Sevimli bir Fransız filmi: Un Village Presque Parfait / Home Sweet Home / Evim Güzel Evim

Blogumu terketmedim. 12 yıldır bırakmamış olmam, bırakmayacağımın kesin bir göstergesi olmasa da bırakmak istemediğimin apaçık göstergesi. Ancak böylesi upuzun süre içinde de ara ara uzağında kalmışlığım var ve bu hal iyi geliyor ruhuma. Belki de insanlarla olan ilişkilerimde “çok muhabbet – tez ayrılık” önermesindeki şeyi burada da hissetmek istemeyişim buna sebep… Özlemek güzel çünkü…. Özlemini duyduğun şeyle kavuştuktan sonra kurduğun bağ çok daha güçlü ve kıymetli. O sebeple saklanıyorum böyle bazen , buralarda olmayışım da onlardan biri…

Az önce TRT 2 de içimi çiçekleyen bir film daha izleyince gelmeden yapamadım. İlgilileri de sevecektir eminim…

Benim tarzım belli artık. Salt konusunun, konunun ele alınışının güzelliği-ilginçliği değil, sahnelerinde ruhuma hitap eden şeyler de olunca daha çok bayılıyorum o filme. Hele de su gibi akıp bittiğinde dilimde çikolata gibi bir tat bırakıp gitmişse, içimi çiçekleyen sahneler gözbebeklerime yerleşmiş, hayalimde de yaşamını sürdürmeye devam ediyorsa o film burada paylaşmamı fazlasıyla hakediyor. Zevklerimiz ortak olan herkes de bilsin, farketsin, izlesin. Onlara da iyi gelsin.

Orijinal adı “Un village presque parfait”, “Neredeyse mükemmel bir kasaba” olan film Türkçede “Evim güzel evim” olarak adlandırılmış. Kasabam güzel kasabam olsa daha çok yakışacakmış bence. Evden çok kasabanın kendisi asıl mesele çünkü.

“Saint Loin la Mauderne” yemyeşil dağların içinde küçük bir kasaba.. Üçgen çatılı, sevimli mi sevimli taş evleri var. Esasında kasaba halkı da basit ve tipik taşralılar olmakla birlikte duyarlı, iyi insanlar. Duyarlılar çünkü; yıllar önce emekli olan doktorlarından sonra köylerine başka doktor gelmeyince fabrikaları kapanmış, işsiz kalmışlar. Şehre gidip işsizlik maaşlarını almak güçlerine gidiyor. Bunu yönetmen filmde vurucu cümlelerle iletme gereği duymuş. Filmi ve karakterleri sahiplenmemiz için tasarlanmış olmalı. Bende çok tuttu. Kasabaya bir şekilde yolu düşen doktoru kasabada tutmak için çevirdikleri alavere dalavereler içimde hep masumiyetini korudu. Gerçek hayatta birileri hayatımıza burnunu sokup özelimize vukuf olmak istese kızarız da, sözkonusu kasabada kalsın istenen doktor olunca sağduyumu ve objektifliğimi kaybedebildim. Filmin etki alanlarından biri de buydu sanırım. Etik kurallarımızı sevimli sebeplerle esnetebilmek. Bende başarılı oldu. Kasaba halkı baştan sona gözümde hep haklıydı, çünkü başka seçeneği olmadığı için onca entrikalar -çaresizce- hakkıydı…

Kasaba halkının yeniden bir işe ve çalışacakları fabrikaya sahip olmak için kalıcı bir doktora ihtiyacı var. Kasaba ücra ve taşra bir yerde olduğu için yıllardır hiç bir doktor gelip bu mahrumiyet yerinde kalmak istememiş. Bir gün bir doktorun yolunun düşeceğini haber alınca başta belediye başkanı olmak üzere, tüm kasaba halkı seferber oluyor ve doktorun hoşuna gidecek bir kasabayı yaratmak için her şeyi deniyorlar. Bu şeyler zararsız ve masum şeyler… Hani bir kusur bir kabahat karşısında yapan kişinin affı için “içinde kötülük yok” deriz ya, öyle işte…

Filmde enfes doğa manzaraları var. Çiçeklerle kaplı kasaba sokakları var. Zaman zaman peri masalı gibi… Zaten filmin sonundaki balkabağına dönüşme sahnesi de imgesel olarak buna vurgu yapıyor. İçinde periler olmasa da masalsı hali hoşuma gitti. Samimi ve sakin bir atmosferde ilerliyor olmasıyla birlikte komik de bir film. Defalarca sesli sesli güldüm.

Doktor ana karakter gibi ama filmin aslında tek bir ana karakteri yok. Pek çok kişi başrolde. Oyuncuların içinde tanınmış Fransız aktörleri aktristleri olsa da bazıları o kasabanın yerli insanları imiş. Bu pek farkedilmiyor. Oyunculuklar gerçekten başarılı. Abartılı Fransız mimikleri bu filmde pek fazla yok. O yüzden daha bir sevdim.

Filmin sanatsal bir kaygısı yok ama güzel bir enerjisi var. Aynı zamanda düşündürmeden de bırakmıyor. Türü komedi olsa da bir o kadar sosyolojik (toplumsal) bir film…

Bu arada, bu film 2003 Quebec yapımı “La grande séduction” isimli filmden uyarlanmış. O filmi izleme listeme ekleyip eklememek için araştırırken benzeri iki filme daha denk geldim. Biri 2014 Kanada yapımı “La grande séduction à l’anglaise”, diğeri 2016 İtalyan yapımı “Un paese quasi perfetto”… Üçünü de listeme aldım, umarım en yakın zamanda onları da izlerim.

sevdiğim filmler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Sayılara takılmayın!…

Geçen gün instagram arkadaşlarımdan biri oradaki her türlü sayıyı önemser birşeyler yazınca gelip burada bu yazıyı paylaşma gereği duydum. İnstagramdaki sayılara sakın inanmayın. Çok az hesap -etkileşimi yüksek olduğu için- yüzlerce yorum, onbinlerce beğeni ve yüzbin üzeri takipçi alıyor. Geri kalanların büyük çoğunluğu hileli hesaplar. Bu kişilerin psikolojileri, neden yaptıkları vesaire üzerine yazacak değilim. O konu psikologları-psikiyatrları ilgilendiriyor. Benim yazmak istediğim şu; sakın ola her sayısı bol hesabı o gerçek etkileşimli hesaplarla karıştırmayın. Bu hesapların onlardan farkını her paylaşımlarının altındaki yorumculara bakarak anlayabilirsiniz. Her gönderilerinde bambaşka isimler yorum yapmaktalar. O yorumları da zaten o hesap sahibinin kendisi yapıyor. Burası da psikolojinin konusu… Buraya da girmeyeyim… Size diyeceğim şu; bu hilebaz hesapların bir kaç sadık yorumcularının dışındaki diğer yorumlar sahte. Sahte oldukları için bir yorum bırakanın adını diğer başka hiç bir paylaşımın altında göremiyorsunuz. Çünkü hile için kullandıkları program rastgele isimlere yazdırıyor. Dolayısıyla 20.000 takipçili bir hesapta aşkla-hevesle yorum yapan kişi sayısı takipçi sayısının on-yirmi, hatta daha fazla katı olabiliyor. Hele de yüzbin takipçili bir hesabın her paylaşımına ortalama seksen-yüz civarı kişi yorum bırakıyorsa, yorum bırakanların sayısı milyonu bulabiliyor. Ve hepsi de birbirinden bambaşka kişiler. Yüzbin belli kişi takip ediyor, bu yüzbinin içinde adı olmayan milyonlar yorum bırakıyor. Ne ilginç!

Bu hileli yorumlar da zaten sayfa sahibini onure eden, pohpohlayan ifadeler sergiliyorlar. Aslında sayfa sahibi duymak istediklerini duyamadığında bu yolla kendine iletmiş oluyor. Ya da paylaşımı ile ilgili açıklamak istediği şeyler varsa bu sahte yorumculara yaptırıyor. Ya da sayıyı artırmak amacıyla kısacık veya emojili yorumlar bırakıyorlar… Dediğim gibi burası psikolojinin konusu ve psikologların inceleme alanı… Ben o sahte sayıları baz alıp kendini mutsuz etmeye meyilli ve bizzatihi mutsuz eden kişiler için yazıyorum. Güçlü olun. İnstagramdaki sayıları asla ve asla önemsemeyin. Hatta takipçi sayısından öte, bazı takipçileri de hiç önemsemeyin. Sineklerin kitleler halinde hem pastaya hem de dışkıya konabildiği gibi ig hesaplarına da konup konup kalkan büyük bir kitle var. İçlerinden bazıları da paylaşımlarınıza, hayatınıza, zevklerinize, tarzınıza müdahale etme hakkını kendinde görecek kadar densiz ve hadsiz. Bu tür ezikleri adam yerine koyup sayısal bağlamda değer biçmemelisiniz. İnsanlar gelirler ve giderler. Siz zaten hoş gelenleri kalbinizin en yumuşak en sevecen yerine yerleştirirsiniz. Bu konuda da sakın acele etmeyin. Zaman her şeyde olduğu gibi bunun da çözümcüsü… Misal, 4 yıl önce 32.000 takipçili, hayli etkileşimli hesabımı terkedip amatör fotoğraflarımı paylaştığım yeni bir hesap açmıştım. Çok takipçili hesabımda bu yeni hesabımın hiç tanıtımını yapmadım. Takipçi sayım 100 kişi dahi yokken ellibin, yüzbin takipçisi olan bazı arkadaşlarım beni bulunca sırf ben olduğum için gelip takipçim oldular. Onlar gerçekten benim için gelmişlerdi. Bu instagram dostluğu ve samimiyeti adına benim için önemli bir test oldu. Onların beni gerçekten sevdiklerini biliyorum. Ben de onları gerçekten çok ama çok seviyorum.

İnstagramda hilesiz-hurdasız, dost canlısı, sevecen, iyi niyetli insanlar da var. Ama öyle görünüp kendi kitlesini oluşturuncaya dek methiyeler düzen, takipçilerinle etkileşime geçen ve işini bitirince vefasızca çekip giden insanlar da var. İnsanın olduğu her yerde iyilik de var, kötülük de var. İnstagram gibi salt rakamsal payelerle birilerini prestij sahibi yapan platformları çok da kaale almayın. İnsanın niteliğini-değerini sayılar değil, içinden dışına yansıttıkları belirler. Sayılara takılmayın!

Ayrıca ingilizce bir sitede denk gelmiştim, hilebazlığından şüphe duyduğunuz kişinin ig hesabını bir pencereye yazıyorsunuz, verdiği grafikler hile yapıp yapmadığını doğruluyor. Kuşku duyduğum ve duymadığım bazı hesapları oraya tek tek yazdım, kuşku duyduklarımın tamamı için hile yaptığını belirten grafikler gösterdi. Zaten de en belirgin özellikleri dediğim gibi yorumcuları!… Şöyle bir geçmiş paylaşımlarına gidin… bir yorum bırakanın bir daha hiç bırakmadığını görürsünüz. Oysa yazdığı yoruma bakarsanız sayfa sahibinin müptelası, hayranı!.. O hayranlar bir kerecik görünüp kaybolmuşlar nedense!!! 🙂

Bu postu yazma sebeplerimden biri de, hilebaz hesapların her geçen gün daha da artıyor olduğunu farketmem… Sanatsal-kültürel paylaşımları için arada baktığım bir hesaba az önce bir kez daha baktığımda onun da o kervana katılmış olduğunu gördüm. Kitap çıkaran bir kaç hesap da aynı durumda. Oysa başı kumdaki devekuşundan farksızlar. Ben görebiliyorsam.. dikkatli, algıları açık herkes görüyordur. Bundan sonra gözlemleyeceğim şu; bu hesaplar bu durumu nereye ve ne zamana kadar götürecekler? Nerede duracaklar? Hepten deşifre olmalarının önüne geçebilmek adına hangi manevralara girişecekler? Bana da merak oldu… 🙂 Meraklı melahat mıyım neyim!.. 🙂

dobra dobra içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 8 Yorum

Ayasofya

Bugün Ayasofya’nın zincirlerini kırmasına sevinemeyenler, yarın vatansız kaldıklarında hiiiç ağlaşmasınlar!!!

dobra dobra içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kırlarda 27 – “Yanarken ağaçlar da insanlar gibi çığlık çığlığa ağlarlar.”

O gün dip bucak temizlik günü… haliyle perdeler sonuna dek açık… Bir an gözüm dışarı ilişti. Hele de şu günlerde manzarama ayçiçeklerinin renkleri de katıldığı için aslında gözüm dışarıya çok sık ilişmekte… İlk an bulut yoğunluğu sandım. Sonra dikkatimi üzerinde yoğunlaştırınca aşağıdan yukarıya doğru akışının olduğunu farkettim… Dumandı sanki… Terasa koştum. Yanılmamışım… Doğduğu yerden artarak ilerleyen duman dalgası… Tablete koşup facebook a ve haber kanallarına baktım… Ah ne göreyim!.. Her fırsatta koşup kucağında huzur bulduğum kırlarım yanıyormuş!

Her şeyi bırakıp gitsek ne olacak.. neye merhem olabilir!… Hem güvenlik nedeniyle yolları kapatıp bazı köyleri boşaltmaya başlamışlar bile. Gitmek anlamsız… Gidemeyen ben de ben değilim artık. Yaşar Kemal’in “Yanarken ağaçlar da insanlar gibi çığlık çığlığa ağlarlar” sözü beynimde çınlıyor. Salt ağaçlar değil, bana yıllardır arkadaşlık-dostluk yapan, her fırsatta yanlarına koştuğum kıymetlilerim-sevdiklerim de yanıyor. Kaplumbağalar kaçabildi mi acaba? Ya diğer canlılar?.. Yavrular!!!.. Ya ayakları toprağa bağlı olup da kaçamayanlar!!!… O gün ağladım ağladım. Sustum , bir daha bir daha ağladım. Televizyonu açtım. Haber kanalları canlı görüntüler veriyordu. Ekran karşısından kalkamadım. O kanaldan o kanala zap yaptıkça bir daha bir daha ağladım. Poyraz da öyle kuvvetliydi ki, 450 hektar alan yanıp kavrulduktan sonra, yangın gece yarısı ancak kontrol altına alınabildi. Bir kaç gün alana giriş-çıkışlar hala yasaktı. Benim de evde tatlı telaşlarım vardı. Bir tarafım bahar bahçe iken diğer tarafım yaprak dahi dökemedi, içine düşen ateşle dem be dem alevlendi, yandı da yandı. O ateşin koru içimde harıyla kaldı.

Pazartesi günü misafirlerimizi uğurlayınca kocacıkla koştuk yanan topraklara…

Vakit dardı, Yalova Köyü’ne kadar gidebildik. Ne zaman gitsem alabildiğine yemyeşil olan tepeler dehşet bir hal almıştı. Bir fasıl da oralarda ağladım. Yukarıda çember içine almaya çalıştığım beyaz tepesi görünen şey konteynır bir ev. Yangın dibine dek gelmiş. Orada engellenebilmiş neyse ki. Bunun gibi aynı kaderi paylaşan çok ev vardı.

Bahçesi meyve ağaçlarıyla dolu bu ev de kıl payı kurtulmuş.

Ekini biçilemeden yanmış tarlalar ne yazık ki çoktu.

Bir tarafta yaşam, bir tarafta ölüm… Çığlıklarını duymak istemesem de duyuyorum!

Doğada küsmek diye bir şey yok! O an ayırdına varıyorum. Belli ki bu yangın insan elinden… Küsmemiş yine güzelliklerini sergilemeye, yine her tohuma anne olup doğurup büyütmeye devam etmiş.

Aşık Veysel, karnının tırnakla belle yarılmasına dahi hassasiyet gösterip “Karnın yardım kazmayınanbelinen / Yüzün yırttım tırnağınan, elinen / Yine beni karşıladı gülünen” derken, ötesine geçip ciğerini dağlamış, yavrularını çatır çatır yakıp elinden almış olsak da” yine güzelliklerini cömertce seriyor önümüze. Ah iyi ki bilmiyor kırlar küsmeyi! Biz insanlar bu kadar umursamaz bu kadar gaddar iken, dünya her türlü güzellikten çoktan mahrumdu belli ki!

Az önce içim paramparça iken bu güzellik bir de tabibim oluyor, ince ince, sakince ve nazikçe sağaltıveriyor kalbimi. Her fırsatta kucağına koştuğum kırların sağaltıcı-iyileştirici etkisini bir kez daha, hem de bin kuvvetle daha derinden hissediyorum. İyileşiyorum… Farkediyorum.

Binlerce kök ayçiçek arasında bir tanecik dalın nazenin salınışına kapılıp kendimden geçiyorum. Zira bitmeyen ve sürekli kendini tazeleyen bir ritim var kırlarda. Kendine has tatlı bir tınısı, insana yaşama sevinci zerkeden bir aurası var. Detayların farkına varıp onlara odaklandığında bunu daha çok hissediyorsun.

Bir kez keşfettin mi bu güzelliği, kopamıyorsun bir daha. İçine işliyor, unutamıyor, onsuz da olamıyorsun. Ve o da her defasında bu bir ilk buluşma-ilk rastlaşmaymış gibi hayretini tepe noktalarda tutarak karşılıyor seni. İnsandan çok, kırların-kırlarda bulduğum her şeyin yaptığı arkadaşlığı seviyorum. İnsan kırıyor, döküyor, küsüyor, küstürüyor. Kırlar bunların hiç birini bilmiyor!

Ve diyor ki; Bak ben küllerimden doğabiliyorum. Sana da bu güzelliklere bakıp ruhunu ve gözlerini güzelleştirmek düşüyor!

Bu vakur duruşun önünde saygıyla bir kez daha eğiliyorum.

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Özetle… – 23

Dünyanın gerçekleri varsa, bizim de hayallerimiz var!

.

.

.

Pablo Neruda

özetle içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Kırlarda 26 – Geldiler ve gittiler…

Mart 14 e dek iki kez tedirgince markete gitmenin dışında, 14 ünden sonra eve tıkıldığımızda, Nisanın ilk haftası da dahil tam 21 gün hiç dışarı çıkmamıştım. Kalan üç haftada iki kez dışarı çıktım. Sonra en sevdiğim ay -mayıs- gelince her pazarı dışarılarda geçirmek üzere alışkanlık edindik. Her çıkışım da yalnız ve yalnız kırlar için oldu. 4 kez çıkabildim. Haziran çıkışlarımın eve dönüşlerinde iki kez askeri kantine, iki kez de -semt pazarına uğradım. Böyle seyrek ama asıl sebepli çıkışlar da ister istemez kırlarla kavuşma heyecanımı katlamış oldu. Dolayısıyla her çıkışımda sevgiliyle buluşur gibi hem heyecanlı hem sevinçliydim. Çünkü her gidişimde baharın binbir güzelliğinden gösteri sırası gelenler ya gösterinin tam ortasında ya da gösterisini bitirip de gitmiş ya da gitmekte oluyordu. Neleri yakalayabileceğimi düşünüyor, yakalayabildiklerime çok seviniyordum.

İnsan küçücük zamanlarda ve küçücük mekanlarda isterse çok mutlu olabiliyor. Bu izole günlerde Tasha Tudor’ı düşündüm. Hayalindeki küçük dünyasında mutlu olmak üzere kırsaldaki evine çekildiğinde 57 yaşındaymış. İnsanın hiç de yaşlı olmadığı, yaşlı hissetmeyeceği bir yaş. Üstelik o yaşlarda kadın hikaye kitapları yayınlıyor, harika çizimler yapıyor ve bunlardan iyi de para kazanıyor. (Vefatından sonra varislerini birbririne düşürecek kadar yüklü bir miras kalmıştır.) Ama o küçük dünyadan hiç uzaklaşma ihtiyacı duymadan mutlu mesut bir yaşam sürüyor.

Şu izole günlerde ah vah etmektense Tasha Tudor misali, içinde bulunduğumuz küçük dünyanın tadını çıkarmak, keyfini sürmek, mutlusu olmak en doğrusu diye düşündüm.

İşte bu hisle koştum hep kırlara… Gelenlere sevinçle, neşeyle “hoşgeldin” dedim. Gitmekte olanlara geldikleri, küçük dünyamı şenlendirdikleri için teşekkür edip seneye daha çok görüşebilmek dileğiyle uğurladım. Göremeden çoktan gitmiş olanlara seneye inşallah buluşacağımız dileğini rüzgarlarla yolladım.

Kırlar da bu süreçte daha bir sakin olmakla birlikte, ganimetleri ile daha bir aşkın ve coşkundu sanki.

Daha bir büyüleyiciydi. Özlem ve sınırlı kavuşmalar da işin içine girince daha bir bambaşkaydı.

Her yıl teyit ediyorum ve bu yıl da teyit edip hem de kat’i bir kanaate vardığım üzere; bu güzellikleri defalarca görsem, aynı yerlere defalarca gitsem asla ve kat’a hiç bıkmam ki!

İnsan, doğayı sevip saydığında, ruh ve beden için gerekli ve önemli olan her şeyi doğadan rahatlıkla alabiliyor, yaratılıştaki fıtratına uygun bir ömürle ödüllendirilip gerçek hayatta da cennetine kavuşma şansı elde edebiliyor.

Ama tıpkı Tasha gibi orada, yalnızca onunla olmak gerek. İnsan o vakit doğa ile bütünlenebiliyor. Ve o küçücük dünyada bir dolu şey bulabiliyor.

Olsun!.. O duyguyu minicik, kısacık da olsa tatmak çok şeye değer.

Eckhart Tolle’ün dediği gibi, bir ağaca bakıp onun dinginliğini algıladığımızda bizde dinginleşiyoruz. Bir çalının nazenin kıpırtısıyla biz de sakinleşiyoruz. Dinginlikte ve sakinlikte doğayla bütünleşmek belki de şu günlerde en ihtiyaç duyduğumuz şey…

Kendini o görüntülerin, o seslerin içine kattığında….. öte boyutta çok daha başka, çok daha güzel şeyler var… Hissetmeden “yaşadım” dersek yanılmış oluruz.

Gidenler güle güle gitsinler. Şimdi yeni güzelliklerle buluşma zamanı!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 25 – Doğa kendine yeterlidir.

Aslında doğa ne canlıdır ne ölü, ne küçüktür ne büyük, ne zayıftır ne güçlü, ne cılızdır ne de gür.

Bir böceğe, zararlı ya da predatör deyip doğanın, güçlünün zayıfı yiyerek beslendiği bir görelik ve çatışma dünyası olduğunu haykıranlar, bilimden başka bir şeye inanmayanlardır.

Doğru ve yanlış, iyi ve kötü kavramları doğaya yabancıdır.Bunlar sadece insan icadı ayrımlar.

Böylesi kavramlar olmadan doğa, büyük bir uyum içinde varlığını sürdürmekte, insanın “yardım eli”ne gerek duymadan otlara ve ağaçlara can verebilmektedir.

Doğa kendine yeterlidir.

Onun sonsuz değişim döngüsünde en ufak bir ziyan ya da israf yoktur.

.

.

.

Masanobu Fukuoka San

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Sevdiğim Videolar -14 / Fairyland Cottage’ın doğal yaşamı ve doğa ile içiçe videoları

Yine çok sevdiğim bir yutubırın çok sevdiğim videolarını paylaşmak üzere geldim. Videoların sahibinin adını bilmiyorum, sanırım o da bilinsin pek istememiş instagram hesabında da, blogunda da adı ile ilgili bilgi yok. Paylaşımlarını “Fairyland Cottage” adı altında yapıyor. Doğal, basit ve sürdürülebilir bir yaşamı amaç edinmiş. Bu bağlamda hem kişisel bakım ürünleri, hem evde kullanılacak ürünler, hem de sağlıklı beslenme adına basit ve doğal tarifleri var. Bu tariflerini ilgi ile okumak ve izlemekle birlikte, yaşamından kesitler sunduğu, doğa ile içiçe kimi videolarını da izlemekten müthiş keyif alıyorum. Ramazanda internetle mesafem artınca sevdiğim yutubırlardan da uzak kalmıştım. Bu sabah elim instagrama gidecekken aklımın devreye girip parmaklarımı you-tube a tıklatması üzerine abone olduğum kanallara baktığımda Fairyland Cottage’ın bir kaç gün önce çok hoş bir video daha eklemiş olduğunu gördüm. Hemen tıklayıp hem heyecanla hem de merakla başladım izlemeye…

Sonra kendime gelince bu güzelim videolardan bir kaçını blogumda paylaşıp benim gibi sevebilecek olanları da bu güzel kanaldan haberdar edeyim istedim. İşte Fairyland Cottage’ın çok sevdiğim videolarından bir kaçı…

.

İlk paylaşımları ile sonraki paylaşımlarının konseptleri farklı… Ses tonu ve vurgulamaları da farklı… Daha kısık ve buğulu bir sesle konuşmak yutubırlığın yeni trendi… Hem bu ses bu videolara daha da yakışmış.

.

.

.

.

.

Sağlıklı tariflerle, doğal yaşamla ilgili diğer videolarını merak etti iseniz you-tube kanalı burada. İnstagramda takip etmek isterseniz, profili burada. Bu da blogu…

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mayıs 2020 – Aydöküm

Sevdiğim ay, sevdiğim mevsim uçtu gitti… Aklımda bir kaç güzel anı, pc imde bir kaç somut kare neyse ki… Özledikçe açar açar, hatırlar ve bakarım artık… Ramazana denk gelince diğer izole aylardan başka geçti Mayıs… Çok az film ve dizi izledim. Bu ay daha çok belgesellere yöneldim. İki de kitap okudum. İşte detaylar…

İlk izlediğim film çok sevdiğim Downton Abbey dizisinin 2019 da çekilen film versiyonu oldu. Çok heyecanla beklediğim filmin o kadar da güzel olmadığını, dizinin gölgesinde kaldığını görünce hüsrana uğramadım değil. En azından dizinin özel bölümü olan noelle ilgili bölümü gibi neşeli, eğlenceli bir film yapılabilirdi. Son derece sıkıcı ve renksiz bir konu seçilmiş. İki ana temayı ön plana çıkarmak için dizi süresince sevdiğimiz karakteristik pek çok öge gözardı edilmiş. Konusu kısaca şöyle; Downton malikanesinde insanlar azalmış, hizmet ekibindeki önemli kişiler kendi evlerine geçmiş. Kraliyet ailesinden bir mektup geliyor ve kralla kraliçenin malikaneye ziyarete geleceği söyleniyor. Bu vesileyle malikane dışında yaşayan herkes malikaneye çağrılıyor. Yine eski günlerine dönüyorlar ancak kraliyet ailesinin hizmet ekibi kral ve kraliçenin hizmetini kendilerinin yapacağını söyleyerek, Downton malikanesinin hizmetkarlarını safdışı bırakmak istiyor. Onlar da buna fırsat vermek istemiyorlar tabii. Çeşitli entrikalarla malikanenin asıl hizmetkarları olarak hizmeti kendileri yapmak istiyorlar. Kraliçe rolündeki kişi “Anne with an E” dizisinde Marilla Cuthbert’ı oynayan Geraldine James… Kırsalda görüp doğallığı ile sevdiğimiz bu oyuncu kraliçe rolüne hiç yakışmamış. Kraliçenin taşıması gereken asalet, jest ve mimikler onda yoktu maalesef. Kral rolünü oynayan bir kralı ne kadar iyi temsil ediyorsa, kraliçe rolü temsiliyette o kadar başarısızdı. Filmde ön plana çıkarılan iki ana temadan söz etmiştim. İlki cumhuriyetçiliğe yapılan övgü ile subliminal yolla kraliyete yapılan yergi… Film özellikle kraliyet karşıtı cepheyi mutlu etmek ve o cepheyi güçlendirmek için çekilmiş. İkinci tema ise dizide de var olan eşcinsel uşağın ve eşcinselliğin bir mağduriyet ve kutsanmışlık çerçevesi içinde izleyicinin gözüne gözüne sokulması… yani artık bu tema yeni dizi ve filmlerin ana meselesi haline geldi… Eskiden eşcinsellik nadiren ve hissettirme ile izleyiciye verilen bir tema iken, şimdinin dizilerinde ve filmlerinde cüretkar sahnelerle ve mutlaka bir mağduriyet, bir özdeşleşme kaygısı güdülerek veriliyor. Ama istisnasız her diziye, her filme yerleştiriliyor. Downton Abbey karakterleri ile ilgili yüzlerce tema, yüzlerce konu işlenebilecekken filmin kraliyet karşıtlığına ve eşcinselliğe yatırım yapma çabası artık şaşırtmıyor beni…

.

İzlemeyi çok istediğim filmlerden biri de Shakespeare’in hayatının ileri dönemlerini konu alan “All is True” (Shakespeare Hakkında Tüm Gerçekler) idi. Film acaba sıkıcı mıdır diye de endişem ve önyargım yok değildi. Ama şaşırttı beni. Sürükleyici bir İngiliz dönem ve biyografi filmi buldum. Çok sevdim. Shakespeare pek çok eserini gün yüzüne çıkarmış, emekliliğini süren bir adam. Hayatında ve yaşadığı ülkede pek çok değişiklik olmuş ve hala olmakta. Oğlu Hamnet’i kaybetmiş. Acısı pek de dinmemiş. Oğlunun ikiz kızkardeşi babasının sonelerinde kendine yaptığı göndermeleri keşfetmiş ve kardeşinin ölümünden sonra babasının kendisini suçladığını hissediyor, dayanamayıp bunu bir an dile getiriyor. Eşinin de gönül kırıklıkları var. Büyük kızı mutsuz bir evlilik yapmış, eşini aldattığı gün yüzüne çıkınca aile bir acının daha eşiğinde… Üstelik Shakespeare’in oyunlarını sahnelediği globe tiyatrosu yangında yok olmuş. Tüm bu acılarla hayata nasıl devam etmiş Shakespeare… merak ettiyseniz izleyin derim.

.

Bu ay izlediğim üçüncü film çiftlik temalı bir filmdi. Adı; “Welcome to Happy Valley” (Mutluluk Vadisi)… Babaları ölünce bir araya gelen iki kızkardeşin gergin ve çatışmalı birlikteliğinin ardından, babalarından kalan çiftliğin elden gitmesi söz konusu olunca birbirleriyle nasıl uyumlu bir birliktelik sergilediklerini gösteren, sıcacık bir aile filmi. Sıcacık bir fincan, battaniye ve yağmur üçlüsü ile iyi gider.

.

Her ay en az bir Türk filmi izlemeye gayret ediyorum. Bu fırsatı “Yedinci Koğuştaki Mucize”den yana değerlendirmek istedim. Ancak daha ilk 15 dakikada içim paramparça oldu, izlediklerimi kaldıramadım. Bırakmak zorunda kaldım. Bir filmi bırakma sebebim her zaman beğenmeme kriterimle gerçekleşirken ilk kez bir filmi acıma duygumu tavan yapması ile bırakmak zorunda kaldım. Oysa metanetli biriyimdir, bu filme nasıl dayanamadım… o kadar çok isterken izlemeyi…

.

Neyse ki Tv 8 de denk geldiğim “Benim Adım Feridun”, Türk filmi izleme açığımı kapatmaya yetti. Çağan Irmak’ın filmleri arasında en olumsuz eleştirileri alan filmi bu… ama ben sevdim. Mahir Ünsal Eriş’in “Olduğu Kadar Güzeldik” adlı kitabındaki öykülerden birinden uyarlanmış. Zaten filmde edebi bir hava vardı, uyarlama olduğunu sonradan öğrensem de, izlerken kendimi zaman zaman romandan ya da öyküden bir kesitin içinde hissetmiştim. Konu öyle aman aman bir konu olmasa da eski Yeşilçam filmlerinin havası da var. Bence haksızlığa uğramış. Güzeldi.

.

Mayısta ilginç iki dizi izledim. İlki “See”… Dünyada önemli bir değişim olmuş ve insanlar görme yetilerini kaybetmişler. Dünya da ileri uygarlık düzeyini kaybetmiş, insanlar koloniler halinde avcılık yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir gün bu kolonilerden birinde bir kadın ikiz bebekler doğuruyor ve oradaki herkes kör olsa da bu bebekler görme yetisine sahip olarak dünyaya geliyor. Görme yetisi hoş karşılanan bir şey değil ama. Uğursuzluk. Bu yüzden insanlar ikiye bölünüyor. Bununla da kalmıyor. Kraliçenin yönettiği bir şehirden avcılar bu bebekleri yok etmek için yola çıkıyor. Fantastik ama aynı zamanda gerçekçi bir dizi… Merak duygusunu üst düzeyde tutuyor. Konusu sıra dışı… Bazı sahneler aklın mantığın kabul etmeyeceği sahneler. Senaryoyu yazanın kafasındaki tilkiler sex manyağı mıydı, kraliçenin dua sahnesi için tasarlanmış şeye gerek var mıydı? Yoktu ise neden konuldu? Vardı ise neden vardı? Bu güzelim diziye böyle sahneleri koymak kimlerin amacı? Çözemediğim şeyler var… Ne oldu yapımcılara, senaristlere, yönetmenlere!… Dizi de ensest bir ilişki de vardı üstelik. Yeğen ve teyze… hamilelik…. Sinema dünyasındaki bu seks öne çıkarma telaşını ve kimi sapkınlıkları meşrulaştırma çabasını anlayamıyorum ben. Oysa son derece ilginç bir kurgu!.. Bu dizileri yapanların amacı sandviç ekmeği arasına koydukları birbirinden leziz malzemeler değil de, aslında araya sıkıverdikleri bir miktar ketçap mı?

.

İzlediğim ikinci dizi ise gerçek hayattan alınmış “Unorthodox” idi. ABD Brooklyn’de, kökten dinci yahudi cemaatinde yaşayan bir kız cemaat kurallarına uygun bir evlilik yapıyor ancak bu evliliği ve cemaatin dayatmalarını daha fazla kaldıramadığı için, annesinin de vaktiyle yaptığı gibi cemaatin elinden kaçıp Almanya’ya Münih’e geliyor. Burada müzisyen bir grupla tanışıp kendine yeni bir yol çizmeye çalışıyor. Brooklyn’de bıraktığı kocası ve kocasının kuzeni cemaat büyüklerinin emri ile kızı yeniden evine götürmek için onlar da Münih’e geliyorlar. Diziye konu olan cemaatin dini prensipleri, ritüelleri ve kuralları çok ilginç, aynı zamanda çok katı. Bu bölümler Münih’teki bölümlerden daha gerçekçi geldi bana. Bu diziye de eşcinsellik olgusunu yerleştirmişler. Sahneler hissettirme gayesinin ötesine geçip açık açık iki erkeğin öpüşmesi şeklinde gösterilmiş. Kızın annesinin kadın sevgilisi ile birlikteliği özellikle vurgulanmak istenmiş. Sinema dünyasının “yeni normali” sanırım bu durum. Bazen düşünmeden edemiyorum; ben mi değer savunucusu, etik sorgulayıcısıyım, yoksa birileri süregelen ahlak kurallarını yıkıp yeni bir ahlak sistemi oluşturma çabası içine mi girdiler de anlamakta-kabul etmekte geç kalıyorum. Filmleri-dizileri yorumlarken bu detaylara da değinmeden geçemiyorum. Artık dizilerde ve filmlerde küfürlerin, argo sözlerin, namahrem görüntülerin bini bir para! Alıştırılıyoruz… yavaş… yavaş…

.

Bu ay çok fazla belgesel izledim. Belgeselx sitesinde “Tuvaldeki Başyapıt” kategorisinde Edgar Degas’ın “Balerin” heykeli, Francisco Goya’nın “3 Mayıs 1808”, Pierro Della Francesca’nın “Diriliş”, Pieter Brueghel’in “Bethlehem’de Nüfus Sayımı”, Rembrandt’ın “Gece Nöbeti”, Van Gogh’un “Ayçiçekleri” ve Whistler’in “Anne” tabloları merkeze alınarak hem eserler üzerine, hem üretenler üzerine, hem de üretimlerin gerçekleştiği dönemler üzerine çok derinlikli okumalar yapılmış. Dönemsel filmleri, biyografik anlatımları ve farklı bakış açılarını dinlemeyi-okumayı-izlemeyi seven biri olarak bayıldım bu bölümlere. Daha başka ressamların bölümleri de var mı bilmiyorum. Varsa onların da peşine düşüp bulup izlemek istiyorum. Bu bölümler TRT2 de yayınlanmış ama TRT 2 ye çok da takılmama rağmen rast gelmemiştim. Belgesel sitesinde bulup ilk bölümü izlediğimde bir hazine ile başbaşa olduğumu fark ettim. Sonra içim kıpır kıpır iki gün içinde tüm bölümleri izleyip bitirdim.

İnsan çok hoşuna giden bir şey izleyince devamı gelsin istiyor. Ben de bu duyguyu bertaraf edemedim ve aynı sitede bu kez “Şatodaki Gizemler” kategorisinin içine düştüm. Bu kategorideki bölümler de en az Tuvaldeki Başyapıt’ın bölümleri kadar güzeldi. Şatoları, kaleleri, sarayları, kuleleri, büyük malikaneleri çok seven biri olarak ilk bölümde rast geldiğim Bannerman’ın Şatosundan itibaren bir dolu bir dolu kalemsi, şatomsu malikanenin büyülü dünyasında yolculuk yaptım. O yapılarda yaşayan insanlar canlandırılarak geçmiş yaşamlar günümüze getirilmiş… İngiliz dönem filmlerinde bayıldığım manzaralar, bahçe peyzajları burada da var… giyimler kuşamlar, eşyalar… gizem… Her bölüm bittikçe diğerini izlemek için can attım. Hele hele Buckingham Dükü’yle ilgili teori beni benden aldı. İngiliz tarihini öğrendikçe İngilizleri çok tehlikeli buluyorum. Yüzyıllardır kodlarına işlemiş kötülük genleri var. Tarihi filmlerinin ve belgesellerinin büyük çoğunluğunda kötülük yapan birileri söz konusu. İlginç olan da bu filmlerin bazıları biyografik ve otobiyografik… belgelseller de gerçek yaşamın ta kendisi… Yani kurgu değil gerçeklik beni bu düşünceye sevkeden…

Altında acı ve dehşet içeren yaşamlar olsa da gerçek hayatları konu alan tarihi belgeselleri seviyorum… Ancak sunucunun donuk ses tonuyla kuru kuruya anlattığı belgeselleri değil, içinde böyle canlandırmaların olduğu hikayemsi belgeselleri seviyorum. İzleyiciyi içine alıp mekanların içinde dolaştıran kurgulara bayılıyorum. Yaşadığım yerden çıkıp geçmiş zamanlara, geçmiş mekanlara gitmek, bu vesileyle belgeselin ruhunu yakalamak hoşuma gidiyor. Bizde de belgeseller röportajımsı kurgularla, sunucunun tekdüze anlatımıyla gerçekleştirileceğine böyle kurgulansa keşke…

Tubi Tv de İngilizce belgeseller ve belgesel serileri var… Tasha Tudor ile ilgili olanı Nisan ayında blogumda paylaşmıştım. Onun dışında Bronte kardeşlerin , Charles Dickens’ın ve Beatrix Potter’ın hayatlarını konu alan belgeselleri ve Tudor döneminde (1600 lü yıllar) çiftlik hayatındaki noel hazırlıklarını ve kutlamasını anlatan belgeseli ilgiyle izledim. Tarihi derslerden, kitaplardan değil de belgesellerden öğrensek keşke… Yine böyle canlandırmalarla, kurgulamalarla, içinde onlarla birlikte yaşıyor gibi… Bizim dini bayramlarımızın da üçyüz-beşyüz yıl önceki hazırlık-kutlama safhalarını görebilsek. Bizim belgeselcilerimiz tarihe neden bir de bu çerçeveden bakmaz ki!

.

Bunca belgesel kültürlenmesinden sonra iki de kitap okudum. Her iki kitabı da kendi adıma kazanç saydım. İlki Sylvia Browne’in “Kehanetler” isimli kitabı idi. Benim inancıma göre gaybı ancak Allah bilir. O yüzden kitabı bir kehanet kitabından çok, varsayımsal öngörüler bütünü olarak ele aldım. Yani birisi çok boyutlu düşünerek oturmuş varsayımlarda ve öngörülerde bulunmuş. Kimileri tutmuş. Kimilerinin de tutma olasılığı var. Zira ben bile sıradan kafamla benzer öngörülerde bulunabiliyorum. Yani bir şeyleri öngörmek zor değil, mevcutun şartlarını ve geleceğin bu mevcuta sağlayacağı şartları aşağı yukarı hesapladığınızda bir öngörüye sahip olmanız mümkün. Yazar da öyle yapmış. Bu kitap “corona” ile ilgili kehaneti tutan yazarın kitabı olarak ün saldığı için ilgimi çekmişti. Kitapta coronanın adı geçmiyor, virüs olarak söz ediliyor. Dünyayı saran bir virüsü öngörmenin kahince bir şey olmadığını düşününce gaybı yalnızca Allahın bileceği, biz insanların ise varsayımsal öngörülerimizle bazen kendimizi doğrulama şansı yakalayacağımızı bir kez daha teyit ettim. Düşüncelerimi değiştirme gücü olmayışına da içten içe sevindim. 🙂

Okuduğum diğer kitap ise çoktandır okumak için can attığım Irene Nemirovsky’nin Anton Çehov’un Yaşam Öyküsü’nü kaleme aldığı “Bir Yazarın Romanı” isimli kitabı oldu. Kitap anlatı şeklinde değil de adındaki gibi roman tarzında yazılmış. Hele de konu çok sevdiğim Anton Çehov olunca sanki bir Charles Dickens romanı okuyormuş gibiydim. Charles Dickens için ne acıklı çocukluk geçirmiş derken, Çehov’un çocukluğunu okudukça kahroldum. Yazar mübalağa tekniğini kullandı mı acaba? Bazı yerlerde içim delik deşik oldu. Ah ama o acıklı yaşamdan sapasağlam bir insan olarak çıkmayı başarmış bir Çehov var. Daha küçükken yürüyeceği yolun taşlarını düşünerek dizmiş ve adımlarını düşünerek atmış bir Çehov var. Şimdilerde çocuklara bağırmakla bile psikolojileri bozulup depresyona giriyorlarken Çehov’un o berbat çocukluktan hem de bir doktor olarak, yarasını-beresini sarmış vaziyette çıkmış olması günümüz çocuklarına ne güzel ders! Hayatını okuyunca yazarıma sevgim saygım daha da arttı. Zaten çok seviyordum, şimdi daha da çok, daha da çok seviyorum.

Haziranda daha çok izler, daha çok okurum umarım.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kelimelerle Meydan Okuma

Sevgili Deep in blogunda gördüm. O da Tante Rosa dan almış… Konu çok hoşuma gitti… Bakalım sorular bende hangi kelimeleri çağrıştıracak… Meydan okuma her günlük ama ben hepsini bir günde yapmak istedim.

(Bu arada bazı bloglara (blogspot uzantılı) yorum bırakamıyorum. Deep, Kedi mırıltısı, Ezgissimo aklıma ilk gelenler (Ezgi’nin çekilişine katılmak istedim, katılamadım mesela.)… Bu bloglarda yorum yazma bölümünde Profil Seçin penceresinin içinde yalnızca google hesabı var. Ancak benim google hesabım tanımlı gözükmüyor ve yolladığım yorumlar sahibine ulaşmıyor. Oysa bazı bloglarda blogger hesabımla direkt yollayamasam da, tek tek blogger adımı ve blog adresimi yazarak da olsa yorum bırakabiliyorum. Mavilaleden Sevgili Zeynep in blogunda ise hiç birine gerek kalmıyor, blogger hesabım kendiliğinden çıkıyor ve yorumumu çok kolay gönderebiliyorum. Henüz bu problemi çözemedim, çözebilmeyi ümit ediyorum… Çözüme dair fikri olanlar fikirlerini yazarlarsa sevinirim. İstediğim halde yorum bırakamayınca üzülüyorum.)

İşte benim cevaplarım….

1-Sizi mutlu eden bir kelime? (Kırlar / En mutlu olduğum yer)


2-En iyi arkadaşınızı tanımlayan bir kelime? (Çözümcül / Çünkü pratik zekadır, her probleme bir çözüm bulur. Ve hatta onun bu dünyadaki öncelikli misyonunun bu olduğunu düşünüyorum. 🙂 )

3-İlk denemede her zaman yanlış hecelediğiniz  bir kelime? (zınısımnadzımıralkıdamarıtşalılaykavolsokeç / daha önce meydan okumaların birinde yazmıştım: küçükken ikiz kardeşimle tersçe konuşurduk. oyun gibi… O zamandan beri kimselerle konuşmasam bile beynim kendi kendine bu oyunu oynar. Ve ne zaman “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız”kelimesi aklıma gelse tersini söylerken bir çırpıda çıkaramam, heceleyerek bulmaya çalışırım doğrusunu… Ezberlesem ya… hiç zorlanmayacağım… 🙂 )


4-Size aileyi hatırlatan bir kelime? (Pijama / Kızım geldiğinde akşamları ya da sabahları pijamalarımızla buluştuğumuz vakitler daha çok aile olduğumuzu hissediyorum nedense. 🙂 )


5-En sevdiğiniz renk için bir kelime? ( Işıkrengi / Bence böyle bir renk var ve baktığımda da müthiş içimi açıyor. 🙂 )


6-Bir şarkıdan öğrendiğiniz kelime? (Sultan-ı Yegah / “Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının, Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegahın, sultan-ı yegahın”)


7-Sizi güldüren bir kelime? (Lombardini / Çocukken kardeşimle bu kelimeyi söyler söyler gülerdik. Şimdi düşünüyorum da komik olan kelimenin kendisinden çok onu söylerken bizim çıkardığımız sesler miydi yoksa? 🙂 )


8-Sizin adınızla kafiyeli bir kelime? (Pürşen / Biz beş kız kardeş, “şen” kardeşleriz. İsimlerimiz sırasıyla Gülşen, Ayşen, Nurşen, Tekşen, Ruşen…. Bir kız kardeşimiz daha olsaydı adı bu mu olurdu acaba? 🙂 )


9-Kullandığınızda sizi akıllı hissettiren bir kelime? (Jakoben / Hem halktan yana görünür, hem de halka gizli saklı düşmanlık eder. Gözünden şıp diye anlarım. 🙂 )


10-En sevdiğiniz spordan bir kelime? (Hiker / En sevdiğim sporu yapan kişi.. yani ben… 🙂 )

11-Sizi rahatsız eden bir kelime? (Doğulu / Trakya insanının Anadolu insanını tanımlarken kullandığı sıfat)


12-Doğum ayınızla ilişkilendirdiğiniz bir kelime? (Kış / Tam da ortasında doğmuşum.)


13-Son zamanlarda öğrendiğiniz bir kelime? (Hemheme / Rüzgarın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sese deniliyormuş. Daha önce hiç duymamıştım. )


14- Hece dolu bir kelime? (Tikitikiramborasrambofarafurafişkofarafimbo / Çocukken öğrendiğim fıkranın ana karakteri… Kardeşinin adı da “C” idi. 🙂 )


15-En sevdiğiniz kitapta bulduğunuz bir kelime? (Soyka / Zafer Doruk’un aynı adlı öykü kitabı… ve diğer kitaplarındaki öykülerinde de geçer bu kelime.)


16-Evcil hayvanınızı tanımlayan bir kelime? (Yok ki… )


17-Sözlükte sürekli aramak zorunda olduğunuz bir kelime? (Tolere / Yazarken, ayy yoksa tolare miydi diyerek bakmışlığım çok 🙂 )


18-Söylemeyi sevdiğiniz bir kelime? (Anneeeeemmmm / Kızıma ve kırlarda bulduğum her canlıya söylerim mutlaka 🙂 )


19- İçinde dört sesli harf olan bir kelime? ( Battıçıktı / Bir tür alt geçit )


20-Daha fazla insanın kullanmasını istediğiniz bir kelime? (Teşekkürler / Bu kelimeyi hiç kullanmayan ya nankördür ya da vefasız… Ve kullanmayan ne çok! 😦 )


21-Az önce uydurduğunuz bir kelime? (Şebgirl / Şebboy var da şebgirl neden olmasın. 🙂 )


22-Oksimoron olan bir kelime? (Full dolu / Her ikisi de aynı ama bazen aynı cümlede yanyana kullanabiliyoruz.)


23-Komik bir köpek ismi olacak kelime? (Şapşalım / Bu ismi alan köpek, ismiyle müsemmadır mutlaka.)


24- Film alıntısından bir kelime? (Nayır / Devamı da “nolamaz” 🙂 )


25-Sizi tanımlayan bir kelime? (Doğasever / Herkesi de tüm sıfatlarının ve ünvanlarının önüne bu tanımı almaya davet ediyorum.)


26- Biyografinize isim vereceğiniz bir kelime? (Ruşyena / Özetle… 🙂 )


27- Inside joke’dan bir kelime? (Sasfarşi / Yok – Bitmiş (Kocacıkla aramızda) )


28- Palindrom olan bir kelime? (Makam / İlk aklıma gelen)


29-Birkaç anlamı olan bir kelime? (Yüz / Sayı – Surat- Yüzmek fiilinin kökü (Hem suda yüzmek, hem bir hayvanın derisini yüzmek) Başka da anlamı var mı acaba?


30-Her zaman sevdiğiniz bir kelime? (Anne / Biz kadınlara bahşedilmiş en güzel ad.)

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 7 Yorum