Yollarda -17 (Edirne’de lavanta kokulu, musmutlu anlar)

Bir kaç gün önce facebook karşıma getirdi. Edirne Lavanta Günleri’nin bu yıl ikincisi düzenleniyormuş. İlkinden hiç haberim olmamıştı oysa, “ah, tabii ki gelirim!” dedim. 🙂 Zaten bugünlerde Uzunköprü’ye kocacığın havai fişek toptancısına da gideceğimiz söz konusu olduğu için gününü belirlememiz kolay oldu. İlk iki günün etkinliği Edirne merkezde olmuş, onu kaçırmışız. Gitmeyi planladığımız etkinlik alanı Karaağaç’ta olunca, etkinliğin yapılacağı tarlanın nerede olabileceğine dair de kuşkularımız olunca, etkinliğin düzenleyicilerinden biri olan Edirne ve Turizm Derneği ile irtibata geçtim. Hemen dönüş yaptılar, ihtiyacım olan bilgiyi çabucak verdiler. Üstelik program duyurusunda etkinlik cuma günü bitiyor olarak görünse de, lavanta tarlasının pazar gününe kadar açık kalacağını, bu süre içinde istediğimiz zaman gelebileceğimizi söylediler. Haftasonları kocacığın işleri çok daha yoğun olduğu için planımızı Cumaya göre yaptık ve dün saat 10.00 itibariyle düştük yollara…

Uzunköprü’den malzeme tedarik işimizi dönüşe bırakıp Keşan’da kısa bir mola verdikten sonra o güzelim Edirne’ye vardık. Karaağaç taraflarını biliyorduk zaten. Şehir merkezine varıp restore edilen ermeni kilisesi ile yıkık dökük yahudi sinagogunun bulunduğu eski gayrimüslimlerin yaşadığı, şimdilerde varoş olarak nitelenebilecek mahalleleri bir dolu tarihi yapıyı seyredalarak geçtikten sonra, Tuna ve meriç nehirlerinin üstündeki muhteşem Osmanlı köprülerini de sırası ile geçerek vardık Karaağaç’a… En son 11 yıl önce gelip çayını içtiğimiz, Meriç Körüsü’ne bakan manzarası ile gözlerimize bayram ettirdiğimiz Emirgan çay bahçesinde anıları yad etme ve yolculuğun yorgunluğunu atma molası verdik önce. Sonra Lozan Caddesi’nde biraz ilerleyip elimizle koymuş gibi etkinlik alanımızı bulduk.

Girişte sağda üstü tenteli bölümde küçük küçük standlar kurulmuştu. Tentelerin altı çok kalabalıktı. Standların üstünde bir şeyler vardı, ama tam karşımızda da güneş vurdukça fosforlanıp daha da büyülü görünen lavanta öbekleri “hadi gelin” diye ısrarla bizi çağırıyordu. Aracımızdan sepetimi, fotoğraf makinelerimizi ve lenslerimizi kapıp koştuk hemen.

Güneşin tepede olduğu vakitlerdi, yine de orada bulunanlar kadar, bizim gibi gelen gelene idi.

Alana girmeden önce sol köşede bizi şu levha karşılıyordu.

Arı alerjiniz varsa kesinlikle gitmeyin. Çünkü çok fazla arı var. Gerçi beni orada o kadar arının içinde hiç sokan olmadı ama yolculuk sırasında açık olan camdan girip elime çarptıktan sonra kolumu sokup kendini imha eden arı vakamız oldu. Alerjim yok iyi ki, çünkü kırlara çıktınız, yollara düştünüz mü arı ya da başka böcekler tarafından sokulma/ısırılma olasılığınız çok fazla. Burada da bu olasılık çok yüksek olduğu için aman kendinizi riske atmayın… (bu arada, -bilmeyenler için;- arı ısırmaz, sokar.)

Arılar çok evet… Ama kelebekler de çok… Renk renk, çeşit çeşit, uçuş uçuş kelebekler…

Edirne Lavanta Günleri 2019, Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği ile Trakya Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü’nün organizasyonu ve PE-RE-JA’nın katkılarıyla gerçekleştirilmekte. Organizasyonu yapanlar alanı fotoğrafseverlerin ilgi ve beklenti anlayışına göre düzenlemişler. Çok hoş olmuş.

Etkinlik boyunca bir çok workshop düzenleniyor. Hangi saatte hangi workshopların olduğu lavanta tarlalarındakilere anonsla duyuruluyor. Uzunköprü’ye uğrama durumumuz, akşam da kocacığın havai fişek işleri olduğu için, zamanımızın kısıtlı olmasından dolayı bekleyip katılamadık. Zaten iki saat boyunca lavanta tarlasından çıkamadık, gözümüzü gönlümüzü doyurduktan sonra “ayy şurada da fotoğraf çekilelim, ay burada da çekilelim”in telaşına düştük… 🙂 (yani en çok ben düştüm. 🙂 )

Beyaz sepetimi iyi ki götürmüşüm… Pek çok genç kıza, hanıma ve tabii bana konu mankenliği yaptı. 🙂

Gelenlerin kullanması için renk renk boyanmış bisikletler de öyle cazipti ki, şu beyaz bisikleti kullanabilmek için ben de dahil tüm hemcinslerim vazgeçmeden sabırla sıramızı bekledik. 🙂

Kocacık bir süre sonra çok sıcak deyip tente altına, gölgeye çekildi. Ben onca yoldan gelmişim, durur muyum hiç.. tık tık çekmeye devam ettim.

Güneşe karşı, ters ışıkta yakın çekim denemeleri yaptım.

Ben tam böyle huşu içinde, kendimi zamandan, mekandan ve insandan soyutlamış bambaşka bir alemde dolanırken, çok cici bir ses “size lavantalı vücut losyonu hediye etmek istiyorum. Alır mısınız?” diye sordu. İlkinde anlamam zor oldu tabii, boyut değiştirmekteydim hala… 🙂 İkincinin sonunda “tabii” dedim bir çırpıda… başında kuru lavantalardan tacı olan bir prenses, gülümseyen yüzüyle elime PE-RE-JA’nın hediyesini uzattı. Teşekkür ederek almalıydım… Bunda bir sıkıntı olmadı… Ben yine de nazikçe almış olduğumu da yazayım. 🙂

Bitkisel ürünleri severim zaten… Hele koku lavanta da olunca oracıkta olmasa bile yolda gelirken araçta hediyemi denemeye başladım. Hımmmm… yağlı bir losyondu… az sürmem gerekiyordu… kollarıma bir süre sonra dokunduğumda yumuşacık olmuştu.

Lavantalar arasında, lavanta dallarına dokuna dokuna yürümek, gökte pırıl pırıl güneş, baktığın her yerde yeşilin, sarının, lilanın ışıl ışıl, ton ton halleri, hepsi çok hoştu. Bir masalın içinden geçiyordum sanki. Zaman keşke dursaydı!

Kalabalık artmıştı… herkes anı dondurup saklama telaşındaydı.

Güneş tepemizde o kadar sıcak, o kadar yakıcı iken lavantaların arasında en çok hanımlar, bir de sevgililerini kıramayan çıtır delikanlılar vardı. 🙂

Bana kalsa akşamı orada yapar, hatta gece yatıya bile kalabilirdim. Kocacık “daha Uzunköprü’ye uğrayacağız, hadi gidelim” diyerek gölgeli korunağından çıkageldi.

“Ayy dur, daha şu “edirne” yazısının orada fotoğraf çekilmedim” dedim ve kocacığın elinden tutup soluğu orada aldım. 🙂

O işi de halletikten sonra, elimden tutup tarlanın sınırlarından çıkmamızı sağlamasaydı, ben hala ağzı açık ayran budalası gibi, “ayy onu da çekeyim, ayy bunu da çekeyim” telaşıma devam edecektim. 🙂

Şu çerçevedeki son foto da “tamam, üzülme, seneye yine geliriz”in rüşveti oldu… 🙂

Diyeceğim o ki; mekan tıpkı bir açık hava stüdyosu gibi… Oraya giren doğrudan fotoğraf çekimine odaklanıyor. Fotoğraf çekmeyi, çekilmeyi seviyorsanız, buralara da yakınsanız gelecek yıl bu etkinliği kaçırmayın. Ben çok keyif aldım. Emeği geçen herkese buradan teşekkürlerimi sunarım.

Not 1: Etkinlik bunlarla sınırlı değil. Müzik konserleri, yoga saatleri vesaire var, program yoğun… En güzeli etkinliğe gitmeden önce programı iyice gözden geçirip öyle gitmek.

Not 2: Etkinlikle ilgili bir kaç youtube videosu ekliyorum aşağıya… belki daha fazlasını görmek isteyenler olur…

.

.

.

Reklamlar
yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Edebiyat Sokakta -3 / Yaşar Kemal

Edebiyat Sokakta kategorimin ilk iki postunu çok sevdiğim yabancı yazarlardan (Anton Çehov ve Charles Dickens) seçmiştim. Bu postun konusu da en sevdiğim Türk yazarlardan biri olan Yaşar Kemal olsun.

Yaşar Kemal’i öykü kitapları ile sevdim ilkin… 50 li yıllara ait, tüm öykülerinin bir arada olduğu çooook eski bir kitabına sahibim ki, kapağı olmayan hayli yıpranmış bu kitabı gözüm gibi saklarım. Edebiyat dünyasında şiir ve öyküler artık metaforik sözler ve imgelerle, hikaye yapısına uymayan yeni formlarla yazılıyor, bu sebeple de anlatım olarak Yaşar Kemal’in öyküleri klasik bulunuyorsa da, onun anlatımındaki duygu, mekanları-karakterleri-olayları sanki film izletiyormuşçasına okuruna capcanlı sunuşu, betimlemelerinin apayrılığı beni yapıtlarına çeken en büyük sebep. Kitaplarını okurken sayfaların içine girip sanki ben de orada onlarla birlikte oluyor, onlarla üzülüyor, onlarla gülüyorum. Mekanik değil, hisli bir anlatımı var… okurunu konunun yüzeyinde değil, derinlerinde gezdiriyor. Genellikle küçük insanların, küçük evlerin hayatlarına ışık tutuyor ve onlara ait ne kadar acı varsa okurunun da o acıyı duyumsamasına, o acıyla empati mekanizmasını devreye sokmasına sebep oluyor. Yazmadaki amaç okura bir şeyler iletmek, kitaptaki meseleyi okurun da meselesi haline getirmek ise bunu en iyi şekilde yapıyor. Üstelik ona hayranlıklarımın sebeplerinden biri de romanlarını ve öykülerini aklında kurgulayıp tasarlayıp yazılışlarını aklında bitirdikten sonra oturup beyninde yazılmış olan şeyi kağıda döküyor olması. Yani o kadar şeyi beyninde yazmış önce… oturup bir sayfa yazıp devamını nasıl yapsam, nasıl yazsam diye düşünmemiş. Doğa tasvirleri öyle detaylı, öyle güzel ki kitaplarını okurken aynı betimlemeleri dönüp dönüp yeniden okuduğum çok olmuştur. Bambaşka bir anlatımı var onun. Okurunu yapıtlarının içine alıp en ücra, en karanlık sokaklarında bile gezdirebilen…

İşte sokak fotoğraflarım eşliğinde, kitaplarından seçtiğim alıntılar…

Her şey çiçekte, her şey otta. Bütün tılsım şu şırlayarak gelen ışıkta. 
Mutlu adamın uyuması başkadır.
Ancak köpekler bakabilirler bütün yaratıklar içinde böylesine gözleri sevgiyle dopdolu, sevdalı kadınların gözlerinden bile böylesine sıcacık sevgiler taşmaz.
Belki bir yerlerde, bir köşelerde kuş alıp salıverecek kadar yüreği yufka birkaç insan kalmıştır, kimbilir, belki.
Yeter ki insanın içinde iyilik olsun, onun erişemeyeceği hiçbir yücelik yoktur. İnsan, gönlü kadar büyüktür.
Bir insanın kendi ağlamadan sesinin ağlaması, onun ne kadar acı çektiğini gösterir..
Zulme karşı koymamak zalime ortak olmaktır.
İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
Zengini kim olsa sever. İş fukarayı sevmekte.
Koca adamların çocukları dövdüğü, ötekilerin de bön bön baktığı bir ülke çürüktür, ölmüştür.
Çivi çiviyi söker. İnsanın götüremeyeceği acıları daha büyük acılar söker.
Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
İnsan, düşleri öldüğü gün ölür
Hayat savaştır. Hayat savaş değilse hiçbir şey değildir.
Hangi günü gördük akşam olmamış.

Yaşar Kemal

Edebiyat Sokakta içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Yollarda -16 (Adatepe hep güzel…)

Kaçıncı gidişim artık bilmiyorum. Ama her gidişimde ilk kez gidiyormuş gibi aynı heyecan, aynı mutlulukla doluyorum.

Sit alanı olması sebebiyle çok fazla değişim dönüşüme uğramadığı için ufacık da bir değişiklik olmuşsa onu mutlaka farkediyor, o küçücük yeniliği içimde kocaman sevinçler olarak büyütüyorum.

Adatepe hep güzel…

Sessiz, sakin huzurlu…

Her sokağına, her köşe başına yer bulup oturmalık… Oturup o sessizliği, o huzuru ta içinde hissetmelik.

O vakit sen de köyün ritmine uyup sakin, dingin biri oluveriyorsun.

Köye özgü taş evlerin arasında seyrine doyum olmayan mevsim renkleri…

Kimi kapı önleri buram buram lavanta kokusu…

Ahşabın doğal doku ile eşsiz uyumu…

Renk renk pencereler… panjurlar… görenleri masallara davet eden detaylar…

Doğa ve tarih iç içe… Köyün eski dönemlerinde en büyük geçim kaynağı olan zeytincilikle ilgili nostaljik araç-gereçler, taş değirmenler… “Akşama dek burada oturabilirim” hissiyatı ile insana huzur enjekte eden gölgelikler… dinlencelikler…

Ne zaman gitsem Adatepe hep güzel…

Daha fazla görmek, tanımak isteyenler için üç güzel you-tube videosu….

.

.

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 16 – Tüm olaylar bize öğrenmemiz için verilen nimetler

İçinizdeki sessizlikle temasa geçmeyi öğrenin

ve

yaşamdaki her şeyin bir amacı olduğunu bilin. 

Hata yok, tesadüf yok,

tüm olaylar bize öğrenmemiz için verilen nimetler.

.

Elisabeth Kubler-Ross

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yollarda -15 (Aradığım slow tatili Ören’de buldum, pek mutlu oldum. :) )

Bayram bitimiyle birlikte kocacığın havai fişek organizasyonları başlayacağı için bu yazın tatilini yine ramazan dönemine göre planladık, kamp tercihlerimizi o tarihler dahilinde yaptık. Özel okulda olmamın avantajı ile de izin almam kolay olunca 31 mayıs itibariyle düştük yollara… Hani son postumda slow motion bir tatile ihtiyacım olduğunu yazmıştım.. kış içinde tercihimizi yaparken bunu hiç hesaba katmamıştık ama -tesadüf ya da tevafuk bilemiyorum- aradığım tatili Ören’de buldum.

2001 yılında Ağrı’dan gelerek aynı mekanda yapmış olduğumuz tatil aklımda ne kadar enerjik, ne kadar hareketli kalmış olsa da, -belki bunun yaşla da alakası var-, bu kez tam da özlemini çektiğim sakinliği ve yavaşlığı yaşadım. Böylelikle daha da dinlendiğimi hissettim, daha da mutlu oldum.

Feribotla karşıya geçip önce Çanakkale, ardından Kaz Dağları’na kavuşmak içimde binlerce kelebeğin uçuşmasına zaten vesile… Bu hep böyle… Kekik kokuları eşliğindeki bu güzergahı çok seviyorum. Tam da böyle bir ruh hali ile yaptığımız yolculuğun sonunda, Siriciğimizin navigasyonik yardımları ile de kampımızı elimizle koymuş gibi bulduk. Motelimize yerleşip keşif turuna çıktığımızda onlarca anı çıkıvermeye başladı saklandıkları yerden… Sonra her gün yenileri katıldı… içinde olduğumuz anlar yaşanıp onlar da anılara dahil olmaya başladıkça anılara anılar eklenir oldu. Anıları anlarda bulup anları anılara kattığımız hoş vakitler kaldı geriye. Bu postla hepsini ölümsüz kılmam mümkün değil.. yine de bu post gelecekte bazılarının daha net hatırlanması için küçücük bir vesile olsun… en çok da bunun için yazılsın.

Misal; akşam yürüyüşlerimizin en keyifli molalarını verdiğimiz tepede seyredaldığımız günbatımlarını hiç ama hiç unutmak istemiyorum.

Gökyüzü her akşam sahneyi bambaşka renklerle ve bambaşka şekillerle açıyordu ve bulutlarla güneşin bu görüntülerdeki rollerini izlemek sevincimize sevinç katıyordu.

Hele de civardaki mekanların ışıkları yanmaya başladığında, bu güzelliklere şıkır şıkır mücevher ışıltıları da katılıyorsa…

Her akşam tepenin bu tarafı tıklım tıklım insan dolu… Güneş serenatını yapıp körfezin karşı yakasındaki Kaz Dağları’nın ardına saklandığında kalabalık da birden bire kayboluyor. Ama insanlar olsun olmasın tepenin asıl sahipleri hep orada… tüm türdeşleri gibi onlar da bizlerden en çok sevgi bekliyor.

Gökyüzü her defasında bambaşka güzel… Dağların silüete dönüşen halleri çok masalsı…

Güneşin denizde kıpraşan şavkı hep muhteşem…

Özleyeceğim bu kareleri…

Ören, Burhaniye’nin deniz kıyısındaki tarihi ve turistik bir mahallesi. Adını üstüne kurulduğu antik şehrin kalıntılarından almış. Adı gibi ören, yani antik şehir kalıntısı… Pek çok yerde kazılar yapılmış, açılan çukurlardan öyle görünüyor ki mahalle bu kalıntıların üzerine kurulmuş. Alttaki antik şehrin tamamen ortaya çıkarılması için yüzlerce evin, mekanın yıkılması gerek. Bu yüzden de antik şehrin gün yüzüne çıkması hayal gibi görünüyor.

Bu antik şehirden çıkarılan bazı tarihi eserler yine bu tepe üzerinde sergileniyor. Ören’in hangi sokağına giderseniz kazılıp çukur olarak bırakılmış geniş alanlara rast gelmeniz mümkün. Hepsi koruma altında. Yer altında kalan bu antik kentin adı Addremytteion. Antik kentin kendisini göremesek de kocaman afişlerle haklarında bilgiler bulmak mümkün…

Bölge sit alanı olması sebebiyle bu tepedeki evler en fazla iki katlı… Eskilerin Boncuk pazarı dediği minik çarşısı sevimli.

Yeme-içme-eğlenme-dinlenme mekanları çok fazla… Bazılarının dekorasyonu fazlasıyla davetkar… Hani normalde önünden geçip gitmeniz gerekirken fotoğraflara tek tek dalıp yürüyerek içerilere giriş yapabilirsiniz… öyle çekiyor kendine… 🙂

Gezi yazılarımın amacında rehberlik yapmak olmadığı için önerilerde bulunmuyorum ama hadi bunu önereyim… Izgara seviyorsanız, hele de patlıcan kebabı ya da domatesli kebap, en lezizini Beyaz Durak’ta yedik… Yıllardır batıda bu tadı hiç bulamıyordum. Doğunun güneydoğunun damak tadını bu mekanda buldum. Izgaralarını yavaş yavaş pişiriyorlar ve sebzeler de et de asla yanmıyor. Kampın yemekleri çoğunlukla kızartılarak (hatta yanmaya yakın bir şekilde) pişirilmiş, aşırı salçalı ve aşırı yağlı yemekler… Gittiğimiz dönem emekli dönemi olmasına ve kamp sakinlerinin yaş ortalaması çok çok yukarılarda olmasına rağmen yemeklerin çoğunluğu son derece sağlıksızdı. Yemekler vasattı ama kamp içi huzur depolamak adına aradığımız her şeye sahipti. En çok aradığımız şey de zaten bu değil miydi?

Motelimizin ön pencereleri ağaçlıklı, sessiz sakin bu yola bakıyordu.

Arka pencerelerin manzarası ise ta Akçay’dan dökülüp gelen iki tarafı ağaçlıklı dere boyu idi.

Plajı ilk gittiğimiz akşam üzeri iyi ki görüntülemişim… O andan sonra böyle boş bulmak hiç bir zaman mümkün olmadı.

Tatilimizi salt Ören’le sınırlamadık yine… Burhaniye, Akçay ve Edremit’e günlük ya da bir kaç saatlik kaçamaklar yaptık. Bayram öncesi tıklım tıklım olan sokakları bayram süresince bomboştu. Hem sakin hem kaos içindeki hallerini yaşadık, ikisini de ayrı sevdik. Semt pazarlarının giyecek bölümleri vasat olsa da sebze-meyveleri bol ve çeşitliydi. Hatta fiyatlar Gelibolu’dan daha da uygundu. Köylerden gelip satış yapanlardan tuzsuz peynir ve çeşit çeşit meyve aldık. Bayramın birinci günü gittiğimiz Akçay sahilinde köylerden gelen yörük kadınlar satış yapıyordu. Denk gelirseniz sattıkları ürünlerden mutlaka alın. Dutlarının tadı hala damağımda… Bu yaşıma dek bu kadar leziz dut yemedim, sanki… daha lezizini hiç hatırlamıyorum çünkü. Kekiklerinin, nanelerinin kokusu buram buram… dut pekmezi, sele zeytinleri tat olarak bambaşka… Ben ki bir şey alırken “acaba nasıl bir ortamda, neyin içinde yapıyorlar” diyerek almakta zorlanan biriyken kavanoz kavanoz aldım bu kez. İkinci gün yine gidip dutlarından alalım dediğimizde bir tanecik dahi yörük kadın göremedik. Demek ki her gün gelmiyorlar. Buldun mu kaçırmayacaksın!

Güzel anların tatiliydi, güzel anıların tatili oldu Ören… Keşke şunu da yapsaydım, şunu da görseydim, şunu da alsaydım gibi eksikliğim yok şu anda. Yapmak istediğim her şeyi yaptım, orada ve civarında görmek istediğim neresi varsa gördüm, almak istediğim ne varsa aldım.. aklım da, gözüm de hiç bir şeyde kalmadı… Beklentilerime hitap edecek mutlu bir tatil arıyordum, o tatili Ören’de buldum. Dilerim, dileyen herkes hayalindeki tatile kavuşsun.

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Mayıs 2019 – Aydöküm

Çooooook meşgul bir aydı, deyip özetlemek istiyorum bu ay’ı…. Bugün itibariyle yaz tatilime girmiş bulunmaktayım ve slow motion bir tatile çok ihtiyacım var.

Okumak ve izlemek adına Mayıs da tıpkı Nisan gibi eksik geçti… İnternete zaman ayırıp hiç film ya da dizi izleyemedim. TRT 2 varolsun, tv karşısında olduğum saatlere denk gelen filmleri ile başımı okşadı da yalnız hissettirmedi yine. Daha önce izlemiş olduğum iki filme denk gelsem de, tıpkı ilk kez izliyor gibi aynı heyecanla, aynı ilgiyle izledim.

İlki daha önce iki kez izlediğim “Still Alice” (Unutma Beni) idi. Adı gibi unutamayacağım filmlerden biri. Defalarca defalarca izleyebilirim. Ana karakter Alice, mutlu bir evliliği olan, üç çocuk annesi, başarılı bir dilbilim profesörü… Ufak tefek unutkanlıkları varken bir baktırayım diyerek sağlık merkezine gidiyor ve tetkikler sonucu hızla ilerleyen bir alzheimer türüne yakalandığını öğreniyor. Çocukları yetişkin ama bu hastalık genetik olduğu için bazı çocukları da risk altında. Alice çok da yaşlı değil, henüz ellili yaşlarında. Her geçen gün zaman aleyhine işliyor. Ve kısa sürede düşüşe geçiyor. Son derece gerçekçi, acıtıcı bir öykü. Hele ki çaresizlik… Farkındalık ve empati adına mutlaka izlenmeli.

.

Daha önce izlediğim ikinci film de “Of Mice and Men” (Fareler ve İnsanlar) idi. Kitabını lise ya da üniversiteye gittiğim ilk yıllarda okumuştum, tam hatırlayamıyorum. İçeriğini de hatırlamakta zorlanıyordum ama etkisini hiç unutmamıştım. Yıllardan sonra filmini internette bulup izlediğimde aynı etkiyi yeniden hissettim. Koca bebek adamın zavallılığını yeniden hatırladım, acıma duygum tavan yaptı. Geçen yılın mart dökümünde hakkında şunları yazmışım…

.

İlk kez izlediğim filmlerden ilki ise “Remember” (Hatırla) idi. Ailesini katleden nazilerden intikam almaya çalışan yaşlı bir yahudi adam var başrolde. Ancak hafızası gidip gidip geliyor, net olmayan bazı şeyleri netlediğini sanıyor, net olan bazı şeyleri ise algılamakta ve hafızasında tutmakta güçlük çekiyor. Yine de bu haline rağmen bakımevindeki yaşlı bir arkadaşının da desteği ile kıtalararası uzun bir yolculuk yapıp ailesini katleden nazilerin peşine düşüyor. Adamın zavallılıklarına pek çok kez tanık oluyor, karakterle bir yakınlık kuruyoruz. Zira 90 yaşın üstündeki bu amca için yaşadığı bazı şeyler çok ağır. Derken film öyle bir ters köşe yaparak bitiyor ki o acıma duygusu daha da artıyor. “Hay Allah!” diyerek bitirmek isterseniz, durağan da olsa bu filmi izleyin derim.

.

TRT 2 de izlediğim filmlerden biri de “Driving Miss Daisy” (Bayan Daisy’nin Şoförü) idi. Tam bir aile filmi. Üstelik başrollerden birinde Morgan Freeman var. Onun olduğu her filmi ilgiyle izlerim. Morgan Freeman’ın bu filmdeki rolü de hayli ilginç. Artık yaşlandığı için otomobilini sürmekte sorun yaşayan ama hayli de despot ve aksi bir kadın. Şoförü de o istemiyor zaten, oğlu istiyor. Bu yüzden şoförüne karşı daha da tavırlı. Ama öyle kalmıyor tabii… Film bana geçen aylarda izlediğim “Green Book” filmini hatırlattı.

.

Dünya sinemalarına ilgim hep var.. ama izlemek için film taradığımda elim öncelikle İngiliz-Fransız filmlerine gittiği için, onları da izleyip hala tüketemediğim için diğer ülkelerin filmlerini izlemeye fırsatım olmuyor hiç. TRT 2 bu açığımı öyle güzel kapatıyor, özellikle yakın doğudan, komşularımızdan öyle güzel filmler yayınlıyor ki, bu konuda da minnet duyuyorum TRT 2 ye… İyi ki izledim dediğim filmlerden biriydi “Bād Mā Rā Khāhad Bord / The Wind Will Carry Us” (Rüzgar Bizi Sürükleyecek). İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın şiirinden almış bu adı. Yönetmenliğini Abbas Kiarostami’nin yaptığı bir İran filmi. Ve nitelikli bir sanatsal film. Tıpkı bir kısa öykü çözümlemesi yapar gibi, her sahneyi düşünüp tek tek çözümlemek, filmden bir sürü, bir sürü anlam çıkarmak gerek. Aksi halde salt konuya odaklanınca yüzeysel bulup sıkılmak mümkün. Ama derinlikli katmanlı bir film… Hem yönetmenin çekim tercihleri olarak, hem de verilmek-anlatılmak istenen şeyler adına farklı ve ilginç bir film. Bir kaç yetişkin erkek uzun yollar kat ederek bir köye geliyor. Gelirlerken sadece araçlarını görüyor ve konuşma sırasında seslerini duyuyoruz. Onları bekleyen ilkokul öğrencisi bir erkek çocuk var. Alıp evlerine götürecek. Çünkü bu kişiler o köydeki çok yaşlı bir teyzenin ölümünü haber yapmak için gelmişler. Araçtan indiklerinde sadece birinin yüzünü görüyoruz. Diğerleri film boyunca hiç görünmüyor. Hani çizgi filmlerde (Tweety ‘de olsa gerek) evde onca olay olur da hayvanların tamamını görürüz, insanların yüzünü asla göstermezler. Bu filmde de insanların çoğu gösterilmiyor… ama sesleri ya da haklarında anlatılanlar ile filmde var olmaya devam ediyorlar. Filmdeki bu farklılığa bayıldım. Yönetmenin denediği bu şey filme gizem katmakla beraber bir sıkıntı yaratmamış, sanki izleyici onları görüyor, hissediyor gibi bir olağanlık bir normallik sağlanmış. Köy sokakları, evleri, insanları, telefonun aşağılarda çekmeyip köyün en tepesine çıkılması, kuyudaki adam, kahveci kadın, erkek çocuk, annesi, komşular vesaire son derece samimi ve ilgi uyandırıcı biçimde verilmiş. Köyün her tarafı kerpiç, daracık sokaklarında ağaç-çiçek yok ama çok sevimli bir köy. Evlerin arasından damlardan-duvarlardan geçilip köyün her yerine ulaşmak mümkün. Köye gelen kişiler yaşlı kadının ölümünü bekliyorlar ama kadın bir türlü ölmek bilmiyor. Yüzü görünen tek kişi (Behzad) kadının ölümünü beklerken köyle-köylülerle içiçe oluyor, duygu ve düşüncelerinde kırılmalar yaşamaya başlıyor. Filmin amacı da aslında bunu göstermek, kendinden farklı insanlar yanında kaldıkça bir kişinin değişim-dönüşüm yaşamasının kaçınılmaz olduğunu vurgulamak. Bol bol kafa patlatmak, film şurada ne anlatmak istemiş, yönetmen bunu neden böyle vermiş, diyerek izlemek isterseniz film tam size göre.

.

Ve gelelim izlediğim son film “Capharnaum” (Kefernahum)‘a… Nasıl güzel, nasıl etkileyici bir filmdi. Çok severek izledim. Güzel bir Fransız-Lübnan ortak yapımı izlemek isteyenlere şiddetle öneririm. Lübnanlı küçük Zain’in ailesine başkaldırıp evden kaçarak ayakta ve hayatta kalma mücadelesini konu alıyor. Bir süre sonra sığındığı mülteci kadının da küçücük siyahi bir bebeği var. Zain zaten kendi de küçük iken bir anda bu bebeğin ağbisi oluveriyor. Psikolojik ve sosyolojik çözümlemelerin sık sık yapılacağı bir film. Bu filmdeki ana karakterlerin hiç biri profesyonel oyuncular değilmiş. Ama 12 yaşındaki Zain (ki hiç yaşını göstermiyor) ve bir buçuk yaşındaki Etiyopyalı bebek harikalar yaratmışlar.

Mayısta hiç kitap okuyamadım. Ama bugün (tatilimin ilk gününde) ilk işim kütüphaneye gidip üç kitap birden almak oldu. Haziranda arayı hızla kapatmak dileğim…

Ve hoş gel haziran… usul usul yavaş yavaş gel… yavaş yavaş kal… yavaş yavaş geç… Tadını çıkaralım ! Ok ? 🙂

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Özetle… – 17

“Hayatta küçük şeylerden zevk almaya bak.

Bir gün geçmişe bakıp bunların büyük şeyler olduğunu fark edeceksin.”

Kurt Vonnegut

özetle içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kırlarda 20 – Yaradan daha ne yapsın ya hu!

En sevindiğim şeylerden biri de 4 mevsimin yaşanabildiği bir ülkede dünyaya gelmiş olmam… Küçükken sosyal bilgiler dersinde bazı ülkelerde bazı mevsimlerin olmadığını öğrendiğimde “nasıl yani!” diye şaşıp kalmıştım uzun uzun… şaşıp kalmam coğrafik karşılığı için değildi elbette, oralardaki insanların bazı mevsimleri tanımadan-bilmeden yaşıyor oluşları idi, hallerine fena acımıştım… Sonra üniversiteye gittiğimde Muğla’lı oda arkadaşımın “kar”ı ilk kez görüşüne tanık olduğumda aynı şaşkınlığı bir kez daha yaşadım. 4 mevsimi olan ülkemde kar görmemiş insanlar vardı. Sonra sonra farkettim ki, etrafındaki somut güzellikleri göremeyenler de var… Bir ağacın yanından bakmadan öylesine geçip gidenler… ayağının altındaki minicik çiçeği gördüğü halde basıp yürüyenler… Demek ki sahip olmak kadar “görmek-duymak”, dahası “keşfetmek-dinlemek-öğrenmek”, dahası “hissetmek-parçası olmak” da önemliymiş.

Ve aslında en önemlisi de; kırlara bunların salt biri ya da bir kaçı için değil, tamamı için kaçıp gitmekmiş.

Hanidir bu etmenlerin tamamını içimde hissettiğim ve bu etmenlerin tamamı adına kırlara kaçma isteğim olduğu için, daha bir keyif alıyorum gittiğim yerlerden… daha bir arıyor, daha bir özlüyorum oraları.

Dün yine kırlardaydık… Ev içleri hala ısınamadı ama kırlar ılıcık… hatta güneşin altında uzun süreli kalışlarda yaz gibi, sıcacıktı… Hal böyle olunca, yazın yakıp kavurduğu sarı sıcak günler geldi aklıma, mevsimin ve bu mevsimdeki kırların sevecen halini daha da bir hissettim derinden… daha bir mutlandım orada olduğuma.

Her yıl gelişinden önce “bu kez ilkbaharın tadını daha çok çıkaracak, keyfini daha çok süreceğim” diyorum, gideceği vakit yaklaştığında ise bunu hiç başaramadığımı hissediyorum. İşte bu halet-i ruhiye ile yarımadamızı boydan boya turladık kocacıkla. Bu topraklar savaş tarihi ve şehitliklerle dolu mekanlar olsa da, bu kez yalnızca doğal güzelliklerine odaklanalım istedik. O yüzden bilmediğimiz koylara, görmediğimiz sapa yollara sürdük aracımızı… yeri geldi, yol aracımız için tıkandı, taktım sepetimi koluma, ayaklarımız nereye, biz oraya… yürüdük de yürüdük.

Ah doğa… her şeyin cevabı sende!

Ve sensin bize en iyi arkadaş! (Yeter ki iletişim kurmayı becerebilelim.)

Çünkü seninle hasbihal etmek demek, kendine gelmek, kendini bulmak demek… Capcanlı, kımıl kımıl, rengarenk hallerin bizi de şöyle bir sarsıp kendimize getirmek ister gibi… getiriyor da.

Daha geçenlerde bomboş iken buralar, yaratılışın ve yeniden doğuşun yüzümüze yüzümüze çarptığı anlar… Yeryüzü koskocaman bir tablo… ve o tabloda her renk, her parça birbiri ile uyum içinde, hem görsel olarak, hem ruhsal olarak…

Hele o minik minik kır papatyaları… Yayıldıkları alanı kardeş kardeş kaplıyorlar ya… Ne bir dolaşıklık, ne bir kaos, ne bir yer kapmalar.. rol çalmalar… Salt papatyalar mı, doğada açlık ve karın doyurmalar hariç, her anda her şey birbiriyle kardeş…

Yeşilin çeşit çeşit tonu… renk renk çiçekler… fonda cıcıl cıvıl kuş sesleri… sakinlik, dinginlik, huzur…

Yaradan daha ne yapsın ya hu!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Sevdiğim instagram hesapları -5: @aclotheshorse

Bazı fotoğraflar var ki insan bakıp bakıp iyileşiyor vallahi… Mesela ben Rebacca’nın fotoğraflarına baktıkça öyle oluyorum. 🙂

Kuzey İrlanda’da yaşayan Rebecca, fotoğraflarına hem yaşadığı coğrafyanın güzelliklerini taşıyor, hem de bir model gibi, ama bunu hissettirmeden, sanki orada öylesine bulunuyormuşcasına, kıyafetlerinde modaya dair esintiler sunuyor. Kıyafetleri, poz seçimleri ve içinde bulunduğu mekan birbiri ile bütünlük içinde. Fotoğraflar sıradan anlardan değil de sanki bir masalın içinden geçiyor. Aslında fotoğraflarına modellik yapmanın yanı sıra, arka planda usul usul da bizlere peri masalları anlatıyor.

Çekimleri yapan makine Canon 5 D MARK 2, editleme programı da Lightroom olunca ortaya böyle büyülü, masalsı, romantik ve rüya gibi fotoğraflar çıkmış. Zira full frame ve derinlikli görüntüler mekanı ve çekilen objeleri daha da büyüleyici kılıyor.

Kıyafet ve aksesuar seçimleri zaten tam benlik… 🙂 Hele o çeşit çeşit sepetler… 🙂

Gezi amaçlı gittiği başka coğrafyalardaki fotoğrafları da öylesine fotoğraflar değil. Aynı masalsılığı ve romantikliği oralarda da buluyor.

Çünkü çekim tercihlerinde bir tarzı oluşturmuş ve oturtmuş. Artık onu görüyor ve onu istiyor. Benzer fotoğrafları çeken daha başka pek çok instagrammer olmasına rağmen beni çeken de onun fotoğraflarındaki bu ayrıcalık…

Hasılı Rebecca’nın instagram hesabına da, bloguna da bakmayı çok seviyorum. Ne zaman ruhen bir yükselmeye, iyileşmeye ihtiyaç duysam bakıp bakıp huzur doluyorum.

Buraya taşıdığım fotoğrafları (çözünürlükleri daha yüksek olduğu için) blogundan aldım. Hem blogunda intagram hesabından daha çok fotoğraf var ve boyutları da daha büyük… İnstagramını takip etmek kadar blogunu okumak da zevkli.

sevdiklerim, sevdiğim instagram hesapları içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 10 Yorum

“Eski Ramazanlar” Mimi

İstiridye Avcısı Blogunun sahibesi, sevgili Bilge, içinde bulunduğumuz ayın anlam ve önemine uygun mimine beni de davet etmiş. Teşekkürlerimi sunuyor, hemen cevaplarıma geçiyorum.

1) Ramazanı bir hediye paketine benzetirsek. Sizin için nasıl bir paket olurdu ? İçinde sizin için neler olurdu ? 

Bir kaç yıl önce tv kanallarından birinde, hem de hemşehrim olan Gaziantepli hayırsever bir amcanın, ramazanda iftar öncesinden sahura kadar kapı kapı dolaşıp yoksul evlere yemek bıraktığına tanık olmuştum. Eşi gündüz evde yemekleri yapıyor, amca da o yemekleri tüm gece yoksul evlere taşıyordu. Kadındaki ve adamdaki bu çabaya, gönüllülük esasına dayalı yardım tercihlerinin böylesine özverili oluşuna şaşırmış, imrenmiştim de… Benim ramazan hediye paketim de o amcanın yanında yamak olabileceğim bir konum olsun…Her tıkladığım kapıya ihtiyaçları olan şeyleri bırakırken, o kapıların ardında kimler, hangi yaşamlar sürmekteler, görmek, tanımak isterdim. Sanırım ramazanın anlamını derinden hissetmenin en etkin yolu bu olurdu. Nefsimi terbiye için bundan daha vurucu bir örnek, düşünüyorum da daha başka ne olabilirdi ki?

2) Ramazan ile ilgili hatırladığınız en net anınız hangisidir ? Size kazandırdığı hislerle birlikte anlatır mısınız ?

Mutfaktan gelen seslere kayıtsız kalamayıp uykumdan sıyrılmayı başardığım zamanlarda sessizce sofraya sokulduğum çocukluk sahurlarımı hiç unutmuyorum. İkiz kardeşim daha kalkmamışsa rahat bırakmaz dürtükler mutlaka onu da kaldırırdım… 🙂 Yarı uyur yarı uyanıkken annemin ya da ablalarımın ağzımıza bir şeyler tıkıştırıyor oluşları belki de çocukluk ramazanlarımın en komik ama en tatlı anı parçaları olarak kayıtlı zihnimde… Tıkınmalarımız bitince “hadi artık yataklarınıza” deyişlerini de unutmuyorum… kafamızı yastığa koyduğumuz anda kaldığımız yerden uyumaya devam ederdik… 🙂 Ne tatlı uykulardı öyle… 🙂 Ha bir de masanın bir köşesinde duran mavi emaye çaydanlıktan dökülen çaylar ne güzel kokardı…

3) Çocukluğunuzdaki Ramazan ve şimdiki yaşadığınız Ramazan arasındaki en belirgin farklar sizce  nelerdir ?

Büyüdüğümde sağlık sebeplerinden dolayı doktorlarım oruç tutmamam gerektiğini söylediler. Hanidiiiir oruç tutmuyorum. Evlendiğimde kocacık da işine sabah erken gittiği için uykusunu tam alabilmek adına sahura kalkmaz, sahurluğunu yer öyle yatardı. O sebeple ramazanın sahur bölümüne ait ayrıcalığını yalnızca çocukluğumda hissettim. Ama yaşadığım bazı şehirlerdeki komşularımla yaptığımız iftar hazırlıklarını çok arıyorum. Üç-beş arkadaş bir araya gelir ramazana özel meşakatli yemekler yapardık. Şimdi okul ve özel derslerden öyle yoğunum ki, akraba davetlerine karşılık hazırlamam gereken teferruatlı iftar sofralarını zor hazırlıyorum. Okul, özel dersler, extra bişeyler…. Evde iki gün üst üste boş olsam her şeyin üstesinden gelirim evvel Allah da, yeterli zamanı bulamadıkça kolay ve pratik şeylere kaçıyorum. Ben çocukken, hele de Antep evlerinde ne sofralar kurulurdu oysa…

Mimlerim içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 4 Yorum