Kasım 2019 – Aydöküm

Bitti sonbahar… Ne çabuk!.. Kış da hoş gelsin, hoşluklar getirsin… Bu sonbaharı her sonbahardan ayrı sevdim, kış bittiğinde de dilerim aynı şeyleri hissederim.

Kasım demek, Aralığa az kaldı demek. Aralık da -kış ve yeni yıl ayı olması itibariyle- cafcafın, renklerin, ışıltıların ayı demek. Onlar da en çok noelli filmlerde var. Son bir kaç yıldır terkettiğim alışkanlığım, bir ay erken, Kasımla birlikte içimde depreşmeye başladı ve noel temalı filmleri izlemeye Kasımda başladım.

Bu kapsamdaki filmler sıcacık aile filmleri… Konuları sabun köpüğü kıvamında olsa da izlendikten sonra izleyicisinin içinde hoş duygular bırakan filmler. Her sahnelerine bolca yedirilmiş renkler, ışıklar, ışıltılar, pırıltılar ve kış mevsiminin olmazsa olmazı kar da olunca izleyicisine bol bol depomin takviyesi yapan filmler. Şahsen ben öyle oluyorum. Konu soft bir şekilde ilerliyor, herhangi bir aksiyon-reaksiyon olmuyor, görselliğine odakladığı ve o görsellerle içimi de renkleyip ışıl ışıl yaptığı için çocukluğumdan beri noelli filmlere bayılıyorum. Bu yıl da depreşince bu duygum, önceliği 2018-2019 yapımı, yeni noelli filmlere verdim. Bu filmlerin çekimleri son model kameralarla yapıldığı için fotoğrafçılıkta çok sevdiğim arka flu – ön net ve hem derinlikli, hem de bol bol bokehli görüntüler var. Mekanlardaki ışıkları o blur üstü bokehler daha da tamamlamış, çarpıcı hale getirmiş. Hasılı son teknoloji ürünü bu filmleri çok keyifle izledim.

İlki “It’s Christmas, Eve” (Noel Müzikali) idi. Cıvıltıya, ışıltıya doymak istiyorsanız bu filmi mutlaka izleyin. Her sahnede mekan ne ise hem içini hem dışını bol bol süslemiş, ışıklandırmışlar. Drone la çekilmiş karlı mahallelerin ve ışıklı sokakların üstten görüntüleri çok hoş. Bu romantik görüntüleri tamamlayan romantik de bir konusu var. Filme adını veren Eve, babasının ölümünden sonra başka bir yere taşınmış. Bir kaç yıl sonra hem noel tatilini annesi ile birlikte geçirmek için, hem de okul denetmenliği görevi nedeniyle eski kasabasına geri dönüyor. Gittiği okullarda sorunları tespit ediyor. Sorunlu okullardan biri de eşinden ayrılıp kızı ile birlikte yaşayan müzik öğretmeni Liam’ın okulu… Okulun bütçe sorunu yüzünden müzik çalışmalarının askıya alınması ve Eve’in rapor hazırlayıp bu durumu üstlerine bildirmesi gerek. Ama Eve bunu yapmıyor, okulun bu sıkıntıdan kurtulması için Liam’la birlikte işbirliği içine giriyor. Çünkü aralarında tazecik bir aşk doğuyor.

.

İzlediğim ikinci filmin görselleri de en az bu film kadar güzel idi. Yine ışığa, pırıltıya, cıvıltıya doyuran bir film. Adı “Christmas Reservations” (Noel Rezervasyonları)… Bu filmde de annesinin ölümünden sonra yaşlı babasının işlettiği “Ağaç Sınırı kayak Evi” ne gelip hayatını babasına ve bu işe adayan Holly adında bir kızımız var. Noel tatili dolayısıyla kayak evleri çok kalabalık olacak. Olsun! Kızımız planlı-programlı olduğu için her şeyle ilgilenmiş durumda. Derken konuklar tek tek gelmeye başlıyor. Bu konuklardan biri de iki çocuğu ile tatil yapmak üzere gelen, Holly’nin eski üniversite aşkı. Adam eşinden ayrılmış. Holly de aşka küskün olsa bile hala bekar… Çok geçmeden eski aşk yeniden alevleniyor. Yalnız onların arasında mı? Orada bulunan her yaştan başka kişiler de aşık olmaktan nasibini alıyor. Holly aşkıyla birlikte yeni bir hayata adım atıp kendi hayatını mı yaşayacak, yoksa hayatını yine babasına ve bu kayak evine adayarak mı yaşamını sürdürecek, bu da filmin gizemi olsun.

.

Üçüncü izlediğim film “Holiday in the Wild / Christmas in the Wild” (Yabanda Tatil / Yabanda Noel)… Orta yaşlarda bir karıkocanın oğulları üniversiteye gitme aşamasında. Anne, eşi ile birlikte geçireceği bir Afrika safarili tatil planlarken eşi pat diye ayrılmak istediğini söylüyor. Meseleyi uzatmadan eşyalarını toplayıp evden ayrılıyor. Kadın uçak biletlerini çoktan almış, rezervasyonu çoktan yapmış… sürpriz yapacaktı kocasına… Pat diye çekip giden kocanın arkasında pat diye kalakalıyor. İşte burada da biz kadınların her türlü zorluğun üstesinden gelmemizi sağlayan yılmaz-mücadeleci ruhu devreye giriyor. Ve kadın bu tatile tek başına gidiyor. (Afferin ona! ) Kadını burada fillerle içiçe doğal bir yaşam.. ve belki de yeni bir aşk bekliyor. Film bir noel filmi ama noelle ilgili görüntüler filmin sonunda. Öyle aman aman noel cafcafına doyuran bir film değil. Ancak dişlerinden dolayı öldürülme tehlikesi altında olan fillerin arkalarında bıraktıkları çaresiz ve ilgiye muhtaç yavrularının, yaşama yeniden nasıl kazandırıldıklarını gösteren sahneler var. Özellikle o sahnelerden dolayı izlenmeli derim. Bir canlının kaybındaki acı gerçeği bilmekte ve hüznü hissetmekte yarar var.

.

Noel temalı izlediğim dördüncü film de “A Cinderella Story: Christmas Wish” (Bir Sindirella Hikayesi: Noel Dileği” oldu. Bildiğimiz Külkedisi’nin modernize edilip noel temasına uyarlanmış hali. Burada da babasını kaybedip üvey annesi ve iki kız kardeşi ile birlikte yaşayan güzel ve zavallı bir kızımız var. Baloya gidecekleri yer saray değil, şehrin en zengin ailelerinden birinin evi. Ve o ailenin oğlu modern Sindirellamız Kat’i gördüğü an çekim alanına girmiş durumda. Ancak o da Kat’in kötü kalpli üvey kızkardeşinin çekim alanında. Üvey anne de babasına kanca atma peşinde. İzlemeden sonunu tahmin etmek, olayların nereye evrileceğini bilmek kolay. Ama bu tür masalsı, fantastik filmleri çok sevdiğim için sanki ilk kez izliyormuşcasına, sanki hiç bir şey bilmiyormuşcasına merakla, keyifle izledim. Sindirella’yı bir de modern hayatta, elf şarkıcı olarak görmek isterseniz durmayın izleyin derim.

.

Noel temalı son izlediğim film ise “Noelle” oldu. Bu film Sindirellalı filmden daha da fantastik. Uçan bebek ren geyiği filan var… Dolayısıyla hayal ürünü pek çok öge ile hayal gücümüze katkılar sunarken, gerçeğin ötesini düşlememize, düşünmemize de olanak sağlıyor. Bu tür filmleri en çok bu sebeple izlemeyi seviyorum. Olmayanı düşlemek insanın düşün mekanizmasını zorlar ve yaratıcılık burada devreye girer. Film konu itibariyle eften püften, klişe bir noel filmi ve aslında benim gibi büyüklerin değil de daha çok küçüklerin izlemesi gereken bir film. Ben de içimdeki çocuğa izlettim zaten… 🙂 Konusuna gelince… Noelle adındaki kızımızın babası, kuşaktan kuşağa geçen noel babalık görevini oğluna bırakıp bir kenara çekilmek istiyor. Oğlu da bu işi gönülsüzce kabul ediyor. Bir süre sonra sıkılınca kızkardeşi Noelle’nin tavsiyesi üzerine tatile çıkıyor. Ama ortadan kayboluyor. Noel baba olmayınca herkes Noelle’i suçluyor. Noelle de bu duruma çözüm bulmaya çalışıyor.

.

Bu ay noel filmleri dışında bir de Çek yapımı dram filmi izledim. Dramatik sahneler salya sümük yapacak denli öyle çok yoğun değil, hatta yer yer komedi daha ağır basıyor. Ama Vietnam’dan Prag’a mülteci olarak gelen Song’un buradaki şanslı karşılaşması yine de o gerçek dramı örtmeye yetmiyor. Filmin adı “Na Strese” “On the Roof” (Çatıda). Bir apartmanda yalnız yaşayan 79 yaşında Çek bir adam var. Bir gün apartmanın çatısına sigara içmek için çıktığında duvara çıkıp kendini aşağıya atmak üzere olan Song ile karşılaşıyor. Onu vazgeçirmek için kendisi de yan duvara çıkıp atlarsa atlayacağını söyleyerek ikna etmeye çalışıyor. Nitekim başarılı oluyor. Sonra Song bu adamın evine yerleşiyor. Ama Song’ın yasal izni dolmak üzere… Buna çözüm bulmak gerek. Buldukları çözümler çok komik doğrusu. Sonunda bu iş tuhaf ve komik bir çözümle sona erdiriliyor. Yaşlı adam rolündeki Alois Svehlik oyunculuk adına son derece başarılı, filmi en çok o sürüklüyor.

.

Bu ayın dizisini ise vurulduğum anda koşup gelip şurada paylaşmıştım. The Durrels... 2. sezon, 5. bölümdeyim. Hem bir sonrasını merak ediyorum, hem bitmesin istiyorum. Kasımda bu Durrell ailesinin maceraları ile başbaşaydım, Aralıkta da bu birliktelik devam edecek biliyorum. Çünkü bu diziyi çok keyifle izliyorum.

Yalan söylemeyeceğim… bu ay yine kitap okumadım… Ama yazıyorum yahu!… Hem de bazen çorap söküğü gibi… Ama yazdıkça yeni parçalar doğuyor sıfırdan, onları da tek tek, ince ince işleyip dokuduğum şeye katmak istiyorum. Ama bu kez de elimdeki şeyi asla bitirememekten korkuyorum. 🙂 Öyle çok, öyle çok şey var ki yazmak istediğim… yazılmalı dediğim… İşte bu sebepten kalbimin sesini dinliyor, yazma isteğine ket vurmak istemiyorum. Bir kaç ay okumaktan mahrum kalsam dünyanın sonu mu gelir.. gelmez tabii.. biliyorum.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Sevdiğim Ressamlar -5 Eugenio Eduardo Zampighi

Bir akşam kocacık telaşla “bak ne buldum, eminim çok seveceksin” diyerek pc başına çağırdı beni. Aşağıdaki resim ekranı tam olarak kaplamış. Dolayısıyla detaylar belirgin. Görür görmez “Woooow. Harika!” sözleri döküldü dilimden… (Tamam bizde “vayyyy…. vay canına…. aman Allahım” gibi şaşkınlık nidaları var ama İnglış tiçırlığımdan olsa gerek, onlardan önce ağzımdan hep waaawww çıkıyor. 🙂 ) Resme alıcı gözle baktım bir süre… Üç kuşaktan insanlar var ve hepsinin de yüzü gülüyor.

Granny’s Darling

“Neşe var bu resimde” dedim! İlk dikkatimi çeken buydu. Yüzleri bir süre tek tek inceledim… Sevgi var… sevecenlik var… mutluluk var… samimiyet var… candanlık, iyi niyet, halinden memnuniyet var… Ilıdı ılıdı, sıcacık oldu içim. Oysa odaya bakınca bir fakirlik, bir primitiflik de sözkonusu… açık kapıdan görüldüğü üzere modern hayattan uzak, kırsalda, bir başka deyişle taşrada bu ev. Çok fazla olmayan eşyalar eski püskü, özellikle bebeğin annesinin elbisesinin etekleri yer yer kirli, yerlere saçılmış kaplar ve odada özgürce dolaşan pasaklı piliçler var. Ama canlı namına orada kim ve ne varsa hepsinin yüzünden mutluluk akıyor. (Eşyalar da mutludur belki… de yüzleri olmadığı için göremiyor, bilemiyoruzdur. 🙂 )

Resmin sağ alt köşesinde iyi ki ressamın ismi vardı, hemen google penceresine “zampighi painting” yazıp diğer resimlerinin de peşine düştüm. Bulunan sonuçları kolaj halinde google da gördüğüm anda dünyalar benim oldu. Çünkü benzer bir sürü resim tıklamam için topluca bekliyordu. Mausun orta tuşuyla tıklayıp browsırımı pencere yağmuruna tuttum. Sonra başladım minicik pencere ikonlarına tek tek, tek tek tıklamaya… Kolajda gördüğüm minik resimler büyüdükçe daha bir heyecanlandım. Ressamın en çok da “neşe”nin resimlerini yaptığını o süreçte daha iyi anladım. Nazım’ın onca ısrarına rağmen mutluluğun resmini yapmamış olduğunu öğrendiğim Abidin beni yıllar yıllar önce ne denli hayal kırıklığına uğratmıştı ise, Zampighi de beni o denli heyecanlandırmış, şaşırtmış, havalara uçurmuştu. Neşenin resmi yapılır mı? Adam neşenin resmini yapmıştı! Hem de bir değil, onlarca resmini!

A Merry Song

Köy evleri… küçük yaşamlar… sıradan yoksul insanlar… Ama o evlerde, o mekanlarda sevinç, neşe, mutluluk var…

Detaylara daldıkça başka başka hoşluklar da var… Çoğunda üç kuşak bir arada.. böylelikle; jenerasyonların mutlu birlikteliğine şiddetli bir vurgu var… Üç kuşağın yaşlısı konumunda olanlar hep ve daima pozitif, sevgi dolu, hayatla barışık, enerjik, sıcacık yaşlılar… Belki de bu hallerini yüzlerine yayılmış neşeyi bir ömür taşımış olmalarına borçlular.

Grapes for Baby

Anneler yavrularına karşı sevecen… ev dağılmış; kediler, köpekler, tavuklar, horozlar, ördekler, kazlar, kuşlar evin içinde fink atıyor, kimin umrunda!.. İşlere yetişememenin acısını çocuklarından ya da yakınlarından çıkarmak gibi bir gayeleri de yok. Psikolojileri son derece sağlam! Belki de hem çocukların hem de hayvanların ruhsal anlamda daha sağlıklı(!) yetişmeleri için bu yaşam tarzını kanıksamış, bile isteye seçmiş durumdalar. Zira her anneli resim, “evcil hayvanlarınızı çocuklarınızdan ayrı tutmayın” demek ister gibi!

A Treat For Baby

Hangi resimde bir bebek var ise, bebek insanların odağında ve o bebeğe kayıtsız kalamayan insanlar var… Bebeğe ilginin özellikle vurgulanışı, ilgili insanların yüzlerinde tebessüm, tebessümlerin gülücüklere dönüşmesi var… Dolayısıyla bulunduğu evlere neşe saçan bebekler var. Bebeklerin saçtığı neşeye ortak oluş, bu neşeli hallere güçlü bir dikkat çekiş var.

Playing with Baby
A Happy Family
Centre of Attention

Bebekler sorunsuz… karnı ağrıyan, midesi bulanan, canı sıkılan bebek yok. Gürbüz, neşeli ve sağlıklılar!.. Bu primitif yaşamın bebeklerin sağlığında olumsuz etkisinin olmadığını gözümüze sokmak ister gibi… Özellikle ben evimde kedi besleme düşüncesine hala uzakken, bilumum hayvanın hele de küçük bebekle birlikte yaşadığını görmek hayli şaşırtıcı. Hayvanların cirit attığı evlerde ayaklar genellikle çıplak, en çok da çocukların ayakları! (Şimdi ben bunları düşünüyorum ya, zaman detayını es geçiyorum. Oysa o yıllar temizlik ve hijyene dair bilgiler ve önlemler günümüzdeki kadar yok. Belki de o dönem İtalya kırsalı için olağan bu durumlar.)

A Happy Family

Ama mutluluk, neşe, sevinç daimi… Seslerini duyamasak da neşeli anlatışlar var. Büyüklerinin masallarını dinleyen çocuklar hayat okulunun önemli ve ilk derslerini alıyorlar.

The Storyteller
Grandmother’s Tales

Minik bir detay daha var ki, bu küçük yaşamların olduğu evlerde müzik yapan ve o müzikleri zevkle dinleyen insanlar var. Sanki sahip oldukları neşeyi bir de müziklerden almak, müziği de neşelenmede özellikle aracı kılmak ister gibi. Belli ki neşelerinin bir sebebi de evlerinden eksik etmemeleri hoş melodileri.. ve her fırsatta icra etme, söyleme, dinleme hatta o müziklerle dansetme istekleri.

A Musical Interlude in the Kitchen
An Old Melody
Rustic Music

Biraz da ressamı tanıyalım hadi… Ressamımız Eugonio Zampighi 1859 yılında o yıllar İtalyan Krallığına henüz bağlanmış olan Modena’da doğmuş. 1880 yılına dek burada kendi çapında resimler yapıyorken o yıl Polletti ödülünü almış ve bu ödül hayatının dönüm noktası olmuş. Ödülün verdiği cesaretle, önce Roma’ya sonra da (kalıcı olarak) Florensa’ya yerleşmiş, eğitimlerini buralarda almış. Resim yapmanın yanısıra fotoğrafçılıkla da ilgilenmiş. Modellerine köylü kıyafetleri giydirip fotoğraflarını çekermiş. Buradan yola çıkarak resimlerini yaparken de bu modellerle kurduğu sahnelerden yararlanmış olabileceği geldi aklıma. Çünkü bazı resimlerinde sahnede bulunan objeler aynı ama insanlar farklı. Belki de hayal dünyasındaki romantik neşeli aileleri betimlemek için onca hayvanı ve özellikle bebekleri evlerin içine koyuyor, resimlerinde bunlardan ilham alıyordu. Ya da resimlerini, daha önceden çekmiş olduğu kurmaca fotoğraflara bakarak mı yapıyordu? Doğrusu bu konudaki merakımı gidermek için google da bir tarama yaptım ama gereken doğrulamayı bulamadım. Vardığım sonuç şu oldu; ressam resim yapabilme yeteneği ile hayal dünyasını birleştirerek ,neşeli ve mutlu olmanın yolunun sahip olduklarımızda değil hisettiklerimizde olduğunu göstermek-hatırlatmak istemiş. Öyle olmasaydı bu bağlamdaki fotoğrafları bir kaç tane ile sınırlar, başka temalara geçerdi. Oysa o yeteneğini insanlığa ders aracı kılmak istemiş. Dünya fani, kaldığınız süreyi şartlarınız ne olursa olsun, pozitiflikle-güzellikle geçirmeye bakın, neşelenin etrafınıza da o neşeyi saçın demek ister gibi… Neşeyi merkeze alan bu ressamı ve eserlerini çok ama çok sevdim. İletisini aldım, bu post da almaya hazır olanlara bir vesile olsun. Dünyada en çok da neşe olsun, mutluluk olsun, huzur olsun. 100 yıl sonra bile resimleriyle dünyamıza güzel mesajlar veren ressamın ruhu şad olsun!

(Ressamın görüntüsünü merak edip fotoğrafını google da aradım ama bir tanecik dahi bulamadım.)

You-tube da resim fotolarından derlenmiş bir kaç video var. En beğendiğimi aşağıya ekliyorum. (Bu post’a eklediğim fotoğrafların büyük çoğunluğunu buradan aldım.)

sevdiklerim, sevdiğim ressamlar içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Kırlarda 22 – Bu yıl sonbahar bir başka güzeldi!

Her sonbahar güzel tabii ki ama bu yılın sonbaharı benim için bir başka güzeldi. Çünkü bunu her fırsatta ta içimde hissettim. Hem de her anını yaşarken…

Yağmur pek yağmadı. Bu çiftçiler için kötü bir şeydi, üzücüydü ama bir fırsat olarak değerlendirilmeliydi. Yerleri kurak, havayı ıslak görmediğimiz her boş vaktimizde kocacıkla kaçtık kırlara. Yazın donuk, albenisiz ve mat renklerinden sonra capcanlı bir mevsim geliyordu ve gelirken cebinde taşıdığı renklerle kırları kimbilir nasıl güzelleyecekti! Usul usul gelişine, yayılıp yeryüzüne dağılışına ve doğayı değiştirip dönüştürüşüne yakından tanık olmalıydım. Bunu çok istiyordum.

O vakitlere kavuştuğumda zaman hep yavaşladı, bazen sanki durdu. Ve her defasında bu daha da hoştu.

Uzun uzun, doya doya baktım, bakındım. Gördüm, gözlemledim, anlamlandırdım, öğrendim ve en önemlisi de kimi tarifi imkansız, kimi şidddeti ölçümsüz, kimi ansiklopedilerde bulamayacağım denli eğitici-öğretici şeylerle buluştum, en çok da o zamanlarda sonbaharın esaslı anlamına kavuştum.

Ben bunları yaptıkça her fırsatta daha çok kırlara kaçtım. Yeşilden sarıya, yeşilden kırmızıya, yeşilden turuncuya, yeşilden kehribara, yeşilden kahverengiye dönüşmekte olan ve çoktan dönüşmüş olan kocaman, heybetli canım ağaçları bir yağlıboya tablo seyreder gibi seyrettim, gözümü gönlümü şenledim.

Yapraklarını azat edip kendini kışın ceremesine hazırlamakta olan ağaçların asil ve dimdik duruşu çok, pek çok anlamlıydı. Ve dahi ders alınasıydı.

Her yerde sarmaşıklar vardı ve temas halinde oldukları şeylere sadakatle sarılmışlardı.

Öyle bir an geliyordu ki başım yukarıda mı yoksa yerlerde mi kalsın şaşıp kalıyordum. “Ha koptu ha kopacak” dedirten yaprakların rüzgarda narin salınışlarına odaklanıp içlerinden birinin her an düşme macerasını mı takibe alsam, ayaklarımın altındaki tatlı hışırtıyla rüyalar alemine dalsam… bilemiyordum.

Bu sonbahar eve hep sepetim ganimetlerle dolu döndüm. Çeşit çeşit boy boy kozalaklar, meşe palamutları, yapraklar, dallar… hem keyifle topladım… hem keyifle taşıdım.

Yazın durağan günlerinden sonra sıcakların azalması ile birlikte şükür ki daha çok kırlardaydım, daha çok adım attım, daha fazla “amaçlı yürüyüşler” yaptım.

Bu yürüyüşlerde bir sürü bir sürü mantara rastladım, masalsı anlar yaşadım.

Yeni böğürtlen ağaçları keşfettim ve bulundukları alana arsızca yayılan dalların koşulsuz ikramlarını ellerimle toplayıp çektikleri ziyafete samimiyetle katıldım. Bu güzellikleri her bir yana (sahipsiz bir şekilde) serpiştiren el, belli ki bu ikramı kabul etmemiz için bunca bonkör, bunca ısrarcı idi… nasıl kayıtsız kalabilirdim!

Baktığım, gördüğüm her yerde değişim ve dönüşümün izleri muhteşemdi. Durup durup her birini huşuyla, aşkla seyrettim.

Tıpkı ilkbaharda olduğu gibi her yerde kuşlar vardı ve kimileri çok yakınımda şen ve şakrak şakıyordu.

Mavi göğü onlarla dopdolu görmek de harikaydı, peşlerine takılıp dakikalarca arkalarından bakmak içimdeki yaşama sevincini katladı. Hep göreyim istedim. hep bileyim… hep öğreneyim… hep hissedeyim…

İçimdeki çocuk yeni öğretileri aç bilaç bekliyordu.

Bu sonbahar ben sonbaharı gerçekten yaşadım.

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

The Durrells

Yine bir dizinin içine çekilmiş bulunmaktayım. Her şeyi bir kenara bırakıp tüm bölümlerini peşipeşine izleyesim var. Ancak böyle bir şansım olmadığı için fırsat buldukça izliyorum ve izleyeceğim zamanları iple çekiyorum. Bizdeki adı “The Durrells”… Durrelller (okurken Darıllar) veya Durrell Ailesi olarak çevirebiliriz. Orijinal dilindeki adı ise “The Durrells in Corfu”. Yunanistan’ın ünlü Korfu adası bu. Bu adı da Korfu’daki Durraller (Darıllar) ya da Korfudaki Durrell Ailesi olarak çevirebiliriz.

Ailenin soyadını betimleyen Durrell kelimesinin başındaki “the” dan anlaşılacağı üzere ailemiz İngiliz bir aile… Peki ne işleri var Yunanistan’da?.. Bu sorunun cevabını vermeden önce dizi ve aile hakkında biraz bilgi paylaşayım: Dizi bir İngiliz dönem dizisi ve konusu gerçek hayattan alınmış. Babalarını kaybettikten sonra alkolik olma yolunda ilerleyen bir anne ve üçü erkek, biri kız 4 evladın, başka bir ülkeye taşınarak hayatla başaçıkmak üzere yeni bir sayfa açmalarını konu alıyor. Ailenin maddi zorlukları var, sahip oldukları gelir İngiltere’de iyi şartlarda yaşamalarına engel. Korfu’da hayatın çok ucuz olduğunu duymuşlar ve pek de fazla sorgulamadan yola düşüyorlar. Çünkü zaten her birinin bireysel anlamda İngiltere’deki yaşamlarından hoşnut olmadıkları şeyler var. Bu yeni hayat onlara iyi gelebilir, burada daha mutlu olabilirler.

Büyük oğlan (Lawrence) yazar olmak istiyor, tek isteği yazmak, daima yazmak. O yüzden hep aylak. Bu sessiz ada onun için çok uygun. İkinci oğul (Leslie) ise psikolojisi gereği sorunlu biri ve silahlarla haşır neşir, silahlarıyla bir arada olmanın en güzel fırsatını yaban hayvanları ile dolu bu bakir adada buluyor. Kardeşlerin üçüncüsü ve evin tek kızı Margo ise tipik bir ergen, saçma sapan şeyleri problem ediniyor, başında hep kavak yelleri esiyor. Bu ada onu düzeltebilir ve büyütebilir belki. Evin en küçüğü Gerald ise tamamen bir doğa aşığı. Okul yöneticileri ile arası iyi olmadığı için annesi onu okuldan aldı. Doğal güzelliklerle dolu bu ada ona istediği her şeyi verebilir.

Yıl 1935… İngiltere’de elektrik her evde kullanılır iken, buralara henüz gelmemiş. Yani adada elektriksizler. Ve dahi bambaşka bir kültür içinde bambaşka bir hayat onları bekliyor.

İngiliz dönem dizisi denince aklınıza donuk, aksiyonsuz, aristokratların varsıl yaşamına ışık tutan tipik İngiliz dizileri gelmesin. Sıradan ve zengin olmayan bir İngiliz ailesinin gerçek yaşamından yola çıkılarak yapılmış bu dizi. Dram ve komedi ağırlıklı. Sahneler arası geçişler hızlı ve konusu sürükleyici. Öyle ki, İngiliz dizilerimi/filmlerimi izlerken beş dakika dahi tahammül edemeyip baygınlık geçirecek olan kocacık bile, ben izlerken denk geldiği üçüncü bölüme şöyle bir göz ucuyla bakarken dalıp benimle birlikte bölümün sonunu getirdi. Bölüm bittiğinde söylediği şey de; “ne güzel diziymiş” oldu. 🙂

Daha önce de yazdığım gibi dizi gerçek hayattan alınmış. Büyük oğlan yazar olma hevesinde iken, en küçük oğlan da büyüyünce yazmaya heves etmiş ve dizi küçüğün kaleminden çıkan üç kitaptaki anlatımlardan derlenip uyarlanmış. İlk kitabının yıllar önce (1987 de) mini dizisi, (2005’te de) filmi yapılmış.

Dizi 4 sezondan oluşuyor. Her sezonda 6 bölüm var. Her bölüm 45 dakika civarı. Süreklilik arzeden bir izleme ile kısa sürede bitirilebilir. Ama ben henüz ilk sezonun 5. bölümündeyim. Diğer bölümleri izlemek için de can atıyorum. Zira her bölüm müthiş bir akıcılıkla geçiyor ve bir sonrasının merakını içine düşürüp öyle bitiyor. Karakterlerin hepsi şahsına münhasır, oyunculuklar çok iyi. Doğa manzaraları zaten kalpuçuran türden… Ailenin yerleştiği ev kırık dökük olsa da ben bu eve çok bayıldım.

İleride neler olacak bilmiyorum. Ama bittiğinde ‘sevdiğim İngiliz dönem dizileri’ listeme ekleyeceğimi şimdiden hissediyorum. Spoiler olmaması adına burada anlatmadığım bir dolu detay var. Dizi aslında o detaylarla sürükleyici ve güzel. İllüstre edilmiş çok hoş da bir başlangıç jeneriği var, aralara da minik minik serpiştirilmişler, onlara da ayrıca bayıldım.

Aşağıya bir de fragmanını ekleyeyim. Belki göz atmak isteyen olur.

Bu da başlangıç jeneriği… sevmemek mümkün mü?

İzleyecek olanlara keyifli seyirler!

sevdiklerim, sevdiğim diziler içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 19 – Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde

Üzgün olduğumuzda ve hayata katlanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle:

Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun.
Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde.

.

.

.

Hermann Hesse

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Mrs. Dalloway Parkı’mda sarı sonbahar

Dün bu vakitler kalbim pır pırdı Mrs. Dalloway Parkı’mda… Ülkemizde Mrs. Dalloway Parkı mı var diyenleri hemen şuraya alayım. Evet evet o masalsı bahçe benim Mrs. Dalloway Parkı’m… 🙂

Yine başka sebeplerden gitmiştik dün… Hava kararmadan 1 saat kadar daha Çanakkale’de kalabileceğimiz söz konusu olunca hadi dedim kocacık, Mrs. Dalloway Parkı’ma gidelim. Sanki çok sevdiğimiz bir arkadaşla buluşacak, sanki neşeli bir davete icabetedecek gibi hızlandı adımlarımız. Bir vakit şu kiremit renkli duvar boyunca sokak kaldırımına taşan sonbahar yapraklarıyla seksek oynayarak yürüdük… Sonra açık kapıdan içeri girdik ve bir de gördük ki aman Allahım masalsı bir anın tam da ortasındayız!

Daha kapıdan girer girmez hafif bir esintiyle dallar titremeye, titrek dallardaki sarı yapraklar tek tek düşmeye başladı. Ama öyle pat pat değil… salınarak, uçuş uçuş, narin nazenin bir letafetle.. ağır çekimde tepemizden aşağıya konfeti yağar gibi… kimi omzuma, kimi yüzüme, kimi ayak ucuma, oraya, buraya, ötelere, berilere, döne döne, süzüle süzüle…

Duruverip bakakaldık o an. Tam bir yaprak şenliği… Yaprakların resmi geçidi…

Bu plansız gezimizde de fotoğraf makinem yanımda yok ne yazık ki… Iphone’umun sınırlı kapasitesine mahkum kalıyorum. Yine de gerek kameramın panoramik özelliği, gerekse parkın masalsı hali adına elde edeceğim kareler için ümitvarım… çok çok ümitvarım.

Zira her yıl bu zamanlar içinde olmak için can attığım hayati bir değişim-dönüşüm yaşanıyor tam o anda ve bu masalsı güzellik de fotoğraflara yansıyacaktır mutlaka.

Yaz boyu yerleri yemyeşil rengiyle süsleyen çimler yeşilden sarıya, sarıdan kahverengiye evrilen ton ton renklerle kaplı şimdi, tıpkı yumuşacık halı misali.

Yere düşen her yaprak o halının desenlerini anında tamamlamak ister gibi… hevesli ve azimli…

Demek ki süresi belli ve oldukça kısıtlı bir şölenin tam da en coşkulu anının ortasına düş(ürül)müşüz. Çünkü dallardan kopan yapraklar da, önceden yerlere dökülmüş yapraklar da kuruyup çıtırlaşmamış, yumuşacık henüz. Demek ki bu şölen başlayalı çok olmamış, demek ki şölenin bitimi henüz yaklaşmamış, dallarda kopup dökülmeyi bekleyen bir bu kadar yaprak daha var çünkü.

Demek ki içine düştüğümüz an özel ve biricik. Bir kaç gün önce, bir kaç gün sonra gelsek karşılaşacağımız şey bu olmayacak. Üstelik son haftalarda çok sık gelirken o gelişlerin hiçbirinde buraya uğramanın adı geçmezken bugün buraya gelmiş olmamız çok pek çok anlamlı, çok pek çok minnet duyulası şimdi.

Yaz boyu renk renk çiçekleriyle kayrak yolları iki taraflı süsleyen ortancalar sararmaya başlayan yapraklarıyla hala ve yine çok süslü, çok albenili.

Parkta artık üç ana renk var ve bu üç ana rengin bulunduğu yelpazede sayısını bilemediğim ton ton ara renkler… Güneş ışınlarını yolladıkça fosforlanan, efsunlanan, neşelenen, neşeleyen… kalp çelen, kalp uçuran… coşturan, kışkırtan renkler…

Ah şu havuzbaşındaki hülyalı ağacı seyretmek bile başlı başına bir sevinç, bir neşe!

Oturacağın banka senden önce gelip yerleşenleri görmek bile o sevinci, o neşeyi misliyle büyütmeye vesile.

Kuş evlerinin varlığı içimi neşelerken hemen başımın üstünde meraklı bir alakargaya denk gelmek de katmerlenmiş bir neşe. Ürkmesin, kaçmasın diye yavaş hareket ederken o da beni yakın markaja alıyor ve uzanıp tutasım, tutup bağrıma basasım geliyor.

Oradan oraya koşturuyor, parkın her karışını adımlamak, her köşesine bucağına ulaşmak, görmek, bakmak istiyorum. Kocacık yaprakların letafetle en yoğun döküldüğü alanda bir banka oturuyor ve bu güzelliklere doymayan, doyamayan karısını beklemeye koyuluyor.

Alıp başımı koca parkı dip bucak turlamaya çıkıyorum.

Ablalarıma, eşe dosta kapı süsü yaptığım şu günlerde iki kocaman servi kozalağı önüme düşüyor. Sevinçle alıp çantama atıyorum.

İki ürkek kumru “uçsak mı, uçmasak mı” nın tereddütü ile yürürken tatlı sözlerime kayıtsız kalamıyor, sanki sesleri kursaklarından çıkıyormuşcasına guguklamaya başlıyor, içimde pırpır kelebekler uçuyor. Ve ikisi de ne uçuyor, ne kaçıyor. Ben sokuldukça aradaki mesafeyi kapatmamakla yetiniyor. Bu da zaten bana yetiyor.

Kuşların bu kadar rahat olduğu bu parkta çok fazla da kediye rastlıyorum, kamerama en tatlı pozu veren ve yanıma dek sokulan da bu minnoş tekir oluyor.

Havuz başındaki hülyalı ağaç gidememiş aklımdan, kendimi bir kez daha havuz civarında buluyorum. Bu kez kadrajıma hülyalı ağacın tam karşı cephesindeki bir başka hülyalı görüntü giriyor. Rüzgarla hafif hafif salınan dallardan kopan yapraklar yine hafif hafif, salına salına, döne döne toprağa, suya düşüyor, düştüğü yeri güzelliyor.

Park aslında oldukça kalabalık. Bu yüzden o alanları fotoğraflamaktan kaçınıyorum, bulduğum sakin bir köşe hemencecik kadrajıma giriyor, kameramın panoramik özelliği de burada imdadıma yetişiyor. Ah keşke mümkün olsa da ağaçları en tepelerinden itibaren de alsa. Derinliği hissettiriyor oluşu bile anı kutum için bir kazanç şu anda. Blogumda kotayı aşmamak için, paylaşacağım fotoğrafları önemsiyorum bu noktada… ama bol bol video da çekiyorum. Zira videolardaki akışlı hali seyretmenin hazzı bir başka.

Ortancaların yeşil yapraklarına doluşmuş sarı-kahverengi yapraklar günün anlam ve önemi için ne hoş ambiyans yaratıyor. Her bir yaprağı alıp öpüp tekrar bırakmak istiyorum. İçimdeki sevincin en tutkulu müteşekkiri olarak duygularımı dilegetirebilirim böylece belki. Nitekim birini alıp tam da öyle yapıyorum, bu güzel an için her birine yaptığım teşekkürü her birinin nezdinde ona dile getiriyorum.

Ve tabii bu güzel an için sahnenin kurucusuna, işleyişin programlayıcısına oluyor asıl teşekkürüm. Şükür ki, dünyanın bu harala gürelesinin içinde aniden içine düştüğüm böylesi kıymetli, böylesi leziz, böylesi biricik anlar var. Ve bu anlarda ruhuma iyi gelen, yaşama sevincimi yükselten, bana “hayat güzeldir” dedirten ince, hassas detaylar var.

Gözlerim bir aşağılarda bir yukarılarda… Kocaman bir O çizip dönüverdiğimi farkediyorum kocacığın yanına.

Kapıya varınca… dönüp parkıma bir kaç saniyeliğine uçtan uca gözlerimle tüm halini tarayıp o son kareyi de zihin dosyama kaydettikten sonra çıkıveriyoruz dışarıya… Dilimde baldan daha tatlı mı tatlı bir tat… gözlerimde sevincin çil çil ışıltısı…

Şükür, hep şükür, çok şükür bugünüme de…

Not: Bu postu yazmaya dün öğleden sonra başladım… defalarca kopup kopup başına yeniden oturabilmelerden sonra ancak bugün bu saatte bitirebildim. Bitti ya, buna da şükür! 🙂

hayat güzeldir içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Ekim 2019 – Aydöküm

10 günlük meydan okumaya başlayınca araya girip akışı bozmak istemedim. Böyle olunca da bu zamana kaldı Ekim aydökümüm. Sırada bekleyen başka postlar var, beklemede kalan postlarımı erteleyip süründürmek gibi bir huyum da var, o yüzden hemen yazıp bitirmek istiyorum.

İzlediğim filmlerle başlayayım o halde.

TRT 2 de Türk filmi “Kızkardeşim Mommo” ya denk geldim bir akşam… Uzun zaman önce adını ve gerçek hayattan alındığını duyup aklımın bir köşesinde bekletmeme rağmen izlemek için hiç de çaba sarfetmezken, böyle apansız önüme gelişi ile hem sevindim, hem merakım arttı. İyi ki izlemişim nitelikli bir dram filmi buldum. Hele de Türk filmlerine olan önyargımı kırmak istediğim ve aslında bizim filmlerimiz içinde de çok fazla güzel film olduğuna ikna olmak istediğim bu döneme denk gelmiş olması da çok hoşuma gitti. Film ne kadar acıklı, iç acıtıcı olsa da, o kadar sıcacık, sarıp sarmalayan bir filmdi. Anneleri ölen, babaları başka bir kadınla evlenen, biri kız diğeri erkek iki küçük kardeşin yokluk, yoksulluk ve yoksunluk içindeki acıklı hayatlarına ışık tutulmuş. Bazı sahneleri izlerken içimden “bu bir film” deyip dursam da, belki de gerçek hayattan alınmış olduğunu bildiğim için, belki de oyuncuların rollerini hakkıyla gerçekleştirmiş olmalarından, belki de tüm bunların hepsinden ve iki küçük çocuğun içimizdeki tüm pozitif insani duyguları harekete geçirmiş olmasından hüzünlenerek izledim.

.

Bir akşam da TV8 de “Müslüm” filmine denk geldim. (Bugünlerde aynı kanalda tekrar ve tekrar yayınlanıyor bu film. 15 Kasımda yine var. İzlemek isteyenlere hatırlatayım. ) Film kamuoyunda çok beğeni almış olsa da, ben aman aman çok sevmedim. Biyografik filmleri seviyorum, hele hele ülkemizde biyografi türünde pek fazla film olmadığı için bu türün filmlerini önemsiyorum ancak gerçek hayattaki iki karakterin yetişkin olarak filmdeki yansımalarına ısınamadım, gerçekte kim olduklarını görerek-gözlemleyerek bildiğim bu iki insanı, filmdeki halleri ile çoğu zaman bağdaştıramadım. Muhterem Nur gerçek hayatta asil, kendinden emin ve dimdik durabilen bir kadın profiline sahip iken, filmde onu canlandıran kadın hayatın sillesini yemiş ve oraya buraya savrulmuş, zavallı bir kadın profili çiziyor. Yokluktan gelmiş, pavyonlarda çalışmış bir kadın olsa da Muhterem Nur’un görüntüsü hiç bir zaman öyle ucuz ve sıradan olmadı. Müslüm Gürses de hakeza. Psikopat bir profil çizilmiş ve onu canlandıran karakterde gerçek Müslüm Gürses’in yüzündeki tebessüm, sevecenlik, sesindeki sıcaklık yok. Üstelik seslendirilen şarkılar hep detone. Keşke kendi sesinden şarkılar kullanılsaymış. Yaşantı olarak onların geçmişlerini gayet net ortaya koymuş, geçtikleri yolları, evreleri objektif bir biçimde dile getirmiş olabilir ama karakter seçimleri -ya da- karakterlerin rollerine gerektiği kadar girememiş olmaları filme ket vurmuş. Ben orada gerçek Muhterem Nur ve Müslüm Gürses’ten izler görmek isterdim, fiziksel benzerlik adına anıştırmaları var tabii ki, kastettiğim bu değil. Hani şu günlerde ata binip sokaklarda dolaşan ve kendini Atatürk sanan bir adam var, sembolize ettiği kişi ve değerler adına nasıl iğreti ve basit duruyorsa, bu filmdeki oyuncular da Muhterem Nur ve Müslüm Gürses adına çok eksik ve çok yetersiz kalmış. Yine de gerçek yaşamlarından izler bulmak güzeldi ve hele de o yaşamlar acıklı iken, acımadan-hüzünlenmeden izlememek mümkün değildi.

.

Bu ay izlediğim üçüncü Türk filmi de internetten izlediğim “Bal” oldu. Ağustos-Eylül Aydökümümde üçlemenin ilk iki filmi “Yumurta” ve” Süt”ten söz etmiştim. “Bal”la birlikte bu seriyi bitirmiş oldum. Yaşam çizgisine göre birinci film Bal (çocukluk), ikinci Süt (ergenlik), üçüncü Yumurta (yetişkinlik) olması gerekirken yönetmen sıralamayı tersten başa doğru yapmış. Yetişkinlik, ergenlik ve çocukluk diye gidiyor. Ve bal filminde de ilk iki filmde izlediğimiz büyük Yusuf’un çocukluk dönemine tanık oluyoruz. İlk iki filmde Yusuf’la ilgili merak ettiğimiz sorular da bu filmle cevap buluyor ve bu film üçlemenin çözümü oluyor. Aynı zamanda yetişkin ve ergen Yusuf’un yaşamının nasıl şekillendiğini de açımlıyor bu film. Seçilen çocuk karakter filmi almış götürmüş. Baba da rolünün hakkını iyi veriyor. Anneyi bazen yapay ve donuk bulduğum oldu. Yine de akıştan koparacak kadar etkilemedi beni. Ah bir de nefis doğa manzaraları, ormanlar, ağaçlar, kırlar vardı. Bu üçlemeyi çok sevdim. İleri yaşlarımda yine dönüp izlemek isterim.

.

İnternetten izlediğim filmlerden biri de “Gemma Bovery” (Aşkın Dili) idi. Romantik Fransız filmlerini seviyorum. Bu film de Fransız ve İngiliz ortak yapımı. İngiltere’den Fransa’ya yaşamak için gelmiş bir karıkoca ve çevrelerindeki insanlarla ilişkilerini konu alıyor. Bu çiftin Fransız bir komşusu var. Adam okuduğu madam Bovary kitabının ana karakterlerini bu yeni komşularda buluyor ve onların yaşamlarında o romandan izler sürüyor. Kadın da ona malzeme vermekte geri kalmıyor, bir süre sonra gencecik bir delikanlı ile yasak bir ilişkinin içine düşüyor. Kadın, komşu adamın takıntısı haline gelirken, genç delikanlı da kadının takıntısı haline geliyor. Derken bu yasak ilişki trajik bir olayla noktalanıyor. Tabii bunlar tek düzlemde anlatılmamış, flashbacklerle geçmiş ve şimdi harmanlanmış. Ayrıca komşu adamın eline geçmiş bir günlük var, o da zamansal geçişlere ışık tutuyor. Büyükler için bir film, açık-seçik sahneler var onu da belirteyim. Bu filmi aslında çiftlikte geçen filmler arşivime katmak için izlemiştim, çünkü açıklamasında İngiliz çiftin Fransa Normandiya’da bir çiftlik satın aldığı yazıyordu. Kırsalda bir ev almışlar ama filmde çiftlikten ve çiftlik hayatından belirgin bir iz yok. O yüzden çiftlik temalı filmler kategorime katmıyorum.

.

Bir diğer izlediğim film de “Love & Friendship” (Aşk & Dostluk) oldu. İngiliz dönem filmi olması sebebiyle hevesle ve ilgiyle başladım izlemeye ama her an kapatma hevesiyle de filmi zar zor bitirdim. Tamam bu türün filmleri durağan ve sakin ama bu filmde bu özellikler iyice tavan yapmış. Son derece sıkıcı ilerledi konu… Jane Austen romanından uyarlanmış olması hatrına, bir de ‘izlediğim dönem filmleri listem’e eklemek adına sürüne sürüne sonunu getirdim. Ortada ne bir aşk vardı, ne de dostluk… bu kavramların derinliğini beklerken kabukla başbaşa kaldım. Bitti neyse ki! Film Jane Austen’ın “Lady Susan” isimli romanından uyarlanmış. Eşini kaybettikten sonra eşinin akrabalarının yanına sığınan Lady Susan ve daha sonra annesinin yanına gelen yetişkin kızı Frederica ile civardaki erkekler ve aralarındaki ilişkileri konu alıyor. Bir neşe, bir gizem, bir heyecan da yok ki, entrikalar bile yalın ve yavan seyrediyor. Bence tüm suç yönetmenin…

.

Bu ay izlediğim diziyi çok beğenip sıcağı sıcağına gelip şurada paylaşmıştım. Tess of the Durbervilles bayıldığım bir dönem dizisi oldu. İngiliz dönem dizilerini ve roman uyarlamalarını sevenlere şiddetle öneririm. Gemma Bovery – Aşkın Dili filmindeki Gemma Arterton burada da başrolde.

Bu ay kitap okumadım. Çünkü okuma saatlerimde hep yazdım. Hani bilgisayar çökünce son halini kaybettiğim roman müsveddelerim vardı. İşte onları yeniden yazdım. Hatta daha da geliştirdim. Bu hale gelince de iyi ki kaybolmuşlar diye sevindim. Çünkü bu hallerini daha çok sevdim. “Her şerde bir hayır vardır” sözünü deneyimleten bu durumla yazma şevkim daha da arttı. Umarım sebat eder süründürmeden bitiririm.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 16 Yorum

Kasım Meydan Okuması – 10

Ve geldik Kasım meydan okumamızın sonuna… Yine her maddeyi gününde yayınlamış olmanın huzuruyla doluyum. Zira bu yaptığım şey, içeriğe dahil maddeleri cevaplamış olmanın meydan okuması olmuyor yalnızca, düzenli post girebilmek için kendini zorlamanın, bu konuyu önceliğin haline getirip bazı şeylerden ödün vermenin ve bunu bile isteye yapmanın, aynı zamanda sebatın, istikrarın, planlayıp-programlamanın, unutmamanın, önemsemenin, ciddiye almanın da göstergesi oluyor. Yani görev edindiğin şeyi savsaklamıyorsun, yapmadığında seni bekleyen olumsuz hiç bir şey olmamasına rağmen -ki bu nokta bence çok önemli- görev addedip tamamlamaya uğraşıyorsun. Şu an içimdeki duygu aldığım işi yerine getirmiş olmanın mutluluğuyla beraber, nasıl getirdiğimin de mutluluğu… En çok da bu sebeple seviyorum meydan okumaları… Sevgili Zeynepciğime haberdar edip davet ettiği için çok teşekkür ederim.

Gelelim meydan okumamızın son maddesine; En son gördüğün en güzel manzara neydi? İstersen anlat istersen fotoğrafını bırak.”

Oturma odamın ve yatak odamın pencerelerinden her akşam gün batımını izlemenin keyfinden söz etmiştim son postlarımın birinde. Kandil akşamı minarenin ışıkları da yandı ve günbatımının mordan maviye, maviden pembeye geçişli, hem alacalı hem tonlamalı renklerine hoş bir ambiyans kattı. O akşam o renkler gidinceye dek kah oturma odamdan, kah yatak odamdan her fırsatta gökyüzündeydi gözlerim. Tabii kulaklarım da camiden dışarı taşan sevdiğim seslerdeydi… Sesleri paylaşmam mümkün değil ama bu maddenin fotoğrafları da o akşamki günbatım anından gelsin… (Renkler bu kadar soluk ve mat değildi, onu da belirteyim… fotoğraflar birebir aynısı olamıyor maalesef…)

Bu kare oturma odamın penceresinden… (çatıdaki kuşları gördünüz mü?)

.

Bu ise yatak odamın penceresinden…

Yeni bir meydan okumada daha buluşmak üzere, okuyan, yorum bırakan-bırakmayan herkese sevgiler…

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kasım Meydan Okuması – 9

Soğuk kış günlerine geçiş yapıyoruz artık. Bu kış günlerinde pişirip yemekten keyif aldığın bir tarifini paylaşır mısın? Mesela meşhur bir kekin, ya da kurabiyen var mı?

Olmaz mı? Hem biri değil, ikisi birden var. 🙂 Yapmak isteyenlere her iki tarifimin garantisini verebilirim. Havalar soğuyunca sık yapıyorum, yapınca yalnız yememeye özen gösteriyorum. Bu güne dek kimler yedi ise hep güzel dönüşler aldım. Denemeyi içinden geçirenler varsa tereddüt etmeyin deneyin derim.

(Not: Fotoğraflar eski blogumdan, tarifler evladiyelik.)

Kuru İncirli, Cevizli, Tarçınlı Kek

Malzemeler:
1 + 1/2 su bardağı sıcak su
3 yumurta
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı toz şeker
1 su bardağı sapı ayıklanmış, yıkanmış, küçük küçük doğranmış kuru incir
1 su bardağı iri ufalanmış ceviz içi
3 çay kaşığı tarçın
1 paket şekerli vanilin
1 paket kabartma tozu
3 + 1/2 su bardağı un

Yapılışı: Kuru incir parçalarını çukur bir kaba alın ve üzerine sıcak suyu dökerek yumuşamaya bırakın. Bu arada ayrı bir yerde yağ, şeker ve yumurtayı mikserle iyice çırpın. Çırptığınız bu karışımı diğer kaptaki su ve kuru incirlerle birleştirin, üzerine kabartma tozunu, şekerli vanilini ve tarçını ekleyerek hepsini tahta kaşık ile karıştın. Son olarak ceviz içini ve unu da katıp koyu ama akışkan bir hamur elde edinceye dek karıştırdıktan sonra, karışımı kek kalıbınıza dökün, 180 C fırında 30 dk. kadar pişirin.

Kek biraz soğuduktan sonra kalıptan çıkarılıp servis yapılmaya hazırdır, afiyet olsun!

Fındıklı, Tarçınlı Kurabiye

Malzemeler
Hamuru İçin:
2 yumurta
100 gr. tereyağ (oda ısısında yumuşamış)
1/2 çay bardağı sıvı yağ
1/2 çay bardağı üzüm pekmezi
1/2 çay bardağı buğday nişastası
1 su bardağı toz şeker
2 paket şekerli vanilin
1 çay kaşığı tarçın (tepeleme)
1 avuç fındık kırıntısı, aldığı kadar un

Üzeri İçin:
2 çay kaşığı tarçın
2 çay kaşığı pudra şekeri

Yapılışı: Tüm malzemeyi yumuşak bir hamur elde edinceye dek yoğurun ve streç filme sarıp buzdolabında 1 saat kadar bekletin. 1 santim kalınlığında açıp istediğiniz kalıplarla şekil verin. Önceden ısıtılmış 175 derecedeki fırında 12 dk. pişirin. Fırından çıkardığınız anda (sıcakken) üzerine tarçın ve pudra karışımını minik bir elek ya da süzgeç ile eleyin. Mis gibi tarçın kokulu kurabiyeniz servise hazırdır afiyet olsun!

meydan okumalar içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kasım Meydan Okuması – 8

Neden blog yazıyorsun? Blogu sevme sebebin nedir?

Neden blog yazıyorum? Yazmayı sevdiğim için… Kimi anları kişisel tarihime not düşüp aklıma geldikçe dönüp dönüp bakmak, yad etmek için… Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi blog dünyasında da dostluklar, aramalar, sormalar, özlemeler, merak etmeler, kısacası tüm etkileşimli yansımalar var, işte o yansımaların içimde yarattığı hoş duygular için… Okumaya değer bulanların aradıkları/bekledikleri şeylerin devamlılığını sağlamış olmanın bireysel hazzı için… Diğer sosyal paylaşım platformlarına göre daha özgür, daha özgün ve daha geniş bir alan sağladığı için… Ve bir de gelecek kuşaklardan izimi sürmek isteyen biri(leri) olursa, benden bir şeyler geleceğe kalsın için…

Etkileşimli sosyal paylaşım platformlarının hepsinin tadını tattım. Blog yazmanın tadı hiç birinde yok, sanırım sevme nedenim de bu.

meydan okumalar içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum