Burano Takımadası’nın rengarenk evleri

İtalya’da Burano isimli, birbirine köprülerle bağlanmış 4 adadan oluşan bir takımada varmış, tam da Venedik Lagünü’nün üstünde. Fotoğraflarını görür görmez peşine düşmem bir oldu.

Ortada ince bir kanal ve bu kanalın etrafına nizami biçimde dizilmiş rengarenk evler…

visitare-burano-murano-isole-venezia-800x450

Renkler öyle böyle değil.. bir büyüleyici, bir kalp çelici ki, sormayın.

e87b9c809051a7b0dde46caf0f1a719519d606b2

Sokaklarından kanal geçen küçücük bir balıkçı kasabasına nasıl da yakışmış, nasıl da bambaşka yapmış o daracık, sıradan sokakları… alelade, özelliksiz evleri…

Burano-1

Baktığınızda çoğunun balkonu bile yok… Hani şöyle masayı kurup bir taraftan bir şeyler yer içerken bir taraftan da kanaldan gelip geçen kayıkları seyretmek  müthiş keyif olmaz mıydı?! Evleri inşa edenler/ettirenler bu detayı es geçmiş demek ki. (Ya da bilmediğimiz bir sebepleri vardı.)

case-colorate-burano

Evleri renk renk boyamak ise öncelikleri olmuş. Hem de rivayete göre sebepleri de çok ilginç. 🙂

Colours-and-reflections-Burano-Veneto-Italy

Geceleri evlerine körkütük sarhoş dönen balıkçılar kendi kapıları yerine başka evlerin kapılarını çalıyorlarmış ve buna dur demek için evleri renk renk boyamaya karar vermişler. 🙂 O gün bu gündür evler böyle rengarenkmiş. Boyama masrafları da yerel yönetimler tarafından karşılanıyormuş.

Burano-Island-Italy-125

Gerekçe ne olursa olsun… belli ki renkseverlerin kalbini hoplatmaya vesile olmuş. Zira gezip görmek isteyen çok fazla meraklısı var.

Burano-Venecia-italia-a

Düşünün kapınızı açıp sokağa adımınızı atıyorsunuz ve renk renk duvarlar, renk renk kapılar-pencereler yüzünüze gülümsüyor.. kim neşelenmez ki!

 

Fotolar:
https://www.10cose.it
http://www.gunnarsjodin.se
https://www.gq.ru
https://asemanta.com
https://www.vologratis.org
https://www.veneziainvela.com
https://us.hola.com
Reklamlar
rengarenk içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Özetle… – 3

kr 20

 

Yaşanacak bir yaşam var,

Binilecek bisikletler var,

Yürünecek yollar

Ve tadına varılacak gün batımları…

 

 

Cesare Pavese

 

 

 

özetle içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 8 – Yürümek Yaratıcılığı Nasıl Tetikliyor?

Neredeyse gezgin Yunan filozofların zamanından bu yana, başka birçok yazar yürümek, düşünmek ve yazmak arasında derin ve sezgiyle anlaşılabilen bir bağlantı keşfetti.
Henry David Thoreau, günlüğüne “Yaşamak için ayağa kalkmadıysan, yazmak için oturmak ne kadar beyhude!” diye yazmıştı. “Bana öyle geliyor ki, ayaklarım hareket etmeye başladığı anda düşüncelerim akmaya başlıyor.”

hb 8 1

Thomas DeQuincey, şiirleri dağların tepesinde, ormanlarda ve yollarda yürüyüşlerle dolu olan William Wordsworth’ün hayatı boyunca 180 bin mil yürüdüğünü hesaplamıştı, bu da beş yaşından itibaren günde ortalama altı buçuk mil yürüyüşe denk geliyordu.

hb 8 3
Yürümeyi böyle önemli, bilhassa düşünmeye ve yazmaya bu kadar uyumlu yapan nedir?
Cevap, kimyamızdaki değişikliklerle ortaya çıkıyor. Yürüyüşe çıktığımızda kalbimiz daha hızlı atıyor, sadece kaslara değil beyin de dahil olmak üzere tüm organlara kan ve oksijen ulaştırıyor. Sayısız deney, insanların egzersiz sırasındaki veya sonrasındaki hafıza ve dikkat testlerinde daha iyi sonuçlar aldığını gösterdi. Düzenli olarak yürümek beyin hücreleri arasında yeni bağlantılar geliştiriyor, yaşlanmayla gelen olağan beyin dokusu daralmasını geciktiriyor, hipokampüsün (hafıza ve yön bulmada önemli rolü olan bölge) hacmini genişletiyor ve hem yeni nöronların gelişimini canlandıran hem de birbirleri arasındaki mesajları ileten moleküllerin düzeylerini yükseltiyor.

hb 8 8
Bedenlerimizi ileriye doğru taşıma usulümüz düşüncelerimizin doğasını değiştirir, düşüncelerimizin doğası da usulümüzü. Egzersiz müziği konusunda uzman psikologlar birçoğumuzun malumunu sıraladı: yüksek tempolu şarkılar dinlemek bizi daha hızlı koşmaya teşvik ediyor, sürat kazandıkça da daha hızlı müziği tercih ediyoruz. Aynı biçimde, sürücüler de yüksek sesli ve tempolu müziği duyduklarında, gaz pedalına farkında olmadan biraz daha yükleniyorlar. Kendi tempomuzda yürümek bedenlerimizin ritmiyle ruh halimiz arasında, spor salonunda koşarken, araba sürerken, bisiklet kullanırken veya başka bir yer değiştirme hareketi esnasında tecrübe edemeyeceğimiz kadar, katıksız bir geribildirim döngüsü oluşturuyor.

hb 8 2

Gezinirken, ayaklarımızın temposu ruh halimizin ve iç konuşmalarımızın ritmiyle kuşkusuz bozuluyor, aynı zamanda kasten hızlı veya yavaş yürüyerek düşüncelerimizin temposunu da etkin bir biçimde değiştirebiliyoruz.

hb 8 6

Yürüme eylemi için o kadar da bilinçli bir çaba harcamak zorunda olmadığımızdan, dikkatimiz gezinmeye, önümüzdeki dünyayı zihnin tiyatrosundan bir imgeler geçidiyle kaplamaya açık. Bu da tam olarak araştırmaların yenilikçi fikirler ve içgörü anlarıyla ilişkilendirdiği bir zihinsel durum.

hb 8 9

2014’ün başlarında, Stanford Üniversitesi’nden Marily Oppezzo ve Daniel Schwartz, yürümenin yaratıcılığı etkileme biçimini doğrudan ölçümleyen muhtemelen ilk araştırmaları yayımladılar. Araştırma fikrini bir yürüyüş esnasında bulmuşlardı.
Dört deneylik bir seride, Oppezzo ve Schwartz 176 üniversite öğrencisinden birbirinden ayrı yaratıcı düşünce testlerini otururken, yürürken, koşu bandındayken ve Stanford kampüsünde dolanırken tamamlamalarını istediler. Örneğin, bir testte gönüllüler düğme veya araç lastiği gibi gündelik nesneler için alışılmadık kullanımlar önermek zorundaydı. Öğrenciler, yürüyen öğrenciler oturan öğrencilere kıyasla nesneler için ortalamada dört ila altıdan fazla farklı kullanımlar düşündü.

hb 8 4

Bir başka deney, gönüllülerin bir metafor düşünmelerini ve düşündüklerinin muadili bir metafor üretmelerini gerektiriyordu. Yürüyüşe çıkanların %95’i, hiç ayağa kalkmayanların ise %50’si testi geçebildi.

hb 8 7
Nerede yürüdüğümüz de önemli. South Carolina Üniversitesi’nden Marc Berman’ın önderliğinde yürütülen bir çalışmada, botanik bahçesinde yürüyen öğrenciler hafıza testi performanslarını şehrin sokaklarında gezinen öğrencilere nazaran daha da yükselttiler.

hb 8 5

Sayıları giderek artan araştırmalar, yeşil alanlarda (bahçeler, parklar, ormanlar) vakit geçirmenin yapay ortamların tükettiği zihinsel becerileri canlandırabileceğini ileri sürüyor. Psikologlar, dikkatin gün boyunca sürekli olarak azalan sınırlı bir beceri olduğunu öğrendiler. Yayalar, arabalar ve reklam panolarıyla dolu kalabalık bir kavşak dikkatimizi etrafa yöneltir.

hb 8 12

Buna karşın bir parktaki göletin yanından yürümek de zihnimizin gelişigüzel biçimde bir duyusal tecrübeden diğerine sürüklenmesine olanak tanır, dalgalanan sudan hışırdayan sazlıklara.

hb 8 13
Yine de doğa veya şehir yürüyüşleri zihin için benzersiz faydalar sağlamaya uygun. Şehirdeki bir yürüyüş, zihnin oynayabileceği daha geniş çeşitlilikte duygulanımlar, daha fazla anlık uyarımlar sunuyor. Ama hâlihazırda aşırı duygulanımın eşiğindeysek, şehir yerine doğaya dönebiliriz.

hb 8 11
Belki de yürümek, düşünmek ve yazmak arasındaki en esaslı bağlantı bir gezintinin sonunda, masanın başında kendini ele veriyor. Orada, yazmanın ve yürümenin had safhada benzer, eşit ölçüde fiziksel ve zihinsel beceriler içerdiği açığa çıkıyor.

hb 8 10

Kendimize şehirde veya ormanda bir patika seçtiğimizde, beynimiz bizi çevreleyen ortamı araştırıyor, dünyanın zihinsel bir haritasını oluşturuyor, ilerlenecek yolu belirliyor ve bunu bir dizi adımdan oluşan plana tercüme ediyoruz Aynı biçimde, yazmak da beyni kendi manzarasını değerlendirmeye, o zihinsel arazide bir rota oluşturmaya ve sonuçta oluşan düşüncelerin izlerini elleri yöneterek kaydetmeye zorluyor. Yürümek etrafımızdaki dünyayı düzenliyor, yazmak da düşüncelerimizi tanzim ediyor.

 

Kaynak: The New Yorker Magazine
Çeviri: Cüneyt Bender
hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Sevdiğim Ressamlar -1 Daniel Ridgway Knight

Okuduğum kitaplarda geçen her isme değer verip mutlaka peşine düşüyorum. Ressam Daniel Ridgway de o anlarımdan birinde keşfettiğim ve google’da karşıma çıkan ilk resmiyle rüzgarına kapıldığım kişilerden biri. Kırları, kırlardaki kadınları, kadınların çiçekli dünyasını öyle güzel öyle gerçekçi resmetmişti ki her bir resimle karşılaştığım manzarada kalbimin pırpırını durduramadım.

8d80a52d6a032ea496d725ad9c466ee9

Rengarenk çiçekler arasında, sepetini koluna takıp yola düşmüş kadınlar.. duvar dibinde soluklanıp iki lafın belini kıranlar.. beş şiş çorabını örenler.. oltasının ucunu gözleyenler.. çite kollarını dayayıp karşı taraftan buralara gülümseyenler.. bahçesini süpürenler.. çiçeklerini derenler.. kuşla-kuzuyla, dahası bir parçacık nebatla dost olup kalben hasbihal edenler.. Hele o renk renk, çeşit çeşit çiçekler.. göller.. nehirler.. dereler.. bahçede yapılan piknikler.. uzun etekler, salaş giysiler.. gidenler, kalanlar.. uzaklara dalanlar.. el sallayanlar.. şaşıranlar, düşünenler.. her şeye rağmen gülümseyenler.. Sanki her taraf cennetmiş de ressam küçücük, minicik bir parçasını resmetmiş hissi yaratan görüntüler.. güzellikler..

2 dnl

Kalbimin fatihi Daniel Ridgway Knight, bu güzellikleri neredeyse günümüzden 150 yıl kadar önce resmetmiş. Belli ki o vakit yaşadığı yerler alabildiğine bakir, alabildiğine doğaldı. Ama çiçekler bu kadar aşkın, bu kadar coşkun, bu kadar taşkın mıydı? Sanki dünya gerçekten böyleymiş de ressam oradan geçerken sıradan anları  şöyle bir resmetmiş gibi. Öyle çarpıcı, öyle büyüleyici!

3 dnl

Ressam Amerika’da doğmuş ama bu güzellikleri daha sonra taşınıp yurt edindiği Fransa’da resmetmiş.

Daima açık ve parlak bir gökyüzü… yüzlere ve nesnelere yansıyan yumuşacık, ılıcık bir aydınlık.. baktığında içine huzur dolduran pozitiflik ve o pozitifliği paravan edinen bir doğallık.. Tüm bunları nasıl mı yapmış? Doğal ışıktan ve gerçeklikten uzaklaşmamak için evinin bahçesine camdan kocaman bir sera tipi stüdyo yaptırmış ve havanın en kötü olduğu zamanlarda bile resimlerini gün ışığında yapmaya devam etmiş. Zaten evi Seine nehri kenarındaymış ve cam stüdyosu sayesinde yılın her vakti o güzel manzarayı seyrederek resim yapmaktan mahrum kalmamış. Ve aslında resimlerine konuk ettiği çiçekli manzaraların bir bölümü de bahçesinin ta kendisi imiş. Büyük bölümü ise elbette ki hayalgücünün enginliği!

Daha fazla, daha büyük, daha uzun soluklu görmek isterseniz, boş zamanınızda google’a “Daniel Ridgway Knight paintings” yazıp resimlerinin peşine düşün. Naçizane tavsiyemdir.

sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özetle… – 2

kr 14

“Kendi başınıza daha fazla kalabilmek için

yalnızlığı sevmeyi öğrenin.”

 

 

Tarkovski
özetle içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Sevdiğim Videolar -2 / Eddie Vedder – Society (into the wild)

Hem seviyorum, hem hüzünleniyorum. Şurada da bulunsun zaman zaman açıp seyredeyim istiyorum.

 

Oh, it’s a mystery to me
Oh, bana bir gizemdir bu 
We have a greed with which we have agreed 
Açgözlüyüz, birlikte aldığımız kararla 
And you think you have to want more than you need 
Ve sana göre sen ihtiyacından fazlasını istemek zorundasın
Until you have it all you won’t be free 
Her şeye sahip olana kadar özgür olamazsın

Society, you’re a crazy breed 
Toplum, sen çılgın bir türsün 
Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 

When you want more than you have 
Sahip olduğundan daha fazlasını istediğin zaman 
You think you need…
İhtiyacın kadarını düşündüğün 
And when you think more than you want 
Ve isteklerinden daha fazlasını düşündüğün zaman 
Your thoughts begin to bleed 
Düşüncelerin kanamaya başlar 
I think I need to find a bigger place 
Bence daha büyük bir ev aramam lazım
Because when you have more than you think 
Çünkü sahip oldukların düşüncelerinden daha fazla olduğu zaman 
You need more space 
Daha fazla alana ihtiyacın olur 

Society, you’re a crazy breed 
Toplum, sen çılgın bir türsün 
Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 
Society, crazy indeed 
Toplum, gerçekten çılgınsın

Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 

There’s those thinking, more-or-less, less is more 
Onların fikirleri var, daha çoğu ya da daha azı, daha azı daha çoktur 
But if less is more, how you keeping score? 
Ama eğer daha azı daha çoksa, skoru nasıl koruyacaksın? 
Means for every point you make, your level drops 
Para için yaptığın her sayı, seviyeni düşürür 
Kinda like you’re starting from the top 
En tepeden başlıyor gibisin 
You can’t do that…
Onu yapamazsın 

Society, you’re a crazy breed 
Toplum, sen çılgın bir türsün 
Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 
Society, crazy indeed
Toplum, gerçekten çılgınsın 
Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 

Society, have mercy on me 
Toplum, bana acı
Hope you’re not angry if I disagree… 
Sana uymazsam kızmamanı ümit ederim’ 
Society, crazy indeed 
Toplum, gerçekten çılgınsın 
Hope you’re not lonely without me… 
Umarım bensiz yalnız değilsindir. 

 

M.M.S

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hayat Bilgisi Dersleri 7 – Mevsimlerin gelip geçmesini seyretmek başlı başına bir iş değil midir?

Henryciğim Davidciğim Thoreaucuğum’un hayali ne güzel :

“Çok yakında gidip sadece rüzgarın, sazların arasından fısıltısının duyulduğu göl kenarında yaşamak istiyorum. Kendimi geride bırakırsam bunu başarmış olacağım.

kr 5

Arkadaşlarım, oraya gidince ne yapacağımı soruyorlar.

kr 6

Mevsimlerin gelip geçmesini seyretmek başlı başına bir iş değil midir?”

 

 

Doğal Yaşam ve Başkaldırı / Henry David Thoreau
hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Lokum the wet nose

Hayatıma girmiş olan herkes bunda hemfikir neredeyse: Ben kedi ile yapamazmışım! Bunu söyleyenlerin içinde evinde kedi besleyenler de olunca aklım karmakarışık olmuyor değil.

lokum 1

Şu tatlış ötesi şey kızımın Lokum’u… her tlf görüşmemizde sormadan yapamıyorum. Gerçek halini hiç görmedim ama kızımın anlatışlarından, bir dolu fotoğraf ve videolardan onu o kadar çok seviyorum ki, ne yapıyor ne ediyor maceralarını bir fasıl dinlemeden telefonu kapatmıyorum.

lokum 2

O benim görmeden sevdiğim kuzucuk, minnoşcuk toruncuğum… Masum, ponçik, cool çocuğum. Görmediğim bir varlığı bu kadar çok seviyorken, yanıbaşımda olunca nasıl sevmem ki diyorum. Geçen gelişinde Lokumcuğunu Gelibolu’ya getirmemekte ısrar eden kızıma bir yalvarmadığım kaldı. Seveceğimden, hatta sevgi deryasında yüzdüreceğimden hiç kuşkusu yokmuş. Sorun sevecenliğim ya da korumacılığım değilmiş… İkisini de fazla fazla yaparmışım… Ama ben kediyle yapamazmışım!

lokum 3

Kızım gelip de yüzyüze konuşma şansım olunca, annesi-babası eve kedi alsın diye olmadık şirinlikleri, olmadık duygu sömürülerini yapan çocuklar gibi her kapıdan girdim, olmadı bacaları denedim. Beni en yakınımdan tanıyan eşim de kızım da “sen kediyle yapamazsın” deyip durdular. Konu açıldığında okuldaki öğretmen arkadaşlarım, tanıdık-ahbap herkes ağız birliği etmiş gibi dillerinde hep aynı şey… Ben kediyle yapamazmışım!

lokum 4

Bir kere ne kadar aşılama yapılırsa yapılsın yastıkları dolduracak kadar tüy iniyormuş üzerinden… her yer kıl, tüy… yapamazmışım!…  Evimin eşyaları kedili eve göre değilmiş. Mutfağımın açık olması… benim hijyen takıntım… yapamazmışım!… her gün düzenli olarak tuvaletini banyodaki kumuna yapan kedicik, bir an strese girdiğinde salıverebiliyormuş olduğu yere… hele o boğazında birikmiş tüyleri öksürerek çıkarma ve pat diye bir anda kusuverme halleri… E yavrucuğum sen bebekken üstüme başıma, oraya buraya kusmadın mı, evlat deyip bağrıma basıp gocunmadan temizlemedim mi?… Beni çok iyi tanıyorlarmış… yapamazmışım…

lokum 7

Bu şeker Lokumcuk evde hiçbir kapıyı kapalı istemiyor, kapalı halde görünce bas bas miyavlıyor. Çamaşır odasını kapalı tutmaya alıştırmak için az uğraşmamışlar. Beni çok iyi tanıyorlarmış, mutfağımda kedi asla istemezmişim… Dürüst olmak gerekirse, istemem!… Pek çok kediseverin savunduğu üzere tertemizdir belki, ve hatta gezindiği masa üzerlerini, tezgahları, lavaboyu silmek de mümkün tabii ki… Ama ben bir kedinin oralarda gezinme eylemine şuur olarak kapalıyım… sorun benim bunu aşamamış olmam… Çocuğumu küçükken mutfak tezgahlarında, lavabolarda nasıl gezdirmedi isem kedimi de oralarda görmek istemem ki… Ve ama kedi bunu anlamazmış!

lokum 8

İnstagramda bazı kedili profillerde denk geliyorum. Dışarılara çıkıp eve farelerle, kurbağalarla, çekirgelerle, kertenkelelerle dönenler var, bazıları tam da yatak odasının ortasına bırakıveriyor ağzındaki şeyi. Kendimle yüzleştiğimde bu benim için travmatik bir karşılaşma… Evimin orta yerinde böyle şeyler bulmak, görmek istemem!..

lokum 9

Lokumcuk öyle cool bir kedi ki… kızım dışarıdan geldiği anda tüm giysilerini koklayıp takınacağı tavrı sonuca göre gerçekleştiriyor. Başka yerlerde başka kediler sevip de eve geldi ise maazallah arkasını dönüp keyfi yetinceye dek hiç ama hiç yüz vermiyor. Hazır kuru mama dışında başka hiçbir şey yemiyor… Çamaşır makinesinin olduğu odaya girmesi yasak… kapıyı açık bulunca hooop içeri dalıyor ve dosdoğru makinenin arkasına gidiyor. Bunlar tolere edip üstesinden gelebileceğim şeyler… Ama bir şey var ki; her sabah erkenden, güneş kendini gösterir göstermez dosdoğru yatağa çıkıp kızımın ağzının önüne geliyor ve nefesini kontrol ediyor… sonra ciyak ciyak miyavlıyor ve uyandırıp ayağa kaldırıncaya dek susmuyor… Gözlerinden uyku aksa bile her sabah mutlaka böyle bir ritüeli var… Kızım ne zaman uyanıp ayağa kalkmışsa köşesine gidip uyumaya devam ediyor. Minik kalbinde bu eylemin saf ve masum bir karşılığı vardır elbette… Ama zaten az uyuyan ben bu hali tolere etmekte zorlanır, işkence kabul edermişim… düşündüm, her gün her gün olursa “etmem” diyemedim…

lokum 6

Mini patileri ile masalarda, sehpalarda ne görürse yere düşürünceye dek ittirivermek, bu konudaki tüm uyarıları poposu ile dinlemek en klasik huylarından biri… Kızım tam bir minimalist… ama ben tam tersi etrafındaki curcuna ile mutlu olan biriyim… Ne kadar çok seversem seveyim canım kediciğim, başka bir sevgi ile bağlı olduğum eşyalarıma da gözümün içine baka baka zarar versin istemem. Mutfağım mümkün olduğunca sadedir ama özellikle oturma odam, salonum, hobi odam ve terasım baktığımda mutlu olduğum çok, bir çok şeyle doludur. Hadi bunu da geçtim… O kedicik tuvaletini yaptıktan sonra anında poposunu temizlemiyor ki, gelip bir yerlere oturacak… tamam evde iken üşenmem silerim de, ben evde yokken ne olacak?!… Poposu siliniyor zannederken bunu teyit etmek için yönelttiğim ‘Poposunu siliyorsunuz di mi?’ sorumla, yüzüme gülerek bakan gözler… ya da ‘bir yerlerde gezinip geldiğinde patisini siliyor musunuz?’…hiç yıkamıyor musunuz?…. Bu sorularım ardından yüzlere yayılmış tebessümle cevapsız uzun sessizlikler… Ardından aynı basma kalıp cümleler…

lokum 5

İşin özü: ben kedi ile yapamazmışım!

Ama şu Lokumcuğu nasıl, ama nasıl seviyorum bir bilseler!

lokum 10

 

 

Ez cümle: Allahtan içime kedi ile yaşayabilme tahammülü düşürmesini diliyor, kuzucuk, minnoşcuk Lokumcuk gibi bir kedim olsun istiyorum.
sevdiklerim içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Nisan 2018 – Aydöküm

Aylık dökümlerimi yapmayınca bir huzursuzluk… Ama bu kez ; “ne izledim ki” diyerek yazıp yazmama arasında gittim geldim. Kocaman bir ay geçti… öyle dolu dolu geçti ki, izleme ve okuma adına son derece fakir, son derece eksikti.

Bu post çabucak bitecek demek ki… 🙂

İlk filmle başlayayım o halde… 🙂

u ri deul

İlk izlediğim film, boş olduğum bir an karşıma bir yerlerden çıkıp merakımı üzerinde toplayan “Bizim Dünyamız” (The World of Us / U-ri Deul) isimli film oldu. Film Güney Kore yapımı… Sun ve Jia adında iki kız çocuğunun arkadaşlığını konu alıyor. Bunu yaparken de bu arkadaşlık üzerindeki okul, aile gibi sosyal çevrenin etkilerine de ışık tutuyor. Beni çok sardı mı? İzlemesem olurdu belki… ama izlemem de zaman kaybı olmadı… Sakince, insanı yormadan, usul usul vakit geçirmelik bir film… Dinlenmeye ve beynimi boşaltmaya ihtiyacım olduğu bir andaydım, iyi geldi.

 

anne mother 2

İkinci film ise, izleyenlerini ve eleştirmenlerini ikiye bölmüş olan bir Aronofsky filmi… İzleyenlerin bir bölümü çok çok beğenmiş iken, diğer bölümü hiç beğenmemiş. Doğrusunu söylemek gerekirse filmi izlerken beynim de o insanlar gibi ikiye bölündü. Bir taraftan “offff, bir mesele, bir ileti bu kadar sıkıcı verilmez ki” dedim, bir taraftan da “belli ki yönetmen sanatsal bir film yapmaya çalışmış, beklentilerini neden sınırlıyorsun ki?” diyerek kendimi susturdum. Filmin adı; “Anne” (Mother)… Filmde iki ana karakter var. Kadın, filme isim olan anne kavramını sembolize ederken adamı da baba kavramına oturtmak gerekiyor. Bu çift, kadının her bir karışında emeği olan eski bir evi restore edip birlikte inzivaya çekilmiş. Adam bir şair… Bir gün evlerine bir başka adam konuk olarak geliyor…. Bir süre sonra o adamın eşi… ve daha niceleri… Yani evsahibi kadının gözü gibi baktığı ev yol geçen hanına dönüyor. Buna sebep ise, şair kocanın bu konuklar tarafından şiirlerinin yüceltilmesi ile kendini zaman içinde Tanrılaştırma zaafiyeti… Bu zaafiyet öyle büyüyor, öyle gözünü kör ediyor ki, sırf egosu daha da büyüsün kocaman olsun diye, sevdiği herşeyden vazgeçiyor. Kadın ise filmin ilerleyen sahnelerinde anaçlığı ve “anne” kimliği ile iyiliğin ama eşine karşı boyun eğişi ile de saflığın sembolü… Sahneler durağan… geçişler yavaş… izlemesi sıkıntılı, sıkıcı bir film… Ama izlerken izleyiciyi salt seyreden konumunda bırakmıyor, katmanlı anlatımındaki katmanları tek tek kaldırıp içindeki anlam parçalarını bulsun, filmi izleyen anlamlandırsın istiyor. Sanatsal filmleri sevenler izlesin derim, başka da bir şey demem. 🙂

 

bir adam ve ineği 2

Bu ay, çiftlik temalı filmlerden Fransız yapımı “Bir adam ve İneği” (La Vache / One Man And His Cow) isimli filmi izledim. Fettah adında, Cezayir’in bir köyünde yaşayan Arap bir adamın, Jacquelin adındaki ineği ile Akdeniz’i aşıp hiç bilmediği Fransa-Paris’e Tarım Fuarındaki yarışmaya gidişini konu alıyor. Bu yolda yaşadığı maceralar… köyünde bıraktığı iki küçük kızı ve eşi… köy halkı… karşısına çıkan insanlar… Fransa’daki kayınbiraderi… ineğiyle olan ilişkisi… vesaire ile… eğlencelik, boş vakit geçirmelik, çerez gibi bir film… komedi değil ama komik de bir film… Dram filmlerine hayran olduğum için bu tür filmler beni çok fazla tatmin etmese de, filmin başındaki çiftlik-kır sahneleri için (kısacık da olsa) izlemeye değerdi.

 

yol aşkı 2

Bu ay, okumak istediğim e-kitaplarımdan Rebecca Solnit’in Yol Aşkı & Yürümenin Tarihi isimli kitabını okudum. Beni bir çok düşünürle alıp kırlarda, yollarda, sokaklarda gezdirdi, gezdiriken de düşündürdü durdu. Kitabı çok sevdim. Yazarın diğer kitaplarını da fırsat buldukça okumak istiyorum.

 

the call of the wild 2

Okuduğum bir diğer kitap da, bir tanıdığımın kızının İngilizce proje ödevi olan Jack London’ın The Call of the Wild isimli İngilizce kitabı oldu. Kitabı anlayamayıp bunalıma giren öğrenciye iyilik mi yaptım, kötülük mü, bilmiyorum. Belki benim öğrencilerimin içinde de proje ödevlerini başkalarına yaptırıp getirenler vardır, diyerek vicdanımı rahatlatma yoluna gittim. Doğrusunu söylemek gerekirse okurken de çok keyif aldım. Zaten geçen yıl okuduğum aynı yazara ait Beyaz Diş ile pek bir örtüşüyordu pek çok yer… Daha ilk satırlarda ana karakter Buck adlı köpeğin peşine düşüp kitabı o akşam sular seller gibi bir çırpıda bitirdim. İngilizcesini geliştirmek isteyen Pre-intermediate seviyesindeki herkese de tavsiye ederim.

 

Bu ay, tv de izlediğim Kut’ül Amare ve Payitaht Abdulhamit dışında başka bir dizi izlemedim. Yine vakit bulabilirsem güzel bir dizinin büyüsüne kapılıp, pc başında peşinde sürüklenmek en büyük hayalim. 🙂 Umarım bu ay gerçekleştirebilirim.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Özetle… – 1

seasideee

“Yalnızlık en içimizdedir.”

 

Oruç Aruoba
özetle içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum