Kırlarda 3 – Bazen de denizlere çıkar kırlara giden yollar

İçeriğini doğa, yaban, dağ-tepe, kır-bayır, köy, tarla-tapan, ağaç, çiçek, börtü-böcek gibi, kırsala ait, doğayı-yabanı çağrıştıran daha pek çok kavramla doldurmak münkün… Ben adına “kırlar” dedim… insan tahribatına uğramamış, doğal güzelliklerle bezeli  her coğrafya parçası “kır” benim gönlümde…

Yollarına düştüm mü bir, hangi birine gittiğimin çok da önemi yok… Neresine gitsem sevecek, sevinecek bir şeyler bulurum elbet. Evden “kırlara gidiyorum” diye çıkmam yeterli bu yüzden. İstikamet de doğru-direkt tek bir nokta olmayınca, kona göçe pek çoğuyla buluşmuş oluyor insan…

Misal.. şu bahar günlerinde…. baharlıklarını giymiş ağaçların peşlerine düşmüşken, yemyeşil ovalarda, masmavi koylarda kendimizi bulabiliyoruz bir anda… Kaldı ki Saroz’un hemen hemen tüm koyları bakir ve bu koylara sınır olan her bir toprak parçası da en az bu koylar kadar bakir… Dolayısıyla bir taraftan, gemiyle-yatla- feribotla işgal edilmemiş dingin ve engin bir denizle buluşmuşken, bir taraftan da kendiliğinden çıkıvermiş envai çeşit kır çiçeğiyle hemhal olmak pek mümkün…

Zaten evden çıkıp çevre yolunda Keşan istikametine döndüğümüzde yarımadanın en dar alanına da gelmiş oluyoruz ki, böylece sapacağımız her köy yolundan herhangi bir Marmara Denizi ya da herhangi bir Saroz Körfezi kıyısına varmamız kaçınılmaz oluyor.

kırlarda 3 1

kırlarda 3 2 a

Böylelikle de, bazı günler denizlere çıkıyor kırlara giden yollar…

kırlarda 3 11

Deniz pürüzsüz, hava üşütmeyecek kadar ılık ise, otomobilimizin bagajında hazır olan olta takımıyla çok sevdiği balıkçılık hobisine girişirken kocacık, ben önce kıyı keşfine çıkıp uzun bir yürüyüş yapıyor, denizin o an bulmam için bana özel bıraktığı ganimetleri toplamaya koyuluyorum.

kırlarda 3 6

kırlarda 3 7

kırlarda 3 10

Sonra mola verip bir vakit kocacıkla sohbet ettikten sonra geçiyorum taşlık, kayalık, kırlık alanlara… Doğa o an hangi güzelliklerini sunmuşsa… ve yine bana özel hangi sürprizlerini hazırlamışsa… arayıp bulmak için peşlerine düşüyorum.

kırlarda 3 3 c

Kıyıdan uzaklaşmamak adına, daracık bir alandayım aslında o an … Ama o.. oradan oraya gitmek, ondan ona koşmak.. bakınmak.. görmek.. evirmek.. çevirmek.. incelemek.. şaşırmak.. sevmek.. mutlanmak.. umutlanmak.. sevinmek.. heyecanlanmak… ah işte bu duygular yok mu!… İnsan bir kez vardı mı hazzına… h e p.. v e   d a i m a..  o n u   i s t i y o r.

kırlarda 3 5

Kırlarda olmak; yüreğini koskocaman açıp içini en güzel şeylerle doldurmak demek… genişlemek, büyümek büyümek, yüklerinden kurtulup kuş gibi hafiflemek demek…

kırlarda 3 12

Kırlarda olmak; “ne çıkarsa bahtına” babından sana özel hazırlanmış sürprizlere açık olmak, kısmetine gelene ise razı olmak demek… merak etmek, gözlemek, ümitle beklemek demek…

kırlarda 3 4

Kırlarda olmak; güzel bir sürprizle buluştu(ruldu)ğun anda, kanatlanıp sevinçten uçmak demek… heveslenmek, neşelenmek, bir sonraki kaçışı dört gözle beklemek demek…

kırlarda 3 8

Kırlarda olmak; mutlaka bir yerlerde, seni  hayretler içinde bırakacak bir şeyler bulman demek… hissetmek, büyülenmek, varoluş ve yaratılıştaki saklı sırra yavaş yavaş  ermek demek…

kırlarda 3 13

Kırlarda olmak; yaşadığını bilmek demek!.. heyecan duymak, sevinmek, hızla çarpmakta olan kalbinin yerinde hala var olduğunu hissetmek demek…

 

 

kırlarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Baharın soğanlı müjdecileri ve doğaya dair ilk uyanış

Kırlarla tanış olduğum ilk vakitler, doğanın güzelliklerine karşı ortaya koyabildiğim tek eylem bakmak (bakarak gözlemlemek) üzerine idi…  Misal; toprağın üzerine yayılmış  kır çiçeklerini gördüğümde, görüntünün güzelliği karşısında büyüleniyor, o güzelliği seyredalıyor.. içlerinden bir kaçını koparıp elime alsam dahi (bakmaktan-seyretmekten  kendimi alıkoyamamakla), aramızdaki ilişkiyi yalnızca “bakışmak”la sınırlandırıyordum. Beynim şekillerini, renklerini, bombelerini, girintilerini-çıkıntılarını görüntü olarak kaydediyordu ama ait oldukları alem ve o alemin yasaları hakkında hiçbir bilgim yoktu. Tüm bunları irdeleyebilecek, sorgulayabilecek de bir kapasitem ve iradem de yoktu. Bakıyor, seyrediyor, seviyor, uzaklaşıyordum yanlarından. Onlardan alımlayacağım şeyler bu kadarcıktan ibaretti.

İlk birkaç yıl böyle sürüp gitti.

soğanlı bitkiler 1

Bu arada çantamdaki minik deftere hangi çiçekleri ne zaman, nerede gördüğüme dair notlar düşmeye başlamıştım. Çünkü kırlara çıkışımın ikinci yılı fark etmiştim ki, bahara ait her çiçek, mevsimin tamamında ve diğer çiçeklerle aynı anda açmıyordu. Sanki hepsinin bir sırası vardı ve her çiçek zamanı gelince ayrı ayrı yeryüzüne çıkıyor, aksi halde toprağın altında sessizce uyuyarak bekliyordu.

soğanlı bitkiler 2

Misal; çiğdemler ve nergisler daha mart gelmeden önce; anemonlar , sümbüller, laleler martla birlikte; papatyalar, gelincikler ise ancak nisan sonuna doğru, en çok da mayısta çıkıyordu ortaya… En güzel anemonlar Ocaklı Köyü’nden Güneş Sitesi’ne giden yol üzerinde, en geniş gelincik tarlaları Fındıklı Köyü yolunda, manzarası nefis katır tırnakları Kömür Limanı yolunda, papatya deryaları Saroz’a uzanan hemen hemen her yeşil düzlükte idi… Bir dolu kır çiçeğinin rengarenk bir arada olduğu yer ise yalnızca Güneyli’nin doğu kıyısı  idi…  Bir önceki yıl düştüğüm notları bir sonraki yıl okuyup  doğanın güzelliklerine bir kez daha tanıklık etmek için koşuyordum kırlara…

soğanlı bitkiler 5

Derken bir gün bir aydınlanma yaşadım: Lisedeki biyoloji derslerinden öğrendiğim bilgiler su yüzüne çıkmıştı ve güneş ışıkları bu kadar az ve eğik gelip sağlıklı bir fotosentez olayının gerçekleşmesi için gereken ortamı sağlayamıyorken.. çiğdem, nergis, sümbül, lale, anemon gibi kır çiçekleri nasıl oluyor da hayat buluyordu bu yoklukta, yoksunlukta?!…

Bu aydınlanma ile çiçekler üzerine yaptığım gözlemi “bakmak” eyleminden uzaklaştırıp “irdelemek-sorgulamak-araştırmak-yorumlamak” üzerine yoğunlaştırdım. (Bu benim tefekkürle kurduğum ciddi anlamda ilk bilinçli hissiyatım olacaktı.)

soğanlı bitkiler 3

Bir bitkinin can bulup yeryüzüne çıkması için besin ögesine ihtiyacı vardır, bu besini de fotosentez yolu ile elde eder. Fotosentez işlemi içinse karbondioksit ve su gibi elementlerin  yanı sıra, en çok da güneş enerjisine ihtiyaç vardır. Yani bu bileşenlerden biri eksik ise fotosentez olayı gerçekleşemez ve bitkinin can bulması için gerekli olan besin elde edilememiş olur.

soğanlı bitkiler 4

Güneş ışıklarının sağlıklı bir fotosentez olayını gerçekleştirmek için gerekli ve yeterli miktarda olamadığı zamanlarda; bu soğanlı bitkiler nasıl oluyor da can buluyor,  kırları şenlendirip dünyayı nasıl da böyle vaktinden evvel efsunlayabiliyordu?

Belli ki, bu yaratılış ve varoluşta ince ince hesaplanmış,  sistematik, algoritmik bir düzen vardı.

soğanlı bitkiler 6

Dünyaya gelecekleri vakit yeterli güneş ışığını bulamayacak olan bu bitkiler, besin maddelerini vücutlarına depolayabilecek bir düzenekte tasarlanmış ve bu besinleri vakti geldiğinde açığa çıkarıp kullanabilmek üzere programlanmışlardı. Vücutları da sanki, önceki mevsimler süresince alıp alıp stokladıkları mineraller, nişasta ve diğer besin maddelerini sakladıkları bir tür erzak dolabı gibi idi. Kış boyunca stokta bekletilen enerji de ilkbaharla birlikte harekete geçiyor, çiçeklerin doğma ve büyüme süreçlerinde azar azar, gerektikçe kullanıma alınıyordu. Ortaya çıkışta ve sahip olunan özelliklerde bir kodlama, bir şifreleme, bir sıralama söz konusu idi… Her bir bitki olması gerektiği gibi ol’(durul)uyordu. Bu minicik soğanlı bitkiler sisteminin işleyişinde dahi bir düzen, bir intizam mevcut idi. Öyle ki; erzak deposunda saklanan besinin ortaya çıkma sürecinde kullanılmış olan güneş ışığı bile biraz eksik ya da fazla olsa, gereken enerji alımı elverişli bir şekilde ve miktarda elde edilmiş olamayacaktı. Güneş ışığının nasıl, ne kadar  ve ne renk iken alınacağı bile bu bitkilerin iç dünyalarına gizlenmiş, şifrelenmişti. Veya vaktinde yeterince alınmış olan enerji sağlıklı bir ortamda depolanıp saklanamamış olsa, bitki vakti geldiğinde yapması gerekecek olan çiçeklenme işlemini gerçekleştiremeyecek, yeryüzüne yeni bir filiz veremeyecekti.

soğanlı bitkiler 13

(Bu farkındalık soğanlı bitkilerin tasarım ve yaratımındaki incelikleri keşfetmeme olanak sağlamıştı, perspektifi genişletip koskoca bitkiler alemine baktığımda türel çeşitlilik ve fonksiyonel değişiklik karşısında şaşkınlığa düşmem artık kaçınılmazdı. )

soğanlı bitkiler 7

Ve biz insan evlatları, kışın bitimi ile birlikte yeryüzünü güzelleyen bu rengarenk çiçeklerin harikuladeliği karşısında heyecana kapılıp mutluluk duyuyor, yeni gelecek mevsimi daha bir ümitle, daha bir sevinçle bekliyorduk. Bu erkenci çiçekler, bu bahar müjdecileri manevi dünyamızın da birer uyaran işçileri idi… İç dünyamıza tık tık huzurlu dokunuşlar yapıyor, içimize umut ve sevinç dolduruyorlardı. Her kışın sonunda rengarenk bir bahar vardı ve bu hal, kendi yaşamlarımızda karşımıza çıkabilecek her zorluğun sonunda da, iyi ve güzel vakitler olabileceğini çağrıştırıyordu.

soğanlı bitkiler 12

Bahar canlılıktı, yinelenmek-tazelenmekti… Uyanış, yeniden doğuştu bahar! Dünya; o karanlık, soğuk, zor günlerden-gecelerden kendini nasıl çıkarıp aydınlık-sıcacık günlere kavuşuyorsa, ruh da sahip olduğu bedene aynı şeyi yapabileceğini fısıldıyordu.

soğanlı bitkiler 10

Hele hele tüm bahar boyunca meydana gelen her bir değişikliğe-dönüşüme içten, derinden baktığında ise, kendini muazzam bir temaşa içinde bulman kaçınılmaz idi…

soğanlı bitkiler 9

Her bir çiçek bir tasarım harikası, bir yaratım mucizesi iken, aynı zamanda

okudukça öğrenilecek bir “tanım”, anlamlandırılacak bir “anlatım”dı…

her bir böcek… her bir ağaç… her bir meyve… Her bir canlı!…

Canlılara ait uzuvlar… organlar….

Dağlar… tepeler… ovalar… denizler… bağlar… bahçeler… ormanlar…

Gökyüzü… gezegenler… yıldızlar… uzaydakiler… uzaklar…

Hava… su… toprak…

Gözle görünen ve görünmeyen tüm varlıklar… var olanlar, yok olanlar …

Okunacak ne çok satır, anlamlandıracak ne çok söz vardı.

Kainat devasa bir ansiklopedi idi ve bahar ise ancak fasiküllerinden biriydi.

Her sayfayı açıp okumak senin elindeydi… ama bu da kapasiten dahilindeydi…

Öyle ise bu kapasiteyi geliştirmek, genişletmek gerekirdi.

Madem dünyaya sebepsiz gelmemiştik, yaşadığımız hayatı anlamlandırmak da gerekliliklerden biriydi.

Kendine akıl ve izan bahşedilmiş insan, belki de en önce bu okumaları yapabilmeyi öğrenmeliydi.

dünya bir kitaptır içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Kırlarda 2 – Yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş pek etkileyici

Mart martlığını yapa dursun… doğa, “ben uyandım bir kez” deyip kırları yemyeşil  boyamaya, kuru dalların üzerine minik minik çiçekler kondurmaya devam ediyor.  Ve kocacıkla ben her fırsatta otomobilimize atlayıp kaçıveriyoruz kırlara…

kırlarda 2 e

Bazı anlar biz müsaitiz.. ama hava bozuk, yağmur çisil çisil… Ne gam! İçim bana dar gelmiş… kabuğum küçülmüş… Öyle istiyorum ki yanlarında olayım… gözümün görebildiği her bir güzelliğin içine, ta derinine dalayım.. da oralarda dünyanın bambaşka hallerini bulayım.. Zira sıtkım sıyrılmak üzere insanın bencilliğinden, her bişeyi kendine yontma, akıl satma ve kendini çok şey sanma hallerinden… değişmez, dönüşmez, fikri sabit cümlelerinden… klişelerinden… güdülmüşlüğünden… başkalarını gütmeye meyilliliğinden…….. Nerede insan.. orada bir huzursuzluk, bir negatiflik, bir çetrefillik…

kırlarda 2 r

“Dağ başına ev yapıp insansız yaşamalı” derken buluyorum bazen kendimi.. sahibinden com larda konumu beklentilerime uyacak toprak parçaları arıyorum. Hayaller kuruyorum. Basit işlerini halletmek ve küçük mutluluklar devşirmekten ibaret bir yaşamı olan küçücük bir kır evinde yaşıyor olduğumu düşlüyorum. Sonra bu düşe kapılıyor, peşinde koşmam için kendimi koşulluyorum.

kırlarda 2 p

Sonra.. yine ve hep olduğu gibi, yaşadığım kasabanın kentsel sınırlarını aşıp; genişlediğim, büyüdüğüm, iyileştiğim yerlerine kaçıyorum.

kırlarda 2 k

Hele ki bu mevsim… yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş pek etkileyici…

kırlarda 2 f

Şimdilerde kırlarda olmak demek; gelinliklerini giyip yol boylarına sıralanmış ağaçların güzelliğine seyredalıp  mest olmak demek…

kırlarda 2 b

Bütün kış kupkuru dallardan ibaret bu ağaçların üzerine, sanki bir el gelmiş de bir oraya bir buraya fıs fıs köpükler sıkmış.. bezemiş süslemiş, güzellemiş gibi… Saatlerce, bıkmadan bakıp bakıp seyredilesi…

kırlarda 2 a

Şimdilerde kırlarda olmak demek; seyrine doyamadığın ağaçların, mis kokulu çiçeklerinin kokusuna da doyamamak demek…

kırlarda 2 c.JPG

Öyle hoş, öyle cezbedici bir rayiha ki… misk-i amber mübarek sanki!

kırlarda 2 j

kırlarda 2 d

Şimdilerde kırlarda olmak demek, soğanlı kır çiçeklerinin sürpriz doğumlarına da tanıklık etmek demek..

kırlarda 2 m

Normalde mevcut güneş ışığı, kır çiçeklerinin filizlenmesi için gerekli olan fotosentez koşullarını sağlamaya elverişli ve yeterli miktarda olmasa da… soğanlı çiçekler mucizevi şekilde topraktan başlarını uzatır ve renk renk halleriyle baharın geldiğini müjdelerler “Yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş”teki uyumun bir parçasıdır bu. Derinine indiğinde pek de etkileyicidir. (O halde “dünya bir kitaptır” kategorisinin bir postu da bu çiçeklerin vaktinden evvel dünyaya gelişlerindeki sistematik ve planlı düzenlemenin nasıl olduğu  üzerine olmalı… zira yeryüzündeki yaratılmış her şey açıp açıp okunulası, keşfedilesi…)

kırlarda 2 l

Şimdilerde kırlarda olmak demek; iki tarafı çam ormanlarıyla kaplı dağ yollarında yürüyüş yapmak, ciğerleri bol bol oksijenle doldurmak demek…

kırlarda 2 i

Yaz – kış yaprakları hep yeşil olan çam ağaçları bile yeniden dirilişe uyum sağlamak ister gibi… yeni çıkan yaprakları pasparlak… yumuşacık…    gerçek değil de, plastik sanki….

kırlarda 2 o

Şimdilerde kırlarda olmak demek;  çalı da olsa, diken de olsa.. her bir bitkiden fışkırmış çiçekleri görüp baharı müjdeleyen her bir çiçeğe sevgi duymak, bakıp bakıp seyredalmak demek…

kırlarda 2 n

Doğa canlanışını öyle bir dengeliyor ki; bazı ağaçlar gelinliklerini giyinip salım salım salınırken, bazıları hiçbir kıpırtı vermeden sıranın kendilerine geleceği vakti sabırla bekliyor gibi…

kırlarda 2 h

Hasılı şimdilerde kırlarda olmak pek etkileyici.. pek heyecan verici…

kırlarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | 4 Yorum

Yollarda -2 (Çanakkale Şehitler Abidesi / Mart 2017)

Geçtiğimiz Cuma baharı görebilir miyiz ümidiyle düşmüştük yollara… Zira yakınlarda hiçbir belirtisi yoktu. Ekinler göz alacak kadar yeşillenmemişti bile. Ocaklı Köyü’nden Saroz’a uzanan yollarda baharın ilk müjdecileri, pembeli lilalı anemonlar dahi uyanmamışlardı uykularından… değil ki ağaç dallarındaki bahar çiçekleri!.. Ama hava böyle sıcacık, böyle güzelken bahar gelmiş olmalıydı bir yerlere… içime çektiğim hava bariz bariz bahar kokuyordu.

Yarımadanın güneyine doğru kırmalıydık direksiyonu… Belki… belki oralarda bir yerlerdeydi.

İki gün önce şurada paylaştığım gibi, canım bahar yarımadamızın aşağılarına  dek gelmiş, elini kulağına atmıştı. Çok değil birkaç gün sonra yukarılarda, yaşadığımız civarda da görecektik bu özlenen güzelliği… O gelmeden yarı yolda karşılamak gibiydi bizim bu sabırsız hallerimiz… O da uzun yoldan sırf kendini görmek için yollara düşüp gelmiş bizleri memnun etmek istiyordu ki kıvrıldığımız her dönemeçte birbirinden güzel gelin yüzlü ağaçlarla buluşturuyordu bizleri…

yollarda 2 a

Böyle böyle, bahar güzellerinin peşine düşüp  yolu da hayli uzatmışken..
Bir baktık ki yarımadanın en alt ucundaki Şehitler Abidesi’ne şunun şurasında ne kalmış!
“Hadi” dedik, “gelmişken abideye de bir ziyaret yapalım.”

yollarda 2 c

Yarımadanın hemen hemen her yeri şehitlik… Hepsini hakkını vererek gezmek için bir tam gün yetmez. Buna ilave olarak doğal güzelliklerini de görüp yaşayayım derseniz en az iki günü ayırın derim… Biz günübirlik, hatta bazen yarım günlüğüne gittiğimiz için ziyaretlerimizi belli yerlere yapmak zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da her gidişimizde başka başka yerleri geziyoruz.

Yol üstünde durup bakılacak pek çok yer olsa da destinasyonumuzu abideye doğru ayarladık. Bizi yolumuzdan bir bu seyir terası alıkoydu,

yollarda 2 b

bir de tabii çiçek yüklü ağaçlar… Zira asıl yollara düşme sebebimiz zaten oydu.

kirlarda-1-b

kirlarda-1-d

kirlarda-1-o

Abideye ulaştığımızda ise hep ve daima olduğu gibi, “önce”den ve “sonra”dan soyutlanmış, bedenimiz orada iken ruhen bambaşka bir boyuta geçiş yapmıştık… Madde aleminden manevi aleme bir yolculuktu bu. Şüheda toprakların üstünde, bildiğin tüm tarih bilgilerini baştan sona hatırlayıp sana bu toprakları yaşanır kılan her bir vatan evladı için duyduğun minneti derinden hissetme, rahmet dileme ve şükretme anıydı bu. Tazelendikçe büyüyordu. Büyüdükçe içe, derinlere işliyordu.

yollarda 2 d

yollarda 2 e

yollarda 2 f

yollarda 2 g

yollarda 2 h

yollarda 2 i

yollarda 2 j

yollarda 2 k

Onlar ölmeleri gereken yerde en ufak bir tereddüt göstermeden

gülümseyerek ölüme gittiler.

Onlar, ana kucaklarını, baba ocaklarını bizim için feda ederek

dönmemecesine uzak diyarlara yol aldılar.

Onlar, yepyeni bir cumhuriyete, kemiklerinden ve

bedenlerinden yıkılmaz bir temel yaptılar.

Onlar, kendilerini öldürmeye gelenlere bile kucaklarını açıp

insanlık dersi öğrettiler ve el ele verip

“Ey tüm dünyanın insanları işitin:

Burası Çanakkale,

BURASI İNSANLIĞIN SAVAŞI YENDİĞİ YER!” dediler.

yollarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | 2 Yorum

Kırlarda 1 – İlkin badem ağaçları çiçek açar

Sonunda özlemle beklediğim günler geldi… Şükür!
Hanidir sağlıkla, huzurla, iyilikle, güzellikle geçirdiğim her gün, her ay, her mevsim kabulüm de, baharın apayrı bir yeri var gönlümde. Daha önce de dillendirdiğim gibi ilkbahar denince akan sular durmakta, içimde kelebekler uçuşmakta… Yaşadığım dünyanın en çok da mucizevi hallerine tanık olmayı isteyişimden belki, daha bir meftunum bu zamanlarda kırlarda olmaya…

Doğada vakti gelmeden “ol”mayan var mı?
Önce capcanlı, pırıl pırıl, fosforlu yeşiller geldi… alabildiğine yayıldı ekinler… Çok değil beş-on gün önce boz renkli bir örtüden ibaretken her yer, boydan boya yeşille boyandı.

kirlarda-1-a

Ve geçen gün otomobilimiz kıvrılırken yarımadanın güney ucuna, hayat bilgisi kitabımın unutulmaz ağacı tek tük çıkıverdi karşıma!… Daha var derken… vakti var zannederken….

kirlarda-1-b

Kırlarla ilk tanış olduğum vakitler, her çiçek yüklü ağacı gösterip “bu ne ağacı”, “peki ya bu” deyip başka başka isimler bekliyordum nedense… “Bu elma ağacı”, “bu armut”, “bu erik”, “bu şeftali”, bu badem” demeliydi kocacık. Çünkü başına üşüştüğüm her bir ağacın çiçekleri renk, ebat ve dallardaki dizilim yönünden bambaşkaydı diğerlerinden… Ama o “bu gördüklerinin hepsi badem ağacı” deyivermişti. Meğer her badem ağacı birbirinden farklıymış… meğer meyve türleri içinde en önce badem ağaçları çiçek açarmış…

kirlarda-1-k

kirlarda-1-n

kirlarda-1-c

Bazı ağaçların çiçekleri beyaz iken, bazılarınınki pespembe…. Ben en çok pembe olanları seviyorum. Bu pembelik ağacın her tarafında aynı değil ama… Minicik bir gonca koyu pembe iken, büyüme sürecinde bu pembelik ton ton açılıyor ve taç yapraklar ayrılıp çiçek en geniş görünümüne kavuştuğunda pembenin en uçuk, en andırır hali ortaya çıkmış oluyor. Ve hatta tek taç yaprakta bile bu renk geçişlerini görmek mümkün…

kirlarda-1-g

kirlarda-1-j

kirlarda-1-h

kirlarda-1-m

 

Hasılı bu çiçekleri seyretmek ruhuma pek iyi, pek hoş geliyor… İçimde aşkınlık, taşkınlık… gözlerimde hep bir ışıltı halleri…

kirlarda-1-l

kirlarda-1-o

kirlarda-1-p

Yeni doğan her şey zaten hep mutluluk verici…
Tomurcukların açmaya durmuş ilk halleri öyle sevimli, dalların üzerindeki dizilimleri öyle güzel ki…

kirlarda-1-e

kirlarda-1-f

Hayat yalnızca bu zamanlar çiçekli fırsatlar sunuyor, doğaya kaçıp sık sık bu güzel anların keyfini sürmeli!

kirlarda-1-d

kirlarda-1-r

kırlarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 3 Yorum

Seher vaktine yakın ruhuma dolan sevgili orkestram

Son zamanlarda Ayvacık depremleriyle habire, apansız, geceli gündüzlü sallandıkça… zaten kısa ve hafif olan uykum iki parçalı ve tavşan uykusu gibi bir hal alır oldu. İki-üç saat kadar uyuduktan sonra zınk diye açılıveriyor gözlerim ve uykuyu yakalamam en az 3-4 saati buluyor. Bazen bu araları hobi odama geçip ya da aşağıya inip tv. karşısında bir şeylerle meşgul olarak doldurmaya çalışıyorum.. bazen de beynimi kandırmak için (uykusunu kaçıranların bedenen yorulmaması için böyle yapması gerekiyormuş… nitekim uyguladığım zaman çok yararını görüyorum.) “mış gibi” yapıp “derin uykudaymış gibi”, gözlerim sımsıkı kapalı, yatakta kıpırtısız öylece yatıyorum. Böyle iken mümkün olduğunca hiçbir şey düşünmemek gerek… Beynim tıkır tıkır düşünme, bir şeyleri evirip çevirme döngüsüne girmemişse bu şıkkı mutlaka değerlendiriyorum.

İşte böyle zamanlarda, son günlerde, harika bir şey oluyor bazı gecelerde… Yatak odamız kapkaranlık, gözlerim de yusyumuk iken, odanın içine önce kocaman billuri bir ışık  giriveriyor pencereden –sanki devasa bir çakmak çakılmış gibi- içeriyi bir anda aydınlatıp beni kendine baktırır baktırmaz kaçıveriyor geldiği yerden… İşareti alıp… içimden sayarak sessizce bekliyorum… Bir – iki –üç … bazen 4 der demez… bazen 5 te, 6 da… bazen 7 yi 8 i bulduğu oluyor…. beklediğim koca sesle  gümbürdüyor gökyüzü… Bazen daha bu ilk gümbürtüde… bazense birkaç daha aynı yalımlı çakımlar ve ardından gelen başka gümbürtülerden sonra… musluğu sonuna kadar açılıp yeryüzüne salınmış gibi, şırıl şırıl o ses iniyor… çatıya düşüşüyle melodik bir tıkırtıya dönüşüp ruhumu mest eden o büyülü ses… Ve o anda bir orkestra çıkıveriyor ortaya… Pencerenin camına vuran yağmurla, pervaza düşen yağmurun sesindeki melodi ve tını bambaşka haller alıyor…

Orkestra şefi bir anda bagetini gökyüzüne kaldırıyor olmalı ki, duyduğum en güçlü ses, (birden bire) kesintisiz şırıltı sesi oluveriyor. Ardından baget bir çatıya, bir cama, bir pervaza ve hatta yan evin bahçesine dönüyor olmalı ki.. bambaşka melodiler farklı tonlarda odaya doluveriyor. Tüm bunlar olurken de.. bagetsiz diğer el gökyüzüne doğru kıvrılıp inceli kalınlı yalımları yöneterek, aralara serpiştirdikleri uzak ve derin gümbürtülerin aşağıdaki melodik seslere karışıp kusursuz bir harmoni yaratmasını sağlıyor.

Hasılı kulağıma pek hoş gelen, mest edici bir müzik başlıyor.

Ah! İşte bu bahar yağmuru!

nergislerr-1

Bu demek ki; ayazlı, buzlu kış günlerinin son demleri….

nergislerr-2

Ruha dinginlik veren bedava terapi saatleri…

nergislerr-3

En doğal, en kolay iyileştirici… sakinleştirici… güzelleştirici…

nergislerr-4

Ümit yükleyici… Neşelendirici…. Tazeleyici… Yenileyici…  Enerji verici….

nergislerr-5

Ve uykuya yeniden dönmemde eşsiz rolü ile…

Coşkulu.. huzurlu.. duygulu bir ninni…

nergislerr-6

Kulak kesilip dinliyorum…. Dinliyor, dinliyor… dinleniyorum…. Ve öyle bir ferah buluyor ki ruhum, pamuk gibi bir uykuya dalıp an’dan kopuveriyorum… (o tatlı, o firari uykumun beni nasıl gelip bulduğunu ya da benim onu nasıl yakalayıp tuttuğumu hiç ama hiç bilmiyorum…)

Kalktığımda yüzyıl uyumuş gibi… öyle dinç, öyle dingin, öyle enerjik halim…

Son gecelerde… ne zaman uykum kaçsa.. kıpırdamadan, öylece… işte ben sevgili orkastramı merakla bekliyorum. 🙂

Dip not: Ne kadar betimleyebildim bilmiyorum ama anlatmak istediğim ses(ler) tam da burada… Benimkinde ilave olarak aralarda cama-çatıya-pervaza vb. vuran diğer karakteristik sesler de var… Ama baskın olan ses hep bu…

hayat güzeldir içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Hoşgeldin Mart – Hoşgeldin İlkbahar / 2017

Çocukluğumun hayat bilgisi kitaplarından ilki olan, incecik 1. Sınıf hayat Bilgisi kitabında, ilkbahar konulu yazıyı görselleştiren, dalları pespembe çiçeklerle yüklü kocaman ağaçlı resmi hiç unutmuyorum. Aslına bakılırsa unutmadığım resmin kendisi değil – zira ağacın altında bir kız ve kuzu da olabileceği aklıma geliyor zaman zaman ama emin olamıyorum- , unutmadığım o çiçek yüklü ağaç figürünün ruhumda bırakmış olduğu mutlu edici etki… Öyle ki, evleninceye dek o kitabımı kimselere vermedim ben… gözüme çarptıkça hep o sayfayı açıp açıp mutluluğumu tazeledim.

Sonra sevgili kitabıma ne oldu, hiç bilmiyorum… muhtemelen taşınmaların birinde hayatımdan koptu gitti bir şekilde…

Ama… hala şu yaşımda bile… ne zaman “ilkbahar” sözü geçsin, otomatikman gözümün önüne -hayal meyal de olsa- o sayfa gelirken içimde kelebekler kanat çırpmaya başlıyor. Sonra o görüntüden, yaşadığım süre boyunca zihnimde stokladığım bahara dair her bir güzelliğe doğru resmi geçitli bir geçiş yapıyorum ki, kelebeklerin sayısı daha o anda binleri buluyor. Hasılı ilkbaharı düşledikçe mest oluyorum ben.

Yaşadığım coğrafyada fiziksel anlamda doğada henüz bir belirti olmasa da, takvimlerin ilkbaharın gelişini resmi kıldığı bugün (1 Mart) benim için pek değerli.

1 Mart, bembeyaz pelerinini sırtına çekip atına atladıktan sonra kilometrelerce yolu dörtnala katedip kapıma ulaşmayı başarmış bir elçi kadar önemli benim için… Çünkü; içimde pır pır kelebekleri uçuşturan görüntülere ve o görüntülerin içinde bizatihi yaşayıp sonrasında keyiften kendimi kaybedeceğim anlara az kaldığının… sakin, sevecen, azimli ve samimi müjdecisi o.

Zira hayat güzel…

Sen güzel bakıp güzel görüp güzel düşününce hayat gerçekten güzel… Ki güzellik böyle haberli-muştulu-müjdeli gelirken getirmekte olduğu her şeyi bir hevesle beklemek  pek güzel.

Her kışın sonunda mutlak var olduğunu hep ve daima delillendirirken… böyle ümitvar, kırkambar ve sanatkar mevsimi heyecanla beklemek  pek pek pek güzel.

 hos-geldin-ilkbahar

Saygıdeğer müjdecimin önünde reveransımı yapıyor,

Sevgili İlkbahar’ıma Hoş geldin diyorum.

(Varlığını ilk günden itibaren hep ve çok hissettirmesini tüm kalbimle dileyerek…)

hayat güzeldir içinde yayınlandı | Tagged , , , | 5 Yorum

Şubat 2017 – Aydöküm -1

Ocak ayım film ve dizi izleme adına ne kadar bereketli, ne kadar dolu dolu geçti ise, Şubat ayım da o kadar kısır, o kadar seçici geçti.

Hepi topu iki film izledim desem, şaşar mısınız?

Öyle oldu vallahi… İkisi de televizyonda rast gelip ilk on dakikasından sonra “hadi izleyeyim” dediğim filmler…

Biri Özgürlük Dansı, diğeri Kötülük Tohumu…

 (Jimm’s Hall) Özgürlük Dansı’nda; ABD’de geçirdiği 10 yıllık sürgün döneminin ardından İrlanda’ya, memleketine dönen aktivist bir adamın buradaki yaşamı ve onun sosyalist bakış açısına karşı kendisine cephe alan kasabanın papazı ve kimi faşist insanlar arasında geçen olaylar konu edilmiş. Günümüzde malum“sosyalizm” kavramı gerçek anlamından uzaklaşmış, içi boşaltılıp boşluğuna bambaşka anlamlar yüklenmiş durumda… bu detayı aklımda tutarak filmdeki “sosyalizm” güzellemesinin tuzağına düşmemeye özen gösterdim… Zira “sosyalist” olduğunu söyleyen kime baksam icraatlar, düşünceler pek faşistçe, pek yobazca şu günlerde… Ve kendine “sosyalist” payesi vermek, onlarla aynı cepheye geçmek demek… Oysa en güzeli; belli kavramlarla anılmak yerine salt “insan” kavramı ile niteleniyor olabilmek… “insan” kalabilmek!…
İşte ben bu filmi izlerken en çok da bu durumları sorguladım….

(Dark Feed) Kötülük Tohumu’nda ise, terkedilmiş, metruk bir binada film çekimi yapmaya çalışan insanların başına gelen korkunç(!) olaylar konu edilmiş… Aslında oldukça vasat, uyduruk bir korku filmi idi… Sırf meraktan izledim… bi şey kattı diyemem… bi şey de kaybetmedim… 🙂

Bazen ayaklarımı uzatıp film izlemek bir gereklilik oluyor, ikisi de öylesi anların tercihleri idi…

İnterneti ise fırsat bulduğum zamanlarda dizi izlemek amaçlı kullandım sadece… İnstagramdan uzaklaşıp cep telefonumla aramı nasıl kocaman açtı isem.. amacım, internet kullanımını aza indirip pc ile de belli bir mesafede bırakmak idi aramızdaki ilişkiyi… Dolayısıyla bir süredir karşıma çıkıp duran mini serilere göz atmak ilk işim oldu … Mini dizilerin hem bölüm süreleri kısa, hem de bölüm sayıları… Anlatılmak istenen şey aylarca, yıllarca sürmeden bazen bir ya da iki, bazen de en fazla 10-15 kadar bölüm içinde veriliyor ve hele de izlediğin şey seni sarıp sarmalamışsa tüm olaylar taptaze iken ve tadı da damağında tüm lezzeti ile kalmış iken bir anda sona bağlanıp bitiveriyor. Tıpkı kısa bir öykü ya da novella okur gibi… Tam benlik!…

İlkin 4 bölümde bitiveren Olive Kitteridge’ı izledim… Bayıldım… bayıldım…

Diziye ismini veren ana karakter olan kadın her ne kadar suratsız, kibirli, insanları rahatsız edecek kadar fazla açık sözlü bir tip olsa da gerek ana karakterin başarılı performansı, gerek yan karakterlerin de onu geride bırakmayan son derece gerçekçi halleri ve gerekse olayların vuruculuğu, düşündürücülüğü ve gerçekçiliği 1er saatlik 4 bölümü üstüste izlemem için beni ekran başına çivileyip baktırtmayı başardı.

İzleyip bitirdiğimde hakkında kısa bir araştırma yaptım: Bu mini seri, Elizabeth Strout’un 13 bölümlük kısa hikayelerinden oluşan, pullitzer ödüllü aynı isimli romanından beyaz perdeye uyarlanmış. Kitap Türkçe’ye ise “Kül Mevsimi” ismi ile çevrilmiş… (bulursam okumayı planlıyorum)

Spoiler a kaçmadan biraz da konusu ile ilgili bilgi vereyim: Sert, ters ve bilmiş matematik öğretmeni Olive… mülayim, hoş görülü ve sevecen eczacı eş Henry… ve annenin katı disiplini içinde yolunu bulmaya çalışan oğul Christopher arasındaki  ve yine bu kişilerin çevreleriyle olan ilişkiler üzerine örmüş örgüsünü… İlk sahne kadının intihar etmeye hazırlanışı ile başlıyor ve daha o anda “acaba ne olacak” sorusunun peşine düşmüş oluyorsunuz.

İkinci izlediğim mini seri ise Charles Dickens’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış Little Dorrit isimli 14 bölümlük dizi… (İlk ve son bölüm 1 er  saat, diğer bölümler ise yaklaşık yarım saat.)

Bu diziden de kitabından da nasıl bugüne dek haberim olmamış deyip kendime çemkirip durdum daha ilk on dakikada… Aman Allah’ım en en en sevdiğim filmlerden, küçük öğrencilerimle sinema günü yaptığımızda ilk elimin gittiği, ayılıp bayılarak izlediğim, izlerken bitmesin istediğim, bittikten sonra yine olsa yine izlerim dediğim, bu yaşıma dek en az on kez izlemiş olduğumu düşündüğüm Oliver Twist’im kadar beni kendine hayran ve de bağımlı edici imiş tüm sahneleri, olayları, mekanları, dekorları, tiplemeleri… Çok çok çok severek izledim… Aradan bir iki yıl geçsin, oturur bir daha bir daha izlerim. 🙂

Konusu 1800 lerin İngiltere’sinde geçiyor. Bay Dorrit borçlarını ödeyemediği için iki kızı ve bir oğlu ile açık hava hapishanesinde yaşam sürmektedir. Küçük kızı Amy Dorrit bu sıkıntılı hayatı hafifletebilmek için katı yürekli yaşlı bir kadın olan Bayan Clennam’ın evinde çalışmaya başlar. Bayan Clennam Amy’ye karşı korumacı ve sevecendir. Evin oğlu yıllardır çok uzaklarda olduğu uzun seyahatten annesinin yanına döner ve olaylar gelişmeye başlar…

Şurada da dizinin İngilizce kitabını buldum ki, ayrı bir mutlu olup ilk fırsatta okunacaklar listeme aldım.

kitabın İngilizce pdf si : http://www.freeclassicebooks.com/Charles%20Dickens/Little%20Dorrit.pdf

Okumak demişken… bu ay üç adet de kitap okudum… İki kitabın bana geliş öyküsü pek hüzünlü aslında… Çok yaşlı, tontiş bir doktor amcadan geldi bu kitaplar… Çok yaşlandığı için evindeki kütüphanenin büyük bölümünü bir yerlere bağışlamış, kalanları da yakınlarına anı olsun diye bırakmak istemiş… Bir tarafım “anı biriktiricisi” ya… bu iki kitap da uzun yollardan, bambaşka ellerden dolaşıp bana kadar geldi.  İkisi de 1920 li yılların sağlık ve doktorlukla ilgili anıları ve tarih bilgisi içeren, somut verilere dayalı kitaplar… Ve ikisi de o dönemin iki farklı doktoru tarafından kaleme alınmış. Birinin ismini internete yazdığımda Cumhuriyet döneminde yasaklanmış olabileceğine dair cümlelerle karşılaştım… doğru mu, değil mi bilmiyorum… yasaklama halen devam ediyor mu onu da bilmiyorum… o sebeple buraya isimlerini düşmek istemiyorum… Özellikle birini dehşetle okuduğumu, okuduktan sonra şu sahip olduğumuz klişe bilgileri düşünerek “yalan yazan tarihçiler utansın” dediğimi itiraf etmeliyim. Şu gün olmuş, bir şeyler ya da birileri üzerine hep bir güzelleme, hep bir kahramanlaştırma… Dün de en az bugünküler kadar çok, bugünküler kadar şeytanca imiş bu işler… Ah ki manipüle edilmeye müsait olmasın kimseler, bunu hem zorbaca, hem kurnazca yapan birileri hep varmış… Neyse bu kitaplarla karşılaşmam iyi oldu… Çoktandır yakın siyasi tarihle ilgili kitaplar okuyordum… bu kitaplarda okuduğum bazı şeyler aklımda yuvalanan bazı soruların cevaplarını bulmalarına  da vesile oldu… buna da ayrıca sevindim.

Üçüncü kitabım ise her ay okuduğum üzere klasiklerden biri, Orhan Kemal’in Cemile’si idi… Orhan Kemal’in detaylı, betimleyici, sürükleyici dili.. olayların gerçekçiliği.. ve Cemile’nin başına gelenler romanı bir hafta gibi kısa bir sürede bitirmem için yeterli ve teşvik edici sebeplerdi.

Bu arada yıllardan sonra ilk kez bir yerli dizi izlemeye başladım. TRT 1 deki Payitaht “Abdülhamit” dizisi ilk dakikalardan itibaren ilgimi üzerine çekmeyi başardı ve Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Elveda Rumeli, Hanımın Çiftliği gibi sayılı yerli dizi repertuarıma katılmaya aday oldu. İlgim dağılmadığı, önemli noktalarda tarihi gerçekliklerden kopmadığı ve bu halinden sapmadığı sürece izlemeyi düşünüyorum.

Geçen ay sözünü ettiğim, seri olmaları sebebiyle dizi yerine koymuş olduğum polisiye konulu “lifetime” serilerini izleme hevesim ise bazı bölümlerin tekrara girmesi sonucu azalmaya başladı. Üstelik gece 2 ye dek izlediğim bu seriler akşam 9.30 dan sonra da yayınlanıyormuş… ben geç saatlerde tekrarlarını izliyormuşum… O saatlerde ayrıca yine polisiye konulu 2 seriye daha denk geldim…  i escaped my killer  ve
monster in my family … Rast gelindikçe izlenebilirler listeme ikisini de ekledim.

Poldark ve Vikingler’in yeni sezonunu merakla bekliyor, bir an önce kavuşmayı diliyorum. Zira Vikingler’in TLC deki tekrar bölümlerine yeniden sarmış durumdayım… 🙂

 

aydöküm içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Yollarda -1 (Bigalı Köyü / Şubat 2017)

Kahvaltı bitmiş, oturuyorduk öylece… “Bugün bir yerlere gidelim mi?” sorusuyla geldi kocacık… Kısacık bir an… Aklımda bu soruya evetli hayırlı net bir cevap olmamakla birlikte, hadi evet diyecek olsam, “nereye” sorusuna karşılık bir isim de hazırda yok… öyle fikirsizim… Ama daha o anda, evet de dememişken, “Bigalı Köyü” fırlayıverdi dilimden… Birkaç saniye düşündükten sonra “çoktandır gitmemiştik, değişiklik olur” dedi kocacık…

Ne ara düşünüp bulduğumu çıkarmaya çalışırken, fotoğraf makinelerinin pil şarjlarını ve hafıza kartlarını zihnimde kontrol etmeye başlamıştım bile… Kalkıp baktım, şarj süreleri yeterli, hafıza kartları da yerli yerinde idi… Zira birkaç kez kartı pc üzerinde unutup yola düşmüşlüğümüz, yarı yollardan gerisin geri dönmüşlüğümüz var. O birkaç unutkanlık, unutmamayı şartlamış, pekiştirmiş demek ki…

Bu plansız-programsız bir anda kalkışları da ayrıca sever oldum. “An’ı yakala” için hoş sürprizler… Bu günkü sürprizlerin çağırıcısı da Bigalı Köyü idi belli ki…
Orada ne var?… genişçe bir köy meydanı… eski taş evler… küçük bir müze… Atatürk’ün 1915’te silah arkadaşları ile birlikte kaldığı, şimdiki adı ile Atatürk evi… vesaire… Mevsim itibariyle çay bahçelerini, dükkanları, sokaklara tezgah kurmuş teyzeleri aktif olarak görmek mümkün olmayacaktı muhtemelen… Yaza da daha çok vardı, yarım güne sığdırılması zorunlu 2017 nin ilk gezisi için dilimden fırlayan bu köy pek de fena sayılmazdı.

“Nereden aklıma geldi” sorusuna daha fazla cevap aramaktan vaz geçip hazırlıklarımı tamamladım… ve düştük yola…

Lodos güçlü esintileriyle yoluna çıkan her şeyi sarsıp dursa da, güneyden getirdiği sıcak havayla epeyce ısıtıvermişti her yeri… bir taraftan da bu haftasonu sifonu çekilip yeryüzüne şakır şakır inecek yağmur için gökyüzüne öbek öbek bulut topluyordu… Parça pinçik bulutlar lodosun arkalarından ittirmesiyle Gelibolu’nun üstlerine doğru ağır ağır toplanıyor, aralardan altın renkli gözlerini kırpan güneş “korkmayın, daha çok var… siz keyfinize bakın” diyordu.

bigali-koyu-1

Bigalı Köyü’ne ilk kez 2013 yılında gelmişiz… O günden bu yana pek çok şey değişmemiş… Yaz günlerinde aktif olabileceklerini düşündüğümüz yerler açık ve hizmette değillerdi tahmin ettiğimiz gibi… Meydanı bomboş, sessiz bir köy karşıladı bizi…

bigali-koyu-2

Caminin yanındaki iki katlı müze de açık değildi…

bigali-koyu-3

bigali-koyu-4

Cami ve müze arasındaki yoldan yukarılara doğru kıvrıldık… İki taraflı geniş alanlara bakıp öylece yürüyorduk… Bu yürüme anında bile ruha iyi gelen bir şeyler vardı, hissettiriyordu… hissediyorduk…

bigali-koyu-5

Toprak ana uzun kış uykusundan henüz uyanmamış… ama uyanması için ona yardımcı olmaya çalışan birileri topraklarının başında, yeni sezonun yeni mahsulleri için gereken hazırlıkları yapmada… Kolaylıklar dileyip köy dışına daha çok uzanmadan, yol ayrımında sola dönüyoruz… Biraz sonra bir kez daha sola döndükten sonra yine köyün içinde bir yerlerdeyiz… Kömürlükten çıkmış olma ihtimali muhtemel, çenesi, burnu kirloş ama bakışı pek sevimli bir kedicik sokulup sürtünüveriyor ayaklarıma… Ve o andan itibaren köy gezimizde kafilemizin bir parçası oluyor… biz nereye o da oraya…

bigali-koyu-8

Ama o kirloş haline rağmen kendini bir sevdirmeler, bir sevdirmeler…

bigali-koyu-8-b

Dönüş yolunda iki sokak kedisini kocaman bir farenin üzerinde tıkınırken görünceye dek, alacağımızı almış, vereceğimizi vermiştik çoktan… Kocacıkla birbirimize baktık.. “Ay ama bunlar sokak kedisi, bizimki ev kedisi, öyle olmasa bu kadar sokulur muydu hiç” deyip içimi rahatlatmaya çalışıyordum ki, “ev kedisi ise sokakta ne işi var” dedi kocacık… hemen orada tiksinti oldum… vücudum bir şeyler dökmezse iyi… Ama terbiye olmam ben… unutur… bir yerlerde gene bulu(nu)r, gene oynar-sever dururum ben… 🙂

Köy içinde çıt yoktu… Atatürk evine gitmek için girdiğimiz sokakta açık bir satış tezgahı gördük.. bu kez de sahibi başında değildi..

bigali-koyu-6

Sokağın sonuna doğru yürüdük… Önceki gelişimizden Atatürk evi olabileceğini tahmin ettiğimiz binanın üzerinde yukarıdan aşağıya, üstü resimli beyaz bir naylonun örtülü olduğunu gördük…. Yanına gidip farkettik ki Atatürk evi restorasyona alınmıştı ve ziyarete kapalı idi…

bigali-koyu-10

Bir kez daha gelip yapılmakta olan değişiklikleri görmek için bu halin iyi bir şey olduğunu söyleyerek polyannacılığımızı da yapıp meydana doğru yeniden yürümeye koyulduk… Lodos Bigalı Köyü’nde de arz-ı endam eyliyordu ve köyün her tarafını donatan ay yıldızlı bayraklarımız her birinin önünden geçerken çırpılıp masanın üzerine açmaya hazır hale getirilmiş pürüzsüz örtüler gibi geniş geniş açılıyor, nazlı nazlı dalgalanıyordu.

bigali-koyu-7

Köyün tarihi-turistik özellikleriyle karşılaşmamız mümkün olmamış olsa da, bu Osmanlı yadigarı, bu kadim köyde dolaşmak ruha pek iyi geliyordu.

Bu gezinin amacı belki de buydu… Gezene bir şeyler öğretmek değil.. bir şeyler hissettirmek…

Zira böyle huzurlu yerlerde gezip durdukça insan, anlıyor ki aslında dünya huzurlu bir yer… Böylelikle, içini büyütüp büyütüp yaşadığı gezegen olgusuna kadar uzanıyor ve yeryüzü başta olmak üzere, parçası olduğu her şeyin değerini daha iyi anlıyor… Ruhun huzurlu ise, yaşadığın yer de, sen de huzurlusun… Bunu ayarlamayı becerdiğin an, yaşamın huzur buluyor. Ve ruhun diri, devinik, dinamik kaldığı an, bedenin de ona uyum sağlıyor.

Ne demiş sayın Camus; “Yolculuk bizi kendimize getirir.”

bigali-koyu-9

Ki yolculuk varılan yerin insana kattıkları kadar, varma sürecinin kattıklarıdır da… Yolda olma halleri bile başlı başına kazançtır, bir destinasyona ulaşıp ulaşmamanın ötesinde.

Bir yerde okumuştum… “Yolculuk yaparken her yere teşekkür et” diyordu… Bu sözün erdemini bilerek şükredip durdum ben de dönüşte hissettiğim mutluluk için bu geziyi vesile kılan rabbime ve yoluma çıkan her bir güzelliğe….

bigali-koyu-11

Not: Atatürk Evi ile ilgili eski blogumdaki yazıyı okumak, fotoğrafları görmek isterseniz burada… Müze ile ilgili yazı ve fotoğraflar ise burada…

yollarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 2 Yorum

Çiçek desenli 2017 takvimi

Bu yıl baharı daha bir özlemle bekler olduk. Neyse ki az kaldı… Yine renk renk çiçeklerle efsunlanacak dünya… ılıcık dokunuşlarıyla içimize hoşluklar salacak canım güneş… Şifalı kırlar, bahçeler, piknikler hep bizi çağıracak… hele bir de kuş sesleri karışmışsa kaçamaklarımıza hepten çıldırıp mest olacağız.

Hayali bile ne hoş…

İstedim ki o günleri beklerken bende boş durmayayım ve ruhum kadar çevremi de hazırlayayım bahar renkli günlere… Ve işte The Cottage Market’ın çiçek desenli takvim sayfaları ile karşılaşmışken bu sabah, “Hadi dedim Ruşyena, bu güzelim takvim sayfalarını print edip koy çalışma masanın baş köşesine…. ve git gel gülümseyerek seyreyle.” 🙂

Siz de sahip olmak isterseniz ilgili linkler bu postun en altında…

.

.

.

.

.

.

Takvim sayfalarının büyük boyutlu printedilebilir halleri burada.

Takvimin tamamını zip dosyası olarak pc nize indirmek isterseniz o da burada.

paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın