28 Day Blog Challenge / 22 –

“İnanıyorum bu yazı faydalı olacak, bildiğin şeyler hakkında ipucu verebilirsin. Ne bileyim mutfak ipuçları ya da fotoğraf ile ilgili ya da şu an hiç aklıma gelmeyen birşeyle ilgili.. İpuçları hayati önem taşırlar, içlerinde deneyim barındırırlar..”

hatmi 1.JPG

Bu madde için hakkımı kendi hayatımda kullandığım “nasıl insan olurum” ipuçlarımı paylaşmaktan yana kullanıyorum. Bunlar benim yaşam tecrübelerimden yola çıkarak, bu dünyada nasıl yaşamam, nasıl düşünmem, nerede-nasıl bir duruş sergilemem adına belirlediğim kıstaslar… Yaşam yolumun mihenk taşları… Uzuuuun bir liste ama şimdilik 15i burada bulunsun.

hatmi 2

  1. Beyinlerini onun bunun güdümüne bırakanlar, vücutlarını ona buna pazarlayanlardan farksızdırlar. Her söyleneni dinle… Ama her duyduğuna inanma!
  2. İnsan dünyaya insan olarak gelir… İnsan olarak yaşayıp insan olarak ölmek zordur, akıl ve kalp gerektirir.
  3. Siyaseti, siyasetçilerden değil, siyaset tarihçilerinden öğren.
  4. Yaşadığın toplumda bir kokuşmuşluk bir yozluk varsa, bunda benim katkım var mı diye dönüp kendine sor. Dürüst olmayı elden bırakma ama. Kendini kandırdıktan sonra sorgulamanın ne kıymeti harbiyesi var!
  5. A Partisinin tüm icraatlarını takdir ediyor, B Partisininkini yerden yere vuruyorsan, kusura bakma ama sen akıl terazini kaybetmiş, yerine kalp terazini koymuşsun. Duygularıyla düşünenler, akıllı duruş sergileyemezler.
  6. Ne toptan redci ol, ne de toptan kabulcü… Bu tür insanlar güvensiz ve düşünsel anlamda önemsizdirler. Bu ayrımı bilenler çoktur, o taraflarda asla kabul görmezler.
  7. Sabit fikir insanı kuyuya gömer. Bağırır, yırtınırsın ama sesini duymamak için herkes oradan kaçar. Değişmediğin sürece ömrünü aynı kuyuda, aynı karanlıkta tüketir, gidersin.
  8. Açık sözlülük, patavatsızlık değildir. Açıksözlü neyi, nerede, nasıl söyleyeceğini bilir. Söz söylerken tüm uzuvlarından her türlü ifrazat saçanlar patavatsızın tekidir.
  9. Sen kötülüğünü sinsi sinsi yaparken, etrafına yaydığın enerji seni bal gibi ele verir. Kötülüğünün amacına ulaşması senin kurnazlığından değil, karşındakinin tecrübesizliğindendir. Ama o da (saf değilse) er ya da geç uyanır.
  10. Başkalarının yaşamına fütursuzca müdahil olduğun sürece, onların da senin yaşamına fütursuzca müdahale etme kapısını açmış olursun.
  11. En yakın arkadaşın da olsa, bir başkasının zevklerine-tercihlerine karışıyorsan, sen tam bir faşistsin. Faşizmi soyut kavramlarda arama, kendi içinde ara!
  12. Kötüye iyi, çirkine güzel, yanlışa doğru diyorsan, kaypağın-karaktersizin tekisindir. İnsanlar bunu yüzüne söylemezler ama öyle olduğunu iyi bilirler.
  13. İyilik planlı-programlı bir eylem değildir, peşinde koşarak yapılmaz, yaşanılmaz. Ortamı oluşur yaparsan adı iyilik olur. Sonra da zaten unutulur.
  14. Konuşmayı bildiğin kadar, dinlemeyi de bil!
  15. Vefa, erdemli olmanın belki de en büyük parçasıdır. Kaybedersen, tüm insanlık kaybeder!
Reklamlar
meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

28 Day Blog Challenge / 21 –

“Herhangi bir konuda eleştiri hazırlayabilirsin, telefon uygulaması, kitap, müzik ya da restoran ne istersen sana kalmış.”

Hiç hazırlıklı olmadığım yerden yakaladınız örtmenim… Aklıma gelen şeyi yazsam, vakit darlığından baştan savma hale getirip amacımdan jet hızıyla uzaklaşabilirim… Yani azcıkın sert konuşasım var da, kısacık bir yazı ile kaş yaparken göz çıkarmayayım! 🙂

Hayır, şöyle bir kaç saatcik daha zamanım olsa “giriş – gelişme (gelişme içinde bol bol örnekleme) – sonuç”  gibi ögeleri uzatır uzatır, anlatmak istediğimin daha da fazlasını  yazardım da… Çanakkale’den az önce gelip ayağımın tozu ile bugünün maddesini de çarçabuk kotarmaya yeltenmiş, beraberinde de birazcık dinleneyim sonra hemen işime bakayım moduyla oturmuşken nitelikli-kapsamlı bir eleştiri yazısı yazmam pek mümkün olmayacak…

Ama her şeyi göze alıp yine de şu eleştiriyi yapasım var.

Malum Osmanlı parçalanıp yok olduktan sonra büyük bir kurtuluş savaşı verdik ve Cumhuriyet sonrası mübadele adı altında, müslüman olup Avrupa’da (Balkanlarda) zulüm görmüş herkesi Türkiye Cumhuriyeti topraklarına getirdik, ev verdik, tarla verdik, ekmeğimizi bölüştük, iş sahalarımıza ortak ettik, geldikleri yerlerden daha güvenli bir yaşam sağladık… Bir günden bir güne de bunları başlarına kakmadık. Tarih bunu tam da böyle yazar. (Bunu Cumhuriyetten önce yüzlerce yıl bu topraklarda yaşamış köklü bir Türkmen aşiretinin torunu olarak, özellikle bu şekilde söylüyorum.)

mubadele 2

Bir Pomakla (beraberinde bir Trakyalı ile) evlendiğimden beri o kadar çok acıklı mübadele öyküsü dinledim ki, Atatürk iyi ki bu insanları zulmeden o ellerde bırakmamış, bu vatanda toplamış diye, içimden çok geçirdim… minnetle andım…

mubadele 1

Atatürk bunu yaparken mübadele yolu ile gelen insanların etnik kökenlerine, milliyetlerine vesaire hiç bakmadı. Osmanlı zamanında Anadolu’dan gönderilip Balkanlara yerleştirilmiş Türk kökenli göçmenleri geri çağırdığı gibi… Türk olmadığı  halde, Yugoslavya’nın müslümanlığı seçmiş Boşnak adıverilen halkını, müslüman Pomakları, müslüman Arnavutları, Romanları, kısacası zulüm gören herkesi ayrım yapmadan vatanına kabul etti… Amma velakin çok değil, ataları 100 yıl kadar  önce  zulümden kaçıp bu topraklara gelmiş olan bazı insanlar, bugün kendileri ile aynı kaderi paylaşan Suriyelilere “ülkemize neden geldiler, defolup gitsinler” eksenli çok çirkin yaklaşımlar sergileyebiliyorlar… Üstelik Suriyeli dediklerimizin hepsi arap da değil, büyük çoğunluğu Esed zulümünden kaçan Türk kökenli Türkmenler… Osmanlı yıkılıp sınırlar daraldığında bir kısım Türkmen sınırın öte tarafında kaldı çünkü. Hem arap olsun, Türk olsun ne fark eder!

Etrafımda kin ve nefretle konuşan kim varsa, hele hele atasının Atatürk sayesinde bu ülkeye gelmiş olduğunu bildiğim, duyduğum kim varsa, böylesi faşizan ve şövenist sözler, niyetler sergilediklerinde, ağızlarının üzerine terlikle yapıştırasım geliyor. Ne oldu da biz bu kadar vicdansız, insafsız, merhametsiz olduk! Hele hele kendi geçmişi aynı yara ile dolu iken yarasına bakmadan ahkam kesen insanlara çok fena ifrit oluyorum. Bir kendinize gelin ya hu?! Bu kadar mı kaybettiniz insanlığınızı?

Bu eleştiriyi de özellikle şu sebeple yazıyorum; ilkin sayınız azdı… cılız cılız kininizi-nefretinizi uluorta söylediniz… baktınız ayıbınızı yüzünüze vuran yok… arsızlığa prim verip fütürsuzca her yerde dillendirdiniz, kırk gün kırk gece aynı şeyi insanların kulaklarına bağıra bağıra yaptınız ki, kanlarına girdiniz, kalplerini zehirlediniz… Sayınız maşallah(!) epey çoğaldı… Meğer bazılarınız da kin kusmaya-düşmanlık gütmeye ne kadar meyilli, ne kadar amadeymişsiniz… sağduyudan, insanlıktan  çabucak çıkıverdiniz.

Dün aynı şey sizeydi unuttunuz… Ama bugün onlara ise, belki yarın yine size, bunu da aklınızın köşesinde tutunuz!

Allah idrakınızı ve vicdanınızı artırsın diyorum, kalbim el vermiyor bu zalimliğinize ilenemiyorum.

Son olarak da; anlayana sivrisinek saz, anlamayana da davul zurna az diyor, bazılarına batması pek muhtemel bu eleştirimi, varsın batsın, iyidir!, diyerek burada noktalıyorum.

İçimde kalmasındı… kalmadı!

(Madem sizler içinizdeki kin ve nefreti boca etme hakkını kendinizde görüyor, çirkin kalplerinizi sergilemeye utanmıyorsunuz… Öyleyse, ben madalyonun bu yüzünü ortaya sererken kendimi özgürce ifade etme hakkımı neden kullanmayayım?! Sizinki düşünce özgürlüğü ise ve bu yüzden bu kadar rahat, bu kadar fütursuz iseniz, bu da benim düşünce özgürlüğüm… düşünce özgürlüğümü kullanma hakkımı kullanıyorum.)
dobra dobra, meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

28 Day Blog Challenge / 20 –

Bugün hava nasıl ? Havaya göre bir liste hazırla mesela. ( film, kitap, kıyafet, yemek artık aklına ne gelirse )

Bir önceki listeyi “kopyala-yapıştır” kolaycılığı ile zamansızlığa kurban etmeyip kotarmıştım… Bu kez de aynısını yaparsam ayıp olur artık… Fırsat bulmuşken kuzu kuzu listemi hazırlayayım o halde.  🙂 Ama önce havamızdan haberler…

Bugün ders adına okulda ve evde en yoğun günlerimden biriydi… Totom henüz yer gördü… 🙂 İlçemiz, vasat belediyemizin isteksizliği nedeniyle doğalgaza ulaşma şansına eremediği için, sabah apartman kapımızı açıp adımımı dış dünyaya attığımda her zamanki gibi duman kokuları ve dumanın ta kendisi karşıladı. Pisti, kötü kokuluydu ama ılıcıktı hava… Boş günüm olsa ‘kitabını alıp, deniz kenarında bir masada oturup okumalık’… ya da ‘sepetini takıp koluna, kendini kırlara vurmalık’tı… Ama bunları aklımdan geçirmeye bile gerek duymadan topuklu botlarımla tık tık adımlarımı atarak, içimde “country roads, take me home, to the place …… ” okulumun yoluna düştüm… Peşine 5 ders + öğle yemeği + 2 ders ile saat 15.30 da evime ancak kavuştum. Ama bitmedi… kısa bir süre sonra küçüklerimle ders çalışmaca evde devam etti. Tam kuzucukları kapıdan yollamıştım ki, kocacık aradı… “Hadi gel, biraz sahilde volta atalım 🙂 ) Gün boyu, evde oturanı dışarılara çağıran güzelim havayı ucundan kıyısından yakaladım neyse ki…

cofee1

Güzel bir hava buldun mu yapılacak en güzel şey tadını çıkarmak… Durun ama ben dün gece güzel bir haber duydum, bugünden sonra onun tadını daha çok çıkarasım var… Sizinle de paylaşayım hemen… Yaşınızı duyup size yaşlı muamelesi yapmaya kalkan olursa gözüne gözüne sokun. 🙂

Efenim Dünya Sağlık Örgütü yaş dilimlerini yeniden düzenlemiş. Örgütün elindeki bilimsel verilerden çıkan sonuca göre liste şöyle;

0-17 yaş arası: ERGEN
18-65 yaş arası: GENÇ
66-79 yaş arası: ORTA YAŞ
80-99 yaş arası: YAŞLI

Nasıl motive edici ama! 🙂

“Yine bir kopyala-yapıştır liste”, diyenleri duyar gibi oldum… 🙂 Yok yok, liste adı geçmişken bu mutlucuk detayı da paylaşayım istedim. Meydan okumamızın raconuna uygun listem işte tam da aşağıda… (Şu günlerde ne izlesem diye düşünenlere… Zira hepsi de ‘en kısa zamanda izlenecekler’ listemde…)

— Geçen Kış – (L’hiver Dernier ) / (Last Winter)

— Edebiyat ve Patates Turtası Derneği – (The Guernsey Literary and Potato Peel Pie Society)

— Cherbourg’un Şemsiyeleri – (Les Parapluies De Cherbourg) (The Umbrellas of Cherbourg)

— Fil ve Kelebek – (The Elephant and The Butterfly)

— Manastırda Aşk – (Northanger Abbey)

— The Post

— Barbara

–The Seagull

— İz Bırakma – (Leave No Trace)

— Masamdaki Melek – (An Angle At My Table)

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

28 Day Blog Challenge / 19 –

“En merak edilenlerden, baştan itibaren blog maceranı dinlemek isterim.”

Anlatıyorum hemen… 🙂  98 bilgisayarla ilk tanıştığımız ve evimize internetin ilk geldiği yıl… Yaklaşık 10 yıl kadar ilgi alanlarım edebiyat siteleri, üniversitede okuduğum sürede alanımla ilgili araştırmalar, yabancı ülkelerden insanlarla chat yapmak, sörf yapmak gibi şeylerden ibaret idi… Sonra bir gün blogcuda (2007) ayrı ayrı gezi ve edebiyat/kitap bloglarımı açtım. Çok da sık yazmıyordum… İki yıl ara ara yazmak, bazen de hiç yazmamakla geçti. Ama çok fazla blog keşfetmiştim ve yeni ilgi alanlarım oluşuyordu. Keşfettiğim blogların çoğu da blogger’da blogspot uzantılı bloglardı, bazıları da tyepad uzantılı idi. Yıl 2009 olmuştu ve bir gün kendimi  blogspotta yeni bir blog açarken buldum. Gülşen ablamı yeni kaybetmiştim… hüzün denen şey iliklerime dek işlemiş vaziyeteydi ve beynimi meşgul etmek istiyordum. Üstelik Gelibolu’ya yeni taşınmıştık ve bu küçücük ilçede hayli yalnız hayli mutsuzdum… Gerçek hayatta kendime yeni yeni hobiler edinirken o hobilerimi paylaştığım “craft and decor” adı altında bir blogum olmuştu. Hobi ve dekorasyon bloglarının da hayli popüler olduğu bir dönemdi ki, birbirimizle etkileşim halindeydik. Nedenini hala tam olarak bilemesem de bir gün blogumun güncellenmediğini fark ettim. Ben her zamanki gibi paylaşımımı yapıyordum ama beni takibe alanlar paylaştıklarımı göremiyorlardı. Yeni bir blog açsam acaba yine aynısı olur mu, diye merak ederken rusyena.blogspot.com blogum doğdu (2010).

blog logom

Aslında ismi için çok şey denedim ama denediklerim hep alınmıştı, denemekten yorulduğum bir vakit, Pomak olan eşimin kendi anadilindeki ismim olan Ruşyena’yı yazdığımda şıp diye blog adım oluverdi. Pomak akrabalarım ve eşim de bazen bu ismi kullanıyorlardı zaten… Bloguma da çok yakışmıştı. Bu yeni blogumu ise günlük havasında yazmaya karar verdim. Hayatımda hüzünlü çok şey vardı ama ben orada hep güzel, pozitif şeyler yazacak, geleceğe hep güzel anılar bırakacaktım. Bunu yaparken sıkıldığım Gelibolu’yu keşfe çıkacak, sevmek için sebepler arayacaktım. Her Pazar’ı gezip keşfetmek adına, doğayla başbaşa olduğumuz bambaşka yerlerde geçirmeye başladık. Adına kırlar dedim… Sonra ne zaman fırsat bulsam kendimi kırlara attım… Blogumda paylaştım.

november 3

Ama bu blogum da ara ara güncellenme problemi yaşıyordu ve ben her defasında feedburner a gidip optimize etmek zorunda kalıyordum. Sonra bir gün tüm çabalarıma rağmen yine de güncellenemez oldu… Ben de tası tarağı toplayıp temelde aynı ama görüntüde yeni bir içerikle buraya, wordpress e taşındım. O günden beri de fırsat buldukça blogumu boşlamamaya çalışıyorum. Zira ne instagram, ne de facebook, twitter vesaire buradaki özgürlüğü ve masumiyeti sağlayamıyor.

İnsanlar oralarda sahneye çıkıp oyunlar oynar, kimi seyirciler de içlerinde ne varsa sahnedekilerin üstlerine boca ederken, burada evinizin kapısı sonuna dek açık olsa bile gelenler hep daha kibar… siz daha bir sizsiniz… Kendi adıma, kendimi en rahat hissettiğim yer bloglar!

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 14 Yorum

28 Day Blog Challenge / 18 –

Geldik 18. güne… Bizden istenen: “Evet bugün yaratıcı günümüz, bugün blogun için yeni bir seri başlat. Bu yazı ilki olsun ve elinden geldiğince her ay devam ettirmeye çalışabilirsin mesela..” 

Edebiyatı hep sevdim ben… Dolayısıyla okumayı da… Okuduğum kitap benimse, ilgimi çeken-hoşuma giden satır altlarını çizmeden duramam… Yepyeni teknikler, metaforlar, zaman ya da anlatıcı sıçramaları vesaire keşfetmişsem o bölümü belirgin hale getirip ne olduğuna dair dikkat çeken notumu o sayfaya illa ki düşerim… Her kitap da bu halimden nasibini almaz  aslında… Ustaca yazılmış, edebi niteliği yüksek, farklı, okunması-incelenmesi büyük kazanç ise kalemimden çekeceği de vardır… öylesi kitapları da kimselere veremem… kütüphanemde saklarım, hayatımdan eksik edemem.. Genellikle öykü kitapları, şiir kitapları ve romanlardır bu kitaplar… Kitap beni kendine ne kadar hayran bırakmışsa yazarına da o kadar hayranlık duymuşumdur. Başka başka kitaplarını okumak için hemen peşine düşerim.

Anton Çehov’u ilkin Adam Öykü Dergisi sayesinde keşfetmiştim. Anyuta isimli öyküsünden kesitler vardı ve yazı da bu öykünün çözümlemesi üzerine idi… O kısacık kesitlerle ve vurucu inceleme yazısı ile bende öyle merak uyandırmıştı ki, hemen öykü kitaplarını araştırmaya başladım. Bulabildiğim kitaplarında bambaşka öyküleri vardı ama Anyuta’sı yoktu… Bulmalıydım, okumalıydım… O vakitler internet hayatımıza yeni yeni girmişken yabancı kısa öykülerin olduğu bir sitede İngilizcesini buldum… Oturdum tek tek Türkçeye çevirdim. Tahmin ettiğim gibi nasıl güzel, nasıl vurucu bir öykü çıktı karşıma… İşte o öyküyle birlikte diğer öykülerini okudukça artık Anton Çehov’un iflah olmaz bir hayranıydım.

anton-cehov

Bugünün meydan okuması üzerine düşünüp taşınınca da, kendi kendime,  kırlarının fotoğraflarını eklediğin “kırlarda” kategorin, gezip gördüğün yerlerin fotoğraflarını eklediğin “yollarda” kategorin var da Ruşi, sokak fotoğrafların için “sokakta” kategorin yok ama, dedim… Sahi sokakta diye bir kategorim olsaydı ne de hoş olurdu… Nasıl ve hangi konseptle paylaşabilirim diye düşününce de çok sevdiğim edebiyatçılar geldi aklıma… Kitaplarından altını çizdiğim satırları sokak fotoğraflarımla harmanlayıp blogumda yeni bir seri başlatabilirdim. Böylece bugün  “Edebiyat Sokakta” kategorim doğmuş oldu. İlk alıntılarımı en sevdiğim yabancı öykücü olan canım Anton Çehov’dan seçiyor, yeni kategorimi ilginize sunuyorum… Blogunda seri postlar paylaşmayı seven biri olarak bu kategorimi de şimdiden çok sevdim. 🙂

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Edebiyat Sokakta / Anton Çehov

 

ed sk1 14

“Elinize bir kitap alsanız, köşeye çekilip okusanız, kötü mü olur?”

 

ed sk1 12

“Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın.”

 

ed sk1 8

“Belirsizlik daha iyi… Ne de olsa, umuttur…”

 

ed sk1 9

” Bakın kar yağıyor… Ne anlamı var? “

 

ed sk1 10

“Kışmış, yazmış, umurunda değilse; mutlusun demektir…”

 

ed sk1 11

“Mutlu olmak istiyorsanız hiçbir şey istememeye bakın.”

 

ed sk1 17

“Mutsuzluk insanları birleştirmez, ayırır…”

 

ed sk1 15

“Mutsuz insanlar bencildir, kötüdür, nefret doludurlar; haksızlık yaparlar çevrelerindekilere…”

 

ed sk1 16

“Mutluluk kalıcı değildir, olmamalı da zaten, hayatın bir amacı veya anlamı varsa bunlar bizim küçük mutluluklarımızda değil, mantıklı ve büyük şeylerdedir.
İyilik yapın!”

 

ed sk1 13

“Edepli davranın, o zaman ağlamazsınız.”

 

ed sk1 1

“Sevmeden evlenmek, inanmadan ibadet etmek gibi alçakça bir iştir.”

 

ed sk1 2

“Belki biz aslında yokuz da bize varmışız gibi geliyor.”

 

ed sk1 3

“İnsanın gözsüz kalması gibi bir şeydir evin kadınsız kalması.”

 

ed sk1 4

“Kadınlar kedi gibidir, sevdiklerine ölünceye değin bağlı kalırlar.”

 

ed sk1 5

“Bize ciddi, önemli, hem de çok önemli görünen şeyler, gün gelecek unutulacak ya da önemsiz görünecek.”

 

ed sk1 6

“Önemli olan plan değil, insanın nasıl yaşadığıdır! İki kez gelmez dünyaya insan, ona verilen bu yaşamın değerini bilmelidir.”

 

ed sk1 7

“Bugün bana, yarın sana.”

 

Anton Çehov

anton-cehov

Edebiyat Sokakta içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

28 Day Blog Challenge / 17 –

“Takıntı denmez belki ama, bazı eşyalara takılırız eskise de hep onları kullanırız ya, var mı senin de böyle takılıp kaldıkların ?” diye sormuş sevgili Ezgi…

Benim gibi eskici, eskilerine kıyamayıcı birisi için bol malzemeli bir soru bu… Zira anne-babamın hiç bir evladında bu denli bir biriktirici ruh olmamasına rağmen, ben çocukluğuma ait ne varsa atılmasına kıyamıyor, alıp evime taşıyordum. Eh, müzelik epey de bir eşyam oldu. Özellikle Ayşen ablam iyi bir sadeleştirici ve atıcıdır. Çeyizinden ya da benim çocukluğuma denk gelen gençlik dönemlerinden kalma neyi varsa, atacağı sırada yanında isem aldım aldım, valizime tıkıp nerede yaşıyorsam oralara taşıdım. Sonraları zaten birşeyleri atacağı zaman, bana göstermeden-sormadan atamaz oldu. Ne zaman Mersin’e gitsem “bunları sen görmeden atmak/vermek istemedim” 🙂 der, dolap içlerini ya da beklettiği kolilerini seyrime sunar. Ben de bir müzayede görevlisi titizliğinde “ayy şunu şunu alıyım, şunlar kalsın bari, nasıl taşıyayım” (taşıyabilsem onları da alıcam hahahha) der, her parçada çocukluğuma gider, ablamı anılar deryasında yüzdürür, bazen de boğarım. 🙂

İşte öyle öyle, neler biriktirdim evimde… 🙂 Ve fakat meydan okuma sorumuzdaki “kullanma -kullanılma” durumu söz konusu olunca işim epey kolaylaştı. Çünkü çok önemsediğim anı parçalarını kullanmaya kıyamıyor, ya dolap-çekmece içlerinde saklıyorum ya da kutularında istifliyorum. 🙂

Kullandıklarımı bulabilmek için de aldım fotoğraf makinemi elime, odaları şöyle bir dolaştım, dolayısıyla epeyce bir malzemeye ulaştım. Bir kaç da önceden çekilmiş fotoğrafım vardı. İşim kolaylaştı… Kaydadeğer olanlarla postumun gereğini yerine getirmeye başlıyorum efenim. 🙂

Bu gördüğünüz koltuk takımı 31,5 yıllık koltuk takımım… 🙂 İlk halinde ahşap kısımlar  koyu kahverengi renkteydi ve kumaşı gülkurusu kadifedendi. 13 yıl öyle kullandıktan sonra,  bordo üzerine altın renkli Osmanlı motifleri olan bir kumaşla kaplatarak 15 yıl da öyle kullandım. 3 buçuk yıldan beri de fotoğrafta görüldüğü hali ile bize eşlik ediyor. Kendisiyle kolay kolay ayrılabileceğimi de hiç sanmıyorum. 🙂

mo17 7

Bu gördüğünüz mutfak masam da en az 25 yıllık vardır. Açık kahve ahşap rengi idi. 3,5 yıl önce böyle renk renk boyadım. Mutfağımızda bize eşlik etmeye devam ediyor. Masanın arkasında gördüğünüz ahşap dolap da en az 20 yıllık var. Son 3,5 yıldır beyaz rengiyle bizimle beraber.

mo17 3

Şu gördüğünüz 21 yıllık bilgisayar masası da kızımın çocukluğundan kalma… Şimdi de hobi odamda yazarken, bir şeylerle uğraşırken bana yardım ediyor. 🙂

mo17 2

Aaaa şurada da çocukluğum varmış… 12 Eylül darbesi yeni olmuştu. Evlerimizden dışarılara çıkmamız yasak… Nazlı teyze ödünç kahve almıştı bahçelerimizin arasındaki ortak duvardan… Bir vakit sonra bizim ona verdiğimiz kahve fincanından daha büyük bir fincanla daha fazla miktarda kahveyi “Kadriye hanım, almazsan ölümü öp” diyerek anneme zorla iade etti. Ben de “ne güzel fincanmış” deyivermiştim çiçeklerine bakarak. “Al kızım senin olsun” deyivermişti. Gelini izine geldiklerinde Almanya’dan getirmiş, nesgayfe mi ne adını bile bilmediği(miz)  simsiyah su gibi bir şey içiyorlarmış içinde… Nazlı teyze de bu boy fincanla ne kahve içilir (ki o zamanlar ülkemizde tek Türk kahvesi biliniyor, onun fincanları da malum küçücük), ne de su… bir işe yaradığı da yok diye evinde fazlalık görüyormuş zaten… Israrla geri çevirmelerime rağmen, ısrarla “almazsan ölümü öp” 🙂 diyerek vermişti bana… O gün bu gündür bu fincan benimle… 🙂 Şimdilerde hobi odamda tığlarıma ev sahipliği yapıyor.

mo17 14

Yine çocukluğumdan kalma 6 parçasını da gözüm gibi koruyarak bugünlere getirdiğim duralex fincan takımımla tanıştırayım sizi… Ben ilkokuldayken babam Almanya’ya geziye gitmişti. Gelirken bir dolu şey getirdi. Bir de kutusunda bu kahve fincanları… O vakitler kızlar ikiye ayrılırdı; kocaya gidecek kızlar, okuyacak kızlar… Babamın biz 5 kızı da okuyacak kızlar grubundan olduğumuz için evde çeyiz hakkında konuşmak hoş karşılanmazdı. Okumayıp evlenmek mi istiyorduk yoksa!.. Hele ki annem kıyameti koparır, hemen sustururdu. Ben de nasıl oldu ise bu fincan takımını görünce öyle bir bayıldım ki, “bunu benim çeyizime ayıralım” dedim. Ay demez olsaydım, annem ” okumayıp kocaya mı gideceksin… koca moca unut… okuyacaksın sen” diye bütün kızgınlığını üstüme boca etti. Daha çocuğum ayol… Koca adayı bile yok! 🙂 N’aptım bilmiyorum, muhtemelen adı “küçük oda” olan içi kitap dolu kütüphane odamıza gitmiş elime bir şeyler alıp okumaya başlamışımdır. (O vakitler ne travmalar yaşardık da hiç birimizin psikolojisi filan da bozulmazdı… Şimdi öğretmen azcık çocuklarına kızdı/bağırdı diye, bütün anne-babalar kriz geçirecek vaziyette… küçücük çocukların çoğu da psikolog-psikiyatrist muayenehanelerinde…ilaçlarla tedavilerde… neyse işte nerelere geldim, ben döneyim yine esas mevzuya…) Sonra ne zaman o fincan takımı ortaya çıksa amacını asla dile getirmeden 🙂 “bu Ruşi’nin” dedi annem… Benden önce evlenen ablalarım da çeyizlerine katmayıp onu bana bıraktılar, çeyizime arsızca istediğimden… 🙂 Evlendiğimden beri de bu fincanlarım hep benimle… O kadar çok kişi kahvesini onlarla içti ki… hala bile misafir gelse -o kadar çok fincan takımım olmasına rağmen- ilkin elim onlara gider. 🙂

mo17 11

Rahmetli annem de eşyaları ile arasında duygusal bağı olan bir kadındı. O hem Cumhuriyetin 20 yıl sonrasından itibaren yokluk yıllarını ve daha sonraki karaborsa dönemlerini iyi bildiği için tasarruflu ve tutumlu bir kadındı da… Dolayısıyla eşyalarına kıyıp atamazdı. Bugün anneme ait çok şeyi saklıyor olmamın altında annemin kıyamadığı şeylere, kıyıyor olmanın vicdanımı yaralayacağı gerçeği yatıyor. Kullanmasam da bir dolu şeyi o yüzden hala bende… (Çocukluğuma indim ve kendi teşhisimi kendim koydum. 🙂 ) Ama şu meyveliğini bazen salonumda süs olarak bazen de gerçekten meyvelik olarak kullanıyorum. İlk hali yeşilimtrak bir cam iken, ben onu hiç çıkmayan bir boya ile pembe renge boyayıp hayatımın içine kattım. Gördükçe anıları yadediyor, severek kullanıyorum.

mo17 5

Bu çay takımı da annem ve çocukluğum demek… (Belki bir gün fincanlarına mini mini kaktüsler, skulentler dikerim. Büyüğünü de bazen vazo olarak kullanıyorum zaten)

mo17 8

Bu fincan takımı ise hem annem, hem Gülşen ablam… hem de çocukluğum… Kahvesini büyük fincanda isteyenlere özellikle bu fincanlarla servis yapıyorum.

mo17 10

Bu biblolarım da annem, Ayşen ablam ve yeni evliliğim demek… Omuzlarındaki terazi gibi iki kollu sepette balık taşıyan balıkçılarım da vardı ama onları çekmecelere tıkmışım demek ki… bulamadım… Bunları ise evlendiğim ilk günlerden beri bazen büfemin içinde, bazen de dresuarımın üzerinde hayatıma katmaya devam ediyorum.

mo17 9

Bu çay takımım da 30 yıllık vardır… Ta Almanyalardan hediye geldi… Anısı çok… modası geçse de veremem ki!

mo17 12

 

Fotoğrafı net çekememişim… Bakın bu da 31,5 yıllık rendem… Alındığı günü bile hatırlıyorum… Ve hala kullanıyorum. Ne zaman kullansam da yeni evliliğimin başka başka anlarını hatırlıyorum. 🙂

mo17 13

Bu da kızımın çocukluğu… Sakladığım tek şey bu değil tabii ki… Ama kullandığım tek şey belki de…

mo17 6

Etrafa daha detaylı baksam daha başka şeyler de geçer elime ama şimdilik bu kadar olsun…

Aaaa unutuyordum az kalsın, benim bir vazgeçilmezim de tayt giyme zevkim… 18 yaşımdan beri tayt giymekten vazgeçemedim.. bacaklarım çarpılıp bir yumak ninecik olduğumda da tayt giyer miyim acaba? 🙂

mo17 4

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 11 Yorum

28 Day Blog Challenge / 16 –

Bugünün meydan okuma maddesi; “Yine bir liste günü, herhangi bir konuda 10 maddelik bir liste hazırla. Artık konu sana kalmış.”

Aşağıya George Carlin’in yaşama dair altın sözlerini listeliyor, bugünün görevini de tamamlamanın huzuruyla, -listedeki maddeleri baz alarak- günü yaşamaya geçiyorum… Sizlere de gönlünüzce, keyifli, musmutlu haftasonları!…

pencere 2

— Zorunlu olmayan sayıları çöpe atın: yaş, kilo, boy. Doktorunuz düşünsün onları. Bunun için ücret alıyor sizden.

— Sadece neşeli arkadaşlarınız olsun. Suratsızlar, negatifler sizi aşağı çeker.

— Küçük şeylerden zevk almaya bakın.

— Sık sık, uzun uzun, vargücünüzle gülün. Soluksuz kalıncaya kadar gülün.

— Gözyaşları olacaktır. Katlanın, yas tutun, başka yaşantılara geçin.

pencere 3

— Sevdiklerinizle doldurun çevrenizi; aile, kedi, köpek, kuş, balık, yadigarlar, müzik, bitkiler, hobiler, ne olursa. Eviniz sığınağınızdır. Tadını çıkartın.

— Sağlığınızın kıymetini bilin. İyiyse üstüne titreyin. Bozuksa düzeltin. Siz kendiniz düzeltemiyorsanız yardım sağlayın.

— Vicdan azabından uzak durun. Çarşı pazarda gezin, komşu illerde ya da dış ülkelerde dolaşın; ama sakın suçluluk, pişmanlık duygusuna yönelmeyin.

— Sevdiğiniz insanlara onları sevdiğinizi söyleyin, hissettirin her fırsatta.

— Unutmayın ki yaşam, aldığımız soluklarla değil, soluk kesen anlarla ölçülür.

 

Bu arada; George Carlin de altın sözlerini meydan okumamda paylaşacağımı bilmiş gibi 10 maddeyle sınırlamış… sevdim bu güzel tesadüfü... 🙂

hayat bilgisi, meydan okumalar, paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

28 Day Blog Challenge / 15 –

Bugünün sorusunu çok sevdim…

“En çok merak ettiğin birşeyi araştır, iyice öğren bize de anlat. Bilgileri paylaşalım belki başkasına farklı bir şekilde temas eder ne dersin ?”

“Allaaaahhhh!” derim… 🙂 Zira bir kaç yıldır hayallerimi süsleyen bir yer var, İğneada Longoz Ormanları… Henüz gidip göremediğim için de hakkında çok fazla bilgim yok. Bir bildiğim gidip gördüğümde hayallerimden çok daha güzel, masalsı bir yere düşeceğim, bunu kalben hissediyorum.

Bugünün bahanesiyle hakkında araştırma yapıp buraya depolayayım ki, fırsat bulduğumda yola çıkarken elimde bir sürü bilgi olsun. Çıktığım yolu kolaylasın, daha da anlamlandırsın. Bununla birlikte, oralara gitmek isteyenler için de bir ön bilgi, bir rehber olsun.

iğneada longoz 1

Foto: hurriyet.com.tr

Öyleyse öncelikle bu ormana adını veren “longoz” terimi ile başlayalım.

“Longoz (Subasar Ormanı) Nedir?

Longoz, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapatması sonucu akarsuyun biriktiği yerde oluşan bir özel ekosistemdir. Yalnızca belirli ağaç (örneğin, dişbudak, kızılağaç, vs), bitki (örneğin, göl soğanı, su menekşesi, vs) ve kuş (örneğin, kara leylek, balıkçıl, vs) türleri bu yaşam ortamını tercih ederler.

Bu ekosistemin devamlılığı için en temel koşul, bol suyun devamlı var olmasıdır. Su, getirdiği kil ve organik materyal ile bu sahaların topraklarını mineral ve organik materyal yönünden zenginleştirir. Bu sucul ormanlar yağmur ormanları gibi gürdür. Bununla birlikte, yağmur ormanları gibi sadece yağışa ve hava nemine değil, daha çok ‘taban suyu’na bağımlıdır. Bu özellikleri ile tropikal bölgelerin ‘mangrove’ ormanlarına benzer.

Longoz ormanları nadir rastlanan ekosistemlerdir. Türkiye’de İğneada (Kırklareli), Acarlar (Sakarya) ve Sarıkum’daki (Sinop) longoz ormanlarının yanı sıra, Kızılırmak Deltası’nda da (Samsun) longoz niteliğine sahip ormanların çok küçük kalıntıları kalmıştır.

Bunların dışında yeterli büyüklük ve kapalılığa sahip alüvyal-subasar orman kalmamıştır. Bu nedenle elimizde kalan son longoz ormanlarının varlıklarını sürdürmeleri çok önemlidir.” (1)

longoz konum

Foto: hurriyet.com.tr

Sözkonusu İğneada’daki Longoz Ormanı madem… Hakkında (konum ve yapısal özellikler bağlamında) genel bilgiler alalım…

“Longoz (subasar) tipi ormanlık alanı; çoğunlukla yağış miktarının yüksek olduğu ilkbahar-kış mevsiminde tabanı sularla kaplanan ormanlık alandır. Kırklareli İli Demirköy İlçesine bağlı İğneada Beldesinde bulunan Longoz Ormanları Milli Parkı, Bulgaristan sınırına yakın Karadeniz sahil şeridinde yer almakta ve 3155 hektarlık alanı kapsamaktadır. Alan, Bakanlar Kurulu kararı neticesinde 13.11.2007 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak ülkemizin 39. Milli Parkı olarak tescil edilmiştir. Milli Parkın yer aldığı İğneada beldesi, Demirköy ilçesine 27 km, Kırklareli il merkezine 97 km, İstanbul’a ise 237 km uzaklıkta yer almaktadır.

Milli Park sahası iki parçadan oluşmakta, bu iki parça arasında İğneada belde merkezi yer almaktadır. Milli Parkın güney bölümü Saka Gölü, Deniz Gölü, Hamam Gölü, Pedina Gölü, Mert Gölü ile bu göllerin etrafındaki sazlık alanlar, longoz ormanları ve yaprak döken ormanlar; Milli Parkın kuzey bölümü ise, Erikli Gölü ve çevresindeki sazlık alanlar ile bu bölgeyi çevreleyen longoz ormanlarından oluşmaktadır.” (2)

longoz nilüfer

Foto: seedsonwheels.com

Gittiğimizde hangi bitkileri/çiçekleri görme olasılığımız var? Her bitkiyi, her çiçeği her mevsim görmek-bulmak mümkün değil belki ama yine de florası hakkında bilgimiz olsun…

“Yıldız Dağlarını kapsayan aday biyosfer bölgesinde yer alan longoz ormanları, göl ve lagün sistemleri ve kıyı kumulları gibi bölgenin biyolojik çeşitlilik açısından öne çıkan ekosistemlerini içine alan İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nda 472 farklı bitki türü kaydedilmiştir.

Longoz (subasar) ormanlarının habitatları arasında karışık orman ağaçlarından dişbudak, kayın, saplı meşe, sapsız meşe, ova akçaağacı, çınar yapraklı akçaağaç, üvez, ıhlamur, kızılağaç, mürver, kızılcık, karaağaç ve gürgen gibi ağaçlar yer almaktadır.

Sulak alan bitkilerinden tatlı su bataklıklarında görülen tehdit altındaki Göl Kestanesi ve Nilüfer toplulukları yüksek su kalitesinin göstergesi olarak kabul edilir.

Kıyı kumulları, longoz ormanları ile birlikte İğneada’nın en hassas ekosistemlerini oluştururlar. Kıyı kumullarında 46 bitki türü tespit edilmiştir. Bu bitkilerden Karadeniz Salkımı, Kilyos Peygamber Çiçeği, Kıyı Kerevizi ve Sahil Sığırkuyruğu endemik türlerdir; Avrupa’da yalnızca Trakya’nın Karadeniz sahillerinde görülmektedir. Alanda yayılış gösteren Kum İncisi, Peygamber Çiçeği, Akyumak ve Kum Zambağı ise Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır.

Ayrıca alanda, Siklamen, iki yapraklı ada soğanı, kardelen ve mavi bataklı süseni ile ters lale ve orkide türleri görülür.” (3)

igneada-ibibik-kuslari

Foto (İbibik Kuşları): vimpir.com

Hayallerimi süsleyen bu büyülü orman hangi hayvanlara ev sahipliği yapıyor acaba ? Ayı da çıkar mı karşımıza? 🙂 Yukarıdaki ibibikleri görme şansımız olur mu? Faunası nedir, nasıldır?

“Milli parkın faunası memeliler, kuşlar, böcekler, sürüngen ve iki yaşamlılardan oluşmaktadır.

Memeli tür çeşitliliği yüksek olan İğneada ve çevresi, Türkiye’deki memelilerin %34’ünü Trakya’dakilerin %57’sini oluşturmaktadır. Milli Parkta yarasa türleri haricinde 41 memeli türü tespit edilmiştir. Alanda; geyik, karaca, yaban domuzu, kurt, tilki, çakal, yaban kedisi, sansar, porsuk ve temiz suların göstergesi sayılan su samuru gibi önemli yaban türleri yaşamaktadır.

Türkiye kuş varlığını oluşturan 454 kuş türünden yarıya yakını yıl içerisinde İğneada’da görülebilmektedir. Milli Park, çok sayıda su kuşu ve yırtıcı kuşun özellikle de leyleklerin sonbahar göçünde geçiş yoludur. Alanda görülen 9 kuş türü İğneada ekosistemi için gösterge tür olarak kabul edilmiştir. Bu türlerden Küçük Yeşil Ağaçkakan ülkemizde sadece Kuzey Trakya’da yayılış göstermektedir. Cüce karabatak, akkuyruklu kartal ve küçük kerkenez ise Avrupa Kırmızı Listesinde nesli tehlike altında olan ve tehlike altına girebilecek türlerdir.

Milli Parkta, 35 balık türü, 27 sürüngen, 9 ikiyaşamlı ve 310 böcek türü tespit edilmiştir. Balık türlerinden dere hamsisi, deniz iğnesi, tatlısu kaya balığı, kurt balığı, noktalı inci balığı, acı balık, taş yiyen balık, karaburun balığı; iki yaşamlılardan pürtüklü semender, gece kurbağası, siğilli kurbağa, ova kurbağası ile sürüngenlerden oluklu kertenkele, yeşil kertenkele, ince kertenkele, duvar kertenkelesi ve Trakya kertenkelesi Bern Sözleşmesi’nin koruma listesinde yer almaktadır.” (4)

dupnisa

Foto (Dupnisa Mağarası): gezimanya.com

İğneada Longoz Ormanları’na gitmişken çevrede görülebilecek daha başka tarihi, turistik güzellikler, değerler var mı? Rastgelebileceğimiz kültürel farklılıklar neler?

“İğneada çevresinde yörenin tarihine ışık tutan birçok tarihi yapı yer almaktadır. Sivriler köyü Çatalarmut mevkiinde Cenevizlilere ait yıkılmış kalelere rastlanmaktadır. Ayrıca köy içerisinde Traklara ait evleri andıran eski yapılı sazlık evler bulunmaktadır. Yine Sivriler köyü Erikli bölgesinde Traklara ait mezarlıkların olduğu söylenmektedir. Trak  evleri yerden belli bir yükseklikte kazıklara oturtulmuş ve çatısı ve çevresi sazlıklarla örtülü bir yapı halindedir. Hamam gölü ile Bulanık derenin denize döküldüğü yer arasında kalan ve Aypolos denilen bölgede tümülüsler, höyükler, eski bina kalıntıları ve kırklara ait mezarlar yer almaktadır. Longoz ormanı içerisinde Traklara ait kazıklar üzerine oturtulmuş eski, ahşap ev kalıntıları olduğu söylenmekte fakat yeri tam olarak bilinmemektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde 1660 yılında İğneada açıklarından geçerken Bulanıkdere’n denize döküldüğü yerde üzeri kiremitli yaklaşık 300 haneli bir Rum yerleşim yerinin olduğunu yazmıştır.

İğneada açıklarında birçok gemi batığı yer almaktadır. 2. Dünya savaşı sırasında Yahudileri taşıyan bir gemi bu sularda batırılmıştır. Yine Romoflar dönemine ait bir askeri gemi bu açıklarda batmıştır. İçerisinde çok sayıda silah, top ve tüfek olduğu  söylenmektedir. İğneada Parkı yapımında da Osmanlı dönemine ait birçok top ve gülle bulunmuştur. Yalnız bu toplar tehlikeli  olacağı düşüncesiyle patlatılmıştır.

İğneada, Karadeniz’e kıyısı olan bir sahil beldesidir. Bu nedenle her yıl düzenlenen Karadeniz Yat Turu’nun uğrak yerlerinden biri olma konumundadır. İğneada’nın bu konumunun turizm açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Yöreye özgü gelenekler Asker uğurlama ve düğünlerde yörenin kendine özgü gelenekleri bulunmaktadır. O yıl yöreden kaç kişi askere gidecekse kişi sayısı kadar gün önceden şenliklere başlanmakta her akşam bir askerin evinde yemek yenip askerler davul zurna eşliğinde tüm yöreyi dolaşmaktadır. Düğünlerde ise yastık kapma adeti görülmektedir. Gelinle damadın yastığını kim kapıp düğün evine getirirse o kişi ödülünü almaktadır.

Yine eski bir adet olan bocuk gecesi adeti soğuk ve uzun kış gecelerinde birkaç ailenin bir araya toplanıp sohbetler edip, bu geceye özgü küllü mısır yenerek yapılan bir adettir. Yöre halkından olan ve yörenin tarihini çok iyi bilen Orhan Uyanık bocuk gecesinden şöyle bahseder: “Mesela bocuk gecesi yapılır bizim oralarda. O gece küllü mısır yaparlar; kabakları taşa vurup kırarak peçka  denilen kuzineye sürerler. Fırında pişmiş kabaklar kaşıkla yenir.”

Ayrıca her yıl Mayıs ayının ilk pazarında Hıdırellez şenlikleri düzenlenmektedir. Bu şenliklerde tüm halk toplanıp hep birlikte piknik yaparak gün boyunca eğlenmektedirler. Şenliklerden bir gün önce kekik toplanıp suya bastırılmaktadır. Ve akşam evin kapısına cadılar gelmesin diye çalı asılmaktadır. Sabah evden çıkmadan öncede kekikli su ile yüzler yıkanmaktadır.

İğneada yakınlarındaki Avcılar köyü sınırları içerisinde yöre halkının kutsal saydığı Derviş Ali Baba türbesi bulunmaktadır. Bu türbe yerli halk ve yöreye gelen turistler tarafından dua etmek ve dilekte bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir. Yöre halkı düğünlerden ve sünnetlerden önce mutlaka bu türbeye uğrayarak dua etmekte, dilekte bulunmaktadır.” (5)

Volçan Köprüsü

Foto (Rezve Deresi) : trakyagezi.com

Civarda başka doğal güzellikler var mı?

“İğneada, konumu itibarı ile mavinin yeşil ile kucaklaştığı bir bölgedir. Eşsiz ormanları, temiz kalmayı başarabilmiş akarsu ve dereleri, binlerce kuşa göçlerinde konaklama imkanı veren gölleri ve Karadeniz’in tüm güzelliklerini yansıtan kıyıları ile her geleni kendine aşık etmektedir.

İğneada’nın en bilinen dereleri Efendi dere, Çavuş dere, Madara dere, Rezve (Mutlu) dere ve Bulanık derelerdir.

Efendi dere: İğneada’nın kuzeybatısındaki ormanlardan doğar. Çok yağışlı bir günde beygir araba­sıyla birlikte dereden geçmeye çalışan ‘Şahin Ağa’ adındaki İğneadalı bir köylünün sel sularına kapılarak boğulması üzerine bu derenin üst kısımları ‘Şahin Dere’, üzerindeki köprüsü de ‘Şahin Dere Köprüsü’ ola­rak anılmaktadır. Efendi dere Şahin dere köprüsünden sonra Erikli Göl longozlarına girer ve İğneada’nın kuzeyindeki Erikli Göle sularını boşaltır.

Çavuş dere: Manastır olarak bilinen mevkiin kuzey kısımlarındaki ormanlardan (Çingene Bayın-Su dönümü mevkii) doğar, Salih Aga’nın Değirmeni olarak bilinen değirmenden gelen Palehor deresiyle, da­ha sonra da Korfa’nın altındaki Çerkez Deresiyle birleşir. Bu dere biraz aşağıda “Kanlı Dere” adını alır. “Dermatta” mevkiinden geçtikten soma “Gruda” olarak bilinen çayırlar mevkiine gelir. İğneadalıların “Bi­rinci Köprü” olarak adlandırdıkları eski “Mehmet Ağa” köprüsünün altından geçerek, doğuya doğru ak­maya devam eder ve Mert Gölü longozuna girer. Elmalı Çayırın yakınlarında Altın dere ile birleşir ve ‘De­rin Geçit’ adını alarak Mert Gölü’ne dökülür.

Madara dere: Karayokuş’un kuzey yamaçlarından doğar. Daha soma Boşnak Kulübeleri mevkiinden gelen Çakara deresi ile birleşir. Balyoz bayırının eteklerine geldiğinde Turulya geçidi köprüsünün altından geçerek, Mert Gölü longozuna doğru, doğu istikametinde akmaya devam eder. İğneada-Sivriler yoluna geldiğinde adı değişir ve Altın dere olur. Daha aşağılarda diğer derelerle birleşerek “Deringeçit Deresi” adını alır.

Rezve deresi (Mutlu dere): Dereköy dağlarından doğar ve bazen güney-doğu, bazen de doğu yönünde akar. Mahya dağının güney yamaçlarından gelen birçok irili ufaklı akarsu ile birleşir ve daha sonra kuzeye yönelir. İncesırt köyü yakınlarında Bulgaristan’la olan sınırımızı çizerek doğu yönünde akmaya devam eder. Sisli oba ve Beğendik (Ayastefanos) köylerinin kuzeyinden geçerek Karadeniz’e dökülür. Bizlerin “Mutludere” olarak tanımladığımız bu derenin Bulgarca adı “Rezovska Reka” dır. Bu nedenle ‘Rezve De­resi’ olarak da anılır.

Bulanık dere: Hamdibey Köyü tarafından gelen Bulanıkdere, Demirköy’ün batısındaki dağlardan do­ğan Dolapdere ve Üç Dereler mevkiinde, Bıçkıdere ile birleşerek yöredeki en büyük dere olma özelliğini kazanır. Bulanık dere daha aşağılarda Kavakdere’yi de sularına katarak Karadeniz’e doğru doğu yönün­de akmaya devam eder. Fidanlık mevkiinde longozların içine girerek Karadeniz’e varmadan irili ufaklı bir­kaç dereyi de alarak sahildeki Deniz Gölü’ne ulaşır. Yorgunluğunu atmak üzere bu küçük gölde dinlenen Bulanıkdere, Saka ve Deniz Gölü longozlarını besledikten soma Karadeniz’e dökülür.

İğneada; sınırları içinde yer alan gölleri, bol oksijenli havası, lezzetli balıkları ve kolay ulaşımı ile doğanın içinde huzurlu bir tatil yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftandır. Bulgaristan sınırına 12 km. uzaklıktaki Kırklareli’ne bağlı İğneada, villalara ve kooperatiflere ev sahipliği yapmasına rağmen doğasını da koruyabilen ender bölgelerden olma özelliği taşımaktadır. İğneada’da; Erikli, Mert, Hamam, Pedina, Saka, Sülüklü ve Ramana isimleriyle anılan yedi göl bulunmaktadır. Sazan, kızılkanat, kefal, levrek, ilerya gibi balık çeşitlerinin yaşadığı göller koruma altında tutulmaktadır. İğneada’da, kumsalda yürüyüş yapmak ve sezonda denize girmek, ayrı bir keyif iken denizin yosun kokusu ile ormanın çam kokusunu teneffüs ederek yürüyüyenler, hem stres atmakta hem de kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da toplayarak keyifli vakit geçirmektedirler.  Haziran-Eylül ayları arasında yoğunlaşan İğneada, kış aylarında da hafta sonu, kentten kaçanlara huzurlu bir sığınak olarak kapılarını açmaktadır. Yabani hayvanlar ve kuşlar için doğal bir hayvanat bahçesi olan göllerin bir bölümü sazlıklarla kaplı olmakla birlikte özellikle Hamam ve Pedine gölleri; Bulgaristan, Rusya ve Tuna Nehri deltasından gelen kuğu, yaban ördeği gibi göçmen kuşlara ev sahipliği yapmaktadır.

Erikli Göl: İğneada’nın kuzeyinde eskiden “Bağlık Sırtı” olarak bilinen Gaydaros, Efendi Dere düz­lüğü, Kurt Pınarı ve sahilden geçen İğneada-Limanköy Beğendik yolu ile çevrilmiş olan göldür. Liman Merdi olarak da bilinmekle birlikte Osmanlıca haritalarda adı ‘Gapitoy Gölü’ olarak geçmektedir. Gölde sazan, kefal ve kaya balıklan avlanmaktadır. Kışın kuğu, kaz, sakar meke ve ördekler için iyi bir barınaktır. Suları yaz aylarında deniz seviyesinin altına düşer ve göl halini alır. Kışları ise suları yükselir ve deniz ile birleşir. İğneada’nın ‘Patlayan’ göllerinden biridir.

Mert Gölü: İğneada’nın güneyinde yer alır ve eski adı ‘Kocagöl’dür. Oldukça geniş bir yayılım göster­mektedir. Bu göl de kuğu, kaz sakar meke ve ördek gibi yaban hayvanları ile göçmen kuşlar için ideal bir konaklama ve barınma merkezidir. Gölde sazan, kefal ve kaya balıkları avlanabilmektedir.” (6)

………..

“Demirköy’de , ormanın içinde bulunan Sislioba Kalesi‘ni, tarihi dökümhaneyi ve Dupnisa Mağarası‘nı görün… Beğendik Köyü‘nde sazdamlı tek katlı yapıları inceleyin… Limanköy’e uğrayın ve burada meşe balı ile marmelatları tadın. “(7)

orman-pansiyon

Konaklama durumu nasıl?

“İğneada’da konaklama açısından pek çok alternatif bulunuyor. İğneada’ya 7 km mesafede bulunan İğneada Limanköy’de, insanların evlerinden dönüştürdükleri pansiyonlar var. İğneada’nın merkezinde de çok sayıda otel, pansiyon ve yine evlerden dönüştürülmüş pansiyonlar yer alıyor. İğneada Otellerinden ya da İğneada Pansiyonlarından size en uygun olanını seçebilirsiniz. ” (8)

Not: Aşağıdaki linkte oteller, pansiyonlar, apartlar vesaire detaylı olarak verilmiş… (Ben en çok yukarıdaki fotoğrafta görülen Orman Pansiyonlarını sevdim…) Ayrıca doğa yürüyüşleri ile ilgili tur bilgileri de var… Bilgiler zaman içinde güncelleniyordur mutlaka… Gitmeyi planlıyorsanız bu linke bakmayı da ihmal etmeyin.

http://igneadapansiyon.com/

 

 

 

 

Kaynakça:

(1) http://www.longozukoru.org/longoz/detay/LONGOZ/13/6/0%20adresinden
(2) (3) (4) (5)  http://igneada.tabiat.gov.tr/
(6) http://www.longozukoru.org/igneada/detay/Igneada-ve-Doga/11/4/0
 (7) (8) https://www.neredekal.com/blog/hafta-sonu-tatil-onerisi-igneada/
meydan okumalar, paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

28 Day Blog Challenge / 14 –

“Sana soruyorum bugün gerçekten nasılsın ?” sorusuna tam ve gerçek cevabım:

baharbahçe

Buruk… ama aynı zamanda tevekkülle yaşamına devam edecek kadar da olgun ve dimdik…

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 4 Yorum