Limonata tadında film maratonu kritiklerim

Ekimin 10 u geldi, ben hala oturup da “limonata tadında film maratonu” kapsamında izlediğim filmler için detaylı bir post hazırlayacağım…. An itibariyle detayından vazgeçip mevcut kritiklerime köprü kurarak, vaadettiğim şeyi gerçekleştireyim istedim…

İşte izlediğim filmler ve onlara ulaşabileceğiniz linkler:

Küçük Orman (Little Forest), Sahaf (The Bookshop), Camdan Kale (The Glass Castle), Euphoria ile ilgili düşüncelerim şurada…

Umut Çiftliği (Running Wild), Ağacın Altında (Undir Trénu), Uğurböceği (Ladybird), Genç Rahibeler (Novitiate), Olivia Newton John: Hopelessly Devoted to You, Mary Shelley, 15:17 Paris Treni (The 15.17 to Paris), Dönme Dolap (Wonder Wheel), Aşk ve Laleler (Tulip Fever), Dağların Ardında (Tramontane / Rabih) ile ilgili düşüncelerim şurada…

“Come Sunday” (Aslında Cehennem Yok), “Call me by Your Name” (Beni Adınla Çağır), “Tulen Morsian / Devil’s Bride” (Şeytanın Gelini), “A United Kingdom” (Aşkın Krallığı), “Forever my Girl” , “Outside in” (Dıştan İçe),  “Lane 1974”, “Irreplaceable” (Senin Gibisi Yok),  “Sibirya Ormanlarında” ( Dans les Forets de Siberie),  “Lady Macbeth”, “Tam Cam Efsanesi”, “Rebel in the Rye” (Çavdar Tarlasındaki Asi), “Korparna / Ravens” (Kuzgunlar) ile ilgili düşüncelerim şurada…

“Les Gardiennes” (Gardiyanlar), “From the Land of the Moon” (Aşk Mektupları),  “Annihilation” (Yok Oluş) ile ilgili düşüncelerim şurada… 

Reklamlar
paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Eylül 2018 – Aydöküm

Ilıcık, sıcacık günleriyle geçti gitti Eylül… yazın devamı gibi… sonbahara benzemez halleriyle… Hani okulum açılmasa hala daha yaz tatilindeymişim gibi…

Özlemişim öğrencilerimi… okulumu… arkadaşlarımı… Öğretmenler odamızdaki küçük penceremi… o pencereden gördüğüm gökyüzünün bambaşka hallerini… dolabımı… dolabımda abur cubur istiflemeyi… liseye yeni başlayan 9. sınıfların gözlerindeki ilk tanışma heyecanını… meraklı soruları… ilgiyle dinlenilmeyi… genç kuşaktan hayata dair yeni ve bambaşka şeyler öğrenmeyi… zorunlu zamanlar dışında okuluma yürüyerek gidip gelmeyi… roman mahallesinden geçmeyi… ekmeklerini çok sevdiğim fırına uğrayıp bazen tam buğdaylı bazen de ekşi mayalılardan alarak evime eli boş dönmemeyi… apartmanlar arasına sıkışmış kutu gibi evlerin küçücük bahçelerindeki ağaçları, çiçekleri seyretmeyi, mevsimsel geçişlerini gözlemlemeyi…

Yağmuru bile özlemişim… Okulda olmadığım vakitler alıp elime makinemi, dilimde “singing in the rain”, kocacığı da kendime uydurarak yağmurlu anların peşine düştüm… Bundan böyle salt sonbaharın kendisinin değil, yağmurun değdiği güzelliklerin de kovalayıcısı olmak hayalim…

Havalar donduracak kadar soğuk olmadıkça her fırsatta “an kovalamak” istiyorum.. Çünkü artık hep ve daima bunu hissediyorum: Hayat anda gizli!

Şurada paylaştığım üzere “limonata tadında film maratonu”muz vardı bizim… İzlemem gereken 3 filmim kalmıştı ve son gün 9 Eylül idi… 5 Eylül itibariyle kalan üç filmimi de izleyerek 30 filmlik listemin tamamını izleyip bitirmiş oldum… Kendimi kendi maratonumda birinci ilan ediyor, canı gönülden kutluyorum. 🙂 Doğrusu başlarken emin değildim… sıkılıp vazgeçebilirdim… ya da başka filmlerin büyüsüne kapılıp fire verebilirdim… Ama seçtiğim filmler (ikisi hariç) ilgi ve merakımı üst düzeyde tuttuğu için her fırsatta içlerinden birini izleyip bir sonrakini iple çektim…

Les-Gardiennes2

Limonata tadında film maratonu listemde kalan üç film arasından ilkin çiftlik temalı “Les Gardiennes” (Gardiyanlar) isimli filmi izledim. Film, konu itibariyle iyi bir seçimdi… bununla birlikte, filmdeki detayları  gördükçe mutluluktan havalara uçtum… Bir çiftlik filminde görüp de mutlu olacağım çok ama pek çok şey bu filmde mevcuttu…

Ah o kadınların tarlaya tohum saçma sahneleri… tarlaların karasabanla sürülmesi… buğdayların primitifçe biçilme seremonileri… oturma yeri ahşaptan, iki tekerlekli atlı araba… yine iki tekerlekli faytonlar… süt kapları… gaz lambaları… hasır sepetler… kırlar… patika yollar… ağaçtan tüneller… tahta panjurlar… cottage görünümlü köy evleri… country dekorasyon… country mutfak… antik traktör… kara tren…. inip binen yolcular… Her nereye baksam (manzara ve mekan adına) bambaşka güzellikler… nefis detaylar…

Yıl 1915… 1. Dünya Savaşı sıraları… Yer; Fransa’da bir çiftlik… Evin erkekleri savaşmaya gittikleri için, tam da hasat vakti çiftlikte tam zamanlı çalışacak birine ihtiyaç var… Yetimhane’de büyümüş olan Francine tam zamanlı işçi olarak bu çiftliğe geliyor. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın çok geçmeden bu kızın canla başla işini yapmasından, iyi huylu ve saygılı oluşundan etkileniyor ve ona uzun bir süre daha bu çiftlikte kalabileceğinin sinyalini veriyor. Kızı Solange da bu durumdan memnun… Çünkü Francine her şeyin üstesinden geliyor… Solange’ın da kocasının ilk evliliğinden Marguerite adında üvey bir kızı var…Bu kız da üvey annesinin askere giden George adındaki kardeşine aşık… (Aile bireylerini hiyerarşik biçimde anlatmaya çalışıyorum ki kim kimle ne yapmış, anlaşılsın… 🙂 ) Bir gün George savaştan izinli dönüyor ve çiftliğe çalışmaya gelen Francine ile aralarında duygusal bir ilişki başlıyor. Filmin olay örgüsü de bundan sonra gelişiyor.

Film, 1924 yılında, Ernest Perochon’un aynı adlı romanından uyarlanmış. Filmi izlemek de görsel bir roman okumaktan farksız… Tüm karakterler rolünün hakkını vermiş… Pastoral manzaralarla dolu güzel bir film izlemek istiyorsanız, kaçırmayın derim.

 

from-the-land-of-the-moon2

Listeden ikinci izlediğim film ise “From the Land of the Moon” (Aşk Mektupları) isimli filmdi. Bu film de dönem filmi.. ve tarih olarak 2. Dünya Savaşı sonralarında geçiyor, ancak konusunda savaşa dair pek fazla bir şey yok, ana karakterin hastanede tanıştığı yaralı asker dışında…

Ana karakterimiz genç bir kadın… duygularını tutkulu bir biçimde yaşıyor ve uç noktalarda gezindiği için normal bir insan profili çizemiyor. Çokça histerikli… ve çokça melankolik… erotizme ve aşka tutkun… Ailesi para karşılığı onu iyi kalpli, sağlıklı bir adamla evlendiriyor. Adam ona sevgiyle yaklaşsa da o her fırsatta tutkularının peşinden koşuyor. Gerçekle hayalin içiçe olduğu, psikolojik çözümlemelerin bol bol yapılacağı bir film… Bu film de romandan uyarlanmış… Milena Agus’un aynı adlı romanından… Filmin ismi keşke “Olmayan aşka mektuplar” olsaymış, desem belki ilginizi daha çok çeker.

 

annihilation2

30 filmlik listemde tek bilim-kurgu filmi olan “Annihilation” (Yok Oluş) filmini özellikle en sona bıraktım…Niyetim tüm dram ve biyografi filmlerini bitirip finali onunla yapmak idi… Çünkü listemi hazırlarken hakkında okuduğum şeyler beni çok heyecanlandırmış, sanki izlediğimde günlerce onunla yatıp kalkacak, başka film aramayacak hale gelecektim… Ama izledim ve gördüm ki o abartılı övgülere rağmen son derece basit, son derece sıradan bir film…

Bataklık bir bölge ansızın bir parıltı ile kaplanıyor ve bu parıltılı alan günden güne büyüyor. (Allah var, bu rengarenk parıltı görüntüsü pek harika idi). Bu alanı incelemeye giden ne kadar bilim insanı ve ordu mensubu varsa içine girdikten sonra bir daha geri dönmüyor. İçi bir muamma… Derken bir gün vaktiyle içeri girip dönmemiş olan orduda görevli bir adam ansızın çıkageliyor. Ama hali tuhaf ve ağzından burnundan kan gelir vaziyette… Çoklu organ yetmezliği ile yoğun bakıma kaldırılıyor. Eşi de onu gittiğinden beri özlemle ve büyük bir aşkla bekleyen bir bilim kadını… O parıltılı alana birlikte girecek 4 kişilik kadın grubuna katılıyor ve hep beraber bu gizemli bölgeye geçiyorlar. Filmdeki basitlikler, sıradanlıklar, saçmalıklar ve kaliteli bir bilim-kurgu filmine yakışmamışlıklar da bundan sonra başlıyor. Neresinden tutup anlatsam ki… Her gidenin kaybolduğu, hasbelkader dönenin de yoğun bakımı boyladığı bu gizemli bölgeye bir sırt çantası ve tüfekten hallice bir silahla gönderildiğini söylesem bu kadınların, sanırım bir dolu soru aklınızda vuku bulur. Koskoca NASA anlayacağınız onları oraya hiç bir teçhizat, araç-gereç olmadan, ellerini kollarını sallayarak yolluyor. İçerideki olaylar ve yine başka başka saçmalıklar da cabası… Hasılı iyi bir senaryo, kötü bir yapımla hiç edilmiş… Keşke daha akılcı daha gerçekçi kotarılsaymış her şey… Güzel bir konu boşa harcanmasaymış… Bence cık…. bu film olmamış!

_   _   _   _   _   _   _   _   _

Limonata tadında film maratonu filmlerimi internette izleyip bitirmişken, bu ay tv kanallarında çok güzel filmlere denk geldim. Bu kanallar yeni sezon filmlerini yazın satın almışlardı ve Eylül’le birlikte daha önce hiç yayınlanmamış, iyi filmleri izleyicilerine sunmaya başlamışlardı. Her yıl olduğu gibi bir kaç ay sonra bu filmler de tekrara girip cazibelerini yitireceklerdi… ama şimdi  algıları bu kanallara yöneltme zamanıydı.

Anna Karenina

Bu beklenti ile tv kanallarını takibe aldım ve çok hoş bir kaç filme denk geldim. Bunlardan ilki yıllar önce çocukken, TRT nin siyah-beyaz ekranında izlediğim “Anna Karenina” idi… (Bu kez Fil Tv de izledim.) Bir kaç yıl önce de romanını okumuştum… Rus Edebiyatı klasiklerinden acıklı aşk hikayesi… Romanının ilk cümlesi hafızama kazınmış vaziyette: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendince bir mutsuzluğu vardır”. Yani; ailelerde mutluluğa giden yol benzerdir, ama mutsuz ailelerin mutsuzlukları birbirinden değişik, çeşit çeşittir, gibi bir anlamla daha ilk elden okurun aklına sorular yerleştiriyor. Filme de hep bir sonrasını merak duygusu hakim… Anna evli bir kadın… bir de oğlu var… Ancak bir ailesinin olması, gün gelip tanıştığı bir subaya aşık olmasına ve onunla aşk yaşamasına engel olamıyor. Bir süre sonra bu yasak ilişki herkesler tarafından duyulmaya başlanıyor ve Anna aşkını tercih etmek durumunda kalıyor. Aşkı ise onun kadar sağlam ve tutkulu değil bu ilişkide… Kader ağlarını Anna için örmeye başlıyor…

Filmin siyah-beyaz versiyonunu -rahmetli- Gülşen ablamla heyecan içinde izlediğimiz geceleri hatırladım… Oradan ablamla çocukluğumdaki tv izleme kaçamaklarımıza ve bir dolu anıya gittim… Çok hüzünlendim… çok gözyaşı döktüm… Romandaki bazı detayları filmde göremedim ama Anna’nın haline acımaktan da geri kalmadım… Hasılı Anna’yla birlikte gözyaşlı, buruk bir izleme serüveni gerçekleştirdim. Yine de mekanların ve kostümlerin muhteşemliğinden etkilenmeyecek kadar da filmden kopmadım. Zira görsel etki hep bir üst düzeydeydi… Yine rast gelsem yine izlerim.

 

detour2

Bir akşam yıllık planlarımı hazırlamakla cebelleşip kendime ayıracak zamanı ancak bulmuşken, yine Fil Tv de heyecan yüklü bir filme denk geldim… Heyelan sonucu bir adam, toprak yığınının altında sıkışmış olan otomobilinin içinde mahsur kalmıştı ve o daracık yerden kurtulmaya çalışıyordu. Ancak ne yapsa da başarılı olamıyordu. Konunun geçtiği alan tek ve kasvetli olmasına rağmen.. aksiyonsuz, atraksiyonsuz ve ana karakterden başka da bir karakteri olmayan bu film beni peşine takıp sonuna kadar sürükleyip götürmeyi başardı. Heyecan ve merak güdümü canlı tutuyordu ve mutlaka finalini görmemi istiyordu. Adamla kendimi özdeşleştirdiğimde daralmadım değil. Bir ara karakterin mücadeleciliğindeki arayışları ve azmi ile onu gerçekçi olmamakla da itham etmedim değil… Üstelik bazı sahnelerde jest ve mimikler fazla abartılıydı. Yine de o sonu merak ettim! Aaaaa filmin ismini yazmadım di mi ben?! 🙂 İsmi; “Detour” (Vahşet Sapağı) idi… Felaket filmlerini seviyorsanız, es geçmeyin bu filmi…

 

a few hours of spring2

Fil Tv de izlediğim filmlerden biri de “A Few Hours of Spring” (Bir Yudum Bahar) idi… Son yıllarda durağan dram filmlerini çokça izledikçe sanırım ben iyi bir durağan dram filmi izleyicisi oldum. 🙂 Artık bu tür filmler beni sıkmıyor ve sakinlikle, sükunetle… hareketsiz-cansız filmleri izleyebiliyorum. Bunu yaparken de film izleme zevkimi tatmin edebiliyorum. Bu film de son derece basit, durağan bir film… Hani sonlara yaklaştıkça şaşırmak, heyecanlanmak istiyorsun… içinden “farklı bişeyler olsun” nidaları yükseliyor… ama her şey kendi gidişatında ilerliyor ve son buluyor. Alain adında bir adam var. Hapishaneden yeni çıkmış… Bir kız arkadaş ediniyor, ilişkisini yürütemiyor… Annesi ile aynı evde kalıyor, annesi ile sağlıklı ve sevecen bir yakınlık kuramıyor… Derken anne amansız bir hastalığa yakalanıyor ve tedavi sonuçsuz kalınca ötenazi tercihini kullanıyor. Bu haliyle konusu, yine limonata tadında film maratonu kapsamında izlediğim Euphoria isimli filme benziyor. Orada iki kızkardeşin açık açık hesaplaşması vardı. Buradaki anne-oğulun hesaplaşması ise sessiz ve üstükapalı seyrediyor. Yine de psikolojik çözümlemelerin yapılacağı, insanı anlama odaklı bir film… sevdim.

 

der-butler-und-die-prinzessin

Bu kadar ağır filmin arasına Tv Em’de izlediğim “Der Butler und Die Prinzessin” (Soylu Olmak) isimli film iyi geldi. Yeşilçam filmi kıvamında, fakir ailesi için zengin bir kocayla evlenmek üzere kendini feda eden bir kız ve o kıza yardım ederken aşık olan evin uşağının hikayesi… Kız da mı yoksa bu uşağa aşık?… Merak ettiyseniz, çerez niyetine, boş vaktinizde izleyin, derim…

 

Parlak-Yildiz

Ve tabii yine bir drama daha denk gelmek… TV4 teydi ve yine bir roman havasında idi… Filmin sonunda öğrendim ki, 1821 yılında 25 yaşında veremden ölmüş ve bu kısa yaşamına üç şiir kitabı sığdırmış olan şair John Keats’ın hayatındaki önemli bir kesiti ele almış bu film… Şiirlerine ilham olan Fanny Brawne ile yaşadığı romantik aşkı ve  bu aşkın önüne çıkabilecek en büyük engel, yani hayatın ta kendisi filmdeki ana izlekler…  Uçuşan kelebeklerin olduğu bir sahne vardı, ona çok bayıldım… Filmin adı “Bright Star” (Parlak Yıldız)…  Şairin şiirlerinden birinin adı…  Şiir gibi görüntüler, nefis doğa manzaraları var… Sırf onlar için bile izlenmeye değer…

 

iftarlık gazoz2

Yıllar var… çok sayılı Türk filmi izliyorum… Çünkü beni çekip içine alamıyorsa, sıkılıp bırakıyorum ve emsallerinden de soğuyorum. Türk filmi arşivim kısıtlı bu yüzden… Bir akşam Star Tv de “İftarlık Gazoz” filmine denk geldim. Normalde Cem Yılmaz filmlerine bir kaç dakika bile tahammül edemesem de (Hokkabaz hariç), gazozcu çırağı olan çocuğun sevimliliğine takılıp peşine düştüm bu filmin… Sonra çocukluğumdan izler buldum… hem film komedi gibi görünse de içinde ciddi ciddi dram da barındırıyordu. Konusu sıradan ve çocukça idi ama geçtiği dönem ve kabuğunu kaldırdığı anılar adına hoş ve izlenesiydi… Yalnız siyasi çizgisini açık açık ortaya koymuş… Oysa o vakitler kimse kimseden daha iyi kalpli ya da daha merhametli değildi…aynı zamanda kimse kimseden daha akıllı, daha haklı da değildi… Her iki taraf da güdüldü… kullanıldı… sonra limon gibi sıkılıp posa olarak bir kenara bırakıldı… O sebeple militan güzellemeli filmleri onamıyor ve gerçekçi (doğrucu) bulmuyorum ben… Bunun dışında, 70 li yıllar adına hoş detaylar vardı…Belli bir yaşın üstündeyseniz ve beklentiniz yüksek değilse, ailecek izlenecek, eğlenceli bir film…

 

küçük ev2

Geçenlerde kocacık harika bir sürprizle çıkageldi…. Benim bir kaç yıldır arayıp bulamadığım (telif haklarından dolayı internetten kaldırılmış olan) “Küçük Ev” dizisinin, Rus sitesinde kayıtlı ilk dört bölümü ile hoplatıverdi kalbimi… Mary’nin, Laura’nın küçücük halleri… Nelly Oleson’ın küçüklüğünde bile kaprisliliği, sevimsizliği… Kibirli annesinin ondan geri kalmaz jestleri mimikleri… 🙂 İzlemelere doyamadan bir günde bitirdim elime geçen hepi topu dört bölümü… 🙂 Başka da bir dizi izlemedim bu ay…

Son sınıf öğrencilerimin test çözümlerinde gözetmenlik yaparken okumaya başladığım bir kitabım var… Ondan da gelecek ay sözedeyim… Ve hatta “limonata tadında film maratonu”m için de kritiklerime ulaşılabilecek ayrı bir  post hazırlayıp onu da en kısa zamanda bloguma ekleyeyim…

Bu ayın dökümü bu kadar olsun….

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sevdiğim Videolar -6 / Annemieke van Leeuwen’in “büyülü ve rangarenk sonbahar”ı…

Şu anda saat 23.30 a geliyor… Az önce “Irene Rudnykciğim yeni video eklemiş mi acaba” diyerek you tube’a göz atmıştım ki, modeli ile birlikte bir parkta yapmış olduğu sonbahar temalı fotoğraf çekiminin kamera arkası görüntülerine denk geldim… Peşine photoshop ta sonbahar fotolarını nasıl editlediğini anlattığı videosunu izleyince, sonbahar görüntülerine doyamadığımı fark ettim… Başladım you tube’da içimi ısıtacak sonbahar videoları taramaya… Bir kaç konuşmacılı video izledikten sonra, hiç konuşmacısı olmayan, fonda Peter White’ın tam da temaya uygun “autumn day” isimli parçasının çaldığı, ismiyle müsemma büyülü sonbahar görüntüleri açlığımı anında bastırdı. Ve hatta keşke daha da uzun olsaydı…

Sonbahardan nefis kareler, nefis sahneler var… Renkler, ışıltılar bir harika… Parklar, kır evleri, sincaplar, baykuş, ağacın arkasına saklanmış ayıcık…. hele o finaldeki kara tren… (ah keşke daha uzun kalsaymış!) Hepsi nasıl da iç ısıtıcı…

Orada herkes huzurlu.. ve o huzur da ekrandan izleyicisine geçiveriyor… tıpkı meditasyon gibi…

Sonra peşine Era’nın “I believe” isimli parçasının süslediği rengarenk sonbahar görüntülerine rast geldim… Yemek üstüne leziz bir tatlı gibi pek iyi geldi… 🙂

Burada da çağıldayan dereler, derelerde ördekler… nazikçe dökülen şelaleler… gökyüzünde uçan kazlar var… Işığın renk renk yansıması… eğilip bükülüp kırılması… Kuşburunlarını didikleyen kuş… Finaldeki firari geyik… her detay bir harika!

Ben artık bıkıncaya dek bu iki videoyu açar açar izlerim… 🙂

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Sosyal medyada çocuk istismarı

Dobra dobra kategorimi açık açık dile getirmek istediğim, aslında içimde de tutmak istemediğim, ortaya konsun, okunsun, bilinsin istediğim şeyleri dökmek ve hatta püskürmek için açmıştım en çok. Doğrusu her an da bol bol malzeme çıkıyor karşıma. Ne ki, gerçek hayatın kendisi bu konuda bir derya iken internet başlı başına bir umman…

Çoğunluk okuduğum, gördüğüm, saptadığım bir durumdan yola çıkıp yazmak geliyor içimden… Buna sebep de; yazılanın, gösterilenin, verilenin başka yönlerini, farklı yüzlerini ortaya serme isteğim…

bg1 b

Misal, bir zamanlar bir anneyi okuyordum… instagramda… İki oğlu vardı, biri sağlıklı, diğeri otizmli… O anne paylaşımlarının odağına otizmli oğlunu koymuş, sağlıklı oğlunu ise geri plana atmıştı. İnstagramdaki varlığını bu oğlunun özel durumuna dikkat çekmek, bu dikkat çekiş ile de otizm konusunda bir farkındalık yaratmak üzerine kurmuş görünüyordu. Bununla birlikte, tüm paylaşımlarında oğlu ile karşılaşan herkesi zalim, acımasız insanlar olarak gösteriyor, buradan oğlunun “normal dışı”lığından kaynaklı bir ajitasyon atmosferi yaratarak, diğer insanların bu durumu ve hatta oğlu gibi olanları normalleştirmesini istiyordu. Aslında o oğlunu normalin dışında bir yere koyup sürekli gündemde tutup otizmli hallerini içeren örneklerle dile getirerek normalleştirmeyip sivriltirken, diğer insanlara açtığı savaşta onların savaşın kötü tarafı olduklarından dem vurup tarafları yakınlaştıracağına, aralarındaki mesafeyi daha da açmaya çabalıyordu. Çünkü kendi bile oğlunun otizmli halini kabullenememiş, olağanlaştıramamış, normalleştirememiş, sindirememişti ki, dilinde olan hep ve daima bu idi. Seyrek de olsa diğer oğluyla ilgili yaptığı paylaşımlarda, o oğulun günlük herhangi hallerine dikkat çekiyor iken, bu oğulu sürekli otizmiyle gözler önüne seriyordu. Ve ne yazık ki her gittikleri yerde de -bir kaç iyi örnek hariç- sürekli yadırganıp dışlanıyordu bu çocuk… Öyle ki insanlar ona durup baktıklarında bile bu bakışlar çocuk için düşmanlıktı, düşmancaydı.

Gelecekte yetişkin olacak bir bireyin (şu an çocuk olsa bile) bu denli sivriltiliyor olması, hele de bunun annesi tarafından yapılması bana ne yazık ki ters geldi… yadırgadım… doğru bulmadım… Anne otizme dikkat çekmek istiyor, bunu anlayabiliyorum… Ama çocuğun özel durumunu merkeze alıp tüm gözleri otizm üzerinden çocuğa çevirmek doğru bir şey mi?. . Genellemelerle ve genel-geçer örneklerle bunu yapmak pek de mümkün. Çocuğun özeline çok fazla girmeden… Ama instagramın “like”cı takımı bu hali öyle sevmiş, like ları ile bunu öyle tatlı öyle hoş hissettirmişlerdi ki, anne bunu görmemişti, belki de görmek istememişti, ve hatta belki de görmezden gelmeyi tercih etmişti. Zaman içinde de çocuğunun otizmini hastalıktan çok bir mağduriyet olarak görmeye başlamış, normalleştiremediği bu durumun girdabında kalmıştı. Hiç bir şey söylemeyip yapmayan insanların oğluna dönüp  bakmaları dahi acımasız-zalim varlıklar olarak nitelenmelerine yetip artıyordu. Oysa belki de ona bakan insanlar, çocuğun davranışlarını inceleyerek kendi yakınlarında da olabilecek bu problemin semptomlarını tespit etmeye çalışıyor olabilirlerdi. Belki de iyileşmesi için içlerinden dualar ediyorlardı… Ama yooo tüm bakanlar kötüydü!…

Belki de ajitasyon, mağduriyet gibi kılıflar instagram için iyi bir malzeme idi!…

Bu son cümlem acımasızlık olarak düşünülebilir… Ama kendim de bir anne olduğum, buna ilave olarak yıllardır çocuklarla içiçe olan bir öğretmen olduğum için, bir annenin evladına yapabileceği kötülükleri ve iyilikleri -yaşım itibariyle de- gayet iyi görebiliyorum.

bg2 b

Bir çocuğun her halinin fotoğraflarının, gerek görsel olarak-gerek anlatımsal olarak annesi tarafından internet ortamında hep ve daima paylaşılması bana göre o çocuğa yapılabilecek kötülüklerin en büyüğü…Bunun pek çok sonucu olabilir…. Fotoğrafları kötü amaçları için kullanabilecek kişilerin varlığının yanı sıra, o çocuğun ilerleyen yaşlarında karşılaşabileceği olumsuzluklar, psikolojik travmalar, kişilik ve karakter oluşumundaki etkileri, başarıya giden yoldaki yansımalar, çevresel faktör vesaire.. pek çok olumsuz şeye sebep olabilir… Belki pedofili bir sapığın hayallerini süsleyecek, takıntısı haline gelecek… Belki bu kadar pohpohlanmışlık kişiliği oluşurken deformasyon yaratacak, ya narsist olacak ya da ortalarda olmaktan sıkılıp toplumdan kaçan bir asosyal olacak… Belki de kendi iradesi dışında gelişen bu durumu  travmayla karşılayacak ve gün gelip anneden hesap soracak… Ve daha başka başka pek çok şey… Değer mi?… Çok küçük bir ihtimal de olsa gerçekleşme ihtimali olan sonuçlar için.. değer mi?

Ama like sayısı, takipçi sayısı, övgü dolu cümleler, hayranlar, hediyeler vesaire.. tüm bunlardan belki de çok daha önemli !…

çiç fon1 b

Blog yazmaya ilkin 2007 de blogcu ile başladım… Sonra 2009 da blogspota geçtim, iki ayrı blog açtım… iki yıldan beri de blogspottaki -güncelleme problemi yüzünden- rusyena blogumu, burada, wordpress te sürdürüyorum… Gerek blogculuğumda, gerekse instagram, facebook gibi sosyal medya kullanıcılığımda, izni ve iradesi dışında bir kez olsun kızımı paylaşmadım. Paylaşmam da… Küçük bir kızken, en çocuksu en şeker hallerinde instagramla tanışmış olsaydım, yine de paylaşmazdım… Paylaşmak istediğimde ise kendi yakın çevremle sınırlı bir alanda, kızımı hiç bir yönüyle sivriltmeden en olağan en rutin halleri ile paylaşırdım. Her çocukta olan şeyler gibi… çocukluğun olağan şeyleri gibi… Ama çok nadir paylaşırdım!

Oysa instagram çocukların  her türlü hallerinin ifşa edildiği fotoğraflarla dolu… bazıları da eğitimli-kariyerli anne-babaların çocukları… Sanırım en çok da sorgulamamız gereken bu… Konu benim kişisel düşüncemle sınırlı olmayıp psikologların ve pedagogların da ortak düşüncesi iken, görünür olmakla, gösteriş yapmak-teşhir etmek-sınır ihlaline girmek arasındaki dengeyi bu anne ve babalar nasıl oluyor da sağlayamıyor ki?!

Çocuğun izin verip vermeme yetkisine henüz sahip olmaması, bu anne ve babaların işine mi geliyor?

Anne ve babalar çocuklarının gizlilik ve istismar haklarını koruyamıyorken, bu durum yasalarla mı çözümlenmeli?

Dünyaya kötülük bu kadar hakimken, dünya bu kadar masum değilken, bizim bu durumu masum karşılamamız çocuklara yapılacak en büyük kötülük olabilir mi?

Bu konu yeterince üstünde durulmadığı için hasır altı edilip çocukların en önemli alanları, mahremiyetleri ihmal mi edildi?

Kafamda sorular…. sorular….

Sosyal medyada çocukların fotoğraflarının paylaşılması ile ilgili aşağıdaki linkleri okuduğumda daha da dehşete düştüm… Diğerlerine vakit bulamasanız da lütfen ilk linki mutlaka okuyun:

http://www.serapduygulu.com.tr/yazi-arsivi/sosyal-medyada-cocuk-istismari-sosyal-medyada-cocuklarin-fotograflarini-paylasmak-mahremiyet-ihlali-midir-1515527112-1515527175.html

https://pedagojidernegi.com/sosyal-medyada-cocuk-fotograflari/

http://www.pedagogsevilyavuz.com/detay-icerik-pedagog-sevil-yavuz-817-internet-ve-sosyal-medyada-cocuk-fotografi-paylasmanin-tehlikeleri-pedagog-sevil-yavuz.html

http://www.hurriyetaile.com/cocuk/cocuk-psikolojisi/cocugunuzun-her-fotografini-internete-koymayin_21942.html/2#detail

https://www.bbc.com/turkce/haberler-37846302

dobra dobra içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Sevdiğim Sözcükler -2 “gazel”

Uzun uzun “güz aylarında kuruyup dökülen ağaç yaprağı” demektense, tek vuruşluk, bir çırpılık söylemle “gazel” deyivermiş birileri… Belli ki sonbaharla derince bir muhabbet, bir gözlem içindelermiş.. bu muhabbet, bu gözlem onları öyle sarıp sarmalamış, kendine öyle bir odaklamış ki,  her mevsim olagelmesiyle aslında benimseyip sıradanlaştırmaları gereken bu mevsimsel detayı lirik bir sözcükle, tek başına adlandırma gereği duymuşlar..  olağanüstü, ayrıcalıklı, harikulade bir anlamla yükleyip, imleme görevini ona bahşederek…

gazel4

Dünyamızdaki betimleri olabildiğince sözcükle anlamlandırabildiğimiz kadar zengin dilimiz. Aksi halde az düşünen, az konuşan, az öğrenen, az bilen insanlarız. Buradan bakınca dil nasıl da acayip bir şey!.. Dilin ne kadar zenginse, sen de o kadar zenginsin!

gazel5

“Gazel”; sözlüksel karşılığı dışında, çocukluğuma ait anılarımda da karşılığı olan bir sözcük. Annemin bazen ev işi yaparken, bazen de radyoda ya da televizyonda şarkı söyleyen herhangi bir sanatçıya eşlik etmekle aşka gelip mırıldandığı sanat müziği parçalarından kulağıma ve içime yerleşmişliği var… Şarkıların namelerini içli içli icra ettikten sonra, “biz de gazel olduk” deyişini hatırlıyorum, şarkıların kendilerinden çok… Anlamını sorarak, okuyarak öğrendiğimde ise kırlaşmaya başlamış saçları ile annemi ve söylemek istediği şeyi eşleyip özdeşleştirmek hayli buruk, hayli acıtıcı olmuştu, çocuk kalbim için… Ve hala ne zaman hatırlasam, hiç ama hiç sönmediğini görüyorum içimde o hissin.

Çağrıştırdığı bu duygusal anılı hüzüne rağmen yine de çok seviyorum “güz aylarında kuruyup dökülen ağaç yaprağı” anlamına gelen “gazel” sözcüğünü…

gazel6

“Gazel” artık zihnimde.. daha  ne bahara, ne yaza doymuş yaprakların, sanki de çok aceleleri varmış gibi, betlerini benizlerini sarartıp bir vakit sonra bu dünyadan kopup gitme telaşeleri… Doğanın gerçeği… Yaşamın değişmezi…

Ve yine mevsimi geldi…

gazel7

“Ne zaman bu kadar sararmış, nasıl da çabucacık kurumuş?”,  dedirten şaşırtıcılığı ile, daha geçenlerde ağaçların üzerlerinde yemyeşil arz-ı endam eyleyen yaprakların gazel olup tek tek oraya buraya dökülmüş halleri…

gazel8

Kahverengiye uzanan yolda, sarının turuncunun ve hem de kırmızının bordonun ton ton renkleri, o renklerin çekiciliği, büyüleyiciliği, yoldan çıkaran kalpçeliciliği…

gazel2

Çünkü vaktinin tam da şu günlerde gelmesi ile, “gazel kovalayıcısı”na dönüşmüş bulunmaktayım ben. Ah ne güzel ki, bundan böyle (uzun bir süre) her yer gazel… Her yer güzel!

gazel3

İlkbaharda renk renk, çeşit çeşit çiçekler nasıl tek tek serenatlarını yapıp bu dünyadan geçip gittilerse, şimdi de renk renk, çeşit çeşit sonbahar yapraklarının serenat vakti.

gazel1

Aslında ben kendime “gazel kovalayıcısı” demekle bir bakıma kibarlık addedmiş de olsam, “o ne der, bu ne der” e takılmadan, yaşa başa bakmadan,  bir eğilip bir doğrulup, bulduğu ganimeti kapma, hazine sandığına en güzellerini devşirme günleri…

gazel9

Hasılı seviyorum bu avare halleri… Biricik, güzelcecik tek bir yaprağın peşine takılıp davetine icabet etme serseriliğimi, tavan yapan çocuk sevincimi…

gazel10

Hele de yağmurla yıkanıp parlamışsa  bu yaprakların her biri… ışıl ışıl, pırıl pırılsa görüntüleri…

gazel11

En güzel sanat eseri kainatın ta kendisi!… Gazeller de bu güzelliğin estetik nadideleri, zarif kelebekleri.

gazel12

sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Çok Sevdiğim “Çiftlik” Temalı Filmler -1

Hemen hemen her ay en az bir adet de olsa, çiftlik temalı film izlemeye zaman ayırıyorum. Çünkü çiftlikte geçen filmlere bayılıyorum. Çünkü orada çok sevdiğim doğa var, doğa ile başbaşa olmalar var, doğal yaşamlar var, doğası bozulmamış saf ilişkiler, komşuluklar, arkadaşlıklar var… Atlar var, atlı arabalar var… kuzular, oğlaklar, keçiler, koyunlar var… Bahçeler var.. tarlalar, tapanlar var… Köy evleri var… çitten duvarlar, makaralı kuyular var… Çiçekli kırlar, patika yollar var… Bazen rüzgarda danseden çamaşırlar, bazen de sarı ışıklı fenerler, lambalar var… Yürüyüşler var.. at binmeler, gezinmeler, koşmalar var… Hayvan otlatmalar, toprakla buluşmalar var… Gün ışıklı, aydınlık, pırıl pırıl sahneler var… Akan sular, ağaçlar, çayırlar, çimenler var… Sıcacık aileler, musmutlu çocuklar var… Galip gelen iyilikler, ihmal edilmeyen şükretmeler var…  O daracık yaşamlarda geniş geniş düşünmeler, derin derin hissetmeler var… Göstermeler, anlatmalar, farkındalık yaratmalar var…

Sanırım bir de arka planda serotonin ve dopamin takviyesi var… Zira ben bu filmleri izlerken çok ama çok mutlu oluyorum. Bu filmlerde bana iyi gelen, ruhuma dinginlik veren çok şeyler, hoş şeyler var…

İstedim ki, çiftlik filmleri izlerken benim gibi mutlu olanlar varsa, bu post onlar için alternatif bir liste olsun… Hepsini tek tek aydökümlerimde paylaşıyor olsam da, çok sevdiğim çiftlik temalı filmler tek başlık altında burada da bulunsun… arayanlara kolayca ulaşabilecekleri, çabucak açabilecekleri bir anahtar olsun… Meraklılar bulsun, benim gibi mutlu olsun…  🙂

İşte 10 filmlik ilk listem:

Anne of Green Gables / Yeşilin Kızı 

Başrolde, evlatlık olarak erkek çocuk bekleyen yaşlı iki kardeşin evine gelen; kızıl saçlı, çilli, çok konuşan bir kız var…. Adı Anne… geçmiş yaşamındaki acılara rağmen etrafındakilere pozitif ve optimist bakış açıları sunan, hayal dünyası pek engin, sevgi dolu bir yürek…

İlk sıraya onu aldım, zira bu filmi ben çok sevdim… Size de mutlaka ama mutlaka izleyin derim.

Cold Comfort Farm / Cold Comfort Çiftliği 

cold comfort

Stella Gibbons’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanmış. Cold Comfort, Türkçe’de “teselli, züğürt tesellisi” gibi bir anlama geliyor. Türkçeye bu isimle uyarlanmamış ama “teselli çiftliği” olarak uyarlansa da içerikle birebir örtüşeceğini düşünüyorum. Zira başrolde, yaşamını sürdürmek üzere geldiği yere, neşe ve ümit getiren Polyannavari bir kız var. Filmdeki pek çok şey, özellikle de ana karakter “Anne of Green Gables” filmi ile çok benzerlik taşıyor. İkisi de farklı farklı yazarların kitaplarından uyarlama olduklarına göre, filmler birbirlerinden etkilenmemiş olmakla birlikte, yazarlar birbirlerinden etkilenmiş olabilir mi acaba, diye düşünmedim değil.

Film, 1930ların  İngiltere’sindeki köy hayatına güçlü bir ışık tutuyor. Misal; Avrupalılar kuzenlerle yapılan akraba evliliklerini oryantalist, şarkçı ve hatta İslamcı buldukları için aşağılarlar ya hep… meğer eski İngiltere’de bu olağan bir durummuş. Bir de filmde Oliver Twist’imi çağrıştıran bazı sahneler vardı ki…. hasılı ben bu filme bayıldım, çok bayıldım.

 

Jean de Florette ve Manon Des Sources

js 6

ms 2

Bu iki film birbiriyle bağlantılı…. ikinci birincinin devam filmi… Hayvanlarla ilgili bir çiftlikte geçmiyor olsalar da, köy yaşamı ve toprakla içiçe olma adına çok hoş sahneler var… Ve ben onları peşipeşine izledikten sonra öyle çok sevdim, öyle mutlu oldum ki haklarında ayrı bir post hazırlayıp uzun uzun yazmak istedim.  İlgi alanınıza girdi ise şuraya tıklayın ve sonrasında mutlaka siz de izleyin.

 

La Famille Bélier / Bélier Ailesi (Hayatımın Şarkısı)

Belier-Family-Poster1-625x336

Fransız yapımı bu filmde annesi, babası ve erkek kardeşi sağır-dilsiz olan, ailenin tek engelsiz bireyi genç kızın ailesi ile ilişkileri ve müzik öğretmeninin onu keşfedip müzikle içiçe olacağı bir geleceğe hazırlaması konu ediliyor.  Aralarda sessiz sakin bir kasabaya, doğaya ve keyifli bir çiftlik yaşamına dair görüntüler var… dram var… romantizm var… komedi var…  bir de seslendirilen fransızca nefis şarkılar var…

 

Heidi

heidi 2

Çizgifilmini bilmeyen var mıdır… Dedesiyle Alp dağlarındaki köy yaşamını… Peter’le keçi otlatmalarını… Tam Heidi köy yaşamına adapte olmuş, dedesiyle ve Peter’le mutlu mesut yaşarken teyzesinin çıkagelip onu Frankfurt’a, varlıklı bir ailenin evine, kızları Clara’ya arkadaşlık etmek için, sevdiği her şeyden acımasızca koparıp götürüşünü… Heidi’nin şehir yaşamında, hep ve daima, köyde bıraktıklarını ve köy yaşamını özlemesini… hüzünlenmesini… yine de hiç bir zaman ümidini yitirmemesini… her an keşif ve merak içinde, bazen de sırf bu sebeplerle başına iş açtığı hallerini….

Hakkında hiç bir şey bilmeyenler… özellikle, öncelikle siz izleyin… Çok seveceksiniz eminim.

 

 Far From Madding Crowd / Çılgın Kalabalıktan Uzak  

çılgın kalabalıktan uzak

Genç bir kadına amcasından bir çiftlik miras kalıyor ve farklı zamanlarda üç ayrı adam bu kadına aşık oluyor. Dönemin alışılmışlığına ters olarak kadın seçilen değil de seçen kişi olmak gibi bir tercih de bulunuyor, onu çok seven iki erkeği yüz üstü bırakıp kendisinin aşık olduğu üçüncü bir kişiyle gönül bağı kuruyor. Bu adam da tanışma sürecinde pek aşık modlarında ama….. deyip daha fazla spoiler vermeden anlatımımı burada keseyim en iyisi… romantik, aşk temalı dönem filmlerini seviyorsanız mutlaka izleyin derim… içinde bol bol çiftlik yaşamı  var… Bir de Oak vardı ki, evlenme teklif ettiği sahne pek içe dokunuşluydu… Bu arada, bu film Thomas Hardy’nin aynı adlı romanından uyarlanmış, bulunca okumayı mutlaka istiyorum.

 

Little Forest / Küçük Orman

little forest 2

Bu bir Güney Kore filmi… Annesi tarafından terkedilmiş gencecik bir kız, işini ve şehirdeki yaşamını bırakıp çocukluğunu geçirdiği köye gelerek eski evlerine yerleşiyor. İlerleyen sahnelerde şehir yaşamındaki beslenme tarzının  ve çocukluğuna olan özlemin bu dönüşte önemli etken olduğunu öğreniyoruz. Aynı köyde yaşayan iki çocukluk arkadaşı da bir süre sonra filme dahil oluyor ve film, çiftlik yaşamının yanı sıra insan ilişkileri üzerine de örüyor örgüsünü… Sırasıyla kış-ilkbahar-yaz-sonbahar mevsimlerinin geçiş güzelliklerine tanık oluyoruz bol bol… yöresel yemeklerin pişme serüvenlerine… tarlaların, bahçelerin büyüleyici hallerine… Öyle çok fazla aksiyon yok ama insanı alıp götüren bir film… Başlarda bir kaçış öyküsü gibi görünse de, kişinin kendini arama ve bulma sürecini masum ve naif bir anlatımla ele almış bu filmi ben çok sevdim…

 

Hrútar / Rams / İnatçılar (Koçlar)

koçlar 3

Birbiriyle küs iki yaşlı çiftçi kardeşin son zamanlarını konu edinen, dram ağırlıklı bir film. Filmde bol bol köy ve çiftlik yaşamı var… Her ne kadar filmin alt yazılarında keçi denilip dursa da bir tanecik keçi yok, bol bol koçlar, koyunlar var… çok sevdiğim Kuzey Avrupalıların robası desenli örgü kazakları var… ve finalde insanı hüzne garkeden ve ne gerek vardı, dedirten bir de pek hüzünlü bir sahne var. Farklı, akıcı bir film.

 

Antonia’s Line / Antonia’nın Yazgısı

ocak 1

Yukarıdaki resmi gördüm, bu filmin peşine düştüm… Toprağa ekmek için bir şeyler saçan bir kadın… Nefis bir sahne! Konu epeyce bir ilerleyince farkettim ki, feminist bakış açılı, özgürlükçü bir filmin içine düşmüşüm… Bununla birlikte bir kaç açık seçik sahne var… (Çocuklarıyla izlemek isteyenlere hemen hatırlatayım)…

Film, yaşlı bir kadının ölüm günü ile başlıyor, daha sonra o kadının gençlik yıllarına dönüyor. (Evet… bu kadın ana karakter Antonia).. Çok da genç değil, yanında yetişkin bir kızı var… ve bu anne-kız, anneannenin ölümü üzerine köylerine geri dönüyor, bu köyde yeni bir çiftlik yaşamı kuruyorlar kendilerine… Filme ara ara yedirilmiş çok hoş sahneler var… Bunun yanı sıra dönemin erkek bakış açısına ve bu bakış açısının toplumsal düzene verdiği yıkıma ışık tutan gerçekçi sahneler de var. Öyle bir an geliyor ki, zarar gören, incinen, özgürlüğünü dilediğince yaşamak isteyen her kim varsa bu çiftlikte buluşuyor. Çiftlik, kendi yazgısını kendi yazmak isteyenlerin buluşma noktası… Çiftlik dışındaki sahnelerde ise çoğunlukla din ve din adamları üzerine dikkat çekilmek istenmiş. Bu hali ile Juliette Binoche’un “Çikolata” filmini çağrıştırıyor. Hasılı pek çok şeyi sorgulayan ve sorgulatan bir film… Oscar ödüllüymüş de… Ergenlerinizin ve çocuklarınızın görmemesi gereken sahneler için bir kez daha uyarımı yapıp sevdiyseniz izleyin, derim…

paylaş ki çoğalsın, sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Dünya apaçık bir kitap / şimşek ve azot döngüsü

Bazen bir bilginin kırıntısı bile ne değerli şey… Sonra sen o kırıntının peşine düşüp esas olana ulaştığın vakit,  akli ve kalbi tatmine erebiliyor, mühim sorunun tek ve asıl cevabını bulabiliyorsun ya,  o kırıntının önemini daha iyi anlıyorsun.

Bir de şu var; yeryüzünde var olan hiçbir şeyi , öylesine, başıboş yaratmamış yaratan. Muazzam bir etkileşimli var oluş var. Bir şey “bir” iken, aslında başka başka  misyonu, başka başka fonksiyonu var.  O “bir” şey salt kendi için değil, başka başka şeylerin varlığı ve varlıklarının devamlılığı için de var. Bu konuda “hah işte bu !” dedirten her bir bilgiye ulaştığımda daha da derinden hissediyor, doğruluyorum bu gerçeği… İçime dolan aşkın istekle de her “bir” şeyin perdesini aralamak, varlık anlamını keşfetmek  gereği duyuyor, oraya buraya saçılmış bilgi kırıntılarına kayıtsız kalamıyorum.

 Zira hiçbir şey amaçsız değil.

hayat bilgisi3-14

Zira “bir” şey, çok şeyle etkileşim ve dayanışma halinde…

Şeyler hep başka şeyleri destekliyor, besliyor, idame ettiriyor. (sırlar kapısının ardında)

hy bl 6 1

Zira her şey

“al beni…

oku, irdele… tel tel – lif lif çöz…

sonra da bul !”

diye bağırıyor.

kırlarda 3 4

O vakit,  önce sırlar kapısına varmak gerek!

kırlarda 5 a

Geçenlerde bir gün, kocacıkla, çiftçilerin topraklarını bilinçsizce zehirledikleri üzerine konuştuk da konuştuk… Malum yıllardır her fırsatta kırlardayız ve doğa üzerine yaptığımız keşif ve bilgilenmelerin yanı sıra köylüler ve çiftçilerin yaşamlarına da odaklanıyoruz, gördüğümüz bulduğumuz anlarda… Bakıyoruz, gözlemliyoruz, anlamlandırıyoruz, öğreniyoruz….vs…  Bazen de çok ama çok kızıyoruz. Mesela ilkbaharda –hani o trafik canavarlarını betimleyen afişteki adam var ya, onun gibi- toprak canavarına dönüşüyor bu çiftçiler… Tarlalarında kullandıkları tarım ilaçlarının boşalmış ama yine de içlerinde sızıntı halinde –doğaya son derece zararlı- atıklarının olduğu kutuları oraya buraya, en çok da çeşmelerin yanıbaşlarına fırlatıp kaçıveriyorlar… İlaçlama araç-gereçlerini de oralarda yıkıyorlar… Sonra zavallı hayvanlar gelip o çeşmelerin yalaklarından, yalakların akıntılarından, akıntı yoluyla başka başka yerlere ulaşan sularından bilmeden, kana kana su içiyor. Sonra bu sular derelere karışıyor, o derelerle temas halinde olanlar bu atıklarla da temas haline geçiyor.

Hiç unutmuyorum, Gelibolu’ya ilk geldiğimizde bir dere kenarında yaptığımız piknik sırasında oradan geçen köylünün biri durup bizi bilgilendirme gereği duydu… Ben zavallı, ayaklarımı dereye sokmuş, elimle de sularıyla oynayı oynayıveriyordum çünkü… Civardaki tarlalarda yapılan ilaçlamalar olduğu  gibi bu derelere karışıyormuş ve hatta çiftçiler ilaçlama araçlarını getirip bu derelerde yıkıyorlarmış… Sinsi ve yavaş yavaş işleyen zehirlemenin boyutunu siz düşünün… Tarım ilaçları yüksek dozda olmadığı sürece zehirleme belirtilerini anında göstermiyor, zamana yayıyor tahribatını ve yapacaklarını… Düşününce nasıl da kızıyor, nasıl da üzülüyorum. Ve aslında bu derin ve uzun mevzuyu ayrı bir vakte bırakıp konuyu dallayıp budaklamadan asıl konuya dönsem iyi olacak… zira bu konuda hayli dertliyim… Tarım ilaçlarındaki canavarlıklarının yanı sıra gübreleme zamanı da bir haller oluyor bu çiftçilere…. Azot yüklü kimyasal gübreleri basıyorlar topraklarına… topraklarının ihtiyaç miktarını ölçtürmeden, belirletmeden… (İl ve ilçe Tarım Müdürlükleri toprak analizleri yaparak  bu konuda ücretsiz hizmet veriyor, ama kimseler de toprağından küçük bir numune alıp da “bak bakalım, benim toprağımın ne kadar azota ihtiyacı varmış” demiyor. )Basıyor gübreyi… toprak zehirlenmiş, kimyasallarla dolmuş umrunda değil!… O yıl alacağı ürünün rekoltesine bakıyor.

Sonra bakıyorsun vücudunda hormonal dengesi bozulmuş her bir çocuk için “belki de çıplak ayakla bastığı kimyasal yüklü topraklar” yüzünden olmuştur diye, teşhisler konuluyor… amansız hastalıklara sebep olabilme ihtimali, bir çok destekleyici fikirle birlikte açık açık dillendiriliyor… ilkbaharda çimenler üzerine yayılıp piknik yapmak, koşup oynamak isteyen insanlara, “aman ha!!!” denilerek toprakla direkt temas halinde olmaması gerektiği uyarısı yapılıyor.

hb 8 9

İşte bizim bu mevzulardan çıkamayıp uzun uzun konuştuğumuz günün akşamı minicik bir bilgi kırıntısı geldi, buldu bizi… Kanallar arasında zaplarken, bir bilim insanı gökyüzündeki azotun yeryüzündeki toprakla buluşmasında , çakıp duran şimşeklerin çok büyük rolü olduğunu söylüyor, aklımızın karanlıkta kalan  yanına nokta atışlı bir ışık tutuyordu.

Lisede biyoloji dersinde gördüğümüz azot döngüsünden, canlıların öldükten sonra çürüyüp toprağa karıştıklarında bakteriler  vasıtasıyla ayrıştırılıp bir nitrifikasyon sürecinden geçerek nitrata dönüştüğünü ve doğal gübre olduklarını hatırlıyordum ama benzer işlemin şimşekler tarafından gerçekleştirildiğine dair bir bilgi aklımın odacıklarında yoktu … zihnimi kurcaladım, bulamadım.

Hemen bu minicik bilgiye sarıldım. Sırlar kapısına koşmaya başladım. İki bulutun çarpışması sonucu oluşan elektrik akımının yeryüzüne düşmesinden öte hakkında başka şey bilmediğim “şimşek/yıldırım” meğer ne önemli bir misyona ve ne derin amaçlı bir fonksiyona sahipmiş, canlıların yaşam döngüsünde… Onu tasarlayan güç onu “bir” kılarken, ona başka başka aracılık, başka başka işlevsellik kazandırmış.  Ve aslında %70 ini azot olarak yarattığı atmosferle, bize “sizin ihtiyacınız olan azot burada fazlasıyla mevcut” demek istemiş.

şimşek 4c

Oysa her derde deva bulan(!)  “ilaç sektörü” bir tarafımızı iyileştirirken diğer taraflarımızı bozmakla kalmayıp, topraklarımızın da sağlığına çoktan el atmış. Hayvan yetiştirmeyen çiftçiler için (onlar tarlalarında hayvanlarının gübresini kullanıyor) –ki sayıları hayli fazla- ucuz ucuz, paket paket, kullanımı kolay kimyasal gübreleri üreterek dünya piyasasına sürmüş, bulunmaz nimet kılmış! Bir de “aman yıldırım düşmesin” diye güvenliğimizi önemseyen(!) paratoner satıcılarının korkumuza elzem(!) satışları ile, oraya buraya diktiğimiz paratonerlerle, yıldırımın toprakla buluşmasına engel çabalar.. onlar da bunlara tuz biber olmuş…  Biz insanoğulları ve de kızları, kendi kuyumuzu kendi ellerimizle çoktan kazmışız!

şimşek 8c.jpg

Oysa ekosistemde her şey öyle kusursuz, öyle ahenkli tasarlanmış ki… Orada canlı ve cansız her bir şey birbiriyle etkileşim halinde… Orada hayatiyet kendi döngüsünde ahenkle akıyor, varlıklar birbirleriyle temastaki madde ve enerji dolaşımıyla birbirlerini besliyor ve yeniliyor, varoluşun sürekliliği böyle devam buluyor. Doğada her şeyin bir ya da birden fazla amacı var ve hiçbir şey israf ya da ziyan olsun diye yaratılmamış, her şey bir şeyin ya da bir şeylerin hayatında etken ve etmen… Sırlar kapısını aralayıp ulaşabildiğin her bir öz bunu sana açık açık söylüyor.

Dünya apaçık bir kitap! İyi okumak gerekiyor…

 

Not: Bu bilgi kırıntısının peşine düşüp biyoloji sitelerini araştırdığımda yağmurun da şimşekler gibi azot döngüsünde önemli bir işlevi olduğunu öğrendim. Bir çakımlık şimşek bile bu denli önemli ve değerli iken, bir su damlasının neler için tasarlanıp yaratılmış olduğunu düşünmek, o tasarımcının ve yaratıcının, tasarım ve yaratım büyüklüğünü tasavvur etmede  ne denli önemli ama aynı zamanda ne denli de basit bir örnek…  Alem sırlarla dolu… Biyokimya ve mikrobiyoloji  bilimlerindeki nice sırlara ermiş Aziz Sancar’ın bugün Allah’ın varlığına olan inancını, ve daha nice bilim insanının Allahın varlığı ile ilgili düşüncelerini küçük görmemek, es geçmemek gerek…

dünya bir kitaptır içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Özetle… – 10

edt.jpg

Görmezden gelin,
ses etmeyin,
cevap vermeyin.

Sessizlik herkesi mahveder.

 

 

Charles Darwin
özetle içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hayat Bilgisi Dersleri 11 – Anı yaşa !

Kıymetli ve biriciksin!

krrr6

Hayallerin var, onların peşinden koş!

krrr4

Sınır tanıyanlardan değil sınırın bir adım sonrasını merak edenlerden ol! O zaman keşfedersin kendini, dünyayı tanıyıp daha çok farkındalık kazanırsın.

krrr1

Hayat bir yolculuk tadını çıkar!

krrr2

Zaman bir kaset değil, geri sarılmıyor. Anı yaşa!

krrr5

Omuzlara yüklenen dertlerden, gereksiz insanların külfetinden, geçmiş ve geleceğin girdabından çek kurtar kendini!

krrr3
Bak işte orada benliğinin özü, hayatının amacı, var olmanın parıltısı seni bekliyor!

 

 

 

Kafka Okur – Sayı 28, Kolektif
hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Sevdiğim instagram hesapları: @vitalia_boyko

İnstagramın birbirini ve kendini tekrar eden hesapları ile sıradanlaşıp çoğunluk bir zaman kaybına dönüşmesi hali ile cazibesini kaybettiği şu günlerde yine de içimi ısıtan, arada sırada da olsa bakma-görme duyumu kamçılayan bir kaç hesap var, hala kopamadığım…

Onlardan biri de Ukraynalı ressam Vitalia Boyko… Ona ressam dedim, çünkü özgün tasarımı ve fırçasından çıkan ince-farklı işleri ile gelecekte ressam olarak anılacağına inanıyorum. Zira bugüne dek hiç denenmemiş bir şeyi denemiş… bildiğimiz tuval üzerine değil de kullan at bardaklar üzerine (bazen de elinin-ayaklarının-bacaklarının  üzerine) resimler çizerek (genellikle kendi resimleri, manzara, mimari yapılar vs.), o resimleri aynı zamanda fotoğrafçılıkla da buluşturup ortaya çok hoş, insanın içini ısıtan ve ruhunda hoşluklar yaratan kompozisyonlar çıkarmış. Bunun dışında çizim-boyama ikilisiyle photoshop’u birleştirdiği çok hoş, çok ilginç fotoğrafları da var.

Fotoğraflar da öyle uzun uzun seyredilesi, öyle masalsı ki, insanın durup her birine hikayeler uydurası geliyor. Kimbilir belki ileride birileri edebiyatı da işin içine katarak, resim-fotoğrafçılık-edebiyat üçlüsü ile etkileşimli bir sanat çalışması olarak bütünler bu güzellikleri…

Hasılı baktıkça insana ilham veren, yaratıcılığı-hayal gücünü besleyen, estetik ve iç açıcı fotoğraflar… Sanatla hemhal olmak isteyenler için farklı ve özgün bir arşiv…

Sözü daha fazla uzatmadan sizleri Vitalia’nın sanatsal çalışmaları ile başbaşa bırakayım.. Fazlasını görmek isterseniz onlar da burada…

vitalia 1

vitalia 2

vitalia 3

vitalia 4

vitalia 5

vitalia 6

vitalia 7

You tube da da fotoğraflarından derleme şöyle bir videosu var…

sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum