Temmuz 2022 – Aydöküm

Ağustostan ilk bir hafta geçti bile… bugün yarın derken bugüne kaldı aydökümüm… ve artık daha fazla sürünmesin de hemen döküleyim. 🙂

Bayramlı seyranlı, yemeli içmeli, gezmeli gülmeli, bol bol sohbet etmeli, kızçeli damatlı güpgüzel günlerin ardından kocacıkla iki edi büdü kaldık yine başbaşa. Bir gurbet kuşu olarak ve kızımın da aynı kaderi paylaşması ile şu hayatımda en yoğun, en fazla yaşadığım şey özlem duygusu… Özlemini hissederek yaşadığım o kadar çok şey var ki, bir gün bir şekilde özlediğim bir şeye kavuşmuş olsam da bitiminde bu duyguyu daha da şiddetle hissediyorum. Sanırım yaş ilerledikçe bu his daha da kuvvetleniyor. Neyse işte, aksiyonsuz, durgun ve dingin yaşamımla başbaşayım yine… Bir hareket, bir farklılık aradığımız zamanlarda da kocacıkla atıyoruz kendimizi kırlara, Çanakkale’ye, Keşan’a, yürüyüşlere, çay bahçelerine-parklara, kampa, denize… Bol bol yaz havası depolayıp neşeli pıtırcıklar olarak dönüyoruz eve… Evde isem de okuyor, yazıyor, dinliyor, izliyorum. Ama bu ay yazma eylemim için bulabildiğim zamanlar kısa ve iki taşın arasında gibi oldu. İstediğim kadar odaklanamadım. Çünkü pc m dizüstü olsa da her yere taşıyamıyorum, sadece evde yazabiliyorum… ev işlerinin arasına dahil ederek… bir kalkmalı, bir oturmalı… Bu ay bol bol kalkıp çok az oturabildim. 🙂 Oysa kitabımı çantama attım mı gittiğim her yerde okuyabiliyorum. Dışarılarda kendimle başbaşa olduğum zamanlarda istediğim gibi okuyabildim.

Temmuz ayında okuduğum kitaplar:

___ Kara Gergedan / Turhan Yıldırım (öykü)

___ Bir Hikaye Nasıl Anlatılır ve Seçili Öyküleri / Mark Twain (öykü)

___ Buzdan Kılıçlar / Latife Tekin (roman)

___ Osman / Ayfer Tunç (roman)

___ Shirley / Charlotte Brontë (roman)

___ Bir Söz Büyücüsü: Garcia Marquez / Gene H. Bell – Villada (araştırma-inceleme)

___ Vitrinde Yaşamak / Nurdan Gürbilek (araştırma-inceleme)

Temmuz ayında izlediğim filmler:

___ Tuntematon Mestari / One Last Deal (Bilinmeyen Usta) (2018) (TRT 2)

___ Carte Blanche / (2015) (TRT 2)

___ The Last of the Mohikans / Son Mohikan (1992) (TRT 2)

.

Temmuz ayında izlediğim belgeseller:

___ Andrey Tarkowski – A Cinema Prayer (2019) (TRT 2)

___ Vikingler: Yükseliş ve Düşüş

.

Temmuz ayında izlediğim kısafilmler:

___ The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore (2011)

___ The man Who Was Afraid of Falling (2011)

___ Wish You Were Here (2014)

___ Poisson Fidèle (2019)

___ Ecume de la Ville (2019)

___ La Forêt Sauvage (2014)

Geçen ay olduğu gibi bu ay da hiç dizi izlemedim. Yerine yine bir dolu you-tube videosu ile oldukça verimli zamanlar geçirdim.

aydöküm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Suriye Gerçeği ve Görmemiz-Bilmemiz Gerekenler

Suriye tek etnisiteden oluşan, tek dilin konuşulduğu, tek dinin yaşandığı bir ülke değil. Tıpkı bizim gibi pek çok farklı topluluğu içinde barındırıyor. Bu yapıdaki ülkeler kırılmaya müsait ülkelerdir. Farklılıklarını düşmanlık haline getirdiklerinde er ya da geç o kırılma yaşanır ve kıyım başlar. Güçlünün zayıfı yok ettiği kanlı kıyımlardır bunlar. Dünya tarihi örnekleriyle doludur.

Böylesi karma yapıdaki bütün toplumlarda halkların birbirleri ile büyük sorunları olmaz aslında. Herkes bir diğerinin farklı yaşamına saygı gösterip kendisininkine de aynı saygıyı bekler ve birbirlerini ötekileştirmeden ortak yaşamlarına devam ederler. Ancak dünyayı kendi çıkarları için dizayn etmeyi görev edinmiş emperyalist güçlerin işine gelmez bu durum. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarına konmak istedikleri ülkelerin huzurunu kaçırmak isterler ki çıkan kargaşada birilerinin hayatı altüst olup birileri yaşamlarını kaybederken onlar da bu kaostan kendileri lehine bir düzen çıkarabilsinler. Bunu en kolay karma halkların yaşadığı ülkelerde yaparlar. Yaparken de kendi ellerini kirletmeden uzaktan seyrederek, gerekirse de kendilerini kamufle etmiş bir şekilde müdahale ederek  katliamları o ülkelerin kendi halklarına yaptırırlar. Nitekim bir dolu farklı etnik ve dini toplulukların yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nu da bu toplulukların içinden çıkan kişilerin öncülüğünde yıkmış, kışkırttıkları halklar tarafından diğer halkların katliamına zemin hazırlamışlardır. Ta ki ne zaman güç kaybedip hepten parçalanma noktasına geldi isek bu kez kendileri ortaya çıkmış, insanları koskoca imparatorluktan sürüp Anadolu’ya sıkıştırmakla kalmamış, Anadolu’nun da bir çok yerini işgal girişiminde bulunmuşlardır. Dedelerimizin canları-kanları pahasına verdikleri kurtuluş savaşları ile de Anadolu’yu ve Trakya’nın bir bölümünü elimizde tutarak koca devleti ancak bu kadarcıkla kurtarabilmişizdir. Sonrasında ne yazık ki Lozan’da Musul, Kerkük, 2 tanesi hariç burnumuzun dibindeki Yunan adalarının tamamı siyasi bir basiretsizlikle kendi elimizle emperyalistlere teslim edilmiştir. Bu da parçalanan koskoca imparatorluğun elinde kalan petrol zengini ve stratejik öneme sahip bu toprakları da kaybetmiş olmasının talihsiz ve acı bir gerçeğidir.

Kaybettiğimiz topraklardaki katliamlardan kaçıp gelen sığınmacı ve göçmenlerin yanı sıra mübadele ile gelen mübadil muhacirlerin de gelmesi ile Anadolu ve Trakya toprakları farklı etnik yapıların, farklı kültürlerin, farklı dini toplulukların yaşadığı bir ülke haline gelmiştir. Kaybedilmiş civar topraklardan gelenlerin dışında Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan Selçuklu’yu, Osmanlı’yı görmüş kadim milletler, Türk(men)ler, Kürtler, Süryaniler, Araplar bulunmaktadır. Bu milletler de kendi içlerinde dini açıdan farklı topluluklara ayrılırlar. Süryaniler, Keldaniler, Nasturiler aynı hristiyan kökenden gelirler ama kimi ortodoksluğu kimi katolikliği vb. Seçtiği için kendi içlerinde ayrışmışlardır. Biz müslümanların sünni-şii ayrışması gibi. Sünniler de kendi içlerinde pek çok yapıya ayrılmışlardır. Hanefiler, Hanbeliler, Malikiler, Şafiler. Bu yapıların içlerinden de vehhabiler, selefiler gibi daha da başka yapılar çıkmıştır. Şiiler de ha keza. Hz. Ali’yi önder olarak seçmelerine rağmen bugün Alisiz aleviliği seçen aleviler vardır. İran, Irak gibi ülkelerde ise şiilik bambaşka yapılara bölünmüştür. Bazıları mecusiliğin gereklerini yerine getiriken kendilerine şii diyebilmektedir. Bazıları müslümanız diyerek kuran okuyup namaz kılarken, bazıları yine müslümanız dese de bunları reddetmekte, müslümanların kitabı kuran-ı kerimle, peygamberi Hz. Muhammed’le, müslüman ibadetleri ile bağlarını koparmışlardır. Ve hatta kendilerini ait görmedikleri sünni (Muhammedi) topluluklara kin güden, dini öğretilerinde sünnilerin katlini vacip gören şii toplulukları vardır. Bu dini ve etnik farklılıkların arasına son yüz yılda laik ve müslüman ayrımı da katılmıştır. Laikler diğer dinlere nötr yaklaşırken islama ait hiç bir şeyin toplum içinde alenen yaşanmasına tahammül edemezler. Laiklik din ve devlet işlerinin ayrılması gibi dar bir tanımla tanımlanırken uygulamada sünni müslümanların yaşamlarını daraltan, kısıtlayan ve sınırlayan bir anlayış güder. Başörtüsüne, ezana, çocukların kuran kurslarına gitmelerine dahi tahammülleri yoktur. Çünkü laiklik dinle devlet işlerinin ayrışmasını baz alırken açtığı şemsiye altında sünni islama tahammülü olmayan şiileri, ırkçı hristiyan ve yahudileri, Osmanlı düşmanlarını ve islamik sembolleri yaşamın içinde görmek istemeyen ve kendine müslümanım diyen ama müslümanlığa ait her şeyden ürken, tiksinen, kaçan insanları da buluşturmuştur. Ha keza sünni islamın içinde de dinini bütün biçimde yaşayan mütedeyyin insanların yanı sıra bağnaz-yobaz denilecek derecede, yasakçı, kendini peygamber ya da haşa Allah yerine koymuş köktenci radikal yapılar da vardır. Bu iki yapı da (laiklik ve sünni müslümanlık)  birbiri ile çatışmaya elverişli yapılardır.

Ülkemiz de dahil Ortadoğu ülkelerinin tamamı bu farklı yapıları içinde barındıran kırılgan ülkelerdir. Düşmana gerek yoktur, zaten düşmanı kendi içlerinden çıkarmaya elverişlidirler. Bu da emperyalist ülkelerin işine gelmektedir. İçeriyi körükler, farklı yapıları birbirine düşürür, aradıkları zemini kolayca hazırlarlar.

Suriye’de son yirmi yılda olan da budur. Dini ve etnik yapılar birbirleri ile fikir bazında çatıştırılıp düşmanlık duygusu iyice bilendikten sonra 2012 yılı itibariyle o topraklarda amaçları olan emperyalist güçler kontrolü ele almış, oluşan iç savaşı istedikleri yönde ilerleterek Suriye’nin bugün bu hale gelmesine, milyonlarca Suriyelinin katledilip milyonlarcasının da o topraklardan sürgün edilmesine sebep olmuşlardır. Acı olan da şu ki o topraklardan sürülen Suriyelilerin büyük çoğunluğu sünni müslümanlardır. Yani Suriye iç savaşı gibi gördüğümüz şey aslında müslüman olmayan kürtlerin, ermenilerin, şiilerin, hristiyanların ve  aynı zamanda küresel güçlerin maşası olan pkk lılarla deaş ın elbirliği yaparak ülkenin demografik yapısını değiştirmek adına sünni müslümanları o coğrafyadan kovma, kalmak isteyenleri de yok etme savaşıdır. Adına da Arap Baharı denmiştir.

Suriye devlet başkanı Esed bir şiidir. İç savaşta şiilerin yanında yer almıştır. Ancak sayısı hayli fazla olan  sünni müslümanların direnç gösterip zaman zaman güç kazanması karşısında (20112, 2013 ve 2015 yıllarında) koltuğunu kaybetme tehlikesi yaşamıştır. İç savaşı kazanacak tarafın sünni müslümanlar olduğu görülünce Rusya, İran ve ABD başta olmak üzere, orada sinsi planları olan ülkeler yardımına koşmuş savaşın lehine dönmesine destek olmuştur. Böylece de iç savaşta savaştığı diğer halklarla eşit şartlarda olan sünni müslümanlar, silahlı güce sahip kendi devletleri ile savaşmak gibi orantısız bir savaşla yüzyüze kalmış, beyaz fosfor bombaları ve kimyasal silahların da kullanıldığı bu savaşta yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kalmışlardır.

Suriye’deki savaşın hikayesi budur.

Geldiğimiz noktada Suriye 3 parçaya bölünmüştür. Haritada olmasa da coğrafyadaki gerçek yapı böyledir. Bu parçalardan biri; Esed’in koltuğunda kalıp istenenleri rahat gerçekleştirmesi için yönetimine bırakılmış olan Rusya-İran destekli % 62 lik bir parça. İkincisi; ileride güneyimizde Kürt adı altında Türk düşmanı ermeni bir devlet kurulması için çabalayan ABD yönetmine bırakılmış, ABD nin taşeronluğunu yapan PKK-YPG-PYD-YPJ gibi örgütlerin SDG adı altında legalleştirilmeye çalışıldığı ve askerlerimizin ölümüne sebep veren % 28 lik parça. Üçüncüsü ise; Suriye’nin muhalif olarak gördüğü, askerlerimizin pkk yı sınırlarımızdan uzak tutmak adına savunma ve püskürtme eylemleri gerçekleştirdiği, topraklarımızı gelebilecek olası tehlikelerden korumak ve ellerinde kalan bir avuç kendi topraklarına sahip çıkmak adına orada kalan Suriye Özgür Ordusu ÖSO nun ve askerlerimizin bulunduğu % 10 luk bir parça.

Esed rejimi o % 62 lik parçayı Rusya ve İran sayesinde elde etti. Yani aslında kaçıp dünyaya yayılan Suriyeliler orada yalnızca kendi ülkelerinde onları istemeyen halkarla ve  kendi devletleri ile karşı karşıya değildilerr, Rusya, İran ve ABD nin taşeronu hain örgütlerle de karşı karşıya kaldılar. Onların ellerinde her türlü gelişmiş silah varken ve kendileri sıradan, yaşamını sürdürmeye çalışan insanlar iken… Şimdi kendimizi bu insanların yerine koyalım, Suriyeli meselesine bir de bu gözle bakalım.

Esed rejimi işbirlikçileri ile toprakların bir kısmını sünni müslümanlara bırakmak istemeyip kendi insanlarını katlederken bir dolu yerleşim yeri yerle bir oldu, su, elektrik, kanalizasyon başta olmak üzere alt yapıya ait her şey tahrip oldu, kullanılamaz hale geldi. Evler, binalar harap oldu.

Ölümden kurtulanlar en sevdiklerini, evlatlarını, anne-babalarını, kardeşlerini, eşlerini kaybetti. Bir çoğu da çeşitli uzuvlarını kaybederek sakat kaldılar.

Ekonomi çöktü, aş ve iş kalmadı. İnsanlar vatan-toprak mücadelesinden bir anda hayatta kalabilme mücadelesine geçtiler.

Sormak istiyorum: Yeme, içme, barınma gibi elzem ihtiyaçlarını karşılayamazsan (ki yiyecek, içecek bulamayan insan bir süre sonra ölür sonuçta) vatanının toprağının mücadelesini nasıl verirsin? Üstelik en gelişmiş silahlara, kimyasal silah ve bombalara karşı elinde çok çok bir bıçak, taş parçası var iken nasıl savaşırsın? Düşün bir… Üstelik seni öldürmek isteyen kendi devletin…. kendi vatanında seni kendi devletin öldürüyor! Aç bilaç ve savunmasız halde, senin canına susamış o topraklarda nasıl kalırsın?

Ölüme karşı yaşamayı seçenler o topraklardan kaçmak zorunda kaldı. Esed’in yönetiminde kalan bölgede de ekonomi güç kaybedince artık Esed yanlıları bile güvenli bölgeden kaçar oldu.

Kaçıp gelenlerin büyük çoğunluğu sünni müslüman olsa da, ülkemize sığınanların arasında Esed yanlısı şii bir kesim de var, bugün onlar ülkemizde kendine muhalif diyen iktidar karşıtı siyasetçiler tarafından kollanmaktadır. Ülkesine dönmesi için üzerine kara propaganda yapılan kesim ise yalnızca sünni müslüman Suriyelilerdir. Yani Suriye’deki sünni müslüman düşmanlığı ülkemizde de açık açık devam ettirilmektedir.

Biraz da Suriyeli sünni-müslümanlara reva görülen ölüm biçimlerine bakalım mı? Suriyeli sünni-müslümanlar Esed rejiminin askerleri, İran’ın şii milisleri, Rus askerleri, ABD askerleri ve ABD beslemesi sdg kapsamındaki pkk ve uzantıları ve deaş tarafından; (havadan bombardıman yapılarak) kimyasal silah ve bombalarla, mayın ve tuzaklarla, canlı bombalarla (intihar bombacıları tarafından), keskin nişancılar ve suikastçiler tarafından ya patır patır vurulup katledildiler ya da cayır cayır yakıldılar. Yetmedi, kalanlar açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan, hapishanelere düşenler ise yargısız infazlardan ve türlü işkencelerden yaşamlarını yitirdiler. Kaçmayı başaranların bazıları ise ülkelerinden kaçmalarına rağmen ölümden kaçamadılar. Bizim ülkemiz de dahil, bir dolu Avrupa ülkesinde, ABD’de ve Yeni Zelanda’da istenmeyen vatandaş ilan edilerek nazi kafalı ırkçı faşistler tarafından katledildiler. Yunanistan halen ülkesine sığınmak isteyen ya da ülkesini geçiş kapısı olarak kullanmak isteyen Suriyelilerin botlarını delerek ve paralarını, telefonlarını gaspederek çoğu da yüzmeyi bilmeyen Suryilelileri deniz ortasında ölüme terkediyor.

Sünni müslümanların katledilmesi yalnızca Suriye’de olmadı. Lübnan, Irak, Filistin gibi ülkelerde demografik yapıyı değiştirip haritadan silecek kadar sünni katliamı yapıldı.

Suriye’nin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu ÖSO ile birlikte bizim askerlerimizin elinde tuttuğu %10 luk bir bölgeden söz etmiştim. Ülkesinden kaçamayan ama insani koşullarda yaşama şansı pek olmayan Suriyeliler de bu bölgedeki ya harabeye dönmüş evlerde ya da çadırlarda yaşıyorlar. Çoğunluğu yaşlılar ve bilinmeyen ülkelerde kendilerine yaşam kuramayacak kadar kimsesiz ve güçsüz insanlar. Oraya sığınmadan önce de (10 yıl boyunca, biz o bölgenin hakimiyetini elimize geçirinceye dek) oradan oraya kaçıp durmuş bu insanlar. Yaşadıkları o ilkel kamplarda yazın yakıcı kavurucu sıcağında, kışın da ayazında buzunda, çamur içinde, sellerde her şeylerini yitirerek en zor, en ilkel şartlarda yaşıyorlar. Ülkemizde “Suriye’de ne işimiz var?” diyen bir gürüh var. Biz Suriye’nin güneyimizdeki, o %10 luk bölgesinde olmasa idik oradaki Suriyeliler de ülkemize kaçmak zorunda kalacaklardı, ABD de sdg ile oralara kürt görünümlü taşnak ermenisi bir ülke kuracaktı. Trakya’da Ege’de ABD yi arkasına alarak bizi taciz eden, her türlü askeri araç-gereci topraklarına konuşlandırarak ABD nin kendisi üzerinden bizi tehdit etmesine müsaade eden Yunanistan gibi güneyimizde de ikinci bir düşman devlet daha olacaktı.

Bu insanlar bir günde kalkıp “ayy yaşadığımız ülke çok sıkıcı, hadi dünyaya dağılalım” demediler. Ölümden, katliamdan kaçtılar. Evlerini, işlerini, okullarını, hayallerini, umutlarını, geçmişlerini, tarihlerini, vatanlarını, toprağa verdikleri yakınlarını arkalarında bırakarak, bilmedikleri topraklara kaçtılar. “Ülkemizde insanlık öldüyse, dünyada belki henüz yaşıyordur, iyi birileri vardır ve bize mutlaka merhamet ederler” diyerek canlarını nereye atabildilerse oraya geldiler. Şimdi biz ne yapıyoruz? Üç beş tane ırkçı siyasetçinin ağzına bakıp o katliama ruhen ortak oluyoruz. Ayıp, çok ayıp!

Avrupa ülkelerinin parlamentosuna birer neo-nazi parti yerleştirdiler. Bu partilerin görevi o ülkelerde ırkçılığı körüklemek. Bunu da salt siyahiler (zenciler) ve müslümanlar üzerinden yapıyorlar. Bir Yunan’a, bir Bulgar’a, bir Yugoslav’a ırkçı değiller ama. Müslüman ülkelerin vatandaşlarına ve siyah insanlara karşı ırkçılar. Ukrayna-Rusya savaşında “Ukraynalı sığınmacılar ülkemize gelebilir, çünkü onlar sarı saçlı mavi gözlü” diyerek bunu açık açık dile getirdiler. Kendileri bu kadar insanlık düşmanı iken bizim içimize de neo-nazi tabanlı bir parti yerleştirmekle kalmayıp milliyetçi-halkçı falan filan görünümlü partilerin temsilcileri aracılığıyla da temelinde sünni müslüman düşmanlığı olan Suriyeli nefretini körüklediler.

Geçen gün şu çocuğun videosunu izleyince o yaşını başını almış koca koca insanların ağızlarından çıkan ırkçı sözleri duyunca ben insanlığımdan utandım.

Daha 17 yaşında olan, muhtemelen savaştan kaçtığında henüz 7 yaşlarında olan ve yabancı topraklarda kendine bir gelecek inşa etmeye çalışan bu gencecik çocuğa içimizdeki kazık kadar insanların söyledikleri sözleri tek tek, bir kaç kez dinledim. Duymayan, bilmeyen varsa bir kaçını buraya da iliştireyim:

Yaşlıca bir teyze “Vatandaşlık haysiyettir, vatandaşlık onurdur” diyor. Yani ‘niye kaçtın, sen ne biçim vatanseversin’ demeye getiriyor.

(Bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan hemen sonra da, çoook yıllar sonra da yaşadıkları topraklardaki zulümden kaçıp ülkemize yerleşenler, hele de hali hazırda hem Yunan hem Türk, hem Bulgar hem Türk pasaportu taşıyan insanlar haysiyetsiz ve onursuz mu oluyor?” Bazıları seksenli, doksanlı yıllarda, daha geçenlerde gelmişler. Geldikleri ülkeler yakılmamış yıkılmamış. Onlar da kalıp kendi topraklarında savaş verseler miydi o zaman? Bu sözü sarfeden yaşlı başlı kadın bugüne dek onlara değil de, şimdi sünni müslüman Suriyelilere böyle söyleme gereğini neden duyuyor acaba?)

Biri de çıkmış, “Ben tarihçiyim Çanakkale’de hani ölen Suriyeli?” diyor.

(Amca tarihçiysen tarihçiliğinden utan. 15 yıldır Gelibolu’dayım bütün şehitlikleri defalarca dolaştım. Halepli, İdlipli, Hamalı bir dolu şehit yatıyor bu topraklarda. Suriyelilerin bir çoğu da -Suriye’ye yakın olması sebebiyle- Filistin ve Ruslarla savaştığımız Doğu cephesine gidip oralarda can verdiler. Osmanlı için, biz Türkler için savaştılar. (Benim dedem de Kilis’ten Doğu cephesine gidip orada ruslara 10 yıl esir düşmüş.) Ülkemizin doğusundan, güneydoğusundan asker sevkiyatı Doğu cephesine ve Filistin cephesine yakın olduğu için oralara götürülmüşler. Suriyelilerin bir kısmı Çanakkale’ye gelmiş ise demek ki ne kadar büyük özverilerle gelmişler, burada düşmanla savaşmak için nelerini feda etmişler, zaten diğerleri de daha yakın cephelerde savaşmışlar. Sen de tarihçiysen, tarihçiliğin yere batsın o zaman!)

Posbıyık bir amca: “Ne işin var burada, git ülkeni kurtar” diyor.

(Vallahi amca öyle cahil, öyle bir halt anlamaz-bilmezsin ki bari gel şu yazdıklarımı oku, göğsünün sol boşluğunda bir kalp taşıyorsan belki zamanımı ayırıp yazdığım şu yazının etkisi olur da bir işine yarar!)

Sonra bu posbıyık amca en faşizan haliyle çocuğun sözlerini dinlemeden, “yürü git konuşma fazla” diyerek içinin kinini nefretini boşaltıp sıvışıyor oradan.

Kadının teki kendi taş kalbini ve saz arkadaşlarını da yanına alarak birinci çoğul şahıs ağzıyla: “Size o kadar gıcığız ki” diyor.

(Hayırdır teyze, neden gıcıksın? Bütün Suriyeliler bir olup da kocanı mı elinden aldılar, evine girip malına mı zarar verdiler, yolda düştün de bir tekme de onlar mı vurdular? Seni bu kitlesel gıcıklık boyutuna getiren ne? Hem bu kadar gıcıksın hadi anladık da bu gıcıklıkla ne yapmayı düşünüyorsun? Kalkıp her gördüğün Suriyelinin canını mı alacaksın, ayağına taş bağlayıp denize mi atacaksın, botunu patlatıp ölüme mi terkedeceksin? Hayırdır ya, bu kinin nefretin sebebini de gideceği yönü de hiç kestiremedim vallahi!)

Kendini tarihçi diye yutturan külyutar amca çocuğu iyice zıvanadan çıkarıyor. Yetmiyor, çok bilmiş de dünya siyasetini yemiş yutmuş kibirliğinde gencecik bir kaç kişi kendileri gibi gelecek kurma telaşında olan akranları bir gence ahkam kesip akıl satıyor. Çocuk da asla dinlenemeyeceğinin, asla anlaşılamayacağının ayırdına varsa da bir şeyler söyleme çabasına giriyor ama her defasında fikirleri çok bilmişler tarafından çürütülmek için sözü çat çat kesilip ortada bırakılıyor. Dahası biri de öyle coşmuş ki “Sen kimsin” diyerek genci hiçleştirmeye çalışıyor.

Son olarak çocuk da şu cümle ile kendini savunma gereği duyuyor:

“Ben bir insanım!”

Evet o bir insan…

Peki ya siz?

Yoksa deniz kenarında ölü bulunan Aylan bebeğe timsah gözyaşlarınızı döktükten sonra içinizdeki karanlık, küflü boşluğa mı düştünüz?

İçinizde birazcık merhamet kırıntısı kaldı ise size şunu hatırlatmak istiyorum.

İçimizdeki Suriyeli düşmanlarının sözlü tacizine maruz kalan 17 yaşındaki o çocuk var ya, işte o Aylan bebeğin kurtulmuş hali.

Aylan bebeklerden biri kurtulmuş… ve her şeye rağmen bu hayatta bir varoluş savaşı veriyor.

Sevmeseniz de empati yapıp bu insanların hallerini anlamayı seçin! Biz halden anlayan bir milletik, ne oldu bize? İnsanlığınızı hatırlayıp özünüze dönün!

dobra dobra içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Maher Zain’in kurban bayramına özel yeni şarkısı ve klibi

Bayramda kızım ve damadım bizlerle olacağı için, ben de mizaç gereği “ay şunu da yedireyim ay bunu da yedireyim” derdinde olduğum için iki gündür neredeyse mutfakta sabahlayacak moddayım. 🙂 Çeşit çeşit tatlılar, tuzlular yapıp dondurucuya doldurdum. Bugün neredeyse 6 saat mutfaktan hiç çıkmadım. Bu sürede de Maher Zain’in bayrama özel yeni şarkısını döne döne dinledim ve tüm sözlerini sular seller gibi ezberledim. 🙂 Ezgisi çok hoş, sözleri çok hoş… Şu anda ilkokul ya da ortaokulda ingilizce öğretmenliğimi yapıyor olsaydım, mutlaka öğrencilerime bu şarkıyı öğretirdim. Klibi de çocukların hoşuna gidecek türden… hem çizgifilm tarzında, hem de bayrama özel ritüellerle ilgili çok hoş görüntüler var. Yaşını başını almış bir teyze olarak benim dahi çok hoşuma gitti. 🙂

Bu postu okuyanlardan da sevenler olabilir düşüncesiyle sizlerle de paylaşmak için geldim. İşte Maher Zain’in “Eidun Mubarak” isimli yeni şarkısı ve bayram sevinçli yeni klibi… Dikkat bir kaç kez dinleyecek olursanız nakaratı şlap diye dilinize yapışacak ve bir süre kurtulamayacaksınız… benden söylemesi. 🙂

Tüm islam alemine hayırlı, huzurlu bayramlar. Kurban bayramınız mübarek, dualarınız kabul, ibadetleriniz makbul olsun!

Sözleri:

EIDUN MUBARAK

Wake wake waking up in the morning to takbiraatul eid
I put put put on my finest shoes and my finest eid outfit
Ca calling up my La La La loved ones
Wishing them eidun saeed
Jump in the car and head to the masjid
To pray salatul eid

The day we’ve all been waiting for
A wave of joy has been sent from above
Celebrations around the world
Allahu Akbar
Allahu Akbar

Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah

Meeting up with all of my family
Having a bite to eat (mmm)
And now it’s time to celebrate and
Kids can get all their gifts and sweets (wooow)

Loving and caring and helping and sharing
With everyone in need
E I D is so lo lo lo lo lovely
Don’t you agree with me (Yeah)

The day we’ve all been waiting for
A wave of joy has been sent from above
Celebrations around the world
Allahu Akbar
Allahu Akbar

Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah

This song goes out to everyone celebrating eid
Around the world
I wish you from the bottom of my heart
Eidun Mubarak

Salam to all my brothers heey
Salam to all my sisters heey
Share the love share the love everybody
Share the love we are one big family

Salam to all my brothers heey
Salam to all my sisters heey
Share the love share the love everybody
Share the love with all of humanity

The day we’ve all been waiting for
A wave of joy has been sent from above
Celebrations around the world
Allahu Akbar
Allahu Akbar

Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah
Eidun Mubarak Eidun Eidun Mubarak Yeah

sevdiğim müzikler içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haziran 2022 – Aydöküm

Güzel geçti Haziran. Pandemi sebebiyle yapılamayan uzun soluklu, uzak mesafeli tatillerimizden birini daha yapma fırsatı bulup Erdek Askeri Kampı’nda gönlümüze göre günler de geçirdik ki bu açıdan da pek güzel, pek hatırlanası ve özlenesi bir ay oldu. Mevsim sıcaklıkları tam kıvamındaydı. Ne bunaldık, ne yandık, ne de kavrulduk. Erdek’te iken tüm Kapıdağ yarımadasını ve birbirinden güzel koyları ve de pomak köyleri başta olmak üzere tüm beldeleri, köyleri 15 yıl aradan sonra bir kez daha doya doya gezme fırsatı bulduk. Bu kez bir de tesadüfen saptığımız bir orman yolunda hayatımızda bir ilk olan anlara denk geldik ki o büyülü, masalsı yolculuğu unutabileceğimi hiç sanmıyorum. (Ormandaki yol bir süre sonra aracımızın üzerlerine dek sarkan yaprak yüklü dallarla koyu yeşil gölgelikli ama ara sıra aralardan gün ışıklarının sızdığı, o ışıkların da dokunduğu yeşillikleri zümrüt parçalarına, orman patikasını da kehribardan bir tabakaya çevirdiği, ancak rüyalarda görülebilecek türden bir tünele dönüştü. Yapraklarla örülmüş gizemli bir tünelde yol aldık adeta. Epeyce bir bu atmosferde ilerlememize rağmen (yarım saate yakın) çıkışı bir türlü bulamadık. Ve geldiğimiz yoldan gerisin geriye dönerek ancak bu şekilde ana yola ulaşabildik. Bu hali bile tüm o anların bir rüya olduğunun deliliydi. Ama aynı rüyayı aynı anda kocacıkla ikimiz birden görmüş olmalıydık. 🙂 Zira ikimiz birden büyülenmiş gibiydik. Hem çıkışı bulmak istiyorduk, hem de an bitmesin orada kalalım ve hiç çıkmayalım istiyorduk. 🙂 ) O esrarengiz orman yolundaki anları yine ve yine yaşamak adına Kapıdağ Yarımadası’na ömrüm boyunca defalarca gidebilirim.

Yarımadadaki gezilerimiz harikulade geçti, kamptaki günlerimiz de bir o kadar güzeldi. Erdek’teki askeri kamp bugüne dek gittiğim askeri kamplar içinde alan olarak en geniş ve tesis, aktivite vesaire açısından en fazla imkan sunan kamp. İçinde aquaparklar ve migros bile var. Hava ne kadar rüzgarlı olursa olsun denizi çarşaf gibi. Dupduru, sakin ve balıklarla birlikte yüzüyorsun. Kıyılar istenen sığlıkta, açıklar alabildiğine derin. Plaj kumu incecik. Koy zaten kocaman gepgeniş bir koy. Bize tahsisli şezlongumuz olmasına rağmen, canımız nerelerde denize girmek-güneşlenmek istedi ise oralarda yer bulup plajın her yerinden yararlanma fırsatını yakaladık. Böyle olunca da plaja diye motelimizden her çıkışımızda sanki başka bir plaja gitmişiz gibi hissedip durduk 🙂 Bu yüzden her günü farklı bir tatil oldu bizim için.

Tatile çıkmadan önce ilçe kütüphanemizden Selçuk Baran’ın hayatı boyunca yazdığı tüm öykülerinin ve öykü kitaplarının tek kitapta toplandığı 710 sayfalık “Ceviz Ağacına Kar Yağdı” isimli kitabını alıp öyle gitmiştim. Kendimle başbaşa kaldığım her an bu kapkalın kitabı okuyarak, ortamın da kitap okumaya aşırı müsaitliği ile 650den fazla sayfasını orada okuyup bitirdim. Gelince de kalanını evde okuyup bu sayede bir Selçuk Baran külliyatını devirmiş oldum.

Söz kitaptan açılmışken Haziran ayında okuduğum kitaplarla aylık dökümümü yapmaya başlayayım o halde. (Her zaman yaptığım film-belgesel-dizi-kitap sıralamasından çıkıp beynimi de şaşırtmış olurum böylece. 🙂 )

Haziran ayında okuduğum kitaplar:

___ Ceviz Ağacına Kar Yağdı / Selçuk Baran (öykü)

___ Siyah Beyaz / Vüsat O. Bener (öykü)

___ The Life of a Stupid Man / Ryunosuke Akutagava (İngilizce / öykü)

___ Zamansız / Latife Tekin (roman)

___ Buğu / Nihan Kaya (roman)

___ Edebi Karakterlere Neden Önem Veririz / Blakey Vermeule (deneme-inceleme)

Haziran ayında izlediğim filmler:

___ The Age of Adeline (Ölümsüz Aşk) (2015)

___ Duma (2005)

___ Shi / Poetry (Şiir) (Güney Kore filmi – 2010)

.

Haziran ayında izlediğim belgeseller:

___ Bahçenin Gizli yaşamı (TRT Belgesel) (İkinci kez denk geldiğim için dünyalar benim oldu. Aşırı sevdiğim bir belgesel)

___ Kötülüğün Endüstrisi (TRT Belgesel)

___ Beynin Sırları (Secrets of the Brain) (TRT 2)

___ Kurtulanlar Kulübü (DMAX)

___ Mega Fırtına / Dünyanın En Büyük Tayfunu (DMAX)

.

Haziran ayında hiç dizi izlemedim. Ama çok fazla you-tube videosu dinledim ve izledim. Her ay okuduğum kitaplar dışında sesli öyküler de dinliyorum. Bazen okuduğum eleştiri-inceleme yazılarından yola çıkıp bir an bir öykünün peşine düşüyor ve ondan ona, ondan ona farklı yazarlardan farklı öyküler okumuş oluyorum. Her biri başka başka kitaplardan olduğu için kitaplarla sınırlandırdığım okuma listemde yer bulamıyorlar ama burada paylaştığım öykü kitapları dışında, çok daha fazla öykü dinliyor ve okuyorum. Roman okumayı da seviyorum ama en çok öykü okumayı seviyorum.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sosyal medyada çocuklarınızın görüntülerini paylaşıyorsunuz ama…

Sosyal medyada çocuklarını sık sık paylaşan anne-babalar var. Büyük çoğunluğu çocuklarının ne tatlı, ne şirin, ne güzel, ne yakışıklı, ne akıllı, ne yetenekli vesaire olduğunu göstermek amacıyla yapıyor bunu. İnstagramda ve you-tube da ise olay biraz daha ileriye gidip tüm bunlarla birlikte anne ya da babanın açmış olduğu o hesabın popülaritesini artırmak için de bilinçli bir tercih. (Belki tiktokta da öyledir. Hiç kullanmadığım için bilmiyorum.)

Çocuklarını süsleyip püsleyip, giyindirip kuşandırıp poz poz fotoğraflarını, parça parça videolarını, her türlü hallerini paylaşıyor bu anne ve babalar. Bu çocuklar da hepimizin bildiği bir tabirle “tam yemelik” çocuklar. Yani çok sevimli, çok tatlılar… Sevilesi öpülesi mıncıklanasılar (artık nasıl seviyorsanız 🙂 ).

İşte bu çocuklara masumca bu duyguları hissetmenin dışında onlarla ilgili farklı hayaller kuran, farklı hesaplar içinde olan insanlar da var. Bildiğiniz üzere, tıp dilinde bunlara pedofil, yaptıkları şeye de pedofili deniyor. Bu pedofiller çocuk bedeninden zevk alıyorlar ve seks ile ilgili ihtiyaçlarını -çok acıdır ki- küçücük çocuklar üzerinden gidermeye çalışıyorlar. Bu çocuklara somut olarak (madden) sahip olabilenler zaten seks partneri olarak kendilerine çocukları seçiyor. Nitekim uzakdoğuda bazı ülkelerde çocuk fuhuşu ile ilgili sektörler var. Bu iş para karşılığı yapılıyor. Ya da modern ülkelerde zaten cinsellik yadsınmayan bir şey olduğu için 12-13 yaşından itibaren çocuklarla duygusal bağ kurup çocuk yaştaki bireylerle seks ihtiyaçlarını daha serbestçe giderebiliyorlar. Veya legalleştirilmiş toplumlarda küçük yaşta kızlarla evlilik yaparak yine seks ihtiyaçlarını bir çocuk üzerinden karşılayabilenler var (ama 15 ve sonrası yaşlar bazı toplumlarda kültürel olarak evlilik yaşı, bu yaştakilerle her evlenen de pedofil değil). Tüm bu yolların dışında, kandırarak, manipule ederek ya da zorlayarak taciz, tecavüz eden ve seks ihtiyacını bu şekilde gideren insanlar da var.

Peki çocuk bedenine ulaşamayan kişiler ne yapıyor?

Çocuklarla ilgili normal ya da cinsel fotoğrafları ve videoları seks ihtiyaçlarına alet edebiliyorlar. İnternette çocuk pornosu ile ilgili görüntüleri kullanmak ve yaymak ülkemizde yasak olsa da bunu yasaklamayan ve yapanlara da göz yuman pek çok ülke var. Ayrıca yasak olsa bile bunu illegal bir şekilde yapan / yapmaya çalışan / yapmak için can atan kişiler de var. Çocuğa ulaşamayan görüntüsüne ulaşmanın derdine düşüyor. Pedofil kişiler zaten mesleklerini çocuklara yakın olabilecek meslekler arasından seçiyorlar, çocukların bulunduğu park, oyun alanı gibi yerleri kendilerine mesken tutuyorlar. Gözlerini çocukların üzerlerinden asla ayırmıyorlar.

Çocuk yaştaki birini -hangi yolla ve amaçla olursa olsun- kendisine seks partneri seçen ve o çocukları gözüne kestirip hayatlarını dikizleyen kişi kesinlikle sapıktır.

Bu noktada hemfikir isek dikkat çekmek istediğim bir şey var.

Bu sapıkların (pedofillerin) bazıları o kadar zengin ki, onların ihtiyaçları için kurulmuş farklı farklı sektörler var. Bu sektörlerden biri de bu zengin sapıkların beğendikleri çocukların aynı ölçülerde tıpatıp aynısını oyuncak bebek gibi cansız ama cinsel organları ile büsbütün yapan üretim firmaları. (Şu anda Japonya’da mevcut ve üretimlerinin de hayli fazla olduğu söyleniyor.) Yetişkin seksi için üretilmiş yapay kadınlardan sonra sektör elini gerçek çocukların oyuncak versiyonlarına atmış ve hangi zengin sapık sosyal medyada gördüğü hangi çocuğun aynısının yapılmasını istiyorsa bu kuruluşlar o çocuğun tıpatıp aynısını yapıp o adama veriyormuş . O adam da seks ihtiyacını bu çocuklar üzerinden gideriyor ve belki de sizlerin o çok sevimli, çok tatlı, çok şirin, çok güzel, çok yakışıklı çocuklarınızdan birini kendine meze ediyor!!! Siz belki de aman ne çok takipçim var, çocuğumu ne çok kişi beğeniyor diyerek böbürlenirken çocuğunuz pislik adamların kirli hayallerine malzeme oluyor. Bunu sosyal medyada kendini her türlü teşhir eden kadınlara da yapan firmalar varmış ama onlar hem yetişkinler, hem de her türlü hallerini kendi istekleri ile paylaştıklarına göre olası tehlikeler adına da sakınca görmüyorlar demek ki. Ama benim dikkat çekmek istediğim şey, suçsuz günahsız, hiç bir şeyden haberi olmayan çocuklar. Belki de büyüdüklerinde çocukluklarında sosyal medyada paylaşılan görüntüler yüzünden bir çirkinliğe maruz kaldıklarını öğrendikleri zaman anne ve babalarına çok kızacak, ruhen de büyük bir travma yaşayacaklar. Çocukların hissedeceği, yaşayacağı kötü şeyler için instagram ünlüsü olmaya değer mi?

Aktif olarak 14 yıla yakın süredir blog yazıyorum. Kızımın fotoğrafını ne küçükken ne de büyükken paylaşmamaya özen gösterdim. Kendi fotoğraflarım sayılı da olsa var. Üstruplu oldukları için paylaşmakta sakınca görmediğim ve çoğu kişinin her anını hem de her hallerini artık gayet rahatça paylaştığı günlere geldiğimizden sonra paylaştığım fotoğraflar. İnstagramda ise dışarıya açık hesabımda yüzümün göründüğü tek fotoğrafım var. O da uzaktan… Ne ki instagram her an kapısını kilitleyip bizleri pat diye dışarıda bırakabileceğini sık sık belli ediyor iken daha sonra uzanıp silemeyeceğim bir fotoğrafı oraya bırakmak konusunda iki kez düşünüyor, zaten artık öğrendiklerimden sonra da hem sakıncalı, hem tehlikeli buluyorum. O yüzden uzun zamandır paylaştığım fotoğraflar ulaşamasam da üzülmeyeceğim fotoğraflar. Ve bakacak olursam, benim kıytırık fotoğraflarıma gelinceye dek ne profiller ne fotoğraflar var. Tanımadığım bilmediğim yabancı erkekleri ise takip edenler listesinden hemen çıkarıveriyorum. Hesapların çok kolay çalınıp çalan kişiden çoğu zaman alınamadığını gözümün önüne getirdiğimde, böyle davranmakla isabetli bir karar verdiğimi biliyorum. Dolayısıyla instagram mevcut hali ile ne derece güvenli ve masumane bir yer, hepimizin durup düşünmesinde yarar var.

Tehlikenin farkında olan anneler çocuklarının görüntülerini paylaşmamaya özen gösteriyorlar. Zeynep’in Evi blogundan tanıdığım Zeynep mesela… Kızı İpek’in ilk zamanlar bir kaç fotoğrafını paylaşmıştı ama sonra hiç paylaşmadı, olanları da sildi. Kızı da çok tatlı, çok sevimli bir çocuk. Eminim onun o şirin- tatlı görüntüleri ile annesinin takipçi sayısı daha da katlanırdı. Ama annesi çocuğunun özeline saygı duydu. Belki de internetin her türlü insanın evine, hatta yatak odasına açılan bir kapı olduğu konusunda bir uyanış yaşadı ve önlemini erkenden aldı.

Evet çocuklar çok şirin, çok tatlı… tombik bacakları, elma yanakları, kiraz dudakları ile çok sevimli, çok şekerler. Ama bizim için öyleler. Sapıklar için çok başka anlamlar içermekteler. Ve kirli emellerine çok fena alet edilmekteler. Bu gerçeği bilmiyor olabilirsiniz belki diye bugün bunları yazmak istedim. Belli ki dünyayı resetlemekle meşgul olan akıl insanların seks hayatıyla ilgili tüm sınırları ortadan kaldırmak istiyor. Bu yüzden L G B T Q I gençlere özendiriliyor, yeni nesil cinsiyetsizliğe ve her türlü seksin serbestisine teşvik ediliyor. Bu yol, gelecekte hayvanlar ve çocuklarla seksin normalleşmesinin yolunu açacak olan bir yol. Aşama aşama ilerliyorlar. Önce birini normalleştirip hayatımızda sıradanlaştırıyorlar sonra diğerine geçiyorlar. Amaçları gün gelip tüm duvarların yıkılması ve ayıp-günah kavramları arasına alıp sakladığımız her şeyin yok olması üzerine.

Benim midem her şeyi kaldırır, ne çocuğumla ne başka çocuklarla / ne hayvanımla ne başka hayvanlarla / ne de kendimle ilgili hiç bir endişe duymuyorum, isteyen istediğini yapsın, yaşamak özgürlüktür, hepimiz özgürüz, istediğimizi yapmakta ve yaşamakta seerbestiz gibi düşünceleri olanlar var ise elbette duyarsızlıklarına devam etsinler, onlara da ne söylesek kâr etmez zaten. Amaaaa!.. Bazı şeyler biz normalleştirdikçe alıcı buluyor. Sapıklık sapıklıktır, sapıklık normalin sapmasıdır, sapıklığın ve sapıkların kendisinin de bir sınırı olmalı diyebiliyorsanız o zaman normalin dışındaki şeyleri de normalleştirmemeye özen gösterin. Dünyada olan bitene duyarsız kalmayın. Bugün başkalarının çocuğuna-hayvanına ise yarın sizin çocuğunuza-hayvanınıza olmayacağı ne malum? Bugün çocukların tıpatıp aynısını sapıklar için üreten firmalar üretime başladı ise yarın çocukların da hayvanların da daha başka amaçlara alet edilmeyeceği ne malum?

İyiler iyiliklerini gizli saklı yapar, kötüler kötülüklerini her yere yayar. Gözümüzü kapattığımızda kötülükler bizi bulmayacak mı sanıyoruz? Kötüler öyle çoklar ve öyle hızla hareket ediyorlar ki sağlam bir barikat kuramadığımız takdirde evimize kadar girerler, ruhumuz da duymaz. Bunu televizyon aracılığıyla yıllardır yapmıyorlar mı? Sinema başta olmak üzere, perde ve sahne sanatlarının hepsini bu amaç için kullanan kişi ve kuruluşlar yok mu? Netflix üç kuruş para ile aboneliği cazibe merkezi haline getirilip hayatımıza sokulmadı mı? (O kadar filmsever olmama rağmen almadım da, kullanmadım da… ABD ve Kanada başta olmak üzere çok sayıda kişi netflix aboneliğini sonlandırdı. hayatından çıkardı.) Barikat; tehlikeyi görmek ve önlemini almak demek. Barikat kötülüğün evine-hayatına sızmasına göz yummamak demek. Bu kadar basit!

Bugün Dünya Sosyal Medya Günü… Kutlu mutlu olsun. Ama ve lakin gün gelip de insanlığın başına dert olmasın inşallah!

NOT 1: Bu yazıyı paylaştıktan sonra wordpress bu yazımın altına içinde lee-gee-bee-tee linklerinin olduğu linkleri resimleri ile birlikte Sponsored Content adı altında eklemiş. Resimlerde kadın kadına, erkek erkeğe öpüşmeler vesaire var. Bugüne dek gönderilerimin altında böyle bir reklama rastgelmemiştim. Günlük yaşamla ilgili sıradan bir blogda böylesi bir reklamın işi ne??? WordPress bunu neden yaptı acaba??? İlginç!!!

NOT 2: Blogumdaki reklamlar benim isteğim dışında. Reklam seçeneğini aktif etmediğimiz halde wordpress blogumuza istediği reklamı koyabiliyor. Bu son derece faşizanca!!!

dobra dobra içinde yayınlandı | 2 Yorum

Sevdiğim Ressamlar -7 / Joseph Holodook

Son yıllarda farkedip hayranı olduğum bir kompozisyon türü var. Tek tuvalde bir dolu şeyin iç içe resmedilmesi. Bir resme bakarken sanki bir dolu resme bakıyormuş hissine kapılıyor insan. Çünkü şurada bir şeyler gösterilirken orada başka şey, burada daha başka şey… derken çok, pek çok şey gösteriliyor bir arada. Her şey iç içe ve her şey bir arada. Ama her şey kendi çerçevesinde, kendi dünyasında.

Bu türün en iyi temsilcilerinden biri Joseph Holodook. Ressam Amerikalı ve country Americana tarzının başarılı çizerlerinden biri. Bu özelliğinin yanı sıra ülkesinde noel ressamı olarak da tanınıyor. Beni cezbeden şey ise yaptığı resimlerin türünden çok, resimlerini dolu dolu bir kompozisyonla yapıyor oluşu.

Mesela bu resimde eski Amerika yaşamından alışveriş dünyasına dair bir kompozisyon resmetmiş. Ama resimde yok yok. 🙂 En karşıda şeker ve peynir satan bir adam, hemen yanında minik bir postane. Bir kadın elindeki mektubu uzatmış, posta memuru raflardan iki mektup almış, birini büyük olasılıkla kadına göstermekte. Hemen aşağılarında kahve öğüten bir satıcı, kahvesini bekleyen kadın müşteri. Arkasındaki kedi de tezgahın göremediğimiz arka kısmından konserve balık ya da et-süt nevi bir şey mi bekliyor acaba? Kahverengi masanın üzeri oyuncak dolu. Pek satış olmuyor ki satıcısı oturmuş rahat rahat gazetesini okuyor. Ya da adam satıcı değil de soba başı keyfi yaparak gazetesini okumak isteyen her hangi biri mi? Üç küçük kız oyuncaklara bakmaktan sıkılmış olmalı ki kendi oyunlarını kurmuş kimseleri umursamadan oynuyorlar. Dama mı satranç mı olduğunu farkedemediğim oyunu oynayan adamlardan biri derin derin düşünürken diğeri ne rahat. 🙂 Sobanın keyfini sürmek isteyen başka biri daha var. Annesinden kopup sandalyede kaykılmış rahat adama doğru gelen çocuk üstüne basıp geçmez ya da üstünden atlayayım derken pat diye düşmez umarım. 🙂 Resmi çözümlerken andan kopuveriyor insan, görünenin sonrasını da görmek istiyor, kendince görüyor da… 🙂 Bu dolu dolu resimlerin bakanında uyandırdığı çok hoş bir duygu. Şu resmin her bir köşesine bakıp ne öyküler yazar, ne sahneler kurar insan… Upuzun bir paragraf yazdım resimde görünenlerin daha ancak yarısını yazıya dökebildim. Bunun bir de kişide yarattığı izlenimi var. Şu bir tek resme günlerce bakıp her bir detay için yazacak yüzlerce şey bulabilir insan…

A Day At The General Store

Ben en iyisi resimlerin doluluğuna kapılıp detaylara laf yetiştirmekle bu postu görsellerin güzelliğinden çok yazının bolluğuna boğmayayım. Ressamın hoşuma giden resimlerinden başlıcalarını peşipeşine sıralayayım. Zira bu şahane resimler anlattıkça bitirilecek gibi değil.

Cranberry Cove
Dizzy Lizzy\’s Antiques
Fall Mail Call
Grandparents Garden
Heart of the Season
Hopeful Heart Light
Painters Point
Pleasant Point
Share in the Harvest
The Peddler
Valley Wedding
Valley Crest Farm
The Old Farm in Winter
Pumpkin Cottage
Miss B’s Bonnets
Crow’s Nest Chowder

Ressam Joseph Holodook daha iki yaşında iken annesnin mutfak masasında oturuşunu bir zarfın üzerine çizmiş. Aile üyelerinden biri de bunu fotoğraflayarak ölümsüzleştirmiş. Sonrasında resim sevgisi artarak devam etmiş ve ilk yağlı boya setine dokuz yaşında sahip olmuş. Yaptığı tablolar özgünlüğünü kabul ettirip çevre tarafından aranan tablolar haline, kendisi de ayrıcalıklı bir ressam haline gelince çalışmalarının lisansını almış ve tanınır bilinir bir ressam olmuş. İnternet sayesinde ben de kendisini keşfedebildim ve resimleriyle tanışmış olmaktan aşırı derecede mutluyum. Holodook’un resimleri insanın zihninde çok iyi bildiği ve aynı zamanda hiç bilmediği yerlere hevesle yapacağı yolculuklara vesile… Ve ben her tablosunda yepyeni yolculuklara çıkmayı çok ama çok sevdim.

Ressamın facebook sayfası burada. Bu postta paylaşamadığım diğer bazı resimlerini de burada ve burada bulabilirsiniz.

sevdiğim ressamlar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Mayıs 2022 – Aydöküm

Yazın kendine özgü bir sakinliği, bir huzuru var. O sakinlik ve huzur ruhuma da etki ediyor. Sıcakların bastırdığı ve dışarıları gaspettiği saatlerde ev işlerim de bitti ise oturup sevdiğim kitapları okumak, sevdiğim filmleri-dizileri-belgeselleri-you tube kanallarını izlemek, yazmak, mutlu olduğum uğraşıları yapmak istiyorum. Haziranla birlikte o günlere kavuştum, şükür. Gündüzler de hayli uzamışken bu günleri en verimli biçimde değerlendirmek amacım.

Mayıs ikinci yarısı itibariyle yoğun ve yorucu geçti. Haziranı ruhuna uygun şekilde geçirmeyi diliyorum.

Öyleyse gelelim Mayıs dökümüme…

Mayıs ayında izlediğim filmler:

___ Sophie and the Rising Sun (Sophie ve Güneşin Doğuşu) (2016)

___ Majo no takkyûbin / Kiki’s Delivery Service (Küçük Cadı Kiki) (1989)

___ My Old Lady (Beklenmedik Misafir) (2014)

___ Prisoners of Ghostland (2021)

___ Elli Kelimelik Mektuplar (Türk filmi – 2021) (27 mayıs Darbesini konu ediniyor.)

Mayıs ayında izlediğim belgeseller:

___ Son Kabileler (TRT 2)

___ Mülteci (TRT 2)

___ Cihadiye 1332 (TRT 2)

___ Yüzyılın Komploları (TRT 2)

___ 1989 Belene (TRT 2)

Mayıs ayında izlediğim diziler:

___ Westworld (2016 – ) (2 yıl kadar önce ilk sezonunu izlemiştim. Bir süredir kocacıkla kalan bölümleri izliyoruz. Üçüncü ve son sezonu bitirmeye az kaldı.)

Mayıs ayında okuduğum kitaplar:

___ Kitab-ül Hiyel / İhsan Oktay Anar (roman)

___ Ülker Abla / Seray Şahiner (roman)

___ Bırakılmış Biri / Orhan Duru (öykü)

___ Sencer ile Yusufçuk / Faruk Duman (öykü)

___ Silindir Şapka Giyen Köylü / Sadri Etem (öykü)

___ Hayvan Yemek / Jonathan Safran Foer (araştırma – inceleme)

aydöküm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ateş büyürse etrafındaki herkesi yutar!

Bazı şeyleri açık açık konuşmanın zamanı geldi. Zira artık salak yerine koymak isteyenlere salak olmadığımızı haykırmak gerek. İşleri bu raddeye getirmeselerdi, meseleyi sükunetle karşılamaya devam edebilirdik belki. Ama artık yetti! Hem bizlerin canına tak etti, hem insanlık adına yetti!

Geçmiş ve şimdi üzerinden dünyada olan bitenleri analiz edebilenler çok fazla somut kanıya varmıştır. Edemeyenler de bu yazıyı okuma zahmetine girmesinler. Çünkü anlayamayacaklardır. Çünkü kapasiteleri yetmeyecektir. Kendi daracık beyinlerine çekilebilirler! Kalanları idrak bakımından belli aşamaları geçmiş kişiler olarak ele alıp bu kapsamda yazacağım yazacaklarımı.

Dünyadaki gidişata baktığımızda görüyoruz ki en zirve noktasının haçlılar zamanında yaşandığı, zaman zaman sönümlenen, zaman zaman saman altından su yürütülerek sinsice gerçekleştirilen, zaman zaman ise iyiden iyiye alenen icra edilen bir islam düşmanlığı söz konusu. Bunu böyle söyleyince sanki bu düşmanlar ülke sınırları dışında birilerinden ibaret gibi geliyor kulağa. Öyle değil aslında. O düşmanlık sınırlarımız içinde de hüküm sürmekte. İslamdan, müslümandan nefret eden bir kesim var. Bu nefret islamın sünni (yani Muhammedi) tarafına yönelik. Nefretini gizlemeyen bu insanları en bariz nerede gördük/görüyoruz? Suriyeliler konusunda. Çünkü ülkemize kaçıp gelen Suriyeliler Suriye’nin sünni (Muhammedi) müslümanları. Şii devlet başkanları Esed, ABD başta olmak üzere ortaasyayı dizayn eden ülkelerin isteği üzerine bir anda sünni halkların yaşadığı bölgeleri bombalayarak bir milyondan fazla sünni müslümanı katletti ve milyonlarcasının da ülkeden kaçmasına sebep oldu. “Kaçmasalardı, kalıp savaşsalardı”, diye içi boş bir argüman türetildi? Tüm silahlar devletinin elindeyken, devletin de sana düşman iken kalıp olmayan silahın, olmayan ordunla, karşındaki tam teşekküllü devlet gücü ile nasıl savaşırsın? Ülkene bir başka ülke savaş açsa kalıp devletinin imkanlarıyla savaşırsın. Savaş açan kendi devletin, silah onda, ordu onda, nasıl savaşacaksın? Kaçmasalardı, adına mülteci ve sığınmacı dediğimiz o milyonlarca Suriyeli de kaçamayıp ölenler gibi aynı şekilde öldürülecekti. Bu insanlar evlerini, ocaklarını, hayatlarını terk edip canlarını kurtarma pahasına bilinmezliğe doğru yola çıktılar. Ülkemiz 4 milyon Suriyeli’ye ev sahipliği yapmak zorunda kaldı. İçimizdeki islam düşmanlarının ve bilerek-bilmeyerek onların oyununa gelen kişilerin aleni düşmanlıkları da bundan sonra başladı. Irkçılık adı altında yapılanlar aslında tamamen sünni islam düşmanlığıdır. Ama çizilen resim, sanki işin dini boyutu hiç mesele değilmiş de, asıl mesele yabancıların ülke ekonomisine, demografik yapıya yükü imiş gibi gösterilmekte. Elbette bu yönde bazı sıkıntılar da söz konusu. Ama ülkenin doğusu ile batısını şöyle bir gidip gezin bakalım, o kadar çok farklı etnisite, farklı yaşam tarzı, farklı kültürler, farklı gelenek-görenekler görürsünüz ki, ne demografik yapı ne de tüm bu saydığım farklılıklar bu topraklarda asla mesele olmamıştır. Ben dahi köken olarak güneydoğulu bir Türkmen aşiretinden (öz be öz Türk olan bu aşiretlere de Türk aşireti yerine neden Türkmen aşireti denilmiş o da ayrı bir mevzu!) gelmeme rağmen, Osmanlı zamanında müslümanlığı seçerek bu coğrafyaya eklemlenmiş, Atatürk sayesinde de Türkiye topraklarında yaşam hakkı bulmuş ve hâlâ da asimile olmamış slav bir soydan gelen Pomak biri ile evliyim. Yani farklılıklar bizim ülkemizde insanların bir araya gelmesinde büyük engel teşkil etmemiştir. Herkes birbirinden kız alır, birbirine kız verir. Dini açıdan en belirgin engel alevi ve sünniler arasında olsa da çok fazla alevi sünni ile, çok fazla sünni de alevi ile evlenmiştir. Evlilik birliktelikleri dışında, bu coğrafyada yaşayan insanlar diğer ülkelerin milletlerine göre daha yardımsever, daha merhametli, daha konuksever, daha insancıldır. Hal böyle iken, peki bu Suriyeli düşmanlığı ve onunla birlikte palazlandırılmaya çalışılan Afgan vb. düşmanlığı nereden çıktı? Lafı uzatmadan açık açık yazayım: Şii Esed’le ve onu güden ortaasya dizayncılarıyla aynı kafayı paylaşan ve Türkiye’deki kolları olarak onlara hizmet eden siyasi kişiler sinsice zihinlerimizi işgal ettiler önce. Okuduğumuz-duyduğumuz haberlerle kulaklarımıza sürekli negatif atmosferde bir Suriyeli propagandası yapıldı. Her kötü şeyin sebebi olarak onlar gösterildi. Dizayncılar tarafından fonlanan medya sabah akşam kulağımıza kötü düşünceler pompaladı. O merhametli, yardımsever, konuksever, insancıl insanların çoğu, zamanla duydukları-okudukları tüm negatif şeyleri kendileri söyler ve yayar oldular. Yani tu kaka Suriyelileri artık yalnızca o dizayncılar değil; bu ülkenin bazı iyi insanları da dile getirir oldu. Yani birilerine alet oldular. Yani içimizdeki kimi iyi insanlar kötülüğe alet oldular! Ben başından beri dünyanın tüm insanlara yetebileceğine, istersek tüm insanlık olarak yeryüzünde kardeşçe yaşayabileceğimize inandım/inanıyorum ve Suriyeli nefretini içime alıp yeşermesine müsaade etmedim/etmiyorum. Ama o hin ve art niyetli siyasetçilerin, fonlanmış kalemşörlerin ağızlarına bakarak temiz kalbine yakışmayacak kadar Suriyeli nefreti dolduran yakınlarım, arkadaşlarım da oldu. Karıncayı ezeceğini bilse iki ayağını omzuna atıp oradan uçarak geçmeye teşebbüs edecek insanlar Suriyelileri bir kaşık suda boğacak hale geldiler. Yalnız Suriyeliler değil, Afganlar, Araplar, Filistinliler de… Suriyeliler defolsun gitsin diyen bir arkadaşım, “Ruşi sen yabancılara gönüllü olarak Türkçe öğretmiştin, Ukraynalılara çok acıdım ben de onlar için bir şeyler yapmak istiyorum, yapabileceğim şeyler olursa haberdar eder misin” diye sordu… O bunu sorduğunda insanlığın çivisinin çıktığını çoktan anladım. Ona gereken cevabı verdim. Ama ne yazık ki ilk de değil, tek de değil. Mülteci-sığınmacı Suriyeli, Afgan falan filan olunca öyle olan, Ukraynalı olduğunda böyle olan çok fazla kişi var. Hiç mi aynaya bakmazlar?

Sözlerimin bundan sonrası muhataplarına:

Hele bir göğüs kafesinizi açın da içinde taşıdığınız kömür mü, katran mı, zift mi, bir bakın ya hu!!!

Tüm bunları neden mi yazdım? İki sapık Bebek sahilinde uluorta halt yemiş. Dizayncılar da bunları yapanların Suriyeliler olduğuna dair hemen algı operasyonlarına başlamışlar. Dün gece de benim memleketimde yaratığın teki zihinsel engeli olan yaşlı bir Suriyeli teyzeye tekme ile saldırdı. Karadeniz’de de manyağın teki tüfekle, çay toplayan üç Afganı hedef alıp ikisini yaraladı, birini öldürdü. Tüm bu çirkinlikte, dizayncıların oyununa bilerek-bilmeyerek gelen, katran karası kalbinde ırkçılık nefreti taşıyan ve bunu çevresine yayan herkesin payı var. İyilikle, yardımseverlikle, insancıllıkla tanınan bu topraklara kin ve nefreti yayanlar siz ırkçı nefret sahiplerisiniz! Öyle görlüyor ki, gelecekte de bu topraklarda maalesef başka ırkçı eylemlere tanık olacağız. Aynı kafayla gittiğiniz sürece bu ülkede olan her türlü ırkçı eylemin paravan arkası azmettiricileri de sizler olacaksınız. Hele de sünni-şii düşmanlığına ırkçılık adı altında çaktırmadan odun taşıdığınız için sizleri ne bu topraklar affedecek ne de gelecekteki insanlık. Çünkü hepiniz tarihe insanlığı birbiriyle çarpıştıran hain kalpliler olarak düşeceksiniz. Bizler Suriyeli düşmanlığının arkasındaki şeyleri açık seçik görüyoruz. Bizlerin nezdinde sizler de, sünni islama kasteden ve bu toprakları sünnilere dar etmek isteyen bölücü-fitneci vatandaşlar olarak yer buldunuz, bulacaksınız… Bundan böyle ya oyunlarınıza açık açık devam edersiniz, ya da attığınız odunların yalnızca düşman seçtiğiniz insanları değil, sizleri de yakacağını bilmelisiniz!!!

Aklınızı başınıza devşirin. Kaldıysa insanlığınız insanlığınızı hatırlayın! Bu topraklarda ırkçılık gibi aşağılık bir duyguyu hortlatmayın, hortlamasında aracı olmayın. Ateş büyürse etrafındaki herkesi yutar!

dobra dobra içinde yayınlandı | 4 Yorum

Sevdiğim Videolar -18/ Johanna’nın rüya evi (Johanna’s dream home)

Az önce yeni videosunu izlediğim bu güzel hesabı, benim gibi, içinde kırsal yaşam, country dekorasyon, vintage objeler, yeme-içme-pişirme halleri , kendin yap projeleri gibi ögelerin olduğu vlogları izlemeye bayılanlar ile mutlaka paylaşmalıyım. Eminim çok çok çok sevecekler. Çünkü rüya gibi, masal gibi, en süslü hayal gibi… insanın içini çiçekleyen görüntüler var.

Johanna Romanya’da yaşıyor ve ailesinden kalma terkedilmiş bir kır evini yeniden yaşamın içine katmak için uğraş veriyor. Hem de tek başına… Her şeyi bir bir elden geçirerek, kendi zevkine göre dekore ederek… Videoların rüya gibi, masal gibi oluşu da işte tam burada başlıyor. Johanna bu evle hayalini gerçekleştiriyor.

Tanıtım yazısında hayalimdeki ev demiş bu eve… Ve “ben yaparım” demiş, çok zor bir işe girişmiş. Ama iyi ki pes etmemiş. Kendi nostaljik (vintage) eşyalarına ilave, tanıdık-eş-dost-ahbaplardan da gelen eşyalarla rüya gibi bir ev, rüya gibi bir bahçe yaratmaya başlamış. Çünkü evin kendisi de bahçe de pek tarumar, pek viranmış. Şimdilik mutfağını ve bir odasını ancak bitirebilmiş. Devamını gelecek videolarında göreceğiz (inşallah) ve ben tüm yeni videolarını şimdiden dört gözle bekliyorum. 🙂

Genellikle ayda bir veya en fazla iki video ekliyor. Keşke her hafta eklese… 🙂 Hadi daha fazla zaman kaybetmeden sizleri ilk videosu ile buluşturayım. Peri evin tadilatı ve dekorasyonu demiş bu videosuna… Tüm detaylarıyla perilerin evi gibi gerçekten… 🙂

Her videosunda tadilat ve yenileme işleri devam ederken kırlardan, ormandan, mutfaktan ekstra görüntüler de geliyor. Tüm videolarını buraya taşımak için can atsam da iki videosunu daha ekleyip sizi you-tube hesabına yönlendirmek istiyorum. Kaydolun, boş zamanlarınızda tüm videolarını izleyin. Zaten şu an sadece 6 videosu var. Çünkü bu kanalı yeni. Yine kırlarda geçen eski bir kanalı daha var. Orada da vahşi doğada farklı bir Johanna var. Artık orada paylaşım yapmıyor ama belki sever, eski videolarını izlemek istersiniz. (WildGreen Johanna)

İki videosunu daha paylaşacağım demiştim. İlki Peri evinde Kış isimli videosu olsun. Işıklı mışıklı, nostaljik mostaljik çok tatlı, iç ısıtan görüntüler var.

.

Son video ise bugün paylaştığı kısacık video olsun… Bu kısacık parça hazırlamakta olduğu videonun bir bölümü imiş… Tam halini sabırsızlıkla bekliyorum. Tadı damağımda kaldı. 🙂

Diğer videoları için postun altına you tube kanalını yeniden ekliyorum. Araştırdım ama her hangi bir instagram hesabına rastlamadım. Varsa bilmek isterdim.

Johanna’s Dream Home

sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Mart – Nisan 2022 – Aydöküm

Martta elişlerine gömüldüm, Nisanda ramazan… Mayıs gelince de yazma sevdamın içine düşmüş bulunmaktayım. 🙂 Şu an, pek soğuk bir kış günü bir ilçe kütüphanesinde geçen bir durum öyküsü yazıyorum ve daha önce yazdığım öyküler gibi bu öyküm de her şeyiyle tam olsun istiyorum. Dolayısıyla ben her öyküyü doğururken de, büyütürken de, olgunluk dönemine eriştirirken de bir kuyumcu titizliği ile ince eleyip sık dokumadan kendi haline bırakamıyorum. Şipşak bir avazda yazsam da “bu oldu” diyemiyor, her bir sözcüğün her bir ifadenin üzerine titizlenip duruyorum. Böylece de bazen tek bir cümle ya da ifade için günlerce düşündüğüm oluyor. “Hah oldu” boyutuna getirinceye dek onunla yatıp onunla kalkıyorum. 🙂 Bazen uykumda bile öykümün gidişatı üzerine kurgular yaptığımı görüyorum 🙂 Yine öyle bir süreçteyim. Bu öyküm üzerine daha öncekilerden daha da fazla titizlenmekteyim. Bazı öyküler “ol”uncaya dek hayatımın merkezinden asla çıkamıyor. Gerçi bu bitince sırada başka taslaklarım var. Yazdığım sürece bu halim böyle devam edip gidecek, çünkü ne zaman yazmaya gömülsem hayatım hep böyle akıyor… 🙂

Yani ben aslında yazdığım sürece hep böyleyim. Zaman zaman yaptığım gibi ya içimdeki yazma arzusunu bastırıp kendime başka meşguliyetler buluyorum ya da oturup böyle sancılana sancılana, kıvrana kıvrana günlerce yazıp yazıp kafa yoruyorum. Çünkü toprağa attığım tohum farkedilesi/özgün ve nadide bir çiçek olmak üzere büyüsün, yetişsin, serpilsin ve sevilsin istiyorum. Çünkü bu sonuca ulaşmanın hazzı bambaşka. Bir süre unutup yeniden okumaya koyulduğumda yabancısı olduğum metne bakıp “Ruşi bunu sen yazdın” demenin gururu bambaşka. Çünkü öykü yazmak, kurgulamak, zihnindeki sözcüklerden ilgiyle okunabilecek bir gerçeklik yaratmak ve bunu da edebi normlar içinde çağına uygun bir dille ve anlatımla yapabilmek aslında pek kolay değil. Hele de yazdığın şeyi salt “hikaye” olarak görmüyor, içeriği ile birlikte biçimini-yapısını da mesele ediniyorsan metnin içine kattığın her bir ses, her bir söz için durup durup düşünmen, daha iyisini, daha daha yakışanını bulman gerekiyor. Hele de öykü yazmak, okuruna her şeyi ilk elden bir bir anlatmak değil de anıştırmak, hissettirmek, göstermek iken yazdığın metni daha da bir önemsiyorsun. Çünkü edebi öykü bunu gerektiriyor. Benim yazma amacım tam da bu.

İşte yine öyle bir süreçteyim. Halimden de çok memnunum. Çünkü bir öykü yazarken o öykü bitinceye dek içinde yaşamayı ve onun da benim içimde yaşamasını seviyorum. Çünkü o benim içimde yaşarken ve ben de onun içinde yaşarken her an onunla birlikte ve her haline aşina oluyorum, böylece de çok iyi bildiğim-çok iyi tanıdığım karakterleri-mekanları-olayları-durumları daha iyi analiz edebiliyor, kurmacamı daha sağlam temeller üzerine oturtabiliyor ve daha iyi geliştirebiliyorum.

Yine de bu halimden çıkıp iki aydır ertelediğim aylık dökümümü yapmak üzere buraya gelebildim sonunda… 🙂

Mart ve Nisan aylarım hayli meşgul geçtiğinden okuma ve izleme oranım az ama yine de kişisel tarihimde eksik kalmasınlar. Başlayayım o halde.

Mart ayında izlediğim filmler:

— Khane-ye Doust Kodjast? / Where’s the Friend’s Home? (Arkadaşımın Evi Nerede?) (1987) (İran Sineması)

__ Coda (2021)

__ Everlasting Moments (Ölümsüz Anlar) (2008)

__ The Shunning (Sakınarak) (2011)

__ When Calls The Heart (Kalp Çağrısı) (2013) (Bu film ülkemizde pek tanınmayan Kanadalı yazar Janette Oke’nin Batı Kanada Serisi adı altında yazmış olduğu 6 romanından birinin beyazperdeye uyarlanmış hali. (Keşke diğer kitapları da uyarlansaymış, hatta diğer serilerindeki kitapları da… Yazarın çok fazla serisi, dolayısıyla çok çok fazla kitabı var. Ama bir ikisi hariç Türkçeye çevrilmemişler hiç. 😦 ) Aynı kitabın dizisi de var. Bir kaç yıl önce izlemiş, aydökümlerimden birinde paylaşmıştım. Yalnız dizi ile film bibiriyle paralel değil. Dizi genç öğretmenin atandığı Kömür Vadisi’ndeki öğretmenlik sürecine odaklanmış, filmin hemen hemen tamamına yakın bölümü Kömür Vadisi’ne gitmeden önceki süreci ele alıyor. Kitabın farklı yerlerine odaklanıp farklı yollardan geçiyor olsa da dizisi de çok güzel, filmi de.)

Mart ayında izlediğim belgeseller:

__ Ukrain on Fire – Oliver Stone Documentary (2016)

__ Our Yorkshire Farm (Büyük Aile Çiftliği) (Seri 5 sezondan oluşuyor. Her sezonun bölüm sayıları farklı. Şu ana dek iki sezon izleyebildim. (8 bölüm)… Kalanları bu yaz tamamlamak istiyorum. Ruhuma iyi gelen, aşırı güzel bir belgesel.)

Mart ayında izlediğim diziler:

__ Westworld (2016 – …… ) (Daha önce ilk iki sezonunu izlemiş olduğum dizinin üçüncü sezonundan ancak üç bölüm izleyebildim. )

Mart ayında okuduğum kitaplar:

__ Kadın Argosu Sözlüğü / Filiz Bingölçe

__ Büyük Argo Sözlüğü / Hulki Aktunç

__ Benim Adım Kırmızı / Orhan Pamuk (Roman)

__ Kör Suikastçi / Margaret Atwood (Roman)

.

Nisan ayında izlediğim filmler:

__ The Message (İslamiyetin Doğuşu / Çağrı) (1976)

__ Le Grand Voyage (Büyük Yolculuk) (2004)

__ Çizme (The Boot) (1993) (Türk Filmi)

Nisan ayında izlediğim belgeseller:

__ Makedonya’daki Anadolu (TRT Belgesel)

__ Vahyin İzinde (TRT Belgesel) (10 bölüm)

Nisan ayında okuduğum kitaplar:

__Kur’an-ı Kerim / Arapça hatim – Türkçe tefsiri – Türkçe Meali

__ İlmihal 1-2 / Diyanet İşleri Başkanlığı

__ Arakan’da Rohingya Soykırımı / Dr. Mohammed Yunus

__ Don Kişot’tan Bugüne Roman / Jale Parla

aydöküm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum