir şeyler karalıyor. Adam da yazar ya, çocuğun çantasındaki defterleri bulup yazılarını okuyor ve üstlerinde düzenlemeler yapıyor. Sonra bir gün çocuğa çantasını geri veriyor. Sonrasında da dış dünyaya kendini kapatmış bu yazar ile yazmayı seven çocuk arasında bir dostluk oluşuyor, çocuk sık sık adamın evine geliyor, yazısını geliştiriyor. Çocuk da siyahi olmasına rağmen notları çok yüksek ve yazma kabiliyeti de iyi olduğu için burslu olarak özel bir okula alınıyor bu arada. Ancak okuldaki hocası bu yetkin yazıları onun yazamayacağını düşündüğünden okuldaki öğrenciliği tehlikeye düşüyor. Çok fazla derinliği olmayan bir konusu var. Filmin süresi bu konu için hayli uzun geldi bana. En az bi yarım saati kırpılmalıydı diye düşünüyorum. Çocuk basketçi olmasına rağmen hareketleri bazen çok yavaş ve bazı sahneler hızlı akmıyor. Bu hal de süreyi uzatmış olmalı. Keşke çocuğun olduğu yerleri daha enerjik ve hızlı çekselermiş. Daha sıkılmadan izlerdim.

.

Haziranda izlediğim diğer iki film de “Big Eyes” (Büyük Gözler) ve “Hillbilly Elegy” idi…

Big Eyes / Büyük Gözler

.

Hillbilly Elegy

Onlarla ilgili analizlerimi de şurada paylaşmıştım.

Haziranda üç tanecik film izledim, hiç dizi izlemedim ama bol bol kitap okudum. İlk okuduğum kitap H.G. Wells’in Zaman Makinesi isimli distopik kısa romanı oldu. Bir şey okurken ya da dinlerken içinde geçen şeylerin peşine düşmeyi seviyorum. Böyle bir anda you-tube da bir söyleşi dinlerken bu kitap üzerine bol çıkarımlı bir sohbete denk geldim. Ve hemen e-kitabını bulup okumaya başladım. Zamanda yolculuğu daha önce başka yazarlar da yazdılar ama H.G. Wells bambaşka yazmış, onun romanı okura fantastik bir görüntü değil distopik bir gerçeklik sunuyor. İlham kaynağı da çocukluk yazarlarımdan biri olan Jules Verne imiş… Jules Verne kitapları hâlâ bu yaşımda bile içimde çiçekler açtırıyorken iki akşamda okuyup bitiriverdim kitabı. Romanın isimsiz ana karakteri bir zaman makinesi icat ediyor. Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarını çağırarak zamanın dördüncü bir boyut olduğu ve içinde gidip gelmenin mümkün olduğu teorisini anlattıktan sonra bir de prototip olarak yaptığı araçla uygulamalı olarak gösteriyor. Ancak arkadaşları inanmıyor. Sonra bir başka akşam yine gelmelerini söylüyor. Geldiklerinde de karşılarına üstü başı perişan halde çıkıyor. O prototipin gelişmişi ile zamanda yolculuk yapıp henüz dönmüş aslında. Ama arkadaşları yine inanmakta zorlanıyorlar. O da anlatmaya başlıyor. Adam zaman makinesi ile 800 küsur yıl öteye (geleceğe) gitmiş. İnsanlar küçülmüşler, yeraltında ve yerüstünde yaşayanlar olmak üzere iki ırka ayrılmışlar. Eloiler çocuksu ve barışçıl kimseler. Morlocklar canavar ruhlu, kıllı, maymunumsu insanlar. Eloilerde cinsiyet ayrımı yok, yaşları belli değil, hasta olabileceklerine dair bulgular yok, iyi niyetliler, hatta saf gibiler, kıyafetleri tek tip, komünal bir yaşam sürüyorlar, Morlocklardan korktukları için hepsi aynı yerde uyuyor. Yani sistem kurucular komünizm adı altında pasifize etmiş mutlu bir azınlık yaratmışlar. Morlocklara da onların ellerinden kurtulanlar diyemeyiz, çünkü onlar da Eloilerin giysilerini filan dikiyorlar. Bir tür hizmet sınıfı… Beni kitabı okumaya çeken şey de bu ilginçliği oldu esasen. Hali hazırda yaşamakta olduğumuz dünyada da küresel güçler günümüz gençlerine vatansızlık, aidiyetsizlik, mülksüzlük, inançsızlık, çok eşlilik, eşcinsellik, feminizm, vb. üzerinden komünizm güzellemeleri yapmıyorlar mı? Romanı okudukça irkildim. Dinlediğim you-tube söyleşisi de bu duruma ışık tutmuştu. Demek ki Eloiler geleceğin elit sınıfını, Morlocklar da işçi sınıfını sembolize ediyordu. Ama her ikisi de otokontrolünü kaybetmiş, güdülür ırklar haline gelmişlerdi. Roman daha pek çok olaya, mekana, konuya dağılsa da beni etkileyen şey en çok bu korkunç distopik öngörüsü oldu. Gerçek hayat nasıl romanlara uyarlanabiliyorsa, romanların da gerçek hayata uyarlanma ihtimalleri var. Belki de insanlık böyle bir geleceğe doğru gidiyor. Ki bazı bulgular sabit. Öyleyse dehşet bir yoldayız!.. Öyle mi acaba?…

.

Emrah Serbes’i bilirsiniz. Trafik kazasında üç kişinin ölümüne sebep olmuştu. Keşke dikkatli olsaydı… Belki kendisi de kaybeden yazarlar arasında kaybolmazdı. Emrah Serbes’in sokak ağzı ile yazdığı alışılmışın dışında öyküleri var. Bu tarzdan örnekleri de dağarcığıma katmak için ilk önce “Erken Kaybedenler” isimli öykü kitabını seçtim. Kitap 8 öyküden oluşuyor. Bolca argo ve sokak ağzı var. Öykülerdeki ana karakterler de ergen erkekler olunca hayli eril bakışlı, eril ağızlı, eril hissiyatlı bir kitap olmuş. Bazı ergenlerin yaptıklarını, hissettiklerini abartılı bulsam da sonuçta günümüz o yaş gençlerinin iç dünyalarını bilmediğim için belki de haklılık payı vardır, dedim. Zira günümüz ne lise öğrencileri eskinin lise öğrencileri ile aynı, ne ilkokul öğrencileri, ne ortaokul, hatta ne de anasınıfı… Karakterlerinde, davranışlarında bariz değişiklikler var. İç dünyaları da bundan nasibini almıştır, muhtemel. Kitaptaki ilk öykü “Anneannemin son ölümü”, üçüncü öykü “Korhan Ağbinin Kardeşi” ve yedinci öykü “Alçak Gönüllü Arzular” en hoşuma giden öyküler oldu. Yazarın anlatıcıları için seçtiği dil argo, hatta biz karşı cins için kaba saba ve çirkin bir dil. Ancak anlatım üslubu ayrıcalıklı. Okuru peşine takan ve kendini ısrarla dinlettiren bir anlatımı var. Diğer öykü kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

.

Üçüncü okuduğum kitap yine bir öykü kitabı. Onat Kutlar’ın “İshak”ı… Hemşehrim, rahmetli Onat Kutlar belki kendi bile bilmiyordu yazdığı kimi öykülerin büyülü gerçekçilik tarzında olduğunu. Bugün edebiyatçılar büyülü gerçekçilik öykülerine en başta onun öykülerini örnek gösteriyorlar. Kitapta 9 öykü var, 5 öyküsü (Horozlar, Hadi, Yunus, Kediler ve İshak) büyülügerçekçilik tarzında. Ayrıca yazarın sembolik, metaforik, zaman zaman şiire kaçan bir dili de var. Hayalgücünüz genişse kapalı tuttuğu kapıları açıp o dünyalara kolayca geçebilirsiniz. Anlattığı coğrafyanın, kültürün yabancısı değilseniz de içinde neler bulacaksınız neler. Kitaplığımda asla kimselere vermeyeceğim öykü dergilerim ve kitaplarım var. İshak da bundan böyle onların arasında.

.

.

Onat Kutlar’ın büyülügerçekçilik tarzındaki öyküleri ile büyülenmişken Latife Tekin’den ikinci bir büyülügerçekçilik romanı olan “Berci Kristin Çöp Masalları” nı okudum bu kez. Her ne kadar “Sevgili Arsız Ölüm”ün gölgesinde kalmış olsa da bence en az onun kadar güzel bir roman. Hatta daha masalsı ve daha yap-bozlu bir anlatımı var. Bir şehrin kenar mahallesine, çöp alanı ile sanayi arasına bir gecekondu semtinin nasıl kurulduğunu, bu semtteki insanların nelerle karşılaştığını, neler yaşadığını anlatıyor. Ama bildiğimiz cümlelerle değil. Bambaşka semboller, simgeler, imgeler… bambaşka metaforlar, benzetmeler ile… Sanki yazılı anlatıma geçmeden sözlü anlatım günlerinde dile gelmiş gibi… Öyle masalsı, hikayemsi… Romanda başka başka insanlar var. Ana karakterler hariç, her bölüm yeni yeni karakterlerin resmi geçidi gibi… Görünen dünyasını okura açıyor, sonra kaybolup yerini başkasına bırakıyor. Böylece bir dolu hayata okurunu konuk etmiş oluyor yazar. Hem de çoğumuzun varlıklarını görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz insanları ve hayatları önümüze getirerek …Oysa her şehrin, her kasabanın az ya da çok illa ki gecekonduları var. Her şehirde her kasabada da o insanlardan var. Ama onları da, yaşamlarını da görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz. Romanın farkındalık misyonu da büyük bu durumda… (Belki yazar böyle bir misyon yüklememiştir ama sonuçta böyle bir hali de var.)

.

Beşinci olarak yine bir öykü kitabı daha okudum. (Bu aralar öykü açlığım yine kabardı, aklımdaki bütün öykü kitaplarını okuyup bitireyim istiyorum. 🙂 ) Şermin Yaşar’ın “Deli Tarla” isimli kitabı da özellikle okumak istediğim kitaplardan biriydi. Çünkü bu kitap yakın zamanda Sait Faik Abasıyanık Öykü Ödülü’nü aldı. Kitapta 16 öykü var. Yazar hepsini benzer bir üslupla yazmış. Biçim ve dil açısından farklı denemeleri hiç yok. Çoğunlukla hikaye etme, tahkiye tekniğini kullanmış. Ancak her şeyi her zaman bir bir anlatmamış, göstermeyi de tercih etmiş, çıkarımları okura da bırakmış. Dili aşırı sürükleyici. Konuların çoğu benzersiz (bugüne dek hiç bir yazardan okumadığım temalar, konular var). Bir kurmacacı olarak atmosfer yaratmada, olay örmede, karakter geliştirmede son derece başarılı. Betimlemeleri öykülerine seyrek serpiştirmiş olmakla birlikte, özgün ve tam yerinde betimlemeleri var. Bir öykü okunduktan sonra üstünden yıllar geçtiğinde unutulmamışsa, derin izler bırakmış, “unutulmaz olmuş” demektir. Mesela ben bu kitaptaki Adieu Hala ve Marş Marş öykülerini unutacağımı hiç sanmıyorum.

.

Öykü okumak kadar öykü çözümlemeleri yapmayı, başkalarının yapmış olduğu çözümlemeleri okumayı da seviyorum. Bir akşam e-kitap klasörlerimden birini açıp Mehmet Kaplan’ın Hikaye Tahlilleri isimli kitabındaki çözümlemeleri okudum. Üniversitede öğrenciyken (İng Öğrt.liği) Öykü Okuma İnceleme ve Roman Okuma İnceleme derslerimize gencecik çok şeker bir kadın öğretmen girerdi. Sınıfın en sıkıntılı öğrencileri bile sus pus olur, ders bitinceye dek onu dinlerdi. İncelemekte olduğumuz öykü ya da roman her ne ise detayları bize kuru kuru vermez… beden dilini, jest ve mimiklerini kullanarak, ses tonunu değiştirerek anlatmaz da adeta yaşar ve yaşattırırdı. Tek kelime de Türkçe konuşmaz, konuşana da aşırı kızardı. Ağzım bir karış açık dinlerdim derslerini… Öykülerden, romanlardan ne alt anlamlar, ne ilginç, ne bambaşka şeyler çıkarırdı. İçimdeki edebi öykü sevgisinin ilk tohumları onun sayesinde atılmıştır. O zamandan beri kurmaca hangi eseri okusam (özellikle öykü) mutlaka alt okuma yapmaya ve çözümlemeye çalışırım. Başkalarının çözümlemelerini okurken de o öğretmenimin dersinde yaşadığım duygularım kabarır çok keyif alırım. Bu kitabı okurken de öyle duygular içinde okudum. Kitabın bir güzelliği de şu, çözümlemesini yapacağı öyküyü önce okura okutuyor, ondan sonra çözümlüyor. kalkıp da aman şu öyküyü bir bulup okuyayım da ondan sonra çözümlemesine geçeyim demememiz için öykünün kendisini de kitabına eklemiş. Böyle yapmayan çok çözümlemeci-incelemeciler var. Hele de çözümleme içinde metinle ilgili önemli bir detay varsa çözümlemeden kopar, metnin peşine düşersin. Kitap bu anlamda okurun gereksinimini önceleyen bir kitap olunca hiç kopmadan her öyküyü, her çözümlemeyi peşi peşine okudum, bir gecede bitirdim kitabı. Sami Paşazade’den başlayıp Hüseyin rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Haldun Taner, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Erdal Öz, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu, Selim İleri, Nursel Duruel’e kadar tam 41 yazarın unutulmaz öykülerinin çözümlemeleri var.

.

Haziran ayında okuduğum son kitap da Kitap ve Film Etkinliğimiz kapsamında okuduğum Nazan Bekiroğlu’nun “La: Sonsuzluk Hecesi” isimli kitabı oldu. Hakkında yazmış olduğum uzun inceleme yazımı şurada bulabilirsiniz.

.

Temmuz Aydökümünde buluşmak üzere… herkese verimli, keyifli okumalar-izlemeler…

.

Ayrıca iki tane de politik içerikli kitap okudum. Onları da yılsonu dökümüm için sayı bazında buraya not düşeyim.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

2021 Kitap ve Film Etkinliği / Haziran (Nazan Bekiroğlu – Amy Adams)

Kitap Film Etkinliğimizi yarılamış bulunmaktayız. Aynı zamanda içinde bulunduğumuz yılı da… Yazın en sıcak günleri… En çok da yazıyor, okuyorum bugünlerde… Okuduğum kitaplar arasına etkinlik sayesinde Nazan Bekiroğlu’nun “Lâ: Sonsuzluk Hecesi” isimli kitabı da katıldı. Aslında kitap yazarın okuduğum ilk kitabı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu etkinlik olmasa okumazdım da… Çünkü yazarı Elif Şafak’la eşleştirdiğim için hayli mesafeliyim.

15 Temmuz planlayıcılarının tedrisatından geçtiği ayan beyan bir iddia… Onların gazetelerinde çalışmış olması, çocuklarını okullarında okutmuş olması, kitaplarını yayınevlerinden çıkarması, desteklemesi, destek görmesi, hakkında yazılıp çizilenler… söylenenler…Ayrıca yazarın gerçek soyismi Karanis(miş). Bekiroğlu soyismi ayrıldığı eşinden(miş)… Gerçek ismi Nazmiye Nazan Karanis olan yazarın ermeni olduğuna dair söylemler var. İşte ben bu noktada şöyle irite oluyorum: Bizim ülkemizde etnik kimliğini saklamadan yazan çok yazar var. Benim öykü kitabımın arka kapak yazısını seve seve yazan Jaklin Çelik mesela… Ermeni olduğunu saklamaz, öykülerinde de ermeni kültürüne dair çok şey anlatır. Karin Karakaşlı ha keza… O da ermenidir, saklamaz. Mario Levi bir musevidir, saklamaz. Saklamayanın bir çekincesi, arka planda bir hesabı kitabı yoktur, o sebeple saklama gereği duymaz. Saklayanın ise geçmişten getirdiği ya da bizatihi kendinden kaynaklı bir sırrı mutlaka vardır ki saklıyordur.

Bugün görüyoruz ki, Osmanlının yıkılışında Türklerin karşısında yer almış Pontus-Rumlar, Taşnak Ermenileri, gizli yahudiler, dönmeler (sabetayistler), gizli rumlar (Bizans’ın kindar artıkları) hâlâ içimizde ve bizden gibi görünüyorlar ve asla renk vermiyorlar. Onları ülke aleyhine oluşumlarda görüyoruz ve nerede bölücülük, kışkırtıcılık, kin-nefret ve islam düşmanlığı varsa seslerini oralardan duyuyoruz. 15 Temmuz planlayıcıları da onlarla paralel, içiçe aparatlar idi. Şimdi bu durumda bir yazarın o camianın içinden gelmiş olmasına, üstüne üstlük etnik kimliğini saklama gereği duymasına dikkat kesilmek yanlış mı olur? Sonuçta ortada bir “saklı-gizli”lik varsa, buradaki niyetin sorgulanması da son derece doğal. Ki yapılmalı da… Ben de yaptıkça bu paravan arkası hallerde bir samimiyetsizlik, hatta artniyet buluyorum.

Benzer amaçlarla, benzer üsluplarla romanlar yazan Elif Şafak’la Nazan Bekiroğlu benim yazarım olamazlar. Hele de popüler kültüre hizmet eden bir edebiyat anlayışları olduğu için, hele de romanlarının arasına islamik deformasyon ve dejenerasyona sebep olabilecek, farklı algılara zemin hazırlayacak cümleler yerleştirdikleri için hiç ama hiç olamazlar. Nazan Bekiroğlu’nun tek kitabını okumakla da bu düşüncemin isabetli olduğundan artık eminim. Başka hiç bir kitabını okumaya da bundan böyle gerek görmeyeceğim.

“Lâ: Sonsuzluk Hecesi” isimli kitapta yazarın kendiliğinden bulup ortaya çıkardığı bir konu yok bir kere… Yaratıcı yazarlık kavramındaki yaratıcılık yok yani. Hali hazırda mevcut olan, yüzlerce yıldır üzerine pek çok şey yazılmış ve söylenmiş olan “Adem’le Havva’nın yaratılışı” ve “Habil ile Kabil Kardeşler” i farklı bir açıdan bir kez de kendi yazmış. Masalsı ve lirik bir dil kullanarak… Sembollerden ve islamik kavramlardan yararlanarak…Bu kitabı yazarken bu olayları islam dini çerçevesinde ele almış olması da hayli ilginç geldi bana. Madem yazar bir ermeni, olayları yazarken neden kendi dinindeki aslına sadık kalmadı ki? Bu kitabın biz müslümanlar için yazılmış olması bilinçli bir tercih miydi? Ne de olsa Türk Dil Kurumu’nun başına (koca ülkede bir tanecik Türk dilbilimci yokmuş gibi) Türkçeyi, etimolojisini, dil yapısını, lehçelerini, şivelerini, ağızlarını vesaire Türklerden daha iyi bilebilecek(!) ermeni bir dilbilimci getirilmiş bir ülkede yaşıyoruz. Kur’an temelli bu kitabın bir ermeni tarafından yazılmış (gerçekçi bir üslupla uydurulmuş) olmasına da şaşırmamalı mıyız?

Bir yerde şeytanı öyle muazzam betimlemiş ki, çirkin ve zalim bir yaratık yerine fiziksel ve ruhsal güzellemelerle dolu upuzun bir paragrafla karşılaşıyorsunuz. Sanki son derece yakışıklı, güçlü-yapılı-heybetli bir erkeği betimler gibi… Yahu şeytan melun bir yaratık değil miydi? İblis değil mi? Sanki o da Adem gibi her hangi bir insanoğlu!.. Kabil de ha keza… O kötücül, kardeşini öldürecek denli gözü dönmüş hain Kabil, yazarın şefkatinden nasibini fazlasıyla almış. Habil’i bırakıp da Kabil’e acıyacak hale geliyoruz neredeyse… Niye???!!! (Sebebini siz de düşünün!) Yüzeysel okumalar yapmayan, her satırı her sözcüğü didik didik ederek okuyan herkes bu detayları mutlaka fark etmiştir.

Ayrıca Havva özellikle erkeğin gölgesinde bırakılmak istenmiş. Sanki bu durum islamın kesin bir gerçeği gibi metnin içine yedirilmiş, sözcüklerin arasına sıkıştırılmış. Okurken yüzeyde kalanlar için iyi bir algı yöntemi… Derinlere inebilenler de zaten benim gibi alt okumaları yapıp bu kastı görebiliyordur. Ama kaç kişi görüyordur?

Yazar Kur’anı esas alıyormuş gibi yapıp aslında Kur’andaki her şeyin tıpkı kendi yazdığı şeylermiş gibi olduğu izlenimini oluşturmak istemiş sanki… Kendi uydurduğu kurmacasını Kur’an-ı Kerim’i referans göstererek bir gerçekliğe yaslamak ister gibi. Tabii aynı zamanda kendi uydurduğu kurmacayı da referans haline getirip kutsal kitabımızı da kendi kitabına yaslamak ister gibi… Ve bazı noktalarda da gerçeklikten referans aldığı için sanki kitabın tamamı bir gerçeklik üzerine kurgulanmış gibi… Öyle gerçekçi bir hava oluşturmuş. Bu konuda bir övgüyü hakediyordur belki(!). Oysa tamamıyla Nazan Bekiroğlu’nun kurgusu.

Bazı yerlerde de yazar öyle ileri gidiyor ki, anlatıcısını Allah’ın aklına yerleştirip Allah adına konuşturuyor. Allah gerçekten de öyle düşünüyormuş gibi…

Süslü, masalsı, lirik anlatım, bu kitaba biçimsel anlamda ayrıcalık katmış ama içerik olarak yazarın yapmak istediği şeyi sevmedim. Şeytanı tüm çirkinliği, tüm vahşetliği ve kötücüllüğü ile ele aldığı, Kabil’i hainliği ve tüm zalimliği ile vurguladığı, Havva’yı da Adem’in gölgesinde bırakmadığı bir kurmaca okumayı daha çok isterdim.

* * *

Gelelim izlediğim Amy Adams filmlerine…

Haziranda yalnızca iki tane Amy Adams filmi izleyebildim. İlki yıllardır izlenecekler listemde olan “Big Eyes” (Büyük Gözler) idi. Bu vesile ile izleme şansı bulduğum için çok mutluyum. Zira hem dönem filmi olması sebebiyle, hem de gerçek hayattan uyarlanmış olması sebebiyle tercih edebileceğim bir filmdi. Konusu ve işlenişi de hoş olunca severek izledim. Yalnız mahkeme sahnesi tiyatro gibiydi, onu da ayrıca belirteyim. Yine de keyif aldım. Amy Adams (Margaret) küçük kızını yanına alarak baskıcı kocasından kaçıp büyük şehre taşınıyor. Margaret’ın kızından ilham alarak yaptığı büyük gözlü çocuklar üzerine tabloları var. Geldiği yerde yoldan geçen insanların ödediği cüzi paralar karşılığında sokak ressamlığı yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor. Bu sırada kendi gibi bir sokak ressamı (Walter) ile tanışıyor. Walter’ın yaptığı(!) resimler de her hangi birinin yapabileceği sıradan resimler… Kısa sürede aşık olup evleniyorlar. Bir süre sonra resimleri büyük galerilerde gösterilsin diye amaçladıkları bir zamanda Margaret evinde resim yapmakla meşgulken, Margaret’ın resimleri ilgi görüyor ve Walter da bu resimleri yapan sanki kendisiymiş gibi resimleri sahipleniyor ve pazarlama başarısı ile de kısa zamanda hem resimler üzerinden ünlü oluyor, hem de güzel paralar kazanıyorlar. Margaret gerçeği öğrendiğinde bozulsa da bir süre daha bu yalana ortak oluyor. Para tatlı bir ihtiyaç… Ancak sonra karşı koymak istediğinde de Walter’ın çirkin yüzü ile tanışıyor ve ölümle tehdit ediliyor. Sonra kızını bir kez daha yanına alarak lüks yaşamından ve evinden doğru Hawai’ye kaçıyor. Burada da yahova şahitleri mezhebiyle tanışıyor. Bu mezheptekilerle bir araya gelince okuduğu bir yazıdan etkilenerek artık gerçeği herkese söyleme kararı alıyor. Karşılıklı restleşmeler… mahkeme süreci filan… Başlangıçta yazdığım gibi mahkeme süreci tamamen bir tiyatro gibi… Filmi basitleştirmiş. Yine de izleyiciyi kendinden uzaklaştırmayı başaramamış. Güzel filmdi.

.

İkinci izlediğim Amy Adams filmi ise “Hillbilly Elegy” oldu. Film J.D. Vance adındaki Amerikalı birinin 2016 yılında kendi anılarını yazdığı aynı isimli anı kitabından uyarlanmış. Filmde bu kişinin kendisi, annesi ve anneannesi üzerinden üç kuşağın birbirleri ve bu kişi üzerindeki etkisi konu edinilmiş. Kitabın yazarı filmin başlarında ergen bir çocuk.. Annesi Amy Adams, anneannesi de Glenn Close… Onların dışında kızkardeşi, dedesi, sevgilisi vesaire de var ama film bu üç kişi (oğul, anne, anneanne) üzerinde yoğunlaşıyor daha çok. Başarılı bir hayat adına (onlar buna Amerikan Rüyası diyorlar) anne tam olarak kendini gerçekleştirememiş, başının dikine giden biri (uyuşturucu bağımlılığı da var zaten), anneanne de ha keza… ekonomik yetersizlikler içinde, aksi mizaçlı biri haline gelmiş. Çatışmalar, restleşmeler, kırılmalar çok fazla… Böylesi bir ortamdan çocuğun kendini kurtarması gerek. Çocuk da kendini kurtarmaya başlamış ki Yale Üniversitesi’nde Hukuk okuyor ve stajı için önemli adamlarla görüşme (mülakat) yapmak üzere. Derken annesinin eroin yüzünden hastaneye kaldırıldığı haberi geliyor. Annesinin yanına gidince de mülakatı kaçırması söz konusu… Her şey yolunda gidecek mi? Diyerek sonunu açıklamayayım bari… 🙂 Film şimdiyle geçmiş arasında gidip gelen sahnelerle dolu… Filmin daha başlarında çocuk henüz ergenken bir süre sonra aradan 14 yıl geçiyor ve konu büyük haline odaklanıyor. Flashbackler de bundan sonra yağmur gibi iniyor. Bir şimdi, bir geçmiş ile üç kuşağın neler yaşadığını detay detay görüyoruz. Filmi bitirdikten sonra “aile”nin her birey için şans (ya da şanssızlık) olduğu gerçeği bir kez daha netleşti aklımda. Yine de kendini kurtarmak kişinin kendi elinde. Film bu açıdan motive edici… Küfür ve argo sözler çok kullanılmasa idi çocuklara rol-model teşkil etmesi için izletilmesi gereken bir film olabilirdi. Emin değilim ama.

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Mayıs 2021 – Aydöküm

Yine yazmaya gömüldüğüm bir dönemdeyim. Okumalarımı da -elimden geldiğince- paralel götürmeye çalıştığım için izlemeye ve tabii daha başka bir çok şeye zaman ayıramıyorum. Temmuzda 2 nolu ablam ziyaretimize gelecek… Planlamasını yapabilirse 4 nolu ablam da belki… Ve ben zamanımı hep onlarla geçirmek istediğim için Temmuzda yazmaya zaman ayıramayacağım. O yüzden Mayıs gibi, Haziranım da yazmayla hemhal geçsin istiyorum.

Böyle olunca da Mayısta pek fazla film izleyemedim. Yine de TRT 2 sağolsun bazı geceler bu eksiğimi az da olsa telafi ettirebildi. Özellikle her ay en az bir adet izlemek istediğim İran filmi, dönem filmi ve Türk filmi gibi önceliklerimi karşıma çıkararak… Seçtiği filmler de sinematik anlamda önemli ve değerli filmler… Bu yüzden TRT2 gibi ücretsiz, güzel filmler yayınlayan bir tv kanalı olduğu için müteşekkirim. Tabii kitap ve film etkinliğimizin katkısını da es geçmemeliyim. Sayesinde her ay zorunlu olarak bir kaç filmi dağarcığıma katabiliyorum.

.

TRT 2 de izlediğim ilk film, İran filmi “Pedar / Father” (Baba) idi… Mecid Mecidi’nin 1996 yapımı… Yine yoksulluk ve taşra ön planda… Ama asıl mesele; ergen bir çocuğun, babasının kaybından sonra annesi ve kardeşlerinin yaşamlarını daha iyi idame ettirebilmeleri için başka bir yere çalışmak amacıyla gidip döndükten sonra, annesini başka bir adamla evlenmiş olarak bulmuş olması… Mehrullah bu yeni babayı kabullenemiyor ve öfkesini nefrete dökerken olmadık işler açıyor ailesinin de, yeni babasının da başına. Daha önceki izlediğim İran filmleri gibi bu filmi de sevdim. Ancak daha yaratıcı bir finali de hak ediyordu.

.

TRT 2 de izlediğim ikinci film ise nefis bir Amerikan dönem filmi idi. Adı “Fences” (Çitler)… 80 lerin başında August Wilson’ın yazmış olduğu aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış. Konusu 1950 li yıllarda geçiyor. Zencilerin haklarını yeni yeni elde ettiği bir dönem, yasalar onlar için çok şeyi çözümlemiş olsa da, toplumsal yaşamda henüz beyazlarla eşitlenemedikleri ve beyazların da bu eşitliği kabul edemediği önemli durumlar var. Çöp toplama şirketinin çöp toplayıcısı olarak çalışan zenci baba da bunun bilincinde olarak parasını tutumlu harcamaya ve iki oğlunu da çok şeyde frenleyerek yaşamaya çalışıyor. Çenesi çok düşük, hayli geveze ama eşine ve ailesine de -baskıcı tavırları olmakla birlikte- epey bağlı bir adam… Ama film öyle bir ilerliyor ki, baba aslında bu halinin yanı sıra gizli bir hayatı da yaşamış. Karısı bunu öğrendiğinde tavrı ne olacak? İki oğul geleceğini nasıl şekillendirecek? İlk yirmi dakika, babanın gevezeliğinden sıkılmış olmakla birlikte, daha sonrasında pürdikkat, severek izledim filmi. İsminin neden çitler olduğunu da çok iyi anladım. Toplum babanın önüne çitler (engeller) koyuyor, baba da zamanla eşinin, oğullarının önüne başka başka çitler (engeller)… Bu yönüyle de güzel bir dram filmi idi… Dram ve dönem filmlerini sevenlere şiddetle öneririm.

.

TRT 2 de izlediğim üçüncü film ise bugüne dek adını hiç duymadığım, hakkında hiç bir yazıya/bilgiye rastlamadığım “Mehmet Salih” isimli film oldu. Konu Adana’nın yoksul evlerinden birinde geçiyor. Ailesinin izni olmadan kaçıp evlendiği kocası bir şekilde ortadan kaybolduktan sonra ergen oğluyla yaşam mücadelesi veren bir anne… O yaşta hâlâ geceleri altına çişini kaçıran bir çocuk… Her an birine gönlünü kaptırıp Salih’in annesi gibi biçare bir hayata kaçabilecek delidolu komşu kızı… Mehmet Salih’in annesi bu kıza akıl vermeye çalışırken Mehmet Salih’in aşka dair ilk duygularının bu kızla uyanması… Yoksulluğun yoksulların başına açtığı nice nice işler… bu işlerde başka başka karakterler… Hayatın içinden, toplumsal gerçekçi bir film… Festivallerde adından söz ettirmiş. (Film sonrası araştırınca öğrendim.) Yalnız bir kusuru var; annenin abartılı rolcülüğü, Mehmet Salih’in yönetmenin komutunu bekleyerek harekete geçiyor oluşu bazı anlar izleyiciyi alıp mahalleden de, evden de dışarıya atıyor. Neyse ki diğer tüm oyuncular elimden tutup yeniden içeri almayı başarıyordu. 🙂 Adana’da uzun yıllar yaşamış ve varoş semtlerin dramlarını öykülerine taşımış olan öykücü Zafer Doruk’un (oyuncu Caner Cindoruk’un babası) öyküleri gibi içimde yer etti. Çok çok güzel bir film değildi ama kötü de değildi.

.

Dediğim gibi bu ay izlediğim filmler çok az. İkisini de etkinlik kapsamında bir önceki postta paylaşmıştım.

İlki; August: Osage County” (Aile Sırları)

August: Osage County” (Aile Sırları)

.

İkincisi; Larry Crowne

Gelelim okuduğum kitaplara….

.

Etkinlik kapsamında Jose Saramago’nun Körlük isimli romanını okudum. Büyülügerçekçilik tarzında güzel bir porstmodern roman örneği…Hakkında detaylı analiz yazımı yine bir önceki postta bulabilirsiniz.

.

Okuduğum ikinci kitap yine içeriği ile merakımı cezbedip epeydir okunacaklar listemde beklemekte olan Raymond Queneau’nun “Biçem Alıştırmaları” isimli kitabı oldu. Yazar tek bir öykü konusundan yola çıkarak aynı öyküyü birbirinden farklı tam 99 şekilde yazmış. Daha önce Oulipo akımından söz etmiştim. Edebiyatı matematikle birleştirerek ilginç yazım biçimleri deneyen oluşum… Queneau da bu oluşumun kurucularından biri… (1960 lı yıllarda bir grup matematik ve edebiyat sever bir araya gelip edebi yapıtlarını matematiksel ögelerle biçimliyorlar.) Kitabın orijinal adı “Exercises de Style”. “Üslupsal Alıştırmalar” ya da “Üslup Alıştırmaları” da diyebiliriz. Biçem üslup demek ama çoğu kişi anlamından çıkarıp biçimmiş gibi bir anlamla kullanabiliyor bu kelimeyi. Dilimize girmiş olsa da kısıtlı bir çevrenin kullanımında kalmış… Üslup Alıştırmaları ya da Üslupsal Alıştırmalar deyince nasıl bir kitap olabileceği daha kolay anlaşılacaktır. S hattı otobüsünde bir genç yolculuk yapıyor. Ama otobüse binen iyi görünümlü yaşlıca adamdan da rahatsızlık duyuyor. Ne zaman biri inecek ya da yanından geçecek olursa da sanki dibindeki bu yaşlı adam kendisini iteklemiş gibi dönüp dönüp adama ya ters ters bakıyor ya da dil sayıyor. Sonra da boş yer bulup herkeslerden önce koşarak hemen kendisi oturuyor. Genç ve yaşlı adam otobüsten indikten 2 saat sonra garın önünde yine karşılaşıyorlar. Bu tipik genç bir başka gençle konuşuyorken yaşlı adam da kulak misafiri oluyor. Arkadaşı gence paltosu için yeni bir düğme almasını tavsiye ediyor. Ana konu bu kadar yalın. Ama 99 yazım örneği ile tamamen birbirinden farklı ve hepsi de ayrı güzel bambaşka metinler çıkmış ortaya. Özellikle mecazi, ikircikli, homeoteleuton, şaşaalı, felsefik, lipogram, argo, gastronomik, zoolojik ve tumturaklı üsluplarda yazılmış olanları çok sevdim. Yazar bu kitabı 1947 yılında yazmış. Yazarken çok eğlenmiş olmalı. Bence edebiyat derslerinde öğrencilere uzun uzun o sıkıcı “mefailü, mefailatün, failün” ler öğretilip bir de sınavlarda soruluncaya kadar, öğretmenler öğrencilerine bu kitabı okutsun, öğrencilerden de benzer üsluplarda başka konularda yazmalarını isteyerek günlük yaşamdaki iletişime, birbirini ve okuduğunu anlayabilmedeki eksikliklere deva olsunlar. Kitap içeriği itibariyle yazmayı sevenleri önceliyor gibi görünebilir ama bence yaşadığı toplumla iletişim kurmakta olan her birey için değer katıcı, farkettirici, yönlendirici bir kitap. Yani bence herkes okumalı.

.

Üçüncü okuduğum kitap ise Gabriel Garcia Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” isimli romanı oldu. Kitap 1981 yılında yayınlanmış ve yazarın yedinci romanı. Yazar romanında çocukluğunun geçtiği kasabada yıllar önce işlenmiş olan bir cinayeti ele alıyor. Roman cinayet ile başlıyor. yani aslında her şey olmuş bitmiş, adam öldürülmüş. Ama yazar bu finali daha kitabın en başında veriyor ve o raddeye nasıl gelindiğini roman boyunca flashbacklerle okura sunuyor. Ayşe Kulin’in “Adı Aylin” adlı romanı da benzer tarzda başlar. Her şey olmuş bitmiştir ve biz oraya nasıl gelindiğini sonun en başta verilmesinden sonra yavaş yavaş öğreniriz. Yine de her iki kitap sonu bilinen bir kitaba okuru odaklamayı başarıp peşinde nasıl sürükleyeceğini iyi biliyor. Ancak edebi açıdan baktığımızda Kırmızı Pazartesi daha nitelikli bir roman. Yazar bu romanla öldürülen kişinin ve o kişinin içinde yaşadığı toplumun değerler çatışmasını üstü örtük bir dille okura vermiş. Bu yüzden okurken salt yüzeyde anlatılan olaylarla kalmayıp derinlere inerek çoklu okumalar da yapmak gerek. Ve ayrıca bu roman da büyülü gerçekçiliğin en güzel örneklerinden biri…Olayların gerçekçiliğinden koparmayan masalsı bir yönü de var. Böylece de okurun merakını daimi tutmayı çok iyi başarıyor. Romanın edebi ayrıcalıklarından biri de yazarın röportaj tekniğini kullanarak zamanda hem yatay hem de dikey ilerliyor olması. Yani aslında roman olay örgüsü bakımından kısacık bir zaman dilimini kapsasa da (en fazla 1,5 saat), psikolojik boyutu bir roman yazdıracak kadar uzun, yoğun ve derin. Dolayısıyla çok katmanlı bir roman. Simgeler, semboller çok fazla. Okurken görünenlerden çok görünmeyenleri bulup anlamaya çalışmak gerek. Konusuna da kısacık değineyim: Ana karakter Santiago Nasar en şık kıyafetini giyinip kasabayı ziyarete gelecek olan piskoposu görmek üzere evinden çıktığı bir anda öldürülür. Önceki gece de Angela Vicario adında bir kız evlenmiş ancak bakire olmadığı sebebiyle baba evine gönderilmiştir. İki ağabeyi kızı sorgular, kız da Nasar’ın adını verir. Onlar da domuz kestikleri bıçakları yanlarına alarak evden öfkeyle çıkarlar. Önlerine gelene de Nasar’ı öldüreceklerini söylerler. Ama kasabadan bir Allah’ın kulu da gidip Nasar’a kızın ağabeylerinin kendisini öldürmek için harekete geçtiklerini söylemez. Herkesin farklı farklı sebepleri vardır. Kimi oh olsun, haketmişti zaten, diye düşünür. Kimi bana ne der. Kimi üstüne vazife görmez. Yani koca kasabada cinayetin planlandığını bilmeyen tek tük bir kaç kişi dışında bilen bu kadar kişi varken, hepsi susarak, bir kenarda durup seyrederek aslında bir bakıma da cinayete ortak olmuştur. Dolayısıyla psikanalitik ögeleri içinde yoğun bir şekilde barındıran bir roman. Sakin, dingin zamanlarda, iyice içine girip öyle okumak gerek.

.

Dördüncü okuduğum kitap “Dünya Edebiyatından En İyi 75 Öykü” isimli öykü kitabı oldu. Kitapta bizden de Mevlana Celalettin Rumi’nin “Papağan ve Tacir” isimli öyküsü(!) var. Kitap 2015 yılında basılmış ve bu zamana dek öykücülükte nice çığırlar açan, nice başarılara imza atan öykücülerimiz varken ve onlar ön sırada dururken Çehov gibi, Dostoyevski gibi, Herman Hesse gibi, James Joyce gibi, Virginia Woolf gibi, Kafka gibi adını edebiyat dünyasına yazdırmış nice öykücülerin arasına Mevlana’nın mesnevisinden koparılmış masalımsı, demode bir hikaye olan bu metni yerleştirmişler. Oysa 1950 lerden sonra modern öykücülüğe geçişle unutulmaz, vurucu ve etkileyici, edebi niteliği yüksek ne güzel öyküler yazıldı bu topraklarda. Bir taneciği bile bu kitaba girmeyi hak etmiyor, öyle mi?! Demek ki amaç Türk Edebiyatının nitelikli öykücülerini-öykülerini dünya edebiyatı ile buluşturmak değil. Demek ki amaç; her yere monte edilmeye, peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV) in önüne bile geçirilmeye çalışılan Mevlana’yı bir de bu kitap aracılığı ile zihinlere yerleştirmek, göz önünde tutmak, parlatmak… Zira islamiyetin dönüştürülmesinde (farkındaysanız deizme doğru gidiyoruz.. ama deizm de varılmak istenen yolda yalnızca bi durak… sonrası bambaşka 😦 ) dönüştürücülerin en etkin araçlarından biri de Mevlana… Geleceğin tek dünya dinine gidilen yolunun dönüştürücü taşlarından biri maalesef o… Birileri Mevlana’yı pek iyi kullanıyor. Şu ana dek farketmedi iseniz bundan sonra ülkemizdeki ve yabancı ülkelerdeki Mevlana ile ilgili her oluşuma, her etkinliğe, her eyleme, her söyleme dikkatle bakın, analiz edin, bazılarının bambaşka hesaplar içinde olduğunu göreceksinizdir. Bu kitap da bana göre amaçsız bir kitap değil! Çünkü vermek istediklerini asıl şey olarak değil, bir şeylerin içine sos yaparak, katarak, karıştırarak, araya yedirerek veriyorlar artık. Yazık öyküleri de alet etmişler!

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2021 Kitap ve Film Etkinliği / Mayıs (Jose Saramago – Julia Roberts)

Kitap ve Film Etkinliğimizin Mayıs ayını da bitirdik. Yarılamaya az kaldı.

Bu ayın yazarı, kitaplarını okumak için can attığım Jose Saramago idi. Zira kitaplarından beyazperdeye uyarlanan iki filmini (Körlük (2008), Düşman (2013)) izleyip çok beğenmiştim. Basından, internetten nobelli bir yazar olduğunu biliyordum, romanları ile ilgili rast geldiğim inceleme yazılarından kaleminin ne kadar güçlü olduğunu ve büyülü gerçekçiliğin temsilcilerinden biri olduğunu da biliyordum. Ancak kitaplarını okumak için -diğer tüm okumak istediğim kamyonlar dolusu kitap gibi- henüz zaman bulamamıştım. Etkinlik sayesinde birini okuma şansım oldu, hem de bir kaç yıl önce filmini severek izlediğim ve izledikten sonra da kitabını mutlaka okumalıyım dediğim “Körlük” romanını okudum, pek mesudum. 🙂

Kitaba geçmeden önce filmle kıyasına dair bir kaç lakırdı edeyim. Film, süresi bakımından kısıtlanmaya mahkum olduğu için konuyu kitaba göre daha sınırlı ve daha ana hatlarıyla ele almış. Ancak derine inmesi gereken ve duyguyu verebilmesi gereken yerlerde de bunları yapmayı başarmış. Yani film aslında romandan hiç de geri kalmaz. Ama roman, alanının genişliği avantajı ile detaylara girmiş çıkmış, yetmemiş anlatıcının yardımı ile de okura her şeyi ayan beyan aktarmış. Kişilerin, mekanın betimlemeleri okurun gözünde o şeyi canlandıracak kadar önemsenmiş, başarıyla verilmiş. Filmde ise, yönetmen mekanın halini de kişileri de izleyiciye göstererek, nasıl olduklarını izleyicinin çıkarımına bırakarak verebilmiş. Ki aslında iyi bir film izleyicisi de onları bulup çıkarabilecek yetkinliktedir zaten. Dolayısı ile film de gayet başarılı.

Körlük romanı Jose Saramago’nun ustalık eserlerinden biri… Parasızlık sebebiyle çocukken istediği eğitimi alamayan Saramago, daha sonra makine tamiratı ile ilgili eğitim alıp aynı zamanda teknik ressamlık da yapmış ancak yazmaktan ve yazıyla ilgili alanlardan uzak kalamamış. Yazmayı sevdiği için redaktörlük, editörlük ve çevirmenlik gibi alanlarda da çalışmış. İlk romanı Günah Ülkesi 1947 de yayınlanmış. Edebi açıdan pek de başarılı bulunmayınca kendini geri çekmiş, yazmaya devam etmiş etmesine de, yine beğenilmeyecekler düşüncesiyle yazdığı şeyleri yayınlatmaktan vazgeçip kendine saklamış. İlk kitabının yayınlanması ile ikincisinin arasında bu yüzden tam 19 yıl var. Aynı zamanda yaşadığı dönemin acımasız yöneticilerini kendine mesele edinmiş. Siyasete atılmış. Sonra işsiz kalmış. Bu süreçte gazetecilikte belki farklı bir pozisyonda iş bulurum diyerek, kendine has üslubuyla, nokta ve virgül dışındaki diğer noktalama işaretlerinin hiçbirini kullanmadan bol diyaloglu edebi yazılar yazmaya başlamış. Siyasileri ve kiliseyi eleştiren romanlara yönelmiş, romanlarına büyülü gerçekçiliği başarıyla uygulamış, sonunda edebiyat dünyası onu farkeder olmuş. 1991 yılında yayınladığı İsa’ya Göre İncil isimli romanı yüzünden katolik kilisesi tarafından aforoz edilmiş, Portekiz’i terkederek Kanarya Adaları’na yerleşmiş. Etkinlik için okuduğum Körlük romanı ise1995’de yayınlanmış. Dolayısıyla ilk romanı ile bu roman arasında tam 48 yıl var.

Körlük romanı yazarın büyülü gerçekçilik türündeki başarılı romanlarından biri. Sistemi eleştirirken insanların olan bitene nasıl da kör kalabildiğine, bundan nasıl kurtulabileceğine de üstü örtük bir gönderi aynı zamanda. Zira insanlar arasında dalga dalga yayılıp herkesi ele geçiren bulaşıcı hastalığı kolera, veba gibi olası hastalıklardan seçmemiş de körlük üzerinden ele almış. Üstelik bu körlük gerçekte gözleri görmeyenlerin ifade ettiği gibi karanlık değil, süt gibi beyaz bir körlük. Patolojik ve trajik haline derin bir dikkat çekme var. Aynı zamanda insanların mecazi körlüğüne de…

Bir adam trafikte ilerlerken kırmızı ışıkta duruyor ve yeşil ışık yansa da arabasını sürüp gidemiyor. Çünkü o anda gözleri görmemeye başlıyor. Oradaki insanlar başına üşüşüyorlar, içlerinden biri arabasını sürüp evine kadar götürebileceğini söylüyor. Adamın kabul etmekten başka çaresi yok. iyi kalpli gibi görünen bu adam kör adamı evine getirdikten sonra arabasını alıp kaçıyor. Bir süre sonra o da aynı hastalığa yakalanıyor. Derken göz doktoruna gidenler, hem doktora hem de oradaki muayene için gelen hastalara bulaştırdıkları için körlük salgın halini alıyor ve herkese bulaşmaya başlıyor. Devlet görevlilerinin dikkatini çekecek sayıya ulaşınca çözüm olarak bu körler terkedilmiş eski, döküntü bir akıl hastanesi binasına yerleştiriliyor. Bu arada göz doktoru da kör oluyor ama nedense doktorun eşi salgından etkilenmiyor. Görebiliyor. Eşini karantina binasına yalnız göndermek istemediği için o da körmüş gibi numara yapıyor ve körlerle birlikte bu binaya geliyor. Eşinden başka hiç kimse onun görebiliyor olduğunu bilmiyor. Bir süre sonra devletin onları o binaya kapatıp umursamadığı gerçeği ile yüzleşiyorlar. Böylece hem körlerin kendi arasında, hem de körlere yiyecek vesaire getiren görevlilerle aralarında kaotik, dehşetengiz, trajik olaylar yaşanıyor. Orada ölüme terkedilip ölümü mü bekleyecekler, kaçıp kurtulabilecekler mi? Konu bu düzlemde ilerliyor.

Yazar romanını yazarken olayı belli bir ülkeye, belli bir zümreye mal etmemek, evrenselleştirebilmek adına; ülke, şehir, semt gibi yer isimleri belirtmemiş, karakterlerine de (misalen; John, Jane gibi) isimler vermemiş; ilk kör, doktor, doktorun karısı, siyah gözlüklü kız, şaşı çocuk, oto hırsızı gibi isimlerle anmış karakterlerini. Körlüğü, toplumu oluşturan bireylerin çizgilerinden nasıl çıkıp neler yapabileceklerine ve aynı zamanda nasıl çaresiz kalabileceklerine dikkat çekmek için bir metafor olarak kullanmış. Toplumsal bir felaketin yanı sıra körlüğün bireysel şanssızlığı üzerine de derin bir yoğunluk var çünkü. Burada durup düşündüm; gerçek hayatta kör olan birisi olsaydım ve bu kitabı kör biri olarak okusaydım yazarın körleri bu kadar aciz göstermesine içerlerdim. Ama yazar gözleri görmeyen okurlarında böyle bir his uyandırıyor oluşunu hiç önemsememiş. Kurmacasına sıkı sıkı tutunmuş. Eleştirilmeyi, yerilmeyi göze almış. Cesur oluşunu sevdim.

Körlük metaforuna yeniden dönecek olursak; yazar körlük üzerinden toplumsal krize ve akabinde sistemin çöküşüne, devletle vatandaş arasındaki ilişkiyi ayakta tutan ekonomik, güvenlik gibi elzem bağların kopuşuna ışık tutmuş. Bunu yaparken salt sistem kurucularının üzerinde durmamış, toplumu bir araya getiren bireylerin iç güdülerine kapılıp nasıl insanlıktan çıkabileceklerini de gözler önüne sermiş.

Körlük; insanların ve toplumların geleceğine dair öngörüleri olan güzel bir distopik roman. Yazarın dili akıcı ve anlatımı sürükleyici… Çok sevdim. Bu arada, yazarın bir de “Görmek” isimli romanı var… Madem Körlüğü okudum, onu da mutlaka okumalıyım.

Gelelim etkinlik kapsamında izlediğim filmlere…

Önceki yıllarda Julia Roberts’ın bir çok filmini izlemiş olduğum için seçeneğim azdı ve tercihimi bugüne dek hiç izlemediğim iki filminden yana yaptım. İlki “August: Osage County” (Aile Sırları)… Bu filmde Meryl Streep de var. Ailenin annesi rolünde… Kanser tedavisi gören yaşlı ve huysuz bir kadın… Bir gün kocası ortadan kayboluyor ve yetişkin olup başka başka şehirlere dağılmış olan çocukları bu vesileyle annelerinin evinde bir araya geliyor. Kızlarından biri de Julia Roberts. Eşinden ayrılmış ama bunu saklama gereği duydukları için sanki ayrılmamışlar gibi kızları ile birlikte geliyorlar. Kızları da saçma sapan yollara meyledebilecek asi bir ergen… Kadının bir başka kızı kuzenini seviyor. Akraba evliliğine iyi gözle bakılmadığı için onlar da bunu saklama gereği duyuyorlar ama nereye kadar saklanabilir… Filmin en çarpıcı hikayesi de onlarındı, deyip daha fazla deşmeyeyim. 🙂 Üçüncü kız ise fırıldak bir adamı nişanlısı olarak getirmiş, adamın gözü JUlia Roberts’ın ergen kızında… Ha bir de ev işlerini, yemekleri vesaire yapmakla görevli kızılderili bir kız, ayrıca amca-yenge ve kuzenine aşık oğulları var evde…. Babaları kayıp diye gelen kardeşler anneleri ve birbirleri ile başbaşa kalınca sırlar da patır patır çözülmeye başlıyor. Kızılderili kız hariç diğer tüm oyuncuların oyunculukları çok güzeldi. Hele Meryl Streep oynamıyor da sanki yaşıyor gibiydi. Film, konu itibariyle öyle çok çarpıcı, çok egzantrik olmasa da izlediğime pişman olmadım. Ama öyle aman aman da çok sevmedim. On üzerinden 6 verebilirim.

.

İkinci filmi ise romantik ve komedi filmler arasından seçtim. Başrollerde Tom Hanks de vardı, Julia Roberts’la iyi gider dedim. İkisinin hatrı olmasa bu filmi belki bu kadar çok sevmezdim. Filmin adı “Larry Crowne”… Tom Hanks (Larry Crowne) büyük bir şirkette özverili ve çalışkan bir görevli olarak çalışırken işveren temsilcileri onu odalarına çağırıyorlar, o da takdir edileceğini umarken şirket küçülmeye gittiği için işten çıkarıldığını öğreniyor. Sonrasında bir dolu yere başvursa da iş bulamıyor. Çareyi bir arkadaşının önerisi üzerine üniversitede ekonomi ile ilgili bir bölüme kaydolmakta buluyor. Artık bir öğrenci… Ancak öğretmeni (Julia Roberts) artık işinden zevk almayan, evliliği kötü giden bir kadın… Derken okul dışında da bir yerlerde yolları kesişiyor… Bunun öncesinde de Tom Hanks’e yakınlık gösteren çıtır bir kız var. Bu kız ve sevgilisi de çete vari bir grubun üyeleri… Evinde değişiklik yapacak, giyimine-kuşamına, saç-sakal traşına karışacak kadar da hayatına dahil olabiliyorlar. Doğrusu konu onları bu denli merkeze koyarken bu çetenin Tom Hanks’in başına bir çorap örebileceği düşüncesi aklımın köşesinde hep diri kaldı ama çete film boyunca hep masum kaldı. Bu da filmi gerçeklikten çıkarıp masallaştırdı. Hoş vakit geçirmelik, ara arada beni sesli güldürebilen neşeli bir film izlemiş oldum. On üzerinden yedi veririm. 🙂

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Mart / Nisan 2021 – Aydöküm

Mart ayı için yazamadığım aydökümümü Nisanla birleştirip yazarak iki taşla bir kuş vurayım da içim hafiflesin bari. Zira blog yazmak içimden geçtikçe “daha aydökümünü yazmadın, otur yerine tembel!” diyesim geliyor kendime. Serde öğretmenlik olunca kendime de hayli despotum, oysa hiç bir öğrencime tembelin de tembeli, serserinin de serserisi olsa bile bugüne dek “otur yerine tembel” dememişimdir. Ve yine oysa, blog yazmıyorsam yaptığım başka şeyler var, kendim de bu söylemi hiç ama hiç hak etmiyorum. Yine de içimdeki despot teacher fırlayıverecek de başıma başıma vuracak diye içimde tuhaf bir kaygı ile yaşıyorum. 🙂 Yazayım da rahatlayayım bari. 🙂

Daha önce de bir miktarcık değindiğim üzere Ocak ayının son haftasından beri online Kur’an öğrenmekle meşgulüm. Şubat ortası gibi okumayı söktüm, Martla birlikte tecvidli okumaya geçtim. Mart sonuna doğru kursumuz bitti. Ama hocamız sağolsun pratiğimizi artırmak için ikinci bir kurs daha açtı. Bayram sonrasına kadar da bu kursumuzda yanlışsız-hızlı okuma pratikleri yapıyoruz ve Arapça dilbilgisinin inceliklerini öğreniyoruz. O kadar çok kural ve detay var ki, harfleri tanıyarak okumayı sökmüş olup o kuralları uygulamazsan doğru yerlerde doğru okuma, doğru yerlerde de doğru duruşlar yapamıyorsun. Son derece kapsamlı, detaylı bir dil Arapça… Ses ve dilbilgisi açısından çok zengin. Dilin inceliklerini, ses zenginliğini, yapısal özelliklerini öğrendikçe çok katmanlı, bol ve derin çıkarımları olan Kur’an-ı Kerim’in bu dilde neden gelmiş olduğunu çok daha iyi anladım. Bir dilci olmakla beraber yeni bir dil öğrenmek çok hoşuma giden bir şey ama bu dili öğrenmek beklediğimden çok daha büyük bir mutluluk oldu. Çünkü yapısı bildiğim dillerden hem çok zor, çok kompleksti, hem de çok farklıydı. İçine girdikçe yeni yepyeni şeyler çıkıyordu. Açıkçası pek sürprizli bir dildi. Sürekli şaşırtıyordu. Bayramdan sonra kursumuz bitecek. Hani çocuklar dondurması bitmesin ister ya, işte ben de öyle, bu kursum hiç bitmesin istiyorum. 🙂 Kur’an kursunun yanı sıra ramazanla birlikte hayatımın ilk mukabelesine de katıldım. Her gün hocamız zoom üzerinden bir cüz okuyor ve bizler de evlerimizde o cüzü sürüyoruz. Zaten Kur’an sesini çok sever, fırsat buldukça dinlerdim. Şimdi okuyabilen de olabildiğim için çok mutluyum. Ayrıca iki aydır 5 yetişkin yabancı öğrencime gönüllülük esasına dayalı, zoom üzerinden haftada iki gün Türkçe öğretiyorum. (Evet yanlış okumadınız… İngilizce değil Türkçe… 🙂 ) Dolayısıyla Nisan ayım ramazanla birlikte daha da yoğun geçmekte… Bu iki yeni ilgi alanımla birlikteyken bambaşka bir evrendeyim. 🙂

Ama buraya gelip yazdıkça da dünyalar benim oluyor. Diğer sosyal medya araçlarına yetişemesem de hiç olmazsa bloglarıma yazayım istiyorum. İçimde bu hisler kabarmışken geldim ve artık iki aylık dökümümü döküleyim. 🙂

Nisan ayında pek fazla film izleyemedim, ama Mart ayında izlemede de okumada da daha iyiydim. Martla başlayayım o halde.

Mart ayında etkinlik için Charlize Theron’dan “The Cider House” (Tanrının Eseri Şeytanın Parçası) filmini izlemiş, şurada paylaşmıştım. Bu filme ısınamadım ama özellikle tv kanallarında çok güzel filmlere denk geldim.

.

TRT2 de izlediğim ilk film “Rusari Abi / The Blue Veiled” (Mavi Yaşmaklı)… Bir İran filmi. Belki çok katmanlı bir film değil ama izleyicisini meselesine ortak edebilen bir film. Kısacık, daracık konusunu tek katmanlı işlerken bile asla yüzeyselliğe mahkum olmamış. İzleyicinin nabzını tutabilmeyi başarmış. Nobar adında öyle aman aman bir güzelliği olmayan, epeyce de tavırlı yoksul bir kadın bir domates tarlasında işçi olarak çalışmaya başlıyor. Tarlanın sahibi de eşini kaybetmiş, yaşlı, varlıklı bir adam. Yalnız domates tarlası yok adamın, fabrikası bile var. Bir gün tarlada Nobar’a sert konuştuğunda Nobar’dan da sert bir karşılık alıyor. O an aralarında bir şeyler olmuyor ama adam en azından o kadar işçinin içinde Nobar’ın farkına varıyor. Nobar da zengin birine kapak atayım da hayatım kurtulsun derdinde değil. Dobra ve eyvallahsız… Ancak ikisi arasında bir süre sonra saf ve temiz bir aşk doğuyor. Yaşlı adam Resul, eşini kaybetmiş, bir hayat arkadaşından mahrum, yoksul Nobar ise yalnız ve kendi ayakları üstünde durabilse de küçük erkek kardeşi ile birlikte sıcak bir yuvaya ve sevecen bir eşe muhtaç. Aşkı da bulmuşlar…. Amaaa… Resul’ün kızları ve ölen eşinin annesi (işlerinde ortak ve hissedar) bu birlikteliğe düşman… adamı yalnızlığa terkettirecek kadar… Çünkü adamın mal varlığı gözlerini kör etmiş, başkalarına kalsın istemiyorlar, hele de yoksul işçi bir kadına… Resul ve Nobar bu çemberi yarabilecek mi? Filmin konusu bu kadarcık ama düşündürdüğü ve sorgulattığı şey çok fazla. Ayrıca İran sinemasında oyuncuların öpüşmesi, yakınlaşması yasak olduğu halde yönetmenin Resul ve Nobar arasındaki aşkın saflığını ve masumluğunu izleyicisine hissettirmesi de bence filmi başarılı kılan önemli etmenlerden biri.

.

TRT2 de izlediğim ikinci film de bir İran filmi oldu. “Bedoune Tarikh Bedoune Emza / No Date No Signature” (Tarih Yok, İmza Yok)… Şu ana dek izlediğim İran filmlerinde henüz kötü bir filme rastlamadım, bu film de çok hoşuma gitti. Sanki bir öykü ya da novelette veya novellanın görüntüye dökülmüş hali gibi… Bir adli tıp uzmanı aracıyla bir motosiklete çarpıyor. Bu motosikletin üzerinde de 2 çocuğuyla birlikte yoksul bir karı-koca var. Ailenin oğlu darbe alıyor. Adam telafi etmek için aileye para veriyor. Hastaneye gitmelerini öğütlüyor ama durumu güvenlik güçlerine bildirmiyor. Çünkü aracının sigorta zamanı geçmiş. Ancak ertesi gün çocuk ölmüş vaziyette adli tıpa getiriliyor. Adam da çocuğu kendisinin öldürmüş olabileceğinin vicdan azabı içine düşüyor. Çocuk ise o akşam babasının eve getirdiği tarihi geçmiş tavuğu yediği için zehirlenerek ölmüş de olabilir. Baba da bunun vicdan azabı içine düşüyor. Film bu çerçevede detaylanıyor, derinleşiyor ve ortaya izlenesi güzel bir dram öyküsü çıkıyor. İzleyici olarak sonucu merak ediyorsunuz ama finale kadar gösterilen her şey sonuçtan daha önemli hale geliyor. Bitirdiğimde nefis bir durum öyküsü okumuş gibi oldum. Bu filmin etkisi bende bir kaç gün sürdü. izleyip bitirmiş olsam da aklımda yaşamaya devam etti. Tadı dilimdeki varlığını daima hissettirdi. Dayanamadım internetten yeni bir İran filmi daha aradım.

.

“Aftab, Mahtab, Zamin / Sunlight, Moonlight, Earth” (Güneş, Ay, Toprak) filmine denk geldim. Yalın bir konusu olsa da asla yavan olmayan bir film. Ve yine edebi ağırlığı olan bir film. İran Sinemasını diğer ülke sinemalarından ayrıştırıp öne çıkaran da bu hali. Basitlik ve sadelik içinde derin derin okumalar, derin derin düşünmeler yapmamızı istiyor, göz boyamadan, aralara katakulliler katmadan, ne yapsak da daha çok izleyiciye ulaştırsak diye takla üstüne takla atmadan. Böyle olunca da sinemayı eğlenceden öte görebilenlerin kalbini yakalayabiliyor. Konusu köye gelen bir şeyh üzerine. Şeyh köyün yılanlarla dolu tek kiralık evini kiralıyor ve yılanlar tarafından sokulup öleceği zannedilse de yaşamaya devam ediyor. Ayağı kırıldığı için öldürülmek üzere olan bir atı satın alarak onu hayata yeniden bağlıyor. Bu yaptığı iyilikle küçük bir kızın yakınlığını kazanıyor ve eskiden atın sahibi olan küçük kız okula gidip gelirken atı da görmek üzere şeyhin yanına gelip gidiyor. Zaman içinde şeyh de hem küçük kızla, hem de köy halkıyla daha bir yakınlık kuruyor. Bir kişi hariç. Küçük kızın annesine aşık adam… Filmin kötü karakteri… Şeyhin ise bu köye geliş sebebi var. Köyün çok, pek çok arazisi şeyhin hocası olan bir mollaya aitmiş. O molla ölünce mirasını şeyhe bırakmış. Şeyh köye gelmekle o mollanın bu mirası neden kendisine bırakmış olacağının sorgulaması içine de giriyor. Finali belli bir sona bağlanmış… eğitici, öğretici, ders verici yönü var. İran filmleri insana ilk elden hayatı öğretiyor.

.

Bir akşam da Beyaz Tv de “Divergent” (Uyumsuz) filmine denk geldim. Filmi daha önce izlemiştim. İkinci kez yine izledim. Film gençler için yazılmış bir romandan uyarlanmış. Bilim-kurgu havasında fütürist-distopik bir hikayesi var. Dünya gelecekte 5 ayrı sınıfa ayrılmış, gençler belli bir yaşa gelince insani özelliklerine göre bu sınıflardan birine alınıyorlar. Tris adındaki kızımız değerlendirme testinden sonra dostluk, dürüstlük, cesurluk, bilgelik sınıflarının hepsine uygun olduğunu farkediyor, dolayısıyla tek sınıfa ait olmadığı için uyumsuz olduğunu görüyor, ama bunu kimselere söylememesi gerek. Geçtiği sınıf korkusuzların olduğu sınıf. Burada kurallar çok zor ve bu kuralları başarıyla yerine getiremeyenler yaşamını kaybedebiliyor. Tris için de zor günler başlıyor. Çünkü o bir uyumsuz!.. Bir Açlık Oyunları kadar etkileyici ve sürükleyici değil belki ama fütüristik filmleri sevenler için gayet güzel.

.

Mart ayında TRT2 de iki de belgesel izledim. İlki Türk (TRT) – ABD ortak yapımı “Guardian of Angels” (Meleklerin Koruyucusu).. 1978 de Libya’dan ABD’ye gelmiş olan müslüman bir adamın koruyucubabalığını konu alıyor. Aslında koruyuculuğu önce eşi yapıyormuş. Evlenince eşi ile birlikte hasta ve bakıma muhtaç çocukların koruyucu ailesi olmuşlar. Eşi ölünce bırakmamış, tek başına da olsa bu işi yapmaya devam etmiş. Anensefali hastalığı yüzünden beyni gelişmemiş olan yatağa bağımlı küçük bir kıza bakıcılık yapıyor. Çok da zor bir şey yapıyor. Ama bunu severek ve para karşılığı olsa da Allah nezdinde bir iyilik yapmak için yapıyor. İstese sağlık problemi olmayan çocuklara da bakabilir. Ama o kimselerin bakmak istemediği bakımı zor çocuklara bakıyor. Öyle ki, zekası ve bedensel faaliyetleri gelişmemiş bu küçük kızın annesi dahi kızına bakmamış, bakımını bir başkasına bırakmış. Bu durumda para ile de olsa adamın yaptığı şey son derece kutsal. Koruyucu adamın bu küçük kızın 7.yaşını kutlaması ve annesini de kızının doğumgününe çağırması ile ilgili bir sahne vardı ki o sahneden çok etkilendim. Bu belgesel de bu dünyanın cafcaflı hallerine kendini kaptırmış, en ufak olumsuzlukta dünyası başına yıkılan, cırlamaya hazır yetişkinlere tavsiyem olsun. Dünyada neler neler var!

.

İkinci izlediğim belgesel ise “Mirâciyye Saklı Miras” idi. Miraç gecesi, gecenin anlam ve önemine uygun bir vakitte yayınlandı. Hem belgesel, aynı zamanda da sanatsal kurmaca bir film gibiydi… İlgiyle ve merakla, yapı çözümlemeleri de yaparak izledim. Kurmaca tarafını 4 bölüme ayırmışlar. Raci adında birinin çocukluk, gençlik ve orta yaş dönemlerine gidiyoruz. Çocukken Fatma Teyze miraç mucizesini anlatıyor. Raci bundan çok etkileniyor. Genç olup konservatuara gittiği yıllarda bir dergahta semah yapmaya çalışıyor. Ama hocasının istediği gibi olamıyor. Kırklı yaşlarına geldiğinde Mirâciyye’nin kayıp bestesinin (neva makamı) peşine düşüyor. Neva adında bir sevdiği var. En son küçük kızı ile birlikte kendini Mirâciyye geleneğinin 50 yılı aşkın zamandan beri sürdürüldüğü Numâniye Dergahında buluyor. Bu dört evrede Raci’nin hayata karşı duruşunu görüyoruz. Gençliğinin ilk başlarında iyi bir semazen olmaya çalışırken aslında insani vasıflarında eksiklikler var. Sonuçta da olmak istediği şeyi olamıyor. Bu detaylarda belgesele sanatsal bir hava katıyor. Çünkü içini düzeltmeden dışını düzeltemeyişinin örtük bir anlatımı var orada. Ve evlenip evlenmediği belli olmayan Neva’nın Mirâciyyenin kayıp parçası ile eşleştirildiği metaforik detaylar gibi daha başka metaforlar, semboller var. Mirâciyye miraçname de demek. Edebiyatımızda miraçnameler çok fazla ama bu belgesele konu olan Nâyi Osman Dede’ninki özel bir yere sahip. Çünkü miraç kandili gecelerinde okunmak için yazılıp bestelenmiş. Filmin belgesel taraflarında ise Mirâciyye ile ilgili bilgileri öğreniyoruz. Hem de bu kültürü halen sürdürmekte olan dergah mensubu ve bilirkişi vasfındaki kişilerin ağzından. Finalde de Mirâciyye’nin kendisini dinliyor, mest oluyoruz..

Gelelim Nisan ayında izlediklerime… Bu ay ramazana denk geldiği için film zevkime çok fazla zaman ayıramadım. Yine de iki güzel İran filmini ve bir dönem filmini araya sıkıştırmaktan da geri kalmadım. Çünkü internette ne kadar İran filmi varsa hepsini izlemek istiyorum artık. Çünkü her izlediğim film, çikolata kutusundan alıp yediğim, yedikten sonra da bir tane daha yemek istediğim, tadı damağımda kalmış çikolata gibi. 🙂

.

İlk izlediğim İran filmi “Panjereh / The Window” (Pencere)… Babası demiryolu yapımında işçi olarak çalışan, Ali adında 12 yaşında bir çocuk ana karakterimiz. Küçük bir kızkardeşi, annesi ve babası ile kıtkanaat bir yaşam sürüyorlar. Ama onlardan daha zor durumda yaşayan komşuları da var. Üstelik bu komşunun kızının sağlık problemi var. Doktorların dediğine göre evden çıkmaması gerekiyor. Seyahate gidebilirler ama seyahate gidebilmek şöyle dursun ailenin bozuk televizyonlarını yenileyecek durumu bile yok. Ali resim yapmaya düşkün bir çocuk. Her fırsatta resim defterini ve boyalarını çıkarıp resimler yapıyor. Yine böyle bir anda o resimleri ile meşgulken anne-babası da bu yeni komşunun biçare halini ve zavallı kızını konuşuyor. Evden çıkamayan bu kızın ne arkadaşı ne de onu oyalayacak bir televizyonu vesaire var. Resim yeteneği olan Ali de bu duruma çözüm bulmayı kendine dert ediniyor. Sıcacık, insanın içini ısıtan bir film. İyiliğin, komşuluğun, insan olmanın önemini hatırlatan, izleyicisinde hoş ve iyi duygular uyandıran bir film. Dünyadaki her çocuk Ali gibi olsa vallahi kötülük kalmaz dünyada. Ailece izleyin, çocuklarınıza izletin. Dünyayı iyi insanlar, dolayısıyla iyi çocuklar kurtaracak. Karınlarını doyurup daha sağlıklı yaşamaları için beslediğiniz kadar ruhlarını da böyle güzel filmlerle besleyin! (Biliyorum insanlar nasihati pek sevmez, sevmeseniz de dünyaya bakıp -adalet mekanizmanızı devreye sokarak- bu nasihati neden yaptığıma hak verin.)

.

Nisan ayının ikinci izlediğim İran filmi ise “Kiseye Berendj / Bag of Rice” (Bir Çuval Pirinç) idi. Bu filme de bayıldım, bayıldım…çok bayıldım. Bu film de tıpkı bir durum öyküsü, yazılı bir öykünün görüntüye dökülmüş hali gibiydi. Bu filmlerin senaristleri senaryoları yazarken mekanik, salt sinopsisli sahneli bir sistemle yazmıyorlar da, edebik bir anlatımla da yazıyorlar sanki… Yönetmenler de çekim sırasında buna sadık kalıyor, bunun için çabalıyor. Bana böyle geliyor. Yoksa nasıl böyle buram buram öykü kokar, nasıl nitelikli bir edebi eser havası taşır, bilemiyorum. Bildiğim bu film tam bir edebi öykü. Film 1996 yapımı. Çekim yöntemi eski olduğundan görüntü günümüz filmleri kadar iyi değil. Ama izlemeye değer. 6 yaşında Ceyran adında küçük bir kızımız var. Meraklı, özgüveni yüksek olan bir çocuk. Öyle olmasa annesini ikna edip gözleri iki adım ötesini dahi göremeyen yaşlı komşu teyze Masume Hanım’la yola düşer mi? Alışverişlerden biriken kuponların süresi geçmeden Masume Hanım’ın gidip bu kuponları bir çuval pirince dönüştürmesi gerek. Zira İran’ın yoksul evlerinde bir çuval pirinç hayli değerli bir ihtiyaç. Gözleri iyi görmeyen yaşlı bir kadın ve hem meraklı hem konuşkan küçük bir kız Tahran sokaklarına çıkınca neler yaşarlar neler… 🙂 Çok doğal, çok gerçekçi, çok sevimli ve çok izlenesi bir film. İran filmlerinde çocuklar çocuk olduklarını hissettiriyorlar, asla olduklarından başka halde değiller. Bu da bu filmleri sevme sebeplerimden biri… Hollywood, Netflix gibi sinema devleri çocukları eşcinsellikle, erken seksle, aile çatışmasıyla, evden kaçışlarla bir araya getirip konularını bu temalarla çeşitlendirirken küçücük bütçeli İran sineması çocukluğu kendi gerçekliği içinde gösterebilme başarısını yakalayabiliyor. Beni İran filmlerine çeken gerçekliği ve doğallığı, artık bundan eminim.

.

TRT2 de bir akşam da güzel bir İspanyol filmine denk geldim. “Mar Adentro / Sea Inside” (İçimdeki Deniz). Gençlik yıllarında geçirdiği kaza sonucu yatalak olan bir adamın ötenazi kararındaki ısrarını konu alıyor. Bu sırada hayatına iki kadın giriyor. Biri avukatı, orta yaşlarda bir kadın. Bu kadının da kurtulamayacağı bir hastalığı var ve adamın avukatlığını da bu yüzden istemiş. Ötenazideki ısrarını yakından görmek istiyor. Diğer kadın ise eşinden ayrılmış, iki çocuklu, taşralı genç bir kadın. Ötenazi yolundaki adamla bu iki kadın arasında kendiliğinden gelişen yakınlık nerelere gidecek? Yatalak adamın tüm duygularının izleyiciye geçebildiği, etkileyici ve sarsıcı bir dram filmi. Kadınların oyunculuğu filmi sürüklemese de yalnızca başını oynatabilen karakterin başarılı oyunculuğu filmi alıp götürüyor. Final de şaşırtıp, ters köşe yapabilseydi keşke. Sonunu sevmedim. 😦

.

Blogumu takip edenler biliyordur, yıllardır en çok da dönem filmlerini izlemeyi seviyorum. Bir gün bir boş an bulunca güzel bir dönem filmi arayışına girdim. Açıklamalarında aynı zamanda güzel bir romantik ve dram filmi olduğu da yazınca “The Lighthouse Between Oceans” (Hayat Işığım) filminde karar kıldım. Bunda fotoğraflarının da etkisi var tabii… harika mı harika kırsal ve deniz manzaraları var. Film de harikaymış, bitince ‘iyi ki izledim’ dedim, dar vaktimi varlığıyla doldurduğuna çok sevindim. Dram sevmiyorsanız benim övgülerime kanıp balıklama atlamayın, onu da söyleyeyim. 🙂 Savaşta iki ağabeyini kaybetmiş, Avustral’yanın küçük bir kasabasında yaşayan genç kızla, savaştan sağ kurtulduktan sonra yakınlardaki adaya denizfeneri bekçisi olarak gelen adamın yolları kesişiyor ve evleniyorlar. Ancak bebekleri daha doğmadan anne karnında düşmeye başlıyor. Anne de bunu kabullenemiyor ve bebeklerinin kaybını takıntı haline getiriyor. Derken bir gün kayık içinde ölü bir adam ve yanında küçük bir bebek kıyıya vuruyor ve bebeklerini kaybeden kadın, bu bebekle anneliğini yaşamaya başlıyor. Eşini de ikna ederek etrafa da bu bebeğin kendi bebekleri olduğunu söylüyorlar. Oysa gerçeklerin ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!

Bu dört film dışında Nisan ayı Film ve Kitap Etkinliğimiz için görevimi de başarıyla yerine getirdim ve tam iki tane Tilda Swinton filmi izledim.

İlki;

 “Grand Budapest Hotel” (Büyük Budapeşte Oteli)

İkincisi;

“Moonrise Kingdom” (Yükselen Ay Krallığı)

Bu iki filmle ilgili düşüncelerimi şurada paylaşmıştım.

Nisan ayında uzun metrajlı film izlemek için bu altı film dışında zaman bulamayınca 10 – 15 dakikalık boşluklarımda kısacık filmler izlemeye gayret ettim. Nash Edgerton’ın oyunculuğunu ve yönetmenliğini kendisinin yaptığı iki kısa filmine bayıldım. İlki “Spider” (Örümcek), diğeri “Bear (Ayı)… İyi bir öykü nasıl anlatmadan göstererek işini yapar ve okurunu silkeler ise yönetmenin kısacık iki filmi de öyle… Anlatmıyor.. ama her sahnesinde ince ince, derin derin gösteriyor. Tokatını atıp gittikten sonra da seni bir dolu düşünceyle, sorgulamayla, irdelemeyle başbaşa bırakıyor. İzlemek isteyenler için filmlerin isimlerine you-tube tan link verdim. Bu iki kısa film dışında düşündürücü iki kısacık film daha izledim. Biri “El Empleo” (istihdam), diğeri “Skhizein” (Bölünmüş / Şizofren) Kısacık zaman dilimine katmanlı, derinlikli konuların sıkıştırılmış olduğu filmler ve edebi yapıtlar çok hoşuma gidiyor. Preslenmiş, damıtılmış alanda anlam avcılığı yapmayı seviyorum. Siz de seviyorsanız hepsini mutlaka izleyin.

.

TRT2 bir güzellik daha yaptı ve sahur zamanlarına izlemeyi çok istediğim mini bir Amerikan dönem dizisi koydu. Üç gece de oturdum, soluksuz Hatfields & McCoys isimli bu diziyi izledim. 1863-1914 arası, henüz barbarlığını yaşamakta olan ABD’de iki kan davalı komşunun gerçek hayatına tanık oluyoruz. Oyunculuklar bir harikaydı. Dönem dizisi olması bir harikaydı. Kevin Costner sürekli tükürüp midemi kaldırsa bile iki ailenin arasındaki hesaplaşma beyazperdeye gayet başarılı aktarılmıştı. Dönem ve drama, dizi tercihlerinizde önde geliyorsa hiç kaçırmayın derim.

Gelelim Mart ve Nisan boyunca neler okuduğuma…

Mart ayında öykü kitabı olarak Mahir Ünsal Eriş’in “Sarıyaz”ını okudum. Hayatın içinden bizi bize anlatan öyküler. Birbirleri ile bağlantılılar ve okurun bu bağlantıyı kurmasını, karakterleri ona göre anlamlandırmasını bekliyorlar. Her öykücünün kitabında olduğu gibi çok çok sevdiğim, çok sevdiğim ve az sevdiğim öyküler oldu. Yazar zaten öykücülükte kendini ispatlamış, roman türüne de el atmış bir yazar. Öyküleriyle tanışmamış öyküseverlere okumalarını öneririm.

.

Mart ayının ikinci kitabı Güney Dal’ın “Kılları Yolunmuş Maymun” romanı oldu. Bu kitap güzel bir postmodern roman örneği. Çoktandır okumak için can atıyordum sonunda o fırsatı yakaladım. ‘Oulipo’cuları bilir misiniz? Edebiyatın içine matematiği de katan bir grup matematikçi yazarın kurduğu edebi oluşum… Italo Calvino, Georges Perec, Julio Cortazar gibi ünlü yazarlar bu oluşumdan çıkmışlardır. Bu yazarlar klasik biçimleri reddedip enteresan biçim ve anlatım denemeleri ile ünlüdürler. Mesela Julio Cortazar Seksek isimli romanında tıpkı romanın adı gibi okurun seksek yaparak okuyacağı atlamalı, ileri geri sıçramalı bir anlatım denemiştir. Güney Dal da her ne kadar bu oluşumun üyelerinden-temsilcilerinden biri olmasa da Kılları Yolunmuş Maymun kitabında benzer bir teknik denemiş, hatta bana göre Julio Cortazar’dan daha güzel kotarmış bu işi. Üstelik çerçeve öyküsü ile güzel de bir üstkurmaca örneği. Bir romanın yazılış öyküsünü konu alıyor. Roman içinde roman yani. Yazar, ana karakter ve anlatıcı iç içe… Almanya’daki bir Türk’ün gazetecilik çabaları desem katmanın birini söylemiş olurum. O gazetecinin kendisi desem ikinci katmanı söylemiş ama eksikliği giderememiş olurum. Bir katman da roman yazarı diyeyim de üçüncü katmanın da hatrı kalmasın. İçiçe, onun öyküsü bunun içinde bir roman. 🙂 Karman çorman gibi ama yazarın akıcı anlatımı ile seksekler eşliğinde keyifle okunacak bir kitap. Romanlarda edebiyat kaygısı güdüyor, içerik yanında biçimle de ilgileniyorsanız bu güzel postmodern örneğini mutlaka okuyun derim.

.

E-kitaplar klasörümü karıştırırken bir akşam Ali Püsküllüoğlu’nun “Yaşar Kemal Sözlüğü” kitabına denk geldim. Üşenmemiş, Yaşar Kemal kitaplarını tek tek incelemiş ve kullandığı fiilleri, deyimleri, atasözlerini derleyip kitap yapmış. Bu fiiller, deyimler, atasözleri öztürkçe ama yöresel ağız adı altında ötelenip cumhuriyet sonrası dönemde lugatlara-sözlüklere alınmamışlar. Oysa hepsi de bu topraklarda yüzlerce yıldan beri hayat süren Türkler tarafından kullanılmaktalar. Çoğu da çocukluğumda kulağıma yer etmiş sözcükler… Oysa şimdilerde yaşadığım topraklarda hiç bilinmiyorlar, kullanılmıyorlar. Bir kenara atılmışlar. 😦 Ali Püsküllüoğlu’na kendi anadilim adına da teşekkür ederim.

.

Mart ayımın son kitabı Ernest Hemingway’in “Yazmak Üzerine” isimli kuramsal kitabı oldu. Hemingway bu kitapta kendi yazma serüveninden detaylar da vererek, iyi bir yazar olmada gidilecek yola küçük küçük fenerler diziyor. Kurmaca yapıtlar yazmayı sevenler mutlaka bu tür yol gösterici kitapları okumalılar. Kurmaca yazmak, yalnızca kurgu yapmak değil. Çetrefilli ve zor bir yol. Neyse ki o yoldan daha önce geçenler kendilerinden sonra geçecekler için böyle ışıklar saçmayı zul saymamışlar. Kendi adıma tüm edebi kuramcılara da teşekkürü borç bilirim. 🙂 (Bir teşekkür de onlara gelsin o zaman. 🙂 )

.

Bu kitapların dışında Mart ayında iki de siyasi kitap okudum. Ancak o kitapların isimlerini burada yazmak istemiyorum. (Daha önceleri de siyasi kitaplar okuyor, buraya hiç taşımıyordum ama yılsonu dökümümde kaç kitap okuduğumu netleştirmek için isimlerini yazmasam da bundan böyle sayılarını not düşmek istiyorum. )

.

Görüldüğü üzere Mart ayında dolu dolu altı kitap okudum. Nisan ayım o kadar bereketli olamadı ama etkinlik için okuduğum Azra Kohen’in “Fi” kitabının arasına iki kuramsal kitap ve bir öykü kitabını sıkıştırmayı başardım. Fi ile ilgili inceleme yazımı şurada paylaşmıştım.

.

.

Okuduğum öykü kitabı Sevim Burak’ın “Yanık Saraylar” kitabı. Sağlık problemi sebebiyle erken yaşlarda yaşamını kaybettiği için pek de fazla öyküsü ve kitabı olmamasına rağmen, o bir avuç yapıtlarıyla bile Türk Edebiyatında adından söz ettirmiş bir yazar Sevim Burak. Sağlığında kitaplaşamamış öyküleri bile sonradan tek tek derlenip edebiyat dünyasına kazandırılmış. Çünkü öykülerinden mahrum kalmayalım istenmiş. Çünkü güçlü bir öykücü. İçinde bulunduğu zamanın öykücülerinden daha başka yollar bulmuş, biçimde çığır açmış bir öykücü. Hiç bir öykücünün denemediği yazım ve anlatım biçimleri var. Paragraf paragraf klasik bir biçimde yazmamış da, sayfaya yerleştireceği harflerle oyunlar oynamış. Dilbilgisi kurallarını bozmuş, yeniden kurmuş, kendince yepyeni bir anlatı dili oluşturmuş. Ancak onun bu yenilikçi hali yaşadığı dönemde bir karşılık bulamamış, çünkü eleştirmenler dahi onun bu öncü yazarlığına yetişememiş. İşte en çok da yazara hakkını vermek için okudum bu “Yanık Saraylar”ı… Kitapta çok fazla öykü yok, hepitopu altı öykü var ama altısı da okumaya değer. Öykü kitaplarını okuduktan sonra öykülerini sevgi ölçüme göre sıralarım ama Sevim Burak’ın bu altı öyküsünü de birbirinden ayırt edemedim. Hepsi kendi şahsına münhasır güzeldi.

.

Okuduğum kuramsal kitaplardan ilki Murat Gülsoy’un “Büyübozumu – Yaratıcı Yazarlık” kitabı idi. Yaratıcı yazarlık dersleri de veren yazar aynı zamanda iyi bir öykücü. Kitabında da bizden ve yabancı yazarlardan örnekler vererek kurmaca yazarı olmak isteyenlere hayli yol gösterici bilgiler vermiş. Hatta bazı yerlerde yazı heveslilerini koşulluyor bile. Bu hali çok hoşuma gitti. Özellikle benim gibi zamansızlığın arkasına sığınıp ara ara yazmaktan kopan biri için motive ediciydi. Bitirince her şeyi bir kenara bırakıp aylardır aklımda olan öykü taslağımı word e dökmek istedim. Yine de yapacak zamanı yakalayamadım ama o kamçıyı içimde hissettim. 🙂

.

İkinci okuduğum kuramsal kitap ise İnci Aral’ın “Yazma Büyüsü” isimli kitabı oldu. İnci Aral’ın çoğu roman ve öykü kitaplarını yıllar yıllar öncesinde okumuşumdur. Yazmak üzerine bir kitabı olduğunu bilmiyordum. E-kitap klasörümde bulunca oraya ne zaman istiflediğimi dahi hatırlayamayarak başladım kurcalamaya… Hım… Yazar kendi yazma serüveninden yola çıkarak “korkma sen de yazabilirsin” demek istemiş sanki. Öyle samimi, öyle sıcak anlatmış. Fi de beni şişirmişken oturdum bir güzel okudum. 🙂 Teknik detaylara boğmadan başka başka kitaplar üzerinden yapmış öğretisini… Amaaaa… o kitapları okumadı iseniz anlattıkları da bir dergide okuduğunuz kısa eleştiri yazılarından öteye gidemiyor.

.

Mart ve Nisan dökümüm bu kadar… Mayıs dökümünde yeniden buluşmak üzere, herkese verimli izlemeler, okumalar…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

2021 Kitap ve Film Etkinliği / Nisan (Azra Kohen – Tilda Swinton)

Nisan ayını da, Nisan ayı Kitap ve Film Etkinliğimizi de şıp diye bitirmiş bulunuyoruz. Da ben Azra Kohen’in seçmiş olduğum “Fi” isimli kitabını çok zor bitirdim. Tabir-i caizse kendi arkamdan ittire ittire okudum. 2-3 saatte okunup bitirilecek kitabı aralara başka kitaplar katarak elimde ve sehpa üstünde süründürdüm de süründürdüm. Üstelik yazarın gayet yalın ve anlaşılır bir dili de var. Ama tahmin ettiğim gibi son derece popülist ve yüzeysel bir anlatımı da var. Ki bu yüzden yıllardır kitaplarını okumaktan kaçıyordum. Önsezilerimde yanılmamışım, tarzı benim gibi has edebiyatı önceleyen biri için hiç cazip değil, tescillemiş oldum.

Konusu deseniz elle tutulacak bir tarafı yok. Dansçı, müzisyen ve psikolog olan üç kişi arasında sıkışıp kalmış, katmansız, derinliksiz bir konu. Her ne kadar başka 4 karakter daha romana katılmış olsa da o karakterler de romanı katmansızlıktan-derinliksizlikten kurtaramamış. Merkezdeki bu dansçı, müzisyen ve psikolog olan üç karakter de eğitimli ve kültürlü kişileri sembolize etse de hayata bakışları çok avam ve banal. Sanki karakterleri sevimli ve itibarlı hale getirmek için onlara eğitimli-modern kimlikler vermiş ama aslında arka planda saplantılı, sapkın ve kendini gerçekleştirememiş -bir başka deyişle “ol”amamış kişileri yazmak, (yani aslında onları gizleyerek, önemseterek ortaya çıkarmak) istemiş. Böyle olunca da onca felsefik konuşmaları yapan kişilerin hayatına bakıp kendileri ile örtüşmüyor olduğunu görüyor ve karakterlerden soğuyorsun. Can Manay karakteri de, psikolog seansları da son derece sıkıcıydı. Yani anlayacağınız kitap beni peşine takıp sürükleyerek asla bir yerlere götüremedi, hele hele sayfalarının arasına alıp sözcüklerinin-cümlelerinin arka sokaklarında hiç ama hiç gezdiremedi.

Öyle görülüyor ki; yazar bu romanla felsefik-psikolojik çıkarımları bol bir kitap yazmayı öncelemiş. Ama yazdığı şey tür olarak bir roman olduğu için kitabın türüne ihanet etmiş. Çünkü konusu ne olursa olsun, roman amacıyla yazıldığı için kitabın kendini bana en önce bir roman olarak hissettirmesini isterdim. Oysa yazarın meselesi roman yazmak değil, karakterlerine ahkam kestirmek(miş). En önce göze bu batıyor ve okurda en çok bu etkiyi bırakıyor. Bu nedenle de bazı okurlar bu kitaba roman değil, kişisel gelişim kitabı diyebiliyor!

Üçlemenin devamı olan Pi ve Çi kitaplarının okunmamak üzere üstlerini çizdim. Tarzını değiştirmeyip has edebiyatı öncelemediği sürece de Azra Kohen kitaplarını okumayacağımdan eminim. Bu etkinlik sayesinde de böyle güzel bir okur deneyimi edindim. Kazanç saydım. Mutluyum.

Gelelim oyuncumuz Tilda Swinton’a… Oyuncunun iki filmini izleyebildim. Her iki filmde de ana karakter değil, yan karakterlerden biriydi. Filmlerde çok az görünüyordu. Genç değil, ileri yaşlarındaydı. İlginç bir tesadüftür ki, her iki film de aynı yönetmenin, Wes Anderson’ın filmi imiş. İzlemeden önce bilmiyordum. Tarz olarak birbirlerine aşırı benziyorlar. İzledikten sonra künyesini okudum ki benzeşimde haklıymışım.

İlk izlediğim “Grand Budapest Hotel” (Büyük Budapeşte Oteli)… Masalsı görüntülerin olduğu, zaman zaman fantastik görüntüler de içeren bir film. Çoğunluk da kurmaca olduğunu hissettiren bir film. Bu da gerçekçiliğine ket vuruyor. Buna rağmen bazı sahneler gerçekmiş gibi peşine takıp sürükleyebiliyor. Çünkü merak ve ilgiyi diri tutan bir film. Çözümlemelere açık. Anlatımı tek düze değil, iç içe, katman katman. Genç bir kız elinde bir kitapla bir yazarın büstünün önüne geliyor ve kitabı okumaya başlıyor. Bu ilk katman. Sonra okumakta olduğu kitabın yazarıyla ikinci katmana geçiyoruz. Yazarın otel hakkında bilgiler verdiği ve otelin sahibi ile nasıl tanıştığını anlattığı sahneler… Üçüncü katmanda ise otel sahibinin oteli nasıl almış olduğu detaylandırılıyor… En uzun sahneler de bu bölüme ait. Film süresince ara ara bu katmanlar arasında geçişler görüyoruz. O yüzden sahnelerin neyi anlattığına dikkatle odaklanmak gerek. Yönetmen bunu kolaylaştırmak için de zamansal geçişleri farkettirmek için ayrı ayrı renk tonlamaları kullanmış. Mesela; ilk katman olan 1980 li yıllar doğal renklerle anlatılırken, ikinci katman (otelin kalabalık ve pırıltılı zamanları,1960 lı yıllar) canlı renklerle, üçüncü katman (1930 lu yıllar) da soluk renklerle anlatılmış. Dolayısıyla film ne anlattığı kadar nasıl anlattığı ile de kendisine yoğunlaşmamızı bekliyor. Konusu cazip olmasa da, anlatım gerçekçilikle hiç uyuşmasa da, bu görsel zenginliği ile kendini izlettirebiliyor film. Otel binası bir dağ başında, masalsı bir ülkede… Ülkenin adı Zubrowka Cumhuriyeti. Para birimi klübeck. Bu ülke Avrupa’da… Tüm bunlar filmi gerçek dışı yapsa da o yıllarda Avrupa’da yaşanan savaş dönemindeki durumlar son derece gerçekçi verilmiş. Hem insanlar, hem de otel binası üzerinde savaşın yıkıcı etkisini görebiliyoruz. Bu da aslında filmin salt masal anlatmak gibi bir amacı olmadığını vurguluyor. Yönetmen fantastik bir masalın içine aslında somut gerçekleri saklamış. Bir dolu sembol var. Üstüne düşünülecek figürler, eylemler (armalar, fontlar, markalar, renkler, el hareketleri, isimler, ürünler, tablolar vb.) var. Filmi bir de bu açılardan izlemekte yarar var. Dolayısıyla bu filme bir oteldeki lobi görevlisi bir çocuğun o otele sahip oluş hikayesi gözü ile bakarsak filmin anlatmak istediği diğer şeylere odaklanamamış oluruz. Filmde tanınmış pek çok oyuncu rol almış. Oyuncu kadrosu çok zengin. Ayrıca senaryosu yazılırken Stefan Zweig öykülerinden ilham alındığı filmin sonunda vurgulanıyor. “Elmalı oğlan” tablosunu yapan Johannes Van Hoytl isimli kişi hayal ürünü bir ressam olsa da, burada Vincent van Gogh’a da belli ki açık bir gönderme var. Tüm bunlar da bende filmin altının ünlü isimlerle doldurulma gereği hissedilmiş gibi bir intibah yarattı. Belki diğer tüm bilinçli detaylar gibi bu da izleyiciyi düşündürmek için yapılmış bir tercihtir. Ve tabii ilgiyi daha da çok çekmek için… Sonuçta beğenilmemek gibi bir risk de var.

.

Tilda Swinton’ın ikinci izlediğim filmi “Moonrise Kingdom” (Yükselen Ay Krallığı)… Bu film de aynı yönetmene ait ve bu filmdeki ülkeler de, adalar da gerçekte var olmayan ülkeler, adalar. Ancak bu filmin teması çocuklar ve çocukluk üzerine… Buradan bakınca çocuk filmi gibi. Ama ben asla çocuğuma bu filmi izletmem. Çünkü içinde iki küçük çocuğun, yetişkin cinselliğini deneyimlemesi var. Çocukların cinsellikte erken uyarılmalarını doğru bulmadığımı daha önce de dile getirmiştim, şimdi de söylemek istiyorum. Cinselliği yaşamak, detaylarını öğrenmek, uygulamak, deneyimlemek çocukluk için çok erken yaşlar… Aynı fikirdeyseniz filmi önce siz izleyip üstüne etraflıca bir düşünün, sonra kararınızı ona göre verin derim. Geleyim filmin içeriğine; filmin ilerleyen sahnelerinden anladığımıza göre bir sahne gösterisinde tanışmış olan biri kız, diğeri erkek iki çocuğumuz var. Tanışıklıklarını karşılıklı mektuplaşmaya taşımışlar ve bir gün karar verip her ikisi de birlikte kaçıyorlar. Erkek çocuğun ailesi vefat etmiş, koruyucu ailede de, arkadaşlarında da aradığı sevgiyi bulamamış ki, katıldığı izcilik kampından gizlice kaçıveriyor. Kız ise deniz feneri olan bir adada ailesi ve kardeşleri ile birlikte yaşarken çok mutsuz, o da kendi evinden ve ailesinden kaçıyor. Çocukluk bu ya, planlama yaparken düşündükleri şeyleri de yanlarına alıp öyle kaçıyorlar. Sepet çanta içinde kedi yavrusu, kitaplar, müzik çalan ve ses kaydeden pilli bir cihaz, haritalar vesaire… Bir de çocukluklarını inkar için olsa gerek kızın yüzünde yetişkin makyajı ve oğlanın ağzında ve elinde yetişkin piposu. 🙂 Onlar kaçınca da izcilik kampındakiler, kızın ailesi, adadaki güvenlik görevlisi (bu adamla da kızın annesinin kaçamak ilişkisi var), sosyal hizmetler görevlisi vb. peşlerine düşüyor. Şükür ki, burada da Tilda Swinton’ı ancak görebiliyoruz. Hem de katı ve gaddar bir rolde. Kaçınca üvey ailesi de reddeddiği için kimsesiz kalmış olan erkek çocuğunu alıp yetimhaneye götürmek için azmetmiş suratsız bir memur… Bu filmde de çok fazla tanınmış oyuncu var. Tilda swinton’a da bu kadarcık rol düşmüş demek ki. Film zaman zaman bana büyülü gerçekçilik türünde bir film olabileceğini hissettirdi. Yönetmen renklerle oynamayı seviyor. Burada da çocukların “Moonrise Kingdom” adını verdikleri koyda renkleri soldurup polarize etmiş, izleyicide cennetimsi bir yer olduğunu hissettirmek istemiş. Kamera oyunları bir harika. Kızın yaşadığı evin içini sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya tarayıp sonra kızın babasına geçip oradan da bir zaman ve uzay turuna çıkaran nefis bir kamera hareketi var. Buna çok bayıldım. Yine bu filmde de semboller, imgeler-simgeler var. Ben kızın yanında getirdiği yavru kediyi kendi masum savunmasızlığına yordum, kitaplar zaten okumayı seven bir aile olduklarını gösteriyor, ses kayıt cihazı yalnızlığa ve arkadaşsızlığa bir vurgu, dürbün dış dünyayı meraka, ilgiye… Annenin elinde ev içinde çocuklarıyla iletişim kurması için sürekli bir megafon var, bu da annenin çocukları ile iletişimdeki beceriksizliğini vurguluyor olmalı, nitekim bir sahnede artık kızı ile sevecen-samimi tonlarda konuşuyor ama kız bundan çok da olumlu etklenmiyor. Olan olmuş. Aslında filmin yetişkinlere vereceği mesaj çok fazla. Bence bu film bir çocuk filminden çok yetişkinler için yapılmış bir film.

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Sevdiğim Videolar -16 / Nekoniwa’nın mutluluk zerkeden kırsal yaşam videoları

İzlemekten müthiş keyif aldığım bir you-tube hesabı ile geldim bugün. Nekoniwa, Neko ile Niwa’nın birleşimi de videoların sahibesinin adı Neko, soyadı da Niwa mı bilmiyorum. Bildiğim Amerika kırsalında yaşayan bu Japon kadının sürmekte olduğu yaşamın hayalimdeki yaşam olması. Ve onda kendimden çok fazla şey bulmuş olmam… 🙂

Köpeğiyle, kedileriyle, tavuklarıyla horozlarıyla, toprakla ve doğayla içiçeliği ile gıpta ettiğim bir yaşamı var. Country tarzında dekore edilmiş evine de ayrıca bayılıyorum. Giyim tarzına… yavaş yaşamına… beslenme şekline… dış dünyasındaki canlı cansız her şeyle arkadaşlığına-dostluğuna… nesnelere anlam yüklemesine ve dahi onların dilini çözmesine… 🙂

En iyisi ben onu size anlatmaya çalışacağıma videolarından bir kaçını buraya taşıyayım da neler demek istediğimi siz kendi gözlerinizle görün. Nekoniwa’yı henüz keşfetmedi iseniz zaman ayırıp videolarının peşine düşün. Hem de huzur aradığınız, relax olmak istediğiniz zamanlarda daha çok izleyin. Onun o iç ısıtan dünyasına konuk olmak müthiş keyifli, huzur verici ve dinlendirici. Çok iyi geliyor insana…

.

.

.

.

.

Bu güzel videoların daha fazlası Nekoniwa’nın you tube kanalında…

Bu da -pek fazla paylaşım yapmasa da instagram hesabı…

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

2021 Kitap ve Film Etkinliği / Şubat (Ayşe Şasa – Charlize Theron)

Etkinliğimizin dördüncü ayını yarıladık ve ben üçüncü ayın yazısını ancak yazabiliyorum. Üstelik Ayşe Şasa kitaplarından birini dahi okuyamamışken…

Kitabı elde edemedim. Çünkü kasabamız son bir buçuk aydır korona vakalarında rekor üstüne rekor kırmakta. Camiden her gün üç beş cenaze selası okunuyor. Facebook’ta korona olduğunu ve yakınlarını koronadan kaybettiğini paylaşan paylaşana… Geçenlerde eşim cami hocalarından biri ile karşılaştığında artık camide cenaze namazı kılınmadığı için cenazelerin çoğunun selasının okunmadığını söylemiş. Tüm selaları okusam bazı günler sabahtan akşama dek camiden çıkamam demiş. Bir kaç kez çarşıya indim. Bu ekonomik çöküşte bazı dükkanların/işyerlerinin kapalı oluşu tuhaf geldi. Meğer sahipleri/çalışanları korona oldukları için kapalılarmış. Kırklareli ve İstanbul’dan sonra Çanakkale Türkiye genelinde üçüncü sırada. Gelibolu da Çanakkale ilçeleri içinde ilk sırada… Yine de risk alıp hepi topu iki tanecik olan kitapçı dükkanlarının kapısından içeri başımı uzatarak Ayşe Şasa kitaplarından aradım. İkisinde de yoktu. Kütüphanede olma olasılığı olsa da kapısına bir kaç kez otomobille gelmeme rağmen o kapıdan içeri girmeye cesaret edemedim. Çünkü hiç penceresi olmayan kapalı merdiven alanından yukarılara tırmanıp yine kapalı olan kütüphane bölümüne girmek bana aptalca geldi. Taşıyıcı olduğunun farkında olmayan bir kadın terziye gidip korona olan en az kırk kadın var. Hepsine yapılan filyasyon çalışmasında ortaya çıkıyor ki gittikleri ortak nokta kadın terzisi… Terzi kadına test yapılıyor, pozitif. Hiç bir belirti vermemiş ama dükkanına girip çıkan herkese bulaştırmış. Geriye tek seçenek internetten almak kaldı. Ama bu kez de kargo görevlileri patır patır korona olmaya başladı. PTT ise zaten başlı başına sıkıntı. Evimiz çok yakın olduğu için paketlerimizi asla getirmiyorlar. Gidip ancak kendimiz alıyoruz. Alabilmek için de o kalabalıkla aynı havayı teneffüs edip memurun içerideki odada arayıp tarayıp zor bela bulduğu paketi getirmesini bekliyorsun. Korona öncesi bile fenalık geçirttiren bu süreci hele de şimdi bu ortamda yaşamayı göze alamazdım. Zira adı konulmamış olsa da şu an ilimizde ve ilçemizde kendiliğinden gelişen bir sürü bağışıklığı süreci söz konusu. İnsanlar tedbirleri yeterince almayınca kitleler halinde korona oldular ve birbirlerine bulaştırıyorlar. Ölenler ölüyor, kalanlar kalıyor. Maalesef ölen sayısı çok fazla. Cami hocası abartmıyor.

Hal böyle olunca Ayşe Şasa kitabını okumayı ileri zamana erteledim. Charlize Teron filmlerinden ise yalnızca bir film izleyebildim. Çünkü içimden gelmedi. Çünkü yazarla kitabı, oyuncuyla filmi ayrı tutmaya gayret etmeme rağmen bu kez bunu yapmaya gücüm yetmedi. Küreselcilere hizmet eden bir kadının filmlerini izlemektense daha güzel filmleri izlemeyi tercih ettim.

Biliyorsunuz dünyayı yeniden yapılandırmakta olan küresel güçler, insan türünün kimi özelliklerini de değiştirip dönüştürüyor. Yeme alışkanlıklarımızdan tutun cinsiyetlerimize kadar burunlarını soktular. Özgürlük adı altında farklı cinsel eğilimleri teşvik etme çabaları var. Kişi belli bir yaşa gelmiştir ve kendini dünyaya geldiği cinsel kimlikte hissetmiyordur amenna… Ama bir çocuğa bebekliğinden itibaren ebeveynleri tarafından bu teşvik yapılıyorsa bu insana ihanettir. Küreselcilere hizmet eden ve bunu küçücük çocuklara yapan kişiler, ünlüler var. Yetim çocukları evlat ediniyorlar ve bu çocukların cinsel kimliklerini değiştirmeleri için bebekliklerinden itibaren onları yönlendiriyorlar. Bu Charlize Theron’ın da evlatlık oğlu daha üç yaşında güya “ben erkek değilim kızım” demiş. Bu özgürlükçü anne de n’apsın “tabii yavrum sen bir kızsın” diyerek derhal saçlarını uzatmış ve kız elbiselerine geçiş yaptırmış. Biz de bunun böyle olduğuna ikna olduk!!! Bu ünlüler bu çocukları değiştirip dönüştürmek için görevlendirilmiş vitrin mankenleri. Angelina Jolie de ha keza. Evlatlık çocuklarından bir kızı daha küçücükken erkek olduğunu söylüyor ve o da erkekleştiriliyor. Aslında bu ünlüler küreselcilerin isteklerini yerine getiriyor. Evlatlık alıp merhametli ve sevecen anne rolü oynarken dünyanın cinsiyet sapmasında etkin rol alıyorlar. Küçücük çocukların (ki dört duvar arasında neler konuşuyorlar, neler yapıyorlar görmüyoruz, kimbilir bu çocuklar nasıl ikna ve empoze yöntemlerinden geçiyorlar 😦 ) cinsiyetlerini değiştirip dönüştürüyorlar. Bize de “ah ne cici anneler, hem bu kimsesiz çocukları evlat ediniyorlar, hem de cinsel eğilimlerine anlayış ve hoşgörü gösteriyorlar”, demek, normalleştirmek, kanıksamak düşüyor. Ola ki çocuğumuz daha iki-üç yaşında cinsel farklılıkla ilgili bir söz ya da eylem icra etse hemen üstüne atlayıp “ay peki peki, sen osun, hadi bundan sonra öyle ol” dememiz bekleniyor. Teşvik ediliyor.

Charlize Theron’ın bu kasıtlı ve çirkin anneliğini bildiğim için oyunculuğunu ayrı bir yere koyarak filmlerini öyle izlemek istedim. Ancak ilk izlediğim filminde de ensest bir detay olunca içim bulandı. Daha başka filmini izlemeye elim gitmedi. Normalde evli bir kadının ya da erkeğin eşini aldatması dahi çok çirkin bir davranış olsa da filmler, diziler, romanlar ve canlı örnekler sayesinde normalleştirdiğimiz için filmde bir de böyle bir detay olmasına rağmen umursamadan izleyip geçiveriyoruz. E kanıksadık! Bu ensest, pedofili vesaire sahneleri sık sık karşımıza çıktıkça maalesef onları da normalleştireceğiz ve hayatın olağan bir şeyi kabul edeceğiz… Bir başka filmini izlememe tercihim aslında tam da bu haline karşı bireysel, küçücük-miniminnacık-sessiz ve çaresiz bir karşı koyuştu. Birileri ahlak normlarımızla fena halde oynadı, oynuyor ve oynayacak. Çünkü bizlerde hep bir hoşgörü, hep bir “amaaan ne olacak ki”… falan filan… Filmlerde ensest ve pedofili suçu işleyenlerin masumlaştırılmasını kabul etmiyorum, onaylamıyorum, yanlış buluyorum. Lakin bu filmler hep gelecek, daha da gelecek…

Ben de bu etkinlik farkındalığıyla Charlize Theron ve onun gibilerin filmlerini izlememe hakkımı kullanıyor, içindeki ensest ve pedofil karakterleri acındıran, onlarla empati kurmamızı amaçlayan filmleri protesto ediyorum.

İzlemiş bulunduğum filmin orijinal adı “The Cider House Rules”… Türkçesi “Tanrının Eseri Şeytanın Parçası” Cider bir tür elma şarabı. Filmin adı Türkçeye çevrilirken “Şarap Evi Kuralları” ya da “Elma Şarabı Evi Kuralları” olarak çevrilebilirdi. Ki filmin iki ana mekanından biri elma bahçesi içinde bulunan, mevsimlik işçilerin kaldığı bir ev üstelik. Şarabı burada günahla eşleştirirsek işçi evinde işlenen günah da bu ismi kuvvetlendiriyor. Diğer mekan da bir yerde günahla ilişkilendirilebilir. O evde hem sevap hem günah var. Yani filmin orijinal ismi içerikle gayet ilintili… Ancak Türkçe isim vericiler kendi bildiklerini okumuşlar. Oysa film Amerikalı yazar John Irwing’in aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmin Türkçe adını birebir koymamak kitabın yazarına da ihanet olmuş.

Ben oyuncu Charlize Theron üzerinden bu film için iyi duygular besleyememiş olsam da sinematografik anlamda ve içerik olarak başarılı bir film. Hollywood için de konusu arayıp da bulamayacağı bir konu. Gerçi şu an netflix film konuları Hollywood’unkileri fazlasıyla aşmış vaziyette. Yine de çekildiği döneme göre, dünyayı reforme ve deforme etme araçlarından biri olan sinema sektörü için hayli cezbedici bir örnek!

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Sözüm laf ebelerine…

Kapitalizm çöküyor. Hem de bir zamanlar sosyalizmin ve komünizmin karşısına koyarak canla başla kuranlar, şimdi yine kendi elleriyle yine canla başla yıkıyorlar. Yerine getirecekleri yeni sistemin sosyalizm ve komünizm tabanlı olduğunu söyleyerek… Ne ilginç değil mi!..

Çöken yalnız kapitalizm değil. Ulus devletler, aileler de sırada… Bu yıkım ve yeniden inşa süreci devam ederken, -öyle görülüyor ki yeni sistemin kolay ve rahat işlemesi için daha az nüfusa gereksinim var- insan nüfusu da eksiltilmeye devam ediliyor alttan alttan. Kitlesel imhada Covid 19 un bir ön deneme olduğunu düşünüyorum maalesef. Devamı daha güçlü, daha geniş ve daha etkin başka araçlarla gelecek. Gidişata bakarak analitik çıkarımlar yapanlar bundan sonraki virüslerin kadın ve çocuk üzerinde daha etkin olacağını öngörüyor. Tüm renkleri bayraklarına alarak, her yerde sürekli gözümüze gözümüze sokulmak istenen kadınsı erkeklerin ve erkeksi kadınların anlamsız bir biçimde parlatılıyor, hatta kadın ve erkek türünün önüne konuluyor olmaları da bunun bir göstergesi. Bu tür kişilerle yapılan cinsel birliktelikler üreme ile sonuçlanmayacağı için, dünya nüfusunu azaltmak isteyenlerin tam da amacına uygun bir malzeme. Ki gücü elinde tutan bu karanlık kadronun dinle ve ahlakla da uzaktan yakından ilgisi yok. Nüfusu azaltmak için yapay virüslerle insanları öldürmek isteyen -dünyayı parmağında oynatan- bu karanlık kadro, kalkıp ahlaki ve dini yozlaşmalardan mı rahatsız olacak? Ailelerin tarumar olmasından, evlatların ailelerinden-ailelerin evlatlarından kopmasından mı vicdan yapacak? Binlerce Suriyeli çocuk Avrupa’nın göbeğinde, Almanya’da yok oldu. Bunun hesabını veren var mı?! Bırakın soran var mı?

Bir de İstanbul Sözleşmesi diyerek süreci hızlandırma, elimizi kolumuzu bağlama yöntemi buldular. Hükümet karşıtı kitleyi de kışkırtıp ortaya sürerek! Onlar da dünden razılar zaten…akıl hocaları ne buyurursa sorgulamadan, irdelemeden atıveriyorlar kendilerini ortaya!

Temmuzun son günleri bekleyip görünce hiç şaşırmadığım kişiler siyah-beyaz fotolarını paylaştılar instagramda. Onlar öyle belli zamanlarda, belli amaçlarla, kitleler halinde -birileri sırtlarından kurunca- hareket ederler, başka zaman ortalarda hiç görünmezler. Hiç darılmasınlar, gücenmesinler, bu gerçekleri dillendirmeliyim!… Adil değiller, eşitlikçi değiller… Acıda ve hüzünde de adil değiller, eşitlikçi değiller… Taraflılar… Acıda ve hüzünde de taraflılar… Bazı anlar en yüksek perdeden bağırarak hakçı-hukukçu ayaklarına yatıyor gibi görünseler de kendi zihniyetlerindeki birileri kadınlara, kızlara taciz-tecavüz ederken başlarını kuma gömecek kadar iki yüzlü, sahtekar ve pişkinler de!.. Ve fakat bazı hiç ummadığım kişiler de siyah beyaz fotoları ile arzı endam eylediler o gün. Şaşırmakla birlikte, o sözleşmenin tüm maddelerini didik didik ederek okumamış olduklarından, yeterli analizi yapamadıklarından da adım gibi eminim. O sözleşme salt kadın hakları için hazırlanmış bir sözleşme değil. Hele hele kadın cinayetlerine dur diyecek bir sözleşme de değil. Öyle olsa idi son 10 yıldır kadın cinayetlerinin kökünün kuruması gerekirdi. O sözleşme kadını zar zor elde ettiği “kadın” statüsünden geriye atıp yerine başka kimliklerin konulmasına zemin hazırlayan bir sözleşme. Binlerce yıldır özgürlük ve eşitlik alanında ancak bu kadar yer bulabilmiş “kadın” o sözleşme ile bu kadarcık alanını da yeni kimliklere(!) devretmek üzere. Erkek için de hakeza!.. (Genel isimleri 3. tür olsa da, kadın ve erkek cinsi yanına en az 7 cins daha geliyor. (11 ya da 13 olabileceğini söyleyenler de var… Hazırlıklı olun!)

Evlenmek kadar ayrılmak da normal. Bizim yasalarımızda annenin ekonomik durumu çok da göz önünde bulundurulmadan çocuğun anneden ayrılmadan büyümesine özen gösterilir. Anne yoksul olsa da annedir çünkü. Koruyan, gözeten, yavrusunu canından çok sevendir. Oysa o sözleşme ile eşlerinden ayrılmış anneler önce yavrularını, beraberinde de anneliklerini kaybedecekler. Annenin ekonomik durumu çocuğa bakması için yeterli değil denilecek, çocuk evvela anneden koparılacak. Sonra zaten kadınsıların ve erkeksilerin de evlenme, çocuk sahibi olma gibi hakları kazandığı bir ülkede çocuklar nerelerde, kimlerle büyüyebilecek… hayal etmenize gerek yok, dönüp Avrupa’ya, Amerika’ya bakın! Ayrılan baba hemcinsi ile evlenip çocuğunu yanına alabilir. Ayrılan annenin ekonomik durumu iyi ise hemcinsi ile evlenip çocuğunu yanına alabilir. Biricik kızınızın babasıyla ve hiç tanımadığınız kadınsı bir adamla ya da annesiyle ve hiç tanımadığınız erkeksi bir kadınla aynı evde yaşamasına hazır mısınız? (Çünkü legalleşecek!) Veya ekonomik durumunuz iyi olmadığı için çocuklarınızın ellerinizden alınıp yuvalara götürülmesi size ağır gelmeyecek mi? Çocuğumun düzeni bozulmasın diye ayrılmayı bile ileri yıllara erteleyen Türk kadınları için nasıl travmatik bir durum olur bu! Bizim annelik duygumuz en güçlü duygumuz. Kucaklarımızdan koparıp koparıp alacaklar yavrularımızı, hazır mısınız? Zira poposuna terlik yemeden büyümemiş bizler, yavrularımıza yüksek tonda konuşamayacağız bile. Çoğumuz evlatlarımızı sıkarak, sarılarak, uzun uzun öperek, koklayarak, dahası mıncırarak severiz. Yapamayacağız!… Kazara düşüremeyeceğiz bile… Çünkü çocuğun beyanı esas olacak. Çünkü ufacık kızarığını, çürüğünü gördüklerinde bebeğine zarar vermiş sayılacaksın.

Dışarıda çocuğumuza “sus artık” dahi diyemeyeceğiz. Dediğimiz anda sözlü şiddet sayılacak ve çocuklarımız patır patır alınacak ellerimizden…Elini bırakıp yola çıkmış çocuğumuza korkuyla kızarken hele de şöyle bir çekiştirivermişsek bir yerlerinden, evrakımıza “şiddete meyilli ve ihmalkâr” yazılacak ikinci tekrarda evladımız elimizden alınacak. Belki ikinci tekrara bile gerek kalmayacak. Bunu da kendi ülkemizin görevlileri değil, Avrupa Birliği’nin atadığı görevliler yapacak. Mültecilere karşı bile bu kadar gaddar olan Avrupalı bürokratların sizlere sevgi pıtırcığı gibi yaklaşacağını mı sanıyorsunuz? Tabii ki gözünüzün yaşına bile bakmadan yapacaklar yapacaklarını… Hazır mısınız?

8-9 yaşına gelen çocuklar kendi cinsiyetlerini belirleyebilecekleri gibi, diledikleri kişilerle, hem de salt karşı cinsleri değil, kendi cinsleri ile de flört etme, duygusal beraberlik yaşama hakkına sahip olacak. Tabii duygusal beraberlik her türlü yakınlığın adı… Ensest, pedofili, eşcinsel ilişkilerine bakıp hiç bir şekilde müdahale edemeyeceğiz. Hazır mısınız?

Rusya, Macaristan, Letonya, Bulgaristan, Ermenistan, Moldova gibi ülkeler zinhar bu sözleşmeyi istemeyiz derken çok mu aptaldılar? Pek modern diye gıpta ettiğimiz diğer batılı ülkeler aile kurumlarını çoktan kaybettiler çünkü. Aile bütünlüğüne ve kutsallığına önem veren bir bu Avrupalı ve Avrupai ülkeler kaldı. Onlar da diğer ülkelere baktıkça başlarına gelecekleri anladılar. Bugün Avrupa’da “babyklappe” adında istenmeyen bebek kutuları var. Yani kadın erkek halt yeyip istenmeyen bir çocuk peydahlarsa diye “sevgili devletcikleri” onlara “babyklappe” adında duvara monteli küçük göz gibi yerler yapıyor. Kadınlar doğurup oraya terkedip gidiveriyorlar. Dünyaya getirdikleri bebek ne olursa olsun!.. Umurlarında değil!.. Bunu mu istiyorsunuz?.. Çünkü bu sözleşme ile hiç kimse size hesap sormayacak. Konteynırlara, cami köşelerine değil, size özel kutucuklara bırakacaksınız bebeklerinizi. İstediğiniz kadar peydahlama özgürlüğüne sahip olarak!.. Hadi ülkemizde her yıl beş-on kalpsiz, vicdansız kadın çıkıyor, peydahladığı çocuğu ya öldürüyor ya atıyor. Ama o sözleşme ile onlar gibi nice kalpsiz-vicdansız kadının önü açılacak. İsteyen istediği kadar peydahlayıp ne hali varsa görsün diyerek, pek sıcacık(!) babyklappe’lere bebeklerini terkedip gidiverecek. Görünce içiniz sızlamayacak mı?

Zaten dünya nüfusu azaltılmaya çalışılıyor. Muhtemelen o bebeklerin bir kısmı da Almanya’da kaybolan bir milyon Suriyeli çocuğun akıbeti ile karşılaşacak. Başlarına neler gelmiş olabileceği konusu ise daha acı yüzleşmelere gebe… Duymaya, bilmeye, bu katliama ortak olmaya hazır mısınız?

Evet kadına, hayvana şiddet artmış durumda. Tiplerine bakarsan şiddet uygulayanların bir çoğu her akşam tv kanallarındaki dizilerde kızlara, kadınlara şiddet uygulayan tiplerle aynı… Madem kadın cinayetleri sizlerin meseleniz, o diziler evlerimizde bu kadar rahat yer buluyor iken nerelerdeydiniz? Bir neslin dizilerle, onursuz-yalancı siyasetçilerle kimlik dejenerasyonu yaşamasına sessiz kaldınız da şimdi “ittanbul töttletmeti yatatır” cırlamalarınızla sizleri fasulye gibi nimetten sayalım mı istiyorsunuz? Hadiyin oradan!

Sosyal medya araçları ile birlikte aile kurumu deforme edilmeye başlandı bile. Aile içi çatışmalar çok fazla… Karı-koca dışında, anne-çocuk, baba-çocuk, abla-kardeş, abi-kardeş çatışmaları da arttı. Küçücük kızlar evlerinden kaçıyorlar. Neden? Çünkü artık ev ve aile gibi iki kutsal yapının güvenli yerler olmadığı veriliyor çocuklara. Cumhuriyet gazetesi yazarı, öykücü Mine Söğüt “kızlar baba evlerinizi terk edin” diye uzun uzun bir yazı yazdı. (İnternette bulabilirsiniz…) Ne yapacakmış bu hatun? Evden kaçacak onca kıza daha iyi bir hayat mı sunacakmış? Tabii ki hayır. Onun amacı evlatları evlerinden, ailelerinden uzaklaştırmak. Kulaklarına kar suyu kaçırmak. İstanbul’da özel bir üniversitede gençlerin aileleri ile yaşamaması gerektiği üzerine (epey de etkin(!) gerekçelerle) bir seminer verildi. Bunca genç henüz geçim şartlarını oluşturmadan nereye gidecek, o konuda tek cümle, yol gösterici tek söz yok. Ama küçücük dimağların kabul edeceği o kadar çok gerekçe sunmuşlar ki!.. Baba-ana evi hapishane, mezarlık sanki!.. Kim bunlar? Biz kadınlardan, kendi yağında kavrulan yuvalarımızdan, ne hallerde büyüttüğümüz yavrularımızdan ne istiyorlar?

Aileler, dinler, ahlak kuralları, akrabalık ilişkileri çökerse, insanları bir arada tutan harç yok olur…Bütünlük yok olur… Kültürel aktarım yok olur. Geçmiş yok olur. Ülkü birliği, tarih birliği, iman birliği yok olur. Ulus devletler de çok kolay çöker. O vakit yeni sistem kurucular işlerini daha kolay yürütür. Yoksa dünyada vatansız, evsiz – barksız, aç susuz kalmış bunca insan varken, hiç kimselerin de umrunda değilken, cinayete kurban giden kadınlar ve eş cinseller pek cici Avrupalıların çok da umurlarında mı sanıyorsunuz? Ya safsınız… ya da saf ayağına yatıyorsunuz!

Sözleşmede bunların hiç biri yok zannedenler… Kusura bakmayın ama siz daha gözünüzün önündeki adım atacağınız yeri dahi göremiyorsunuz!

dobra dobra içinde yayınlandı | 6 Yorum

Şubat 2021 – Aydöküm

An geliyor, tam bir şeyler okuyup izlerken “ay bunu hemen blogumda paylaşayım” diyorum, ama 14 gün geçmiş olmasına rağmen hala Şubat ayının dökümünü dahi yapmamış olduğum gerçeğiyle yüzleşince geri geri kaçıyorum. 🙂 Böyle olunca da uykuya terkedilmiş bloglarımdan sebep içsel bir huzursuzlukla başbaşa kalıyorum. Nasıl oldu ise, sonunda iç sesim ellerime-parmaklarıma hükmetti ve blogumu açıp yeni yazı butonuna tıklayarak bu posta başlayabildim. Devamı çabuk ve kolay gelir dilerim… De ben de inşallah iç huzurumu yeniden getirebilirim. 🙂 Bu halim sevdiğim birini ihmal etmek gibi içimde anbean kendini hatırlatıp duran rahatsız edici bir duygu… Ve her nasıl ise, bu duyguyu yalnızca bloglarım için duyuyorum. Diğer sosyal medya araçları için asla böyle bir şey hissetmiyorum. Sanırım ben iyi bir blogger’ım… Hele de terkedilmiş evlerle dolu bir şehirde, bir avuç insanla ıssızlığa meydan okurcasına, yılmadan, vazgeçmeden yaşamaya devam eden insanlar vardır ya… sanki onlar gibiyim… sanal evini bırakamayan… kopamayan… terkedip de arkasını dönüp gidemeyen… 🙂

Kısacık Şubat ayı da geçip gidiverdi. Yeni öğrendiğim kur’an okuma becerimi şimdi de tecvidli olarak pratik etmekle meşgul olduğum için bir süredir yazma eylemimden uzak düşmüş olsam da okuma-dinleme-izleme eylemlerime olabildiğince zaman bulabildim neyse ki. (Yazmaya başladığımda bir kaç saatimi o an’a adamam gerekiyor. Odaklanılmak istiyor, düşünülmek istiyor… kurgulamak, dönüp dönüp okumak, düzenlemek, son olmasa da en azından bir ön redakte edivermek, enikonu kuyumcu titizliğiyle işlemek, üzerinde sakin sakin, ince ince çalışmak gerekiyor. Sonuçta duyduğum kaygı “has edebiyat”… Yazdım bitti demekle olmuyor, örneklerini görüyoruz… Emek varsa, işçilik varsa o şey ben de varım diyor. Klavyemin tuşuna ilk bastığım andan beri tüm çabam bu. Yoksa şimdiye dek elli kez bitirir, 50 kitap sahibi olurdum… hele de beş-on cümlelik bol resimli çocuk kitapları ile “eser”(!) sayısını bir anda artırıp “yazar”(!) ünvanını göğsüne tak(tır)manın şıp diye oluverdiği şu günlerde… )

Yazmayla bir süre ayrı düşmek zorunda kalsam da geceleri okumaya ve izlemeye fırsat bulabiliyorum. Ev işi yaparken de dinlemeye… 🙂 Özellikle bulaşık yıkarken (bir tencereyi en az on kez duruladığım için) çok fazla şey dinliyorum. Radyo tiyatroları… sesli kitaplar… podcast ler… siyasi, edebi, felsefik vloglar… Kablosuz kulaklığımı kulaklarıma takıp mutfakta, evin içinde oradan oraya dolaşarak iş yaparken bir taraftan ellerim çalışıyor, bir taraftan da bir şeyler (aslında çok şeyler) dinliyor, öğreniyorum. Bu alışkanlığımı da pandemi sürecinde çok geliştirdim. Su ile daha da haşır neşir olunca, o anları da bu vesileyle salt ev işine bahşetmemiş oldum. 🙂

Gelelim Şubat süresince izlediğim ve okuduğum şeylere…

İki filmi izlemeyi çok istiyordum. İkisi de dönem filmi… İkisi de yakın zamanda vizyona girdi… Listemdeki tüm eski tarihli dönem filmlerini bir kenara bırakarak ikisini de merakla izledim. İzlediğime de asla pişman değilim. 🙂

İlki “The Dig” (Kazı)… Konusu gerçek yaşamdan alınmış. Böyle olunca da daha bir ilgiyle izledim. Yani çoğunluk izleyici koltuğunda değil, sahnelerin içindeydim. Bir ara gemi kalıntısından bir parça alıp elimde uzun uzun baktığımı bile hatırlıyorum. 🙂 Yıl 1937… Woodbridge adındaki İngiliz kasabasında geniş araziye sahip, eşini kaybetmiş, küçük oğlu ve çalışanları ile birarada yaşayan Edith adında bir kadın, arazisinin bir bölümünün kazılması için Basil Brown adında deneyimli bir kazıcı ile anlaşıyor. Kazıcı adam arkeolog olmasa da kazı dışında bu alanda da kendini iyi yetiştirmiş. Kazı yaparken Edith ve oğlu ile aralarında dostça bir yakınlık doğuyor. Bir süre sonra höyüklerden birinin altından büyük bir mezarın kalıntıları çıkıyor. Mezar bir Anglo-Sakson kralına ait ve içinde kralın gemisi de var. Tabii günümüze ancak kalıntıları gelebilmiş… Bundan sonra alanın kazı işi profesyonel arkeologlara devrediliyor. Ancak kadın Basil Brown’ın da kalmasını istiyor. Böylece alana başka arkeologlar ve başka görevliler de geliyor. Film tek düze ilerlerken yeni karakterlerle yeni olay örgülerine doğru yol alıyoruz. Balayından dönen bir çift var. Kız evleninceye dek nasıl olup farketmemişse(!) kocası kadınlara karşı ilgisiz… Arazinin sahibi Edith’in kalp problemi ilerlemekte… Basil Brown ile Edith arasında duygusal bir şeyler başlayacakmış gibi olsa da Basil’in mutlu evliliği ve fedakar eşi devreye giriyor. Aksiyonsuz, durağan bir film ama yine de yan karakterlerle filme biraz renk gelmiş. Durağan olması onu sevmeme engel değildi bittabi. 🙂

.

İkinci izlediğim dönem filmi “The Secret garden” (Gizli Bahçe) idi. Film Frances Hodgson Burnett’in 1911 yılında yayınlanan aynı adlı romanının beyaz perdeye dördüncü uyarlaması… Roman da, film de büyülü gerçekçilik akımının güzel örneklerinden… Bu filmle her ay en az bir tane izlemek istediğim büyülü gerçekçilik filmlerinden birini daha izlemiş oldum. Ayrıca sevindim. Filmde önce babasını, sonra da annesini kaybetmiş olan küçük bir kız var. Kızın çocukluğu anne sevgisizliği ve ilgisizliği ile geçmiş. Hayatta bir başına kalınca ölmüş olan teyzesinin evine, eniştesinin ve kuzeninin yanına götürülüyor. Enişte yasakçı, katı bir enişte. Oğlu ise hastalıklı addedilerek yatağa mahkum edilmiş bir çocuk. Kız ise meraklı ve keşfetmeyi seven bir çocuk olunca, yasaklar ve katı kurallar bu kıza pek sökmüyor. Günlerden bir gün küçük kız bahçede oynarken sevimli bir köpek buluyor. O köpeğin peşine düşünce gizemli, harikulade bir bahçe keşfediyor. Bu güzelliği yatalak kuzeni de görsün istiyor. Zorla da olsa kuzenini tekerlekli sandalyeye atıp kimseler görmeden bu gizli bahçeye götürüyor. Küçük kızın keşifleri gizli bahçe ile kalmıyor, yaşadıkları malikanede kapalı bir odada ölen annesine ve teyzesine ait eşyalar, fotoğraflar vesaire keşfediyor. Kuzeninin dışında yeni arkadaşları oluyor. Gizli bahçenin keşfi ile film büyülü bir atmosferde ilerliyor. Sevgisiz büyüyen huysuz bir kızın ve yatağa mahkum edilmiş zavallı bir çocuğun değişim-dönüşüm öyküsünü muhteşem manzaralar eşliğinde izlemek isterseniz şans verin derim. Ayrıca yazar filmin kitabını yazarken 9 yıl yaşadığı evden ve kendi elleriyle güzelleştirdiği saklı bahçesinden ilham alarak yazmış bu kitabı… Bu detayı bilerek filmi izlemek de ayrıca hoşuma gitti. (Kitabına nasıl olmuşsa çocukken hiç denk gelmemişim, okuduğumu hiç hatırlamıyorum, okumuş olsaydım hem özlemle hatırlardım hem de bu filmle kıyaslayıp onun üzerine de bir şeyler yazabilirdim. Öte yandan, çocukken böyle bir kitabın karşıma çıkmamış olması benim için belki de bir şanstı, -bilemedim-. Çünkü hayal dünyamı bu yaşta bile harekete geçirebilen bu romanlar o yaşlarımda kendi gizli bahçemi aramam için beni fazlasıyla motive edebilirdi. Ne de olsa hayal kurmayı seven bir çocuktum. 🙂 )

.

2020 yapımı “Nomadland” filminin adını son günlerde sizler de benim gibi sık duyuyor musunuz? Madem kendinden bu kadar çok söz ettiriyor, listemdeki yüzlerce filmin önüne alıp izleyeyim hemen dedim. Ancak bittiğinde “iyi ki izledim” diyemedim. Çünkü evsizlik temasını işlerken ana karakter de dahil olmak üzere evsizliği seçen kişilerin bunu bir çaresizlik için değil kişisel tercihlerinden yapmış olduğunu anlıyoruz filmde. Bu da evsiz karakterlere ve tercihlerine acıyarak bakmamızı engelliyor. Kimsesiz değiller, arkalarında bırakmış oldukları ve -en önemlisi de- onlara maddi-manevi yardım edecek yakınları var. Oysa hiç bir çıkış yolu olmayan, çaresiz evsizlerin dramını izlemeyi çok isterdim. Film de o zaman çok daha etkileyici olur, izleyiciyi içine alır, sarıp sarmalardı. Oysa bu film bende hiç öyle bir etki yaratmadı. Senaryosu üzerinde çok çalışılmamış, yüzeysel bir aktarımla başbaşa bırakılmış, açıkçası yapmış olmak için yapılmış bir film olduğunu hissettim. Dolayısıyla kısa bir zamanda bu filmi çabucak unutur giderim.

.

Bir sabah erken uyandığımda sakin bir filmle güne başlamak istedim. Tercihim psikolojik çözümlemeli bir dram filmi olan “Diane” den yana oldu. Filme adını veren Diane orta yaşın üstünde emekli bir kadın. İlk sahnelerden de görüyoruz ki iyilik ve yardım sever de bir kadın… Hastanede yatmakta olan kuzenini sık sık ziyaret ediyor. Yeni iyileşmekte olan komşusuna ziyareti es geçmiyor. Kocaman (halk tabiri ile kazık kadar) olmuş oğlunun evine giderek çamaşır, temizlik, yemek gibi işlerine yardımcı oluyor. Ki oğlu da zaten uyuşturucunun pençesine düşmüş ve hayatını normal bir şekilde sürdürmekten aciz, sünepe biri… Kadın bir de onun bağımlılığına çözüm bulmak için uğraşıyor. Ayrıca bir aşevinde gönüllü olarak çalışıyor. Anlayacağınız fedakar bir kadın bu Diane… Film ana karakterle ilgili tüm bunları verince doğrusu ben kadının geçmişine gidilerek kadının hayatını didik didik edeceğimizi ve bundan sonra hayatı için yapacağı değişim-dönüşümü göreceğimizi sandım. Film bir gizemi çözmekten çok Diane’i anlamamızı istiyor. Kendi ihtiyaçlarına ve isteklerine odaklanmaktan çok başkaları için çabalayan Diane’i… Yine de zaman zaman kendini de düşünmek isteyen Diane’i…

.

Gelelim yeni film tercihlerimden birine daha… Çiftlik temalı, köy-kırsal manzaralı filmlere, özellikle İngiliz ve Amerikan dönem filmlerine-dizilerine, biyografik-gerçekçi film ve dizilere hayranlığımı, her ay bu temalarda en az bir film izlemeye gayret ettiğimi biliyorsunuz. Bundan böyle İran filmlerini de aldım bu listeye. Her ay mutlaka bir kaç İran filmi izlemek istiyorum. Adamlar filmleri film yapmış olmak için yapmıyor, tamamen sanat yapıyor. İşin sinematografik yönü iyi bildiğim bir şey değil ama içerik yönü, yani konunun izleyiciye edebi bir düzlemde aktarılması müthiş güzel. İzlediğim her filmden sanki nitelikli bir öykü ya da roman okumuşum gibi büyük bir haz alıyorum. Ve düşündüm de; şu ana dek izlediğim İran filmleri içinde “bu hiç güzel değilmiş” gibi aksi düşünceye sahip olduğum bir filme rastlamadım. Bu ayrıcalığı da başka, daha başka filmlerini izlemem için beni adeta kamçılıyor ve koşulluyor. Her İran filmini izledikten sonra açıp yeni birini daha izlemek istiyorum. İzmaritini söndürmeden yeni sigara yakanlar gibi… 🙂

Sevgili Zeynep’in de önerisi ile bu ay izlediğim ilk İran filmi “Baran” oldu. İzlediğim çoğu İran filminde olduğu gibi bu filmin de ana teması yoksulluk. Ama yoksulluğu kavram anlamından çıkarıp “insan”a odaklamayı başaran derinlikli bir filmle karşı karşıyayız. Bizim ülkemizde Suriyeliler, Afganlar nasıl daha düşük ücretle, sigortasız, gizli-kaçak çalıştırılıyorsa, İran’da da Afganların aynı koşullarda çalıştırıldığı bir inşaat şantiyesi filmimizin ana mekanı. Burada çalışan Afgan bir adam düşüp ayağını kırıyor, çalışamaz hale geliyor. O çalışamayınca yerine küçük oğlu(!) Rahmat işe giriyor. Bu oğlan da(!) ağır şeyleri kaldırmakta, taşımakta güçsüz olduğu için bir süre sonra mutfak işlerine bakan, çay pişirip dağıtan Latif’in işi ona devrediliyor. Latif bu yeni oğlana pek kızgın… Her fırsatta -çok zarar verici olmasa da- ona kötülük yapmaktan geri kalmıyor. Derken Rahmat mutfakta iken ve Latif de gizlice ona hainlik yapacak iken bir bakıyor ki Rahmat saçlarını taramakta ve o bir erkek değil, kızmış. Bu sürpriz o andan sonra Latif’in sırrı oluyor ve zirzop Latif bu kıza sırılsıklam aşık oluyor. Filmin duygularımıza etki eden, bizi alıp içine, aynı atmosferde dolaştıran ve sımsıkı sarıp sarmalayan sahneleri de bundan sonra başlıyor. Ergen sayılabilecek bir gencin platonik aşkı ve sevdiği kız için neler yapabileceği ince ince işlenmiş. Adeta saf sevgi işte budur dercesine, ne olduğunu çoktan unutmuş olan materyalist kalplerimize hatırlatmak ister gibi… Sevgilinin bir saç tokası, bir ayak izi ile bile özdeş hale getirilebileceğine… Ve hatta sevginin merhamet ve iyilikle çok kolay yer değiştirebileceğine… bir daha kavuşamama pahasına da olsa… sevgilinin mutluluğunun her şeyden önemli olabileceğine… Unuttuğumuz saf sevgiye parmak basmış. Hasılı çok severek izlediğim bir film oldu Baran… Asla unutmayacağım… Ve eminim ileride yine dönüp dönüp izlemek isterim…

.

Baran’ın leziz tadı damağımda öyle kalmışken bir kaç gün sonra “Bacheha-Ye aseman” / “Children of Heaven” (Cennetin Çocukları) adlı İran filmini izledim. Aman Allahım unuttuğumuz ne çok şey var içinde… Bu filmi mutlaka her çocuğun izlemesi gerek. Madem iyi kalpli, merhametli, hoşgörülü, empati duygusu yüksek insanlarla karşılaşmak istiyoruz. O zaman o insanların çocukluğunda bu duygularının gelişmesi için onlara zemin hazırlamalıyız. Bunun yolu da anne-babalardan, aile büyüklerinden ve öğretmenlerden geçiyor. Cennetin Çocukları filmi de bu aktarımda güzel ve etkin bir araç. Yoksulluk yine ana tema… Ve çocuklar yoksullukla kolay başedebilmek için ailelerin eli, kolu, ayağı… Filmin ana karakterleri iki küçük kardeş. Büyük olan erkek ve alış-veriş, çarşı-pazar işlerinde ailesinin yükünü omuzluyor. Yine bir gün manavdan patates alacakken dükkanın kapısı önüne, kasaların yanına bıraktığı poşetleri eskici tarafından toplanıp götürülüyor. Çocuk telaşla o poşetlerin peşine düşüyor. Çünkü poşetlerden birinin içinde kızkardeşinin söküğü yeni dikilmiş eski püskü ayakkabısı var. Ancak ağbisi alan kişinin eskici olduğunu dahi bilmediği için o ayakkabıları asla bulamıyor. Buna bir çözüm bulmak gerek. Babaları duyarsa kızabileceği için iki kardeş plan yapıyor ve sabah okula giden kız abisinin spor ayakkabılarını giyip okula gidiyor, öğleyin okuldan çıkar çıkmaz da koşarak eve yakın dar bir sokakta kendisini beklemekte olan abisine bu ayakkabıları vererek, eve abisinin naylon terlikleri ile dönüyor. Bu kez o eski püskü ayakkabılarla abisi okula gidiyor. Ancak bazı günler derse geç kalabiliyor. Durumu bilmeyen müdür tarafından azarlanıyor, babasını okula çağırması ile tehdit ediliyor. Bu sahneler hayli acıklı… Her gün böyle koşarak zamana yetişmeye çalışan iki kardeş daha pek çok şey yaşıyor ama en anlamlısı da koşarak iyi bir antrenman yapan abinin, üçüncülük ödülü güzel bir spor ayakkabı olan koşu yarışmasına katılıp üçüncü olma hayali… Başı ve sonu verilmeyen… yalnızca bir kesitin ele alındığı… ve o kesitin de nefis bir işçilikle filme aktarıldığı, harikulade.. katmanlı ve derinlikli bir film Cennetin Çocukları… Dokunaklı olay örgüleri ve heyecanlı finali ile unutulmazlarınızın arasına gireceğinden eminim.

.

Bir gece TV4 te 1975 yapımı, çocukluğumun yerli dizisi Kaynanalar‘ın film versiyonuna denk geldim. Bu filmi de kaçıncı izleyişim bilmiyorum ama yine aynı keyif ve aynı ilgiyle izledim. Türk gelenek ve göreneklerine uygun yaşayan hali vakti yerinde olan Nöri Kantar ve Nöriye Kantar çiftinin, sosyetik ve batıcıl kültür etkisi altında yaşam sürdüren dünürleri ile günlük yaşamlarındaki çatışmaları… hırsları… aleni ve gizli niyetleri… yaklaşımları… vesaire üzerine toplumsal çözümlemeler yapılacak, zaman zaman bol komedili hoş bir aile filmi… Belli bir yaşın üzerinde olup bu filmi ve dizisini izlemeyen var mıdır acaba?

.

Bir akşam kızım telefonla aradı ve “annecim hemen trt2 yi aç, çok seveceğin bir belgesel var” dedi. O an kocacık “need for speed” oynarken, bendeniz sayfalar dolusu wordlerimden birini -fırsat bu fırsat diyerek- tıkır tıkır editlerken akan sular durdu ve geçtik tv başına… 🙂 İzlenecekler listemde de olan “Honeyland” (Bal Ülkesi) oynuyormuş. Bu ay TRT2 nin yayın akışını incelemeye zaman bulamamış, hangi akşamlar hangi filmlerin olduğuna bakamamıştım. Ah ama yine de kısmetimde varmış ki bu güzel belgeseli izlememiz için kızımız yalnızca beni değil kocacığı da harekete geçirdi ve nefis bir belgesel izledik. Aralarda pomakça konuşmaların olması da kocacığın ayrıca hoşuna gitti. Ben nasıl barak havaları duyunca, sesleri gırtlaklarından çıkan insanları dinlerken, katmer ya da kebap denilince trans haline geçip memleket özlemi ile doluyor isem, o da bu Makedon sesleri ve kültürel ögeleri ile kendi kökenindeki insanlara, yerlere bir yakınlık duyuyor. İnsan ne kadar kopmuş, uzaklaşmış olsa da köklerini ılıcık bir parça olarak damar çeperlerine yapışık tutuyor. Böyle anlarda o parça kopup kana karışıyor, izlediğin-gördüğün-dinlediğin-duyduğun şeylerle birlikte tüm vücudunda dolaşıp duruyor. Hatice Muratova ölüm döşeğindeki annesi ile birlikte bir başına yaşam savaşı verirken film şeridine biz de kendi içsel belgeselimizi sarıp paralel olarak izliyorduk aslında, bir bakıma… Hatice doğa ile saygı ve sevgi çerçevesi içinde yakınlık kurmuş, çorak topraklarda yaşayan yoksul bir kadın. Doğaya duyduğu saygı ve sevgi de ona doğanın cömertçe sunduğu kalıp kalıp petek ballarıyla geri dönüyor. Annesi ölüm döşeğinde olsa da, kendisi hiç evlenememiş ve zor şartlarda yaşam sürüyor olsa da asla halinden şikayet etmeyen biri Hatice. Bir gün evinin yakınına başka yerlerden hayvan besiciliği yapan konar göçer bir aile geliyor. Ailenin bunca balı yapan arıların bol olduğu bu ortamda arıların çokluğu ile birlikte hırsları da artıyor. Hırsları açgözlülüklerini artırıyor. Daha fazla bal… daha fazla para… Bundan doğadaki arılar ve Hatice’nin bal üretimi de zarar görüyor. Hatice gibi doğa ile yakınlık kurmak yerine, doğa üzerinde egemenlik kurmaya çalışan bu aileden intikamı yine doğa alıyor. Etkileyici ve güzel mesajlarla dolu bir belgeseldi.

.

Bu filmlerin dışında Şubat film ve kitap etkinliğimiz süresince başrolünde Kate Winslet’ın olduğu 6 film daha izledim. Onlarla ilgili izlenimlerimi de daha önce şurada paylaşmıştım.

İlki;

Heavenly Creatures / Cennet Yaratıkları

İkincisi;

Finding Neverland / Düşler Ülkesi

Üçüncüsü;

The Reader / Okuyucu

Dördüncüsü;

Little Children / Tutku Oyunları

Beşincisi;

Labor Day / Başka Türlü Bir Aşk

Altıncısı;

Sense and Sensibility / Aşk ve Yaşam

Şubat kısa ay olmasına rağmen benim için oldukça verimli geçti. İki de mini İngiliz Dönem dizisi izledim. Birini daha önce izlemiş olmama rağmen.

Dizilerden ilki Jane Austen romanından uyarlama “Sense and Sensibility” idi. Bu diziyi, Kate Winslet’ın oynadığı film versiyonunu izledikten sonra içimdeki izleme arzusuna karşı koyamayarak izledim. 🙂 Zaten hepi topu üç bölüm. Babaları ölen Dashwood ailesinin, miras tek oğula kalınca, anne ve üç kızın malikaneden taşınıp daha küçük bir eve taşınması ile gelişen olayları konu alıyor. Filmine daha detaylı değinmiştim, aralarında çok az farklılık var. İkisi de ayrı güzel, ikisini de aynı ölçüde severek izledim.

.

Bu diziyi izleyince bir kaç yıl önce izlemiş olduğum yine Jane Austen romanından uyarlama “Pride end Prejudice” geldi aklıma. Ve dayanamadım bir kez daha izlemek için tıkladım. 6 bölümlük bir dizi olunca onu da izleyip bitirmem zor olmadı. Burada da 5 kızı olan bir annenin kızlarından en az birini zengin bir koca ile evlendirme arzusunun, kızların yaşamında nasıl gerçekleşebildiğini görüyoruz. Kızların baba mirasından pay alamadığı ikinci sınıf addedildiği bir dönemde iyi bir hayat sürebilmek için başlıca çareleri zengin bir koca bulmak… Ama gurur diye bir şey de var… Önyargılar da var… Filmi de çok güzel, dizisi de… İngiliz Dönem filmlerini sevenler bu iki diziyi mutlaka severler.

.

.

Gelelim okuduğum kitaplara… Kitap ve Film etkinliğimiz için İrvin Yalom’un “Divan” romanını okuduğumu daha önce yazmıştım. Kitapla ilgili düşüncelerimi merak edenler şurada bulabilirler.

.

.

Ocak ayının dökümünde Tutunamayanlar‘ın sonuna az kaldığını not düşmüştüm. Şubatın ilk günlerinde bitirdim çok şükür. Kitap gerçekten tuğla gibi bir kitap. Bu kitabı ben yazmış olsaydım ya da editörlüğünü yapıyor, basımında filan görev alıyor olsaydım en az üçte birini çıkarırdım içinden. Kesinlikle… O çıkaracağım şeyler olmasa da yine güzel bir roman olurdu. Hafiflerdi… Hem yazarın kurmacadaki yetkinliği de daha kolay ortaya çıkardı. Çünkü bu kitaba başlayıp okumaktan vazgeçenler çok fazla. Çünkü hem kitabın güttüğü edebi kaygıyı göremiyorlar, hem de anlatımın uzunluğu göz korkutuyor. Oysa kitap güzel bir postmodern roman örneği… İçinde üstkurmaca (çerçeve hikaye) var.. bilinç akışı, iç monolog, hatta iç diyalog bile var.. ironi var… metinlerarasılık var (montaj, pastiş, alıntı vb.).. flashback ler, flashforward lar var.. dille oynama var… iç bunaltı var… gerçekliği yıkıp yeniden kurma var… hasılı postmodern eanlamda pek çok teknik ve öge var… Edebi açıdan zengin bir roman… Romanları ve öyküleri salt anlattıkları üzerinden değil, yapı ve biçim üzerinden de okumayı sevdiğim için tuğla gibi olsa da okumayı göze almakla iyi ettim. Bitirince de kendimi pek rahatlamış hissettim. Bu da ayrı bir keyifti. Aynı zamanda bilgilenmiş, öğrenmiş de hissetttim. Has edebiyatı önceleyenlere şiddetle tavsiye ederim.

.

Bildiğiniz üzere bu ara kalbimi de aklımı da büyülü gerçekçilik romanlarına açmış bulunmaktayım. Bu ay okuduğum ikinci kitap Hasan Ali Toptaş‘ın büyülü gerçekçilik tarzında ve postmodern kaygıyla yazdığı “Uykuların Doğusu” adlı romanı oldu. (Her ne kadar yazarın adı son zamanlarda sansasyonel bir biçimde anılmakta olsa da edebi yapıtlarla onları üreten kişileri birbirinden ayırmayı öğreneli yıllar oldu. Çünkü sevdiğim şiirlerin çoğu şairi, sevdiğim kitapların çoğu yazarı etik olmayan yaşamlar sürmüşler. Hele de bazı yazarlarla yüzyüze tanıştığımda onları tanıdıkça içimdeki kalelerin un ufak olup döküldüğünü gördükçe, yaza-şair ve yapıt ilişkisini birbirinden ayırır oldum. Aksi halde bugün Parasız Yatılı’yı, Yort savul’ları hiç mi hiç okumamam gerek. Neyse işte bugünlerde pek çok kişi yazara kızgınlığından kitaplarının üzerini kalın çizgilerle çizmişken ben kalktım Uykuların Doğusunda’yı okudum…) Dayısının hikayesini yazmak için masa başına geçen Hasanım Ali adında ana karakterimiz var. Bu kısacık tanımdan da anlaşılacağı üzere roman postmodern bir roman ve bu türün belirgin özelliklerinden biri olan üst kurmaca tekniği (çerçeve hikaye) var bu romanda. Dolayısıyla romandan o bildiğimiz klasik anlatım ögelerini beklemek hata olur. Okuru yanı başına katıp işbirliği içine sokan bir roman bu. Yani her şeyi yazar (ki bu romanda yazar aynı zamanda anlatıcı) bir bir ilk elden anlatmıyor. “Ey okur, gel ve benim anlatmadığım yerleri sen doldur” diyor. Ben de öyle oturdum romanın başına. Allahtan yazar, masalsı bir hali olsun diye öyküleyici bir üslupla yazmış, kendisiyle işbirliği yapmam da böylece kolay oldu. Yine de sembolleri aramak ve altlarında yatan anlamları şıp diye keşfetmek o kadar kolay değildi. Bu romanda ilginç olan bir şey de şu; romanın ilk cümlesi baş harfi küçük olan yarım bir cümle ile başlıyor. Son cümle de noktası olmayan yarım bir cümle ile bitiyor. Yani aslında yazar burada romanın başının ve sonunun olmadığına, son dediğimiz şeyin yeniden başa sardığına ve anlatılanların daimiliğine bir vurgu yapıyor. Bu da edebi açıdan müthiş bir detay. Bunu daha önce başka yazarlar da denemişler. O romanları da ileride okumayı planlıyorum. Gördüğüm kadarıyla bu detay romanın teknik açıdan belki de en önemli parçası… Parça demişken roman da postmodern olmasının gereği parçalı bir roman. Ana karakterin kendisinden, dayısının yaşamından, dedelerinden ve daha başka şeylerden kesitler verip okurun analizden senteze doğru yol almasını sağlıyor. Romandaki büyülü gerçekçilik üzerine de biraz değineyim; bir adamın bir sabah uyanıp kendisini büyük bir hamamböceği olarak bulmasının ardından olayların son derece normalmiş gibi aktarıldığı Kafka’nın Dönüşüm öyküsünü bilirsiniz. Bu romanda da benzer bir durum söz konusu… Radyo Evi’nde çalışırken adam yerine konulmayan bir adamın sonunda bir gün kuyruğu uzamaya başlıyor. Sonra başka bir yerde ortaya çıkan ışık adamlar var… Gerçekdışılar.. ama… okurken tamamen gerçek gibiler… Bunların dışında romanda çok fazla metinlerarasılık var. Salt içerik okumayı sevenler için bu tür romanlar zor romanlar. Zoru sevdiğimden değil, bilgilenmeyi ve öğrenmeyi sevdiğimden okuyorum ben de… 🙂

.

Yalnızca zorlayıcı kitaplar okumuyorum tabii. Yeşilin Kızı Anne serisinin 2. kitabı Avonlea‘yı okudum. Anne Shirley bu romanda 17 yaşına girmiş bir genç kız artık. Hayallerinden vazgeçmemiş olsa da hayatın gerçekleriyle daha da bir yüzleşmiş durumda. O artık bir öğretmen. Cuthbert’lerle yaşamaya devam ediyor. Yaşadığı yere ve çevresine karşı daha fazla sorumluluğunun olduğunun bilincinde. Evlerine uzaktan gelen zıt karakterli ikiz kardeşlerin yaşamlarında nasıl etkisi olabileceğinin de bilincinde… Serinin bu sayısı Anne’in yaşadığı yer ve arkadaşları için yapmak istediği şeylere odaklanıyor. Tabii yine yüzüne gözüne bulaştırdığı ve gayet başarılı biçimde üstesinden geldiği şeyler var… burnunu gereksizce soktuğu şeyler ve iyi ki sokmuş dedirtecek şeyler de var… Yazarın anlatım dili ve kurduğu atmosfer ile yaratmış olduğu Anne karakterinin içtenliği kitabı okumak için yeter de artar sebep… Tıpkı dizisinden aldığım o büyük keyif gibi… Kitaplarını da ileri zamanlarda, açar açar okurum mutlaka…

.

Şubat ayında okuduğum kitaplardan biri de Notos Kitap’ın 2010 yılında yayımladığı “Britanya Edebiyatından Öyküler” oldu. öykülerin çevirilerini Lale Akalın, Esra Melikoğlu yapmış. Kitapta 19 öykücüden 19 öykü var. Salman Rushdie gibi Hint asıllı Britanyalı öykücü de var. Öykülerin dışında, kitabın en başında, Esra Melikoğlu’nun yazmış olduğu, öykünün tanımını ve tarihçesini içeren, öykülerden ve öykücülerden haberler, bilgiler veren “Öykünün Kuzey Rüzgarı” adı altında yaklaşık 64 sayfalık uzunca bir bölüm daha var. Öykü yazmayı amaç edinenler için bu bölüm oldukça faydalı ama salt öykü okumak adına bu kitabı satın almak isteyenler için bilgi kalabalığı… Öykünün kuramsal ve tarihsel yönüyle ilgilenen biri olmama rağmen beni bile sıktı, yer yer atladım, bir an önce merak ettiğim öykülerin sayfalarına geleyim istedim. O bölüme kavuştuğumda sonrası iplik gibi söküldü zaten. 🙂 Hepsi de seçme yazarların seçme öyküleri olduğu için hiç biri yavan ya da tatsız değildi. İçlerinde daha önce okuduğum öyküler de olmasına rağmen, seçkin isimlerin seçkin öykülerini okumuş olmamı büyük bir şans ve kazanım gördüm. Her ay en az bir büyülü gerçekçilik romanı okuma kararımın yanına, her ay en az bir öykü kitabı okumayı da ekliyorum. Bunu önceleri de yapıyordum ama her ay mutlaka okumuyordum. 2021 kararlarımdan biri de bu olsun. Her ay en az bir öykü kitabı… 🙂

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum