Sevdiğim Videolar -5 / Portre fotoğrafçısı Irene Rudnyk’in 85mm – 1.2 lensle çektiği fotoğrafların çekim hikayeleri

You tube’da tek bir videosunu görünce peşine düştüm. İyi ki de düşmüşüm… Dopdolu bir arşivin içinde buldum kendimi… O gün bugündür ara ara her bir videosunu açıp seyredalıyorum. Portre fotoğrafçılığı ve photoshopla ilgilenenler için harika tüyolar  var. Ama beni en çok çeken farklı farklı modellerle farklı farklı yerlerde yaptığı çekimler ve bu çekimlerin kamera arkası serüvenleri…

İşte ilk görüşte hayran olup peşine düştüğüm video ve en çok sevdiğim diğerleri…

 

 

 

Irene Rudnyk, Kanada-Calgary’de yaşayan bir portre fotoğrafçısı, henüz çiçeği burnunda evli… Tanınmış bir you tuber ve aynı zamanda instagrammer. İnstagramda fotoğraflarını paylaştığı hesabı @irenerudnykphoto , kişisel hesabı ise @irenerudnyk .

Videolarını sevdiyseniz fazlası için durmayın, siz de keşfe çıkın…

Reklamlar
sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özetle… – 9

glc1 b

Mutlu olmak için çok şeye gerek yok.

Gözün görsün, kalbin anlasın.

Ve ruhun yaşasın.

 

 

Ralph Waldo Emerson
özetle içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Yollarda -12 (Aheste tatilin adresi: cittaslow Gökçeada ve pırıl pırıl denizi)

Eski blogumu takip edenler biliyordur. “En dost” dediğim çok eski, çok yakın bir arkadaşım var. Çanakkale’de yaşıyor… Birbirimizle çok sık bir arada olamıyoruz ama olunca da çok keyifli vakitler geçiriyoruz. Bununla birlikte ikimizin de hayatında bir zorluk, bir hastalık olduğunda mümkün olduğunca o zor süreçte birbirimizin yanında olmaya gayret ediyoruz.

gökçeada 25

Nevoşcuğumun hayatı, eşinin bedensel sağlık problemi nedeniyle evine bağımlı olarak geçiyor çoğu zaman…Uzun süreli olarak eşini yalnız bırakamıyor. Dolayısıyla pek de mesafeye dayalı tatiller yapamıyor. Düğün-dernek sebebiyle benim kocacığın işleri de hayli yoğun iken, geçenlerde bir telefon konuşmamızda tatil hayali kurarken bulduk kendimizi… Sonra şartları oluşturup (daha çok Nevoş oluşturdu) üç-dört gün de olsa bir yerlere kaçmaya karar verdik… Ve birkaç gün sonra, kızkıza, Gökçeada’ya yola çıkmıştık bile. 🙂

gökçeada 5

Gökçeada mı, Bozcaada mı ikilemimizden sonra.. sakin, en çok da kafa dinlemelik bir tatile ihtiyacımız olduğu için Gökçeada galip gelmişti. Çünkü en çok da geze dolaşa, gönlümüzce konakladığımız, gönlümüzce yol aldığımız bir tatil yapmak istiyorduk.

gökçeada 28

Bu benim üçüncü, Nevoş’un da ikinci gidişi idi Gökçeada’ya… İlk gidişimde (2000 yılında) kocacıkla Kaleköy’deki askeri  kampta  10 gün kalmış, otomobilimizle her yerini bol bol gezmiştik. İkinci gidişim (2008 yılında) ise yine Gelibolu’daki askeri kampın düzenlediği bir tur ile olmuş, günübirlik gezi olsa da pek çok yerini bir kez daha gezip görme şansı bulmuştum. Aradan uzun zaman geçmiş… ilk gidişime 18 yıl, ikincisine ise 10 yıl olmuş… Gökçeada hiç mi değişmezmiş? Turistik bazı köylerdeki bazı mekanlar ve her yerleşim yerinin kaderi olan betonlaşmalar hariç, Gökçeada bıraktığım Gökçeada’nın tıpatıp aynısı idi. Yön ve yol bulmakta zorlanmadık dolayısıyla…

gökçeada 29

Bir gece Gökçeada merkezdeki Alaylı Apart’ta kaldık. İki gece ise Zeytinliköy’deki Zeydali’de… Motelde olmadığımız vakitler ise, adanın başka başka yerlerindeydik… Bol bol gezdik, yüzdük.. doğanın,  sakinliğin, dinginliğin tadını çıkardık. (Buraya ekleyemediğim videolar ve bazı fotolar instagramdaki gezi-fotograf hesabım olan rushy_ena nın hikayeler bölümünde…dilerseniz kimi detayları orada bulabilirsiniz…)

gökçeada 24

Rum mahallelerinde mahalle sakinleri ile sohbetler ettik…  Ada sakinlerinin hoşsohbet ve konuksever olanlarıyla samimiyet kurduk, amcaların-teyzelerin evlerine konuk edildik, hayat hikayelerini dinledik. Poşet poşet meyvelerle, kekiklerle, ikramlıklarla, “seneye yine gelin” cümleleri eşliğinde sokaklarının köşe başına kadar eşlik edilerek, sevgiyle- dostlukla uğurlandık. Bakınız nasıl da mesudum. 🙂

gökçeada 23

Bozcaada’yı görenler Gökçeada’yı da Bozcaada gibi zannetmesinler. Gökçeada dağınık köylerden oluşmuş, çoğunluğu bozkır, Kaleköy taraflarında küçük bir bölümü tarıma elverişli olan bir ada… Tuhaf olan da şu ki; adanın yeni havaalanı pisti de, o alabildiğine geniş çorak topraklara değil de, adanın ve yakın yerleşim yerlerinin hububat, tahıl, sebze, meyve gibi ihtiyaçlarını karşılayan bu verimli ama dar alanlı topraklara yapılmış… (Anavatan Partisinin iktidar olduğu dönemde)… Doğrusu çok da yazık olmuş… Adayı, hatta Yunanistan’ın bazı bölümlerini başka yerlere muhtaç hale getirmiş.

gökçeada 3

Adada yalnızca rumlar yaşamıyor tabii… Karadenizden, doğudan, güneydoğudan, iç anadoludan dahi pek çok aileye iskan verilmiş, istihdam sağlanmış… dolayısıyla kültür yapısı değişikliğe uğramış. Bir de vaktiyle ada hapishanesinde zengin mafya adamlar kalırmış ya da çok varlıklı ailelerin çocukları bu adada askerlik yaparmış… bu kişiler de evci çıkabilmek için (para çok ya) adadan ev alır, belli günlerde o evlerde kalırlarmış. Askerlikleri ya da mahkumiyetleri sona erse de adadan ayrılamayanlar olmuş. Dolayısıyla adanın demografik yapısı hayli karma ve değişken…

gökçeada 4

Adanın en turistik yerleri Kaleköy ve Zeytinliköy… Buralarda yaşam daha hareketli ve sokaklar, evler daha cıvıl cıvıl, daha ışıl ışıl… Diğer yerler ise huzur, sakinlik-dinginlik adına bulunmaz nimet… Hangi koyda denize girerseniz girin deniz tertemiz, pırıl pırıl… Bazı kumsallar incecik, ipek gibi kum…

gökçeada 13

Adayı o sessizliğinde kendi otomobilinizle geziyorsanız, özgürlüğü de iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Adadaki küçük ve büyük baş hayvanlar da öyle… özgür ve bağımsızlar… Hiç kimse hayvanlarını ahırlara ya da ağıllara kapatmıyor, tüm hayvanlar doğada başıboş dolaşıyor. Sütlerini tatmadım ama etleri gerçekten adalıların dediği gibi çok hafif, çok lezzetli…

gökçeada 9

Adada güzel olan bir şey de Gökçeada merkezdeki Meydani pastanesinde satılan adaya özgü damla sakızlı muhallebi, efibadem kurabiyesi ve incirli-cevizli-tarçınlı (adını bilmediğim, kahverengi renkteki) kurabiye… Kurabiye almaya girince başka şeyler almadan da çıkamıyor insan… Eşek sütlü sabun, bıttım sabunu, kendi üretimleri doğal yüz kremi ve kocacığa dibek kahvesi aldım… daha neler vardı neler….

gökçeada 10

Adada şapel görünümlü, üzerlerinde haç işareti olan küçük küçük bir dolu yapı var. Rast geldiğimiz birilerine sorduğumuzda bunların manastır olduklarını söyledi. Bir adada bu kadar çok manastır olur mu, bilemedik… Söz manastırdan açıldığında adalı Türk bir beyfendi  genç rum kızlarının uzun yıllar önce aileleri tarafından bu manastırlara kapatıldıklarını, çekildikleri inziva sonrasında Hz.İsa’yı göreceklerine inandırıldıklarını, ancak bir süre sonra bu kızların çoğunun hamile kaldığını, manastırların da böylece  asıl amaçlarından uzaklaştığını vesaire anlattı… Adada askerlik yapan bazı uyanıklar gece geç vakit manastırlara gelip “ben İsa’yım” numarasıyla zavallı kızlarla birlikte oluyorlarmış. Anlatanın yalancısıyım…

gökçeada 11

gökçeada 12

Adada daha çok yaşlı rumlar kalmış. O yüzden terkedilmiş, yıkık dökük binalar çok fazla.

gökçeada 2

İçinde yaşam olan evlerse adanın çoraklığına inat, çoğunluk çiçek bahçesi.

gökçeada 6

Adada kalmayı sürdüren rumlar maddi teşvik alıyorlarmış. Böylelikle ada tamamen Türklere terkedilsin istenmiyormuş.

gökçeada 7

Adanın tarihi çok çok eskilere dayanıyor. Söylenenlere göre adada tam bir kazı çalışması yapılmamış. Daha pek çok tarihi eser yüzyıllardır toprak altındaymış. Şu iki kaya mezarı bile pek çok kişiyi onu görmeye çekiyorsa, kazılar sonrası çıkacak olanlar ada için mutlak bir kazanç olacaktır.

gökçeada 8

Tepeköy, adı gibi tepe üzerine konmuş bir köy. Semadirek adasına karşı püfür püfür esen seyir terası var. Gittiğimiz vakit hava sisli idi Semadirek’i göremedik ama ciğerlerimizi bol bol, derin derin tertemiz oksijenle doldurduk.

DSC_9221

Bir sonraki gün ise Kaleköy’ün kalesine çıktığımızda Semadirek göz kırpıyordu bize…

gökçeada 27

gökçeada 26

Elimde adanın dört bir köşesinden o kadar çok fotoğraf var ki, kotamı doldurmadan güzel Zeytinliköy’den gece manzaraları ile bu postu bitireyim en iyisi… Gökçeada bize istediğimiz tatili yaşattı. Biz de ne istediğimizi biliyorduk iyi ki.

gökçeada 14

gökçeada 15

gökçeada 17

gökçeada 16

gökçeada 18

gökçeada 20

gökçeada 19

gökçeada 21

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Temmuz 2018 – Aydöküm

Ayağımın tozuyla, biten ayın dökümünü yapmaya geldim. Zira hemen peşinden sıcağı sıcağına Gökçeada postumu hazırlamak istiyorum.

Şu sosyal medyada çok sevdiğim iki paylaşım alanı var; biri sevgili blogum, diğeri de instagramın hikayeler bölümü… İkisi de kendimi daha özgür, daha rahat hissettiğim yerler… Ama en çok da blogcuğum… açık ara önde…

Aylık bazda baktığımızda koskocaman bir Temmuz ay’ı geçti. Ama nasıl geçti diye soracak olursanız, pek sakin, pek kendi halinde geçti. Zaten tatillerimi en çok da slowlife modunda geçirmeyi istediğim için beklentime tamamen karşılık vererek geçti. Son günlerde Nevoşcuğumla yaptığımız Gökçeada kaçamağı ile sonunu daha da hareketlendirip renklendirerek Ağustos’u daha bir enerjik daha bir planlı programlı yaşamam gerektiğini hatırlattığını da eklemeliyim ama. Zira 1 Ağustos itibariyle “nee eylül mü geliyor?” ampulü kafamın içinde yanıp yanıp sönmekte… Hah, 2. gününe de gelmişiz, ne kalmış şunun şurasında Eylüle!…

Aslında Eylülün gelmesine, havanın serinlemesine, kırlara günün her saati koşabileceğime, şu yapış yapışlıktan, buhar olup uçmaktan kurtulacağıma vesaire çok seviniyorum… da okulum açılıp iş hayatına da başlayacağım, dolayısıyla tatil modundan çıkacağım için de “yaz bitmesin” sendromuna girmiş bulunmaktayım sanırım… 🙂 halet-i ruhiyem şimdilik bu durumda. 🙂

Bir önceki ay, “Limonata tadında film maratonu” listemden sadece 4 film izleyebilmiştim… Temmuz ise bu anlamda oldukça verimli geçti, tam 10 adet film izledim. Son günleri gezide geçirmemiş olsaydım en az iki film daha izleyebilirdim. Bu bağlamda, listemde kalan filmleri iyice bir eriteceğimden Ağustos ayı için oldukça ümitliyim.

running wild2

İzlediğim on filmden ilki çok sevdiğim çiftlik temalı Umut Çiftliği (Running Wild) isimli film oldu. Adı gibi insana umut aşılayan, mutlu sonlu bir film… Tabii mutlu sona ulaşabilmek için hayli zor zamanlar geçmesi gerekiyor. Eşinin ölümüyle tüm mal varlığını kaybeden bir kadınla karşı karşıyayız. Çünkü ölmeden önce eşi her şeyini kaybetmiş, dolayısıyla da karısına pek bir şey kalmamış. Üzerinde yaşanılan çiftlik de her an kadının elinden gitmek üzere… Kadın, kahya konumundaki adamıyla birlikte mahkumlara çiftliğinde istihdam sağlayarak atlarını ve çiftliğini kurtarma yoluna gidiyor. Yaşanan olaylar mahkumlara hayatın başka yüzlerini gösterirken kadın da umut ettiği mutlu sona ulaşıyor. Spoiler içeren bir yorum oldu, yine de her şey detaylarda saklı tabii. Konusunu sevdiyseniz vakit ayırıp sakin bir anınızda izleyin derim.

 

undirtrenu2

Ağacın Altında (Undir Trénu)  adındaki film listeden seçtiğim ikinci film oldu. Film İzlanda-Polonya-Danimarka ortak yapımı… Dram ağırlıklı, hatta trajik sahneler de var ama aynı zamanda komik sahneler de var…. aralara serpiştirilmiş müstehcen sahneler de var…Çoluk çocuk izlemeyi düşünürseniz, baştan anımsatıvereyim… 🙂 Konusuna gelecek olursam; geçmişte yapmış olduğu haltları evliliğine taşıyan ve akabinde eşine yakalanıp kapı dışarı edilen bir koca var… Evden kovulunca anne-babasının evine yerleşiyor. Anne-babanın da hiç anlaşamadığı karı-koca bir komşusu var. Olayların dramatik, trajik ve komik sahneleri de en çok bu iki komşu arasında geçiyor. Unutmadan… filme adını veren ağaç da bu iki komşunun bahçelerine ortak bir ağaç… İçinde hem kötülük, hem komiklik olan bu karamizah filmi izlemeden geçmeyin derim.

(Her filmi izledikten sonra ismini “izlenenler listem” e not düşüyorum. Dolayısıyla izleme sıralamam gerçekte olduğu gibi… )

lady-bird2

İzlediğim üçüncü film de Uğurböceği (Ladybird) oldu. Kimliğini ve kişiliğini ararken annesiyle kapışmak ve ters düşmek durumunda kalan bir genç kızın ergenlik bunalımlarını konu alan bir film. Kız, gerçek adı Christine olsa da kendine Ladybird adını seçmiş ve bir yaşam loser ı olduğunu düşündüğü babası ve baskıcı, müdahaleci annesi gibi olmamak için büyük çaba içinde… Ergenlik döneminin içini dolduran her şeyi filmde bulmak mümkün… Ergen çocuklarınız varsa, hayata bir de bu pencereden bakmak adına izlemenizde yarar var… Ne de olsa hemen hemen her ergen ve her anne-baba o süreci değişimsiz, farklılıksız atlatamıyor.

 

Novitiate2

Dördüncü izlediğim Genç Rahibeler (Novitiate) filmi de Ladybird filmiyle  benzer konuyu ele almış. Burada da inançsız bir annenin rahibe olmak isteyen ve kendini manastıra kapatan kızı ile ilişkisi konu ediliyor. Bununla birlikte baş rahibe ile diğer rahibeler ve  rahibe adayları arasındaki katı ilişki, Hristiyanlık dininde olmasa da din uygulayıcılarının din içine sokup uygulamaya koyduğu katı kurallar, değişime gösterilen direnç, inanç uğruna vazgeçtiği özgürlük karşısında zorlanan ve arayış içinde olan genç kızlar filmdeki belli başlı temalar…  Rahibelerin yaşamını merak ediyor, psikolojik ve sosyolojik çözümlemeler yapmak istiyorsanız film tam size göre.

 

olivia newton2

Dramdan sonra sevdiğim tür biyografi… içinde dram barındıran biyografik filmleri ise ayrı bir seviyorum. Çocukluğumda hafızamın bir kenarına pozitif duygularla kaydolmuş olan ünlü şarkıcı ve dansçı Olivia Newton John’un hayatını konu alan Olivia Newton John: Hopelessly Devoted to You isimli film izlediğim beşinci film oldu. Başarılarla dolu bir hayata doğru giderken hangi zor  dönemeçlerden geçildiğini anlatan, şaşırtıcı ve üzücü bir yaşam hikayesi. Severek, ilgiyle izledim.

 

mary-shelley2

İzlediğim altıncı film yine bir biyografi filmi idi… Kült roman Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley’nin yaşamını konu alan Mary Shelley adlı film… Olivia Newton John’un yaşamına acıklı derken daha da acıklı bir film içinde buldum kendimi… Filmin geçtiği dönemi de göz önünde bulundurunca  hayli zorluk içinde geçmiş yazarın yaşamı… Yine de karşılaştığı zorluklar karşısında dimdik duran bir kadın var karşımızda. Babasının karşı koyuşunu hiçe sayıp henüz eşinden ayrılmamış bir adamla kaçan genç bir kadının evliliğinde bulamadığı huzuru konu alan dramatik bir yaşam öyküsü… Kaçarken yanında kızkardeşini de götürüyor ama kızkardeşe dahi güvenilmemesi gerektiğinin acı deneyimini yaşıyor. Yine de yılmıyor… çünkü yaşayacağı daha başka zorluklar var… hem özel yaşamında, hem de yazarlık serüveninde… Hayat çoğu zaman kadınlar için nasıl  zor oluyor!

 

the-15-17-to-paris2

Yedinci film olarak 15:17 Paris Treni (The 15.17 to Paris) isimli filmi izledim… En sıkılarak izlediğim film olduğunu baştan söyleyeyim… zaman zaman kapatıp izlemeyi bırakma isteği ile dolup taşsam da terasta esen püfür püfür rüzgarın ve kuş seslerinin hatrına, aklım biraz da onlara kaymış vaziyette,, içine çok fazla gömülemeden izleyip bitirebildim neyse ki. Film çocukken bir arada büyümüş erkeklerin büyüyüp kendilerini bir tren yolculuğunda macera içinde bulduklarını konu alan bir film… Yönetmeni de çok sevdiğim Clint Eastwood ama ben bu filmi sevemedim nedense…

 

wonderwheel2

İzlediğim sekizinci film Dönme Dolap (Wonder Wheel) oldu. Bu film boş vakit geçirmelik, çerez kıvamında bir film. Mafya kocasından kaçıp babaevine sığınan genç bir kadın var. Babanın da histerikli bir yeni karısı var…  Bu kadının da yangın çıkarmayı seven ruhu bozuk küçük bir oğlu var… ayrıca kadının kocasını aldattığı bir de yakışıklı bir cankurtaran sevgilisi var… Kocasından kaçıp baba evine sığınan genç kadın bu yakışıklı gizli aşıkla tanışıyor ve film biraz aksiyon ve sürükleyicilik kazanıyor. Aksi halde üvey anne rolündeki Kate Winslet’ın gerçekçi ve histerikli halleri ile Justin Timberlake’in ikilemliği bile filmi kurtarmaya yetmiyor. Yine de Kate Winslet ve 50 li yıllar hatrına izlenebilir.

 

tulip-fever2

Dokuzuncu izlediğim film ise Aşk ve Laleler (Tulip Fever) idi… Film çok eski bir dönemi, 17. Yüzyılın Amsterdam’ını konu alıyor. Soylu bir adamın yoksul çevreden çekip çıkardığı ve kendine eş edindiği genç ve güzel bir kadının, resimlerini yapmak üzere eve gidip gelmesiyle aşık olduğu genç ressamla ilişkisini konu alan yasak aşk temalı bir film… Soylu adam baba olmak için, genç ve güzel kadın da kocasına evlat verebilmek için yanıp tutuşurken evin genç ve güzel hizmetçisi kendisini terk eden sevgilisi tarafından hamile bırakılıyor. Bu bebek sınıf atlamış genç kadının kurtarıcısı olabilir. Ama işler umduğu gibi giderken yol da değiştirebilir. Dönem filmlerini sevenler için izlenesi bir film…

 

tramontane2

Onuncu ve de sonuncu izlediğim film de Fransa-Lübnan ortak yapımı Dağların Ardında (Tramontane / Rabih) oldu. Arap kültürünün hakim olduğu sahneler ve jest-mimiklerle dolu, gözleri görmeyen müzisyen bir çocuğun yaşamındaki gizemleri ve sürprizleri konu alan, duygu yüklü bir film… Bir gün annesinin gerçek annesi olmadığını ve köklerinin anlatılanın dışında bir yerlerde olduğunu öğrenen insan, gerçek kimliğini aramak istiyorsa daha başka ne yapar? Gözlerin görmemesi buna engel olamaz… Ruh tatmin olmak ister… Gözleri görmeyen bir gencin kendini bulma yolculuğunu merak ediyorsanız durmayın izleyin derim.

 

anne 14

Temmuz ayım film izleme adına dolu dolu geçti… Ve yine çok güzel bir şey yaptım, ikinci sezonu yayınlanmış olan çok sevdiğim “Anne” dizisinin daha önce izlediğim birinci sezonu ile birlikte yeni bölümlerinin tamamını izledim. Nasıl izlemeyeyim… her biten bölümle bir sonrakinde neler olacağını merak edip Anne’in serüvenlerini peşipeşine takip etmektan kendimi alıkoyamadım. Üşenmeden, sıcağı sıcağına, şuraya da düşüncelerimi yazmıştım. Daha önce okumadıysanız, detayını öğrenme ihtiyacındaysanız tıklayıp okuyun derim.

Konu okumaktan açılmışken geçen ay okuduğum Hayvanlardan Tanrılara-Sapiens kitabının devamı olan Homo Deus’u bu ay okumaktı niyetim. Ne zaman bulabildim, ne de o zamanı yaratmakta çaba sarfettim. Önümüzdeki ay gerçekleşir dilerim.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Seçim sizin

Kayınvalidemi hiç görmemiştim… yolculuk yapamadığı için Gaziantep’e kız istemeye ve nişan törenime gelememişti, Kayseri’deki  düğünüme de… Telefonda birkaç kez konuşmuştuk ama o da çok kısa ve resmi idi… Evlenmeden önceki arkadaşlık sürecimizde eşim çok anlatırdı ama… Çizdiği profil öyle sıcacık öyle cana yakındı ki, evlilik münasebetiyle her genç kızın hayatına dahil olup diline kendi annesinden sonra bir kez daha yerleşen ikinci “anne” kavramının içini çok kolay, çok rahat dolduracağından emindim neredeyse. Bir de 20 yaşın getirdiği, hayata ve insanlara dair tecrübesizliği de es geçmemeliyim… Sevecen kalbim 17 yaşımdan beri çok sevdiğim kocacığın anneciğini de çok çok sevmeye hazırdı…

ççk2 h

Üç günlük evliyken bir sonbahar günü yola düştük kocacıkla… yoo balayı değil… kocacığın 20 günlük yıllık iznini çok sevdiği memleketinde, ailesiyle geçirmek üzere… Hem ben hiç görmediğim annesiyle tanışmış olacaktım, hem de anlata anlata bitiremediği çocukluğunun-gençliğinin geçmiş olduğu memleketini, bilmediğim yaşantılarını, kültürlerini vesaire tanımış olacaktım. Benim için heyecan verici bir süreçti. Herkesi, her şeyi yargılamadan, sorgulamadan sevmeye ve sarmaya kalben ve zihnen çoktan hazırdım.

İlk karşılaşmamızda misafir odalarında ikili koltukta oturuyordu.  Bizi görünce ayağa kalkmadı, önce eşim gitti, elini öptü, sonra ben… İki yanağımdan öptükten sonra tepeden aşağıya şöyle bir süzüp tekrar ellerime odaklandı.. “Maariii kırılacak bilekleri!”. Elim yüzüm gayet düzgün olsa da 40 kilocuk halimle pek matah görünmüyordum demek ki!.. Sohbet ederken espriler yapıyor ama bir üst bakışı bir mağrurluğu da yüzünde hep taşıyordu. Tabii bunu 20 yaşım henüz anlamlandırmayı beceremese de, yıllar geçip tanıdıkça tanıyı ancak koyacaktı.

Görümcem de eşi ile yıllık izinlerini geçirmek üzere kayınvalideme gelmişti. Onu isteme ve nişan-düğün süreçlerinde görmüş ancak çok da yakın tanıyamamıştım. Oradaki günlerde beni misafir konumundan, aile bireyi konumuna geçirmemeye gösterdiği özenden, yine yıllar sonra niyet ve amacını  analiz etmeyi ancak tecrübe edecektim. Henüz çok toy ve acemiydim çünkü.

Bir pazartesi akşamı, ertesi gün semt pazarı kurulacağı ve bu pazara çok güzel şeylerin geldiği vesaire konuşuldu. Toyluk bu ya, sanki sabah olacak, kayınvalidem ve görümcem beni de alıp o pazara götürecekler zannettim. Esen hava sanki öyleydi… Ertesi sabah uyandığımda kimsecikler yoktu, (Külkedisi filmini neden çok sevdiğimi buradan çıkarın) kocacıkla kahvaltımızı yaptık, tam bir şeyler için yattığımız odaya gelmiştim ki, elleri dopdolu çıkageldiler. Görümcem ne varsa bir yerlere tıkıştırmaya çalıştı. Kayınvalidem süt dökmüş bir kedi sessizliği ve  bakışı ile “sen uyuyordun, kıyamadım, seni uyandırmadım.” dedi. Söylediği şu söz bile masum kalbime öyle iyi gelmişti ki, olayın gidememe boyutunda değil, yeni “anne”nin bana kıyamamış olma boyutunda kalmıştım.

Bir vakit sonra alt katta oturan eltimle sohbete koyulduk. Pazara gidemediğimi, sonra kocacıkla gideceğimizi söyledim… gidememe sebebini de aynen olduğu gibi aktardım. 10 yıldır ailenin içinde olan eltim, “seni götürmemek için uyurken gitmişler, kıyamadığından değil” diye açık açık düşüncesini dile getirdi. Toydum, tecrübesizdim ama bu olası boyutu düşününce kandırılmış olmanın, aptal yerine konulmanın nasıl da hince, nasıl da sinsice, nasıl da güzel güzel, hissettirmeden yapılabileceğini bir sızı halinde anlamlandırıverdim. Nitekim ileriki zamanlarda yaşayacağım pek çok şey eltimin haklılığını kat be kat  ispatlayacak, bu konuda farkındalığımı fazlasıyla artıracaktı.

Benim şansıma da gelinlerini evlat yerine koyamayan bir “anne” düşmüştü. Kabullendim… az gittim… az şey paylaştım…  aralarında olmamaya fazla özen gösterdim..  20 yaşındaki o hayat acemisi kızı daha fazla üzmelerine müsaade etmedim.

Canım çok pek çok kez yanmıştı ama o ilk karşılaşış için gün geldi, gıyabında kayınvalideme teşekkür ettim. O olmasaydı, bu kadar yakın, bu kadar benden bir insanın beni kolayca kandırabileceğine belki de kanaat getiremeyecektim.

Bugün, bu yaşımda, hayata karşı hayli aportta, hayli tecrübeli oluşumu belki de bu ilk can yakıcı kandırılışıma borçluyum. Olaylara soğukkanlılıkla bakabiliyor, birilerinin beni aptal yerine koyma olasılığında gardımı kolayca alabiliyorum. Kolay kolay kandırılmıyorum, kolay kolay kanmıyorum. Çünkü hiçbir şeyin içine bodoslama dalmıyor, mümkün olduğunca çemberin dışında kalmaya ve olaylara oradan bakmaya özen gösteriyorum. Zira kandırmayı, aptal yerine koymayı seçenler bizi öyle hassas yerlerimizden yakalıyorlar ki, zannediyoruz ki o bunu yapmıyor da bambaşka şeyler oluyor!
açk1 c

Birkaç gündür Yunanistan’da bir yangın felaketi var. Dolayısıyla her kafadan bir ses… Birileri fırsattan istifade birilerine giydirme derdinde… Felaket için sevinenler, beddua edenler var… Bu sevinmeleri, bedduaları birilerine mal edip yıllardır her olayda, her durumda yapılmak istenen “nefreti körükleme” amacına aptalca hizmet edenler var. Hala dünyada ırkçılığın ve nefretin körüklenmek istendiğini ve bunun da bizlerin aptal yerine konulmamızla ancak gerçekleştirilebileceğini göremeyen, ayırt edemeyenler var. Onlar kendilerine kullanışlı aptallar ararken, kullanışlı aptal olduğunu orta yerde sergilemekten rahatsızlık duymayan okumuş-kültürlü-eğitimli aptallar var!

Tamam da nereye kadar bunun sonu!… Önünüze atılan her yemi böyle “hap” gibi yutacak mısınız?

Sanal alem burası… sahte bir nick ile her türlü kılığa girip her şeyi yazabilirler… Nitekim her olay olduğunda birileri bu meydanı hemen işgal etmekte… Sonra bakıyorsun ki sırtı parçalanmış adam fotoğrafı bilmem hangi ülkeden, boğazı kesilmiş asker fotoğrafı bilmem hangi tarihten, hangi yerden çıkıveriyor da susuyoruz… asılları yok, astarları yok, binlerce örnek… Demek ki kullanışlı güruhu gördükçe adamlar rollerini oynamaktan vazgeçmiyorlar, ellerindeki her doneyi rahatlıkla önümüze yem diye atıyorlar. Sonra yutan yutana… Yıllardır Atatürkçü, solcu geçinip de Atatürk’ün devrim ve ilkelerine karşı, solculuğun yapısına-özüne aykırı bir dolu şey yapılmadı mı bu ülkede?… Ya da manevi değerler ve din üzerinden… Gitgide ayrışan milleti en hassas yerlerinden yakalayıp vurmadılar mı? Halen de vurmuyorlar mı?.. Bugün Yunan halkının başına gelen o felakete sevinen internet kahramanlarının hepsi de bu ayrışmayı körüklemeye çalışan, ya aptal kullanıcıları ya da kullanışlı aptallar… Bunu daha başka kim yapabilir, bunu göremiyor, idrak edemiyor musunuz? Adam “a” tarafındanmış gibi, verip veriştiriyor, “b” tarafındaki de hemencecik oltaya geliyor. Beklenen oluyor!… bariz bir kırılma, kopma daha!… Gerçekten “a” tarafında olup yangına su taşıyanlar da en süzme aptalın ta kendisi…  Sen hem dindar profili çizeceksin, hem de içinde bunca nefret biriktirip bir de ne denli kullanışlı bir aptal olduğunu  sergileyeceksin. Öte yandan “b” deki de aydın-aklıselim geçinecek, sorgulamadan, irdelemeden önüne konulan yemi yutacak ve ortadaki kirli çarkın muazzam bir dişlisi olacak… Belli ki, aptallık da çeşit çeşit.. boyut boyut… Tezgahı kuranlar ellerini oğuşturup kahkahalarla izliyorlar sizi.. hanidir.. bizi çat diye orta yerimizden böldüklerinden beri… siz Suriyelilere verip veriştirdikçe, beri taraftan öteki tarafa, öteki taraftan beri tarafa her türlü hakareti, küfürü, iftirayı salladıkça… nasıl da keyifliler…

Nasıl olmasınlar…. Bu kadar kullanışlı aptalı bir arada buldukça…

yşll2 g

Bir oy hakkım var… seçim günü gelince gider kullanırım… Onun dışında kimseyle siyaset konuşmam… kimsenin tercihlerine, giyim-kuşam ve yaşam tarzına karışmam, kimseyi de kendiminkine karıştırmam. Benim gibi olmayanı, düşünmeyeni, giyinmeyeni, almayanı, okumayanı, izlemeyeni, konuşmayanı, yaşamayanı vesaire hor görmem, ötekileştirmem.. hele hele nefret edecek boyuta getirmem için elinden geleni ardına koymayan şu kahpe ve kirli dünya düzenine zerre kadar prim vermem… Aklı olan da, aklını kullanan da bu kasıtlı oyunlara gelmez, o çarkın parçası olmaz… Ha bunu bile bile bu tezgahın içinde yer almak istiyorsa da demek ki ya kullanışlı aptal olmak hoşuna gidiyordur ya da içindeki kin ve nefretin gayyasından kurtulup gün yüzüne çıkamıyordur. O halde Allah ıslah eylesin!

Uzunca zaman önce facebook’umda kullanışlı aptal görünümüyle paylaşım yapan her kim varsa anında sildim… buna çok çok yakınlarım da dahil… kendi içlerinde köpürttükleri balgam, sümük, salya her ne türlü ifrazat varsa oturup önümüze kusan bu insanlar gerçeği görmedikçe, biz daha çoook ayrışır, daha çoook nefret ederiz birbirimizden… Sonra da kalkıp kimse barıştan, hoşgörüden söz etmesin… Siz, sizden olmayanla bu denli kin-nefret içindeyken bu topraklara ve dahi dünyaya barış nasıl gelsin? Sonuçta barış, senin gibi olan, iyi anlaştığın kişilerle yapılan bir şey değil…. barış, senin gibi olmayanla, ters düştüğünle, düşman gördüğünle yapılır… Bir gün önce falancanın eteğini, başörtüsünü ya da bikinisini, şortunu söyleyip lanet yağdırırken, Dünya Barış Günü geldiğinde en barışçı, en özgürlükçü, en insansever, en eşitlikçi falan filan kesilmenin alemi ne?! Sahtekarlığın daniskası!

Görünen o ki; Ya yeni dünyanın istediği kullanışlı aptal olur, oyuna katılırsınız… ya da savunduğunuz değer ve kavramlara sadık kalır, gerçekten barışçıl, gerçekten insancıl, gerçekten iyi niyetli, gerçekten hoşgörülü insanlar olup bu oyundan galibiyetle çıkarsınız! Bunun ortası yok… Seçim sizin!…

dobra dobra içinde yayınlandı | 4 Yorum

Anne / Anne of Green Gables / Anne with an E (Dizi)

Yine bayıldığım bir dizinin içine çekildiğim bir dönemdeyim. Şurada (ağustos 2017 aydökümümde) ilk sezonuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi yazarken anlatmaya çalışmıştım biraz… Yakın zamanda ikinci sezonu da yayınlandı ve ben son günlerde yeniden bir rüya aleminde gibiyim adeta.

Üşenmedim, önce ilk sezonu bir kez daha izledim. İçimde yarattığı o hazzın sıcaklığı ile de ikinci sezonu izlemeye koyuldum. Diğer türlü olsaydı, üstünden geçen onca zamanın hafifletmiş olduğu etki ile ikinci sezondan beklediğim tat eksik kalacak, hep bir yarımlık hissedecektim. Böyle iyi oldu… bölümleri tamamladıkça bunu daha iyi anladım.

anne 2

Marilla ve Matthew Cuthbert adında hiç evlenmemiş iki yaşlı kardeş, çiftlik işlerine yardım etsin diye yetimhaneden bir erkek çocuk almaya karar veriyorlar. Ancak gele gele sıska ve çok konuşan bir kız geliyor. Ama ne konuşma!.. Doğaya, yaşama dair kocaman kocaman, ulvi ve bilgece söylemler… Ve tabii taşıdığı tertemiz çocuk kalbi… Kız oluşuyla hayal kırıklığına uğrayan iki kardeş, bu şeker kızı bağrına basmakta sakınca görmüyor bir süre sonra.

anne 1

Anne.. görünümüyle, söylemleri ve eylemleriyle sanki masallardan çıkıp gelmiş ama bizi o masal diyarına değil de gerçek dünyaya çekip kendiyle özdeşleştirerek, her şeye rağmen dünyaya bambaşka gözlerle bakmamız gerektiğini yüzümüze çarpmak isteyen bir karakter.

Çocukluğu ötelenip itildiği yetimhanelerde ve çalışmak için gönderildiği sorunlu evlerde geçmiş… Hayatın tokatını daha küçükken yemeye başlamış bir kız… Sıska oluşu, yüzündeki çiller ve saçlarının kırmızılığı ile de dış görünüşünün kabul görmediğinin farkında… Buna rağmen varoluşunu kahrolarak, karamsarlığa ve yenilgiye düşerek değil de hayalgücünü kullanabildiği kadar kullanarak ve yere her kapaklanışında (ama biraz erken, ama biraz geç) mutlaka ama mutlaka ayağa kalkıp yoluna daha güçlü bir şekilde devam ederek gerçekleştiriyor. Yaşadığı travmalar onda duygu değişimleri yaratmış olsa da hayalgücü sayesinde kendini tekrar dengelemeyi başarabiliyor. Bu yönüyle müthiş eğitici-öğretici bir dizi…

Öte yandan benim çok çok sevdiğim çiftlik yaşamı bu dizide de ana mekan…

anne 3

Atlı arabalar…

anne 4

Country ev… country mutfak…

anne 8

anne 7
Kırlar…

anne 10

O kırlardaki mevsim değişimleri… doğal güzellikler…

anne 11

Çamaşır seremonileri…

anne 6

Çocukluğumun Küçük Ev dizisini anımsatan sahneler… karakterler…

anne 13

Dizi, 19. Yüzyılda (1908de) yayınlanmış olan Lucy Maud Montgomery’nin Anne of Green Gables isimli kitabından uyarlanmış. Yazarın hayatını şöyle bir kısaca araştırdım da Anne ile benzerliği karşısında hem hayrete düştüm hem de hüzünlendim. Lucy Maud Anne’in yaşadığı topraklarda yaşamış ve benzer yollardan, duygulardan geçmiş. Kimbilir belki de çok iyi bildiği için karakterleri ve atmosferi bu denli etkili ve vurucu biçimde betimleyebilmiş. Dolayısıyla dizi, dönemin toplumsal yapısını en iyi şekilde yansıtıyor. Ajitasyona müsait bir konu dozunda ve kararında işlenmiş, karakterler son derece gerçekçi. Dram ağırlıklı hatta bazen oldukça trajik ama tıpkı ana karakterin kendisi gibi izleyici de bir süre sonra silkelenip kendini o duygu derinliğinden çekip çıkarabiliyor. Çünkü karamsara karşı hep bir iyimser bakış açısı var. Polyanna’yı anımsatıyor ama onun gibi tozpembe değil, daha çok varolan duruma başka bir pencereden de bakılabileceğini göstermek ister gibi. Kabullenişin kolay olabileceğine dair bir vurgu da aynı zamanda bu. İkinci sezonda saçların kısacık kesilip yine de hayata kalındığı yerden devam edilmesi gerektiğinin vurgulanmış olması, buna en bariz örnek. Hiçbir şey için dünyanın sonu olamaz! Ve hayat her şeye rağmen yaşamaya değer!

Dizide her an felsefik çıkarımlar yapmak mümkün. Anne karakterinin ağzından bu konuda hep ve daima bal damlıyor. Hatta sezon bölümlerinin her birine felsefik isimler bile vermişler. Her bir cümle üstünde düşünülesi, irdelenesi… İzlerken bu başlıkları (isimleri) anlamlandırmak için daha bir pürdikkatle izliyor insan… İşte o cümlelerden bazıları…

anne 12“Kaderine yön verecek olan sensin.”

anne 14
“Ben kuş değilim, hiçbir ağ beni yakalayamaz.”

anne 15
“Kim bir gençten daha dikbaşlı olabilir ki?”

anne 16
“Pişmanlık hayatın en zehirli şeyidir.”

anne 5
“Sen neredeysen benim evim orası.”

anne 9
“Gençlik bir umut mevsimidir.”

anne 17
“Belirtiler değerlendirilebilir küçük şeylerdir ama yorumlar sınır tanımaz.”

anne 18
“Doğru görüş özdedir.”

anne 19
“Olduğumuz şey bizi biz yapar.”

anne 20
“Hafıza da ruh hali gibi çeşitli yönelişlere sahiptir.”

 

Bu dizi ile ilgili ne söylesem eksik kalır. İzleyeni ve seveni çok… onlar biliyordur, ama hala izlemeyenler kaliteli bir dram dizisi arayışı içindelerse mutlaka izleyin derim…

sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Sevdiğim Videolar -4 / Norveç’te köy yaşamı

Fondaki müzik de büyük etken ama bu videoyu her izleyişimde içimi çok hoş duygular kaplıyor. Çünkü şirin köyleri, basit yaşamları seviyorum.

Her yer alabildiğine yeşil… sakinlik… yalınlık… sadelik… Roller biçilmiş… ve her bir canlı kendi rolünün hakkını vermekte… Bundan sebep, havada keskin bir huzur kokusu, ekrandan geçip taaa içimize işlemekte… Peri masalı sanki!

Ve hatta gerçekliğini sorgulamadan da duramıyorum. Tüm bu güzellikler bir film setinden olabilir mi?

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Özetle… – 8

bsklt 1d

İster içinden bakılsın, ister dışından

bütün pencereler

birer yalnızlıktır, ev denen yalnızlığın yüzünde.

 

 

Hasan Ali Toptaş
özetle içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haziran 2018 – Aydöküm

Yaz tatilimin ilk ayı bitti… İçine sığdırdığım huzurlu Ege tatili ve hem evlatlı, hem keyifli bayram süreci ile anılar alemindeki  yerine çoktan yerleşti. Sayılı günlerdi… sırası gelen  yaşandı, miadını tamamlayan hayat denen döngünün şimdisinden tek tek koptu,  ayrıldı ve mazide kendine bir yer bulup saklandı. Şimdi damağımda çoğunluğu bal … az biraz kekremsi, (gıda zehirlenmemden dolayı) birazcık da acımtırak tat…   Yine de şükredilesi.

Bir de tık tıklarımı basarken “ülkem için hayırlısı ne ise o olsun” dilediğim, mantığımı asla kiraya vermediğim  seçim süreci… Şu yaşıma dek belki de sağlıktan sonra en fazla şükrettiğim şey; hayatımda yer eden her ama her şeye fanatizmden uzak gözlerle bakabilme becerim ve azmim ki Allah beni ne evladımın, ne eşimin, ne beğendiğim/sevdiğim herhangi birinin, ne de sempati duyduğum şeylerin körü körüne itaat eden azılı bir fanatiği yapmasın yeter ki!..  Fanatik insan duygularının esiri… kalbinin kölesi! Dar bakışlı… toptan kabulcü, toptan retçi!… Ve maalesef çabuk kandırılası… kolay güdülesi!…

Hazirandı… Mevsimlerden yazdı… Lakin günlerdir durma gök delindi, yağmurlar dinmedi. Temmuzda terasımda daha fazla vakit geçirmek hayalim… Çiçeklerim şenlenip domateslerim biberlerim serpilip büyürken onlarla daha yakın göz temasında olamamak eksikliğim, boşluk sebebim.

Okul zamanı vakit ayıramadığım bazı arkadaşlarımla kamp dönüşü daha çok birlikteydim. Dolayısıyla hava serin ve kapalı olsa da eve mahkum olmadım, bir yerlerde birileri ile kalabalıklar içindeydim. Sanırım son onbir yıl içinde arkadaşlıkları-dostlukları pekiştirdiğim, en verimli en keyifli süreci son yirmi gün içinde yaşadım. Yine de bir başına olmayı hala çok seviyor, her fırsatta keyfini sürmek için çabalıyorum.

Böyle anlarda da en sevdiğim şey izlemek ve okumak…  Özellikle izlenecek-okunacak listemdeki satırlara birer tık attıkça çok ama çok mutlu oluyorum. 🙂

Şurada yaptığım paylaşımda, blog aleminin keyifli aktivitesi “limonata tadında film maratonu” için listemi hazırlamış, yaz boyu izleyeceğim filmleri not düşmüştüm. İzleme serüvenimi bu liste ile sürdürmeye çalışıyorum. Yine de kocacıkla birlikte liste dışı izlediğimiz filmler de olmuyor değil. Ben ne kadar dram seviyorsam o da o kadar bilimkurgu seviyor ve ortak izlemelerimizde de hep onun istekleri galip geliyor. 🙂

the-space-between-us-2

Öyle vakitlerde listemde olmayan üç bilim-kurgu filmi izledim. İlki Bu Dünyanın Dışında  (The Space Between Us. ) Aslında film yapım tarihi olarak “limonata tadında film maratonu” listesine alınacak tarihte, yeni bir filmmiş. Ben hep dram odaklı araştırma yaptığım için bu filmi es geçmişim. Mars’ta kurulacak koloni için Mars’a giden bir kadın burada bir bebek dünyaya getiriyor ve ölüyor. Film, bu bebeğin büyüyüp merak ve romantizm eksenli arayışlar içine girmesi ile bilimsel tarafından uzaklaşıp duygusal bir akışa doğru evriliyor. Saf ve masum bir aşkı konu alan, uzay ve dünyadaki yaşam farklılıklarına dikkat çeken, bazen hüzünlendiren bazen gülümseten, vakit geçirmelik-hoş bir film. Ana karakter bir teenager olunca da duygusal-romantik bir gençlik filmi demek yanlış olmaz. The Passengers’ı sevenler bu filmi de seveceklerdir.

 

What-Happened-to-Monday 2

İkinci izlediğim bilim-kurgu Yedinci Hayat (What happened to Monday?) oldu. Filmde 7 kız kardeş var, hepsi karakter ve kişilik olarak birbirlerinden farklı olsalar da, tip ve yüz olarak birbirlerinin tıpatıp aynılar. Babaları isim olarak herbirine haftanın günlerini vermiş ve onları yaşadıkları toplumdan izole bir evde kimseler haklarında hiçbir şey görmeden-bilmeden bir gizlilik içinde yetiştirmiş. Çünkü yaşadıkları dönem, artan dünya nüfusunun  kontrol altına alınmak istendiği, ailelerin tek çocukla sınırlandırıldığı, baskıcı ve zor bir dönem. Bu kurala uymayanlar şiddetle cezalandırılıyor. Filmde atlamak isteyen olursa not düşmek istediğim bir iki açık-seçik sahne  var. Onun dışında konu itibariyle düşündürücü bir film. Örneğin, günümüzde her kafadan, her noktadan duyageldiğimiz “dünya nüfusu artıyor ve kaynaklar gelecekte insanlara yetmeyecek”  teorisi beyninizde yeniden yeniden çakıp duruyor. Film de sanki bunu pekiştirmek ister gibi… Oysa ki bunun tersi olan “hayır, evrende kaynaklar sınırsızdır, insanın ihtiyacı sınırlıdır” teorisi, bunun bir aldatmaca, bir oyun olduğunu içten içe hatırlatıyor. Malum kapitalizm bizi hep almaya-tüketmeye yöneltirken ilk teorinin de geçerli kalması için çaba sarfediyor. İşte bu film, bu iki teori üzerine düşünmek ve araştırmak için iyi bir sebep. Kızların dramatik sahnelerine takılı kalmadan, filmdeki atmosferi sorgulamak adına izlenmesi gereken bir film… Mesela ben bu filmi izledikten sonra dünyayı ve insanlığı tasarruf ve tutumun kurtaracağına kesin kanaat getirdim. Ama önce hükmünü süren kapitalizmin yerle bir olması gerek… İnsanlık daha fazla onurunu kaybetmeden bu mucize bir gün gerçek olabilir mi?! Neden olmasın!

 

Arrival 2

İzlediğim üçüncü bilim-kurgu ise Geliş (Arrival) idi. Film, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli hikayesinden uyarlanmış. Bir gün dünyaya uzaylılar geliyor ve dilbilimci olan bir adam onlarla insani bir ilişki çerçevesinde iletişim kurmak  istiyor. Ordu ise tam tersi, sertlikten, zorbalıktan yana… Tabii bunun bu dereceye gelmesi için, yakalanmak istenen o iletişim süreci üzerine şekillenmiş pek çok sahne var… Bu hali ile de, böyle bir durumla karşılaşma olasılığı olan izleyiciye kendi tepkisinin nasıl olacağını da sorgulatan bir film… Bazı sahneler sıkıcı ve yersiz germelere sebep  olduğu için çok da keyifle izlediğimi söyleyemem. Yine de sonuna dek bekleyip finali nasıl bitirdiklerini görmek istedim. Bunu beklerken de kendi kendime sormadık soru bırakmadım… Cevapları mı?…. düşündüm-taşındım… acaba şununla şu mu anlatılmak istendi deyip dursam da, film süresince net bir karşılık bulamadım. 🙂

 

little forest 2

Ve gelelim benim çok severek izlediğim “limonata tadında film maratonu” listeme… Listemden ilkin çiftlik konulu bir film olan Küçük Orman (Little Forest) isimli filmi seçtim. Bir Güney Kore filmi idi ve keşfettiğim anda okuduğum hikayesiyle kalbimi çoktan fethetmişti. Konusuna gelecek olursam, annesi tarafından terkedilmiş gencecik bir kız, işini ve şehirdeki yaşamını bırakıp çocukluğunu geçirdiği köye gelerek eski evlerine yerleşiyor. İlerleyen sahnelerde şehir yaşamındaki beslenme tarzının  ve çocukluğuna olan özlemin bu dönüşte önemli etken olduğunu öğreniyoruz. Aynı köyde yaşayan iki çocukluk arkadaşı da bir süre sonra filme dahil oluyor ve film, çiftlik yaşamının yanı sıra insan ilişkileri üzerine de örüyor örgüsünü… Sırasıyla kış-ilkbahar-yaz-sonbahar mevsimlerinin geçiş güzelliklerine tanık oluyoruz bol bol… yöresel yemeklerin pişme serüvenlerine… tarlaların, bahçelerin büyüleyici hallerine… Öyle çok fazla aksiyon yok ama insanı alıp götüren bir film… Başlarda bir kaçış öyküsü gibi görünse de, kişinin kendini arama ve bulma sürecini masum ve naif bir anlatımla ele almış bu filmi ben çok sevdim…

 

the bookshop 2

Listemden izlediğim ikinci film ise Sahaf (The Bookshop) oldu. Yine durağan ve sakin bir filmdi ama kendini çok çok sevdirdi. Penelope Fitzgerald’ın aynı adlı romanından uyarlanmış. İngiltere’de bir kasabaya gelip küçük bir kitapçı dükkanı açan kadının bu kasabada karşılaştığı zorlukları konu alıyor. Kadına dükkanında yardım eden bir de küçük bir kız var. Filmin sonunda kadından çok, bu küçük kızın dayatmalara nasıl karşı geldiğine tanık oluyoruz ki, filmi durağanlıktan çıkarıp finalle birlikte bittikten sonra da akıllarda yaşatan, devamını sağlayan en etkili, vurucu sahne de sanırım o. Kitapları, kitapçı dükkanlarını, İngiliz dönem filmlerini seviyorsanız, es geçmeyin, izleyin derim…

 

the glass castle 2

Listemden izlediğim üçüncü film Camdan Kale (The Glass Castle) idi. Film Captain Fantastic’le çok benzer. Onun gibi, ailesinin-çocuklarının özgürlüğünü okulsuz, harcamasız bir yaşamda arayan bir baba var. Belli bir zamana dek bu isteğini gerçekleştirebiliyor ama yerleşik bir yaşama geçmeye ve çocukların okulla tanışmasına daha fazla karşı koyamıyor. Anne ise kendi havasında… resimlerinde bir gün ünlü olacak muhteşem bir ressamın ayak izlerini görüyor. Karnının aç olduğunu söyleyen küçük kızına, “zaman harcayıp yapacağım yemek 1 saat sonra yok olup gidecek ama bak bu yapmakta olduğum resim bu dünyada hep kalacak” diye karşılık veren  ve resmini yapmaya devam eden annenin ruh halini varın siz düşünün…  İşte bu hal ve ortam dahilnde büyüyen çocuklar gün gelip birer yetişkin oluyor ve en çok da annesinin yemek yapmadığı o küçük kız, nişanlılık evresini, ailesini vesaire sorgulama sürecine giriyor. Ailecek izlenecek, hoş bir film. Film gerçek yaşamdan alınmış ve sondaki jenerikte ailenin gerçek bireylerini görüyor, daha da etkileniyor insan… Vay be, tüm bunlar gerçekmiş ha!

 

euphoria 2

Gelelim listemden izlediğim dördüncü filme. Adı Euphoria. Dramın en kuvvetle damıtıldığı filmlerden biri… Uzun zamandan beri birbiri ile görüşmeyen iki kız kardeş bir araya geliyor ve bilinmeyen bir yere doğru gizemli bir yolculuğa çıkıyor. Bir süre sonra gelinen yerin bir geçiş noktası olduğunu anlıyoruz. Kardeşlerden büyük olan ölümcül bir hastalığa sahip ve sonunun dramatik bir şekilde olağan haliyle gelmesini beklemeden, daha az acı çekerek, orada, kız kardeşinin yanında öl(dürül)meyi istiyor. Film her ne kadar bir ötenazi serüvenini konu alsa da iki kızkardeşin yıllar sonra birbirini bulması ve geçmişleri ile hesaplaşmasını konu alan, duygusal, melankolik, depresif bir film. Aynı zamanda aksiyonsuz, durağan ve şaşırtmacasız da… Sıkılmam derseniz, izlemeden geçmeyin.

 

the village 2

Listemde 30 adet film vardı ve etkinliğe ay ortasında katılmış olmamı da göz önüne alırsak izleme sayımda pek de fazla yol katettiğim söylenemezdi. Buna sebep, dışarılarda çok oluşumla birlikte, evde boş zamanlarımda The Village dizisinin peşine düşmüş olmam, diyebilirim. Her bölümü 1 saat olan The Village’ın yayınlanan iki sezonunu ve tüm bölümlerini soluksuz bitirdim. Sonuç olarak, ben bu diziyi çok sevdim… Kırsalda geçen İngiliz dönem dizilerini seviyorsanız kaçırmayın izleyin derim.

 

sapiens 2

Geçen yıldan beri okuma listemde olan birbiriyle bağlantılı iki kitaptan ilki, Hayvanlardan Tanrılara-Sapiens’i okudum Ilıksu’daki kamp günlerimizde. Kitap oldukça kalın ve 10 günde ancak bitirebildim. Konusu malum insanın yaratılışı ve evrimi üzerine… Bildiğimiz evrim teorisine derin ve güçlü verilerle ışık tutmakta yetersiz kalıyor ama bu teoriyi desteklemek için de cümlelerinin çoğunu varsayımlar değil de  sanki gerçekmiş, gerçekte olmuş gibi kuruyor. Örneğin, ilk insan türlerinin dünyada altı adet olduğu teorisini anlattıktan sonra, homo sapiensin ortaya çıkışı ile bu türlerin  nasıl yok olduğuna dair yine iki teori ortaya koyuyor ama kitabın ileri sayfalarında bu teorilerden biri sanki gerçekmiş gibi, bu türlerin yok oluşunu bu varsayıma bir gerçeklik olarak bağlamak istiyor, yokoluşu bu örnekle tanımlıyor. Okumadan önce, yıllardır kafamda birikmiş olan sorulara somut ve geçerli yanıtlar bulabilir miyim diye çok meraktaydım, okumaya başladım…  aynı merakı koruyarak okuma serüvenimi tamamladım. Kitap bu anlamda beni tatmin etmedi maalesef. Ama özellikle zekanın kullanılmaya başlandığı ve insanlığın gelişimini konu alan süreçler oldukça detaylı anlatılmış, tarihteki gelişim-değişim-dönüşüm verilerine somut ve güçlü ışıklar tutulmuş.. Bu anlamda okuyup öğrenilecek çok şey var.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

O papatyadan, bu papatyaya…

Hayatın uçar kaçar bişey olduğunu keşfettiğimden beri, mottolarımdan biri , belki de en etkilisi “hayat güzeldir”! Genele yayınca bu hissiyatı “olanla mutlu olmak gerek” gibi bir anlam taşıyor beraberinde. Ama bir de hayatın güzel olduğunu gerçekten, derinden hissettiren anlar var… o anlar hayat gerçekten güzel!

Misal, sepetimi takıp koluma papatya topladığım vakitler.

ppty 1

Hele ki az buz değil, kendimi kaptırınca ucunu bucağını bulamayacağım kadar genişse alan, cennet-i ala’dayım da sevinçten mest oluyorum adeta. O vakit yaşamak güzel… tasa uzak.. keder bensiz, ben kedersiz.

ppty 2

Güneşin sarı sıcak yayılışı sarıları beyazları güzellemiş… Çimenler hepten fosforlu… Doğa en saf, en bakir halinde…

ppty 3

Yüzünü ne zaman dönsen ona, güzelliğin ta kendisi orada..

ppty 4

Bense mutluluğun dozaşımından sersem sepelek zaten… adımlarım beş yaşındaki kız sekişinde.

ppty 5

Öyle anlar var ki, ruha kazınır, içe işler.. koparır insanı gerçekten, gerçeklikten… İyidir… Ola ki bir gün ihtiyaç duyduğunda, bulunuverirse anı kutunda, şifa verir, iyi gelir.

ppty 6

En çok da o anların hatrına, sarılıvermeli masalsı anlara…

ppty 7

Her bahar, o papatyadan o papatyaya koşmak belki de en büyülü masalım yaşadığım coğrafyada…

ppty 8

Şükür, rastlatana… yaşatana!…

ppty 9

Güzelin güzelliğiyle hemhal oldukça hayat daha da güzel zira!

hayat güzeldir içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum