Eylül 2017 – Aydöküm

Son gidişimde, geçtiğimiz Nisan… uzun yaşamak çok da mühim bişey değilmiş, diyordu babam, 91 yıllık engin tecrübesiydi söyleten… Doktorlar, kendi büyüklüğünün bir buçuk katına ulaşmış olan kalbiyle bu yaşına dek; (yemek, bulaşık ve temizlik hariç) kendi işini kendi görür halde yaşayışına pek hayret etmişler. Annemin aksine pozitiftir babam… Şu gün dahi “ne var ne yok” sorusuna hala “iyilik güzellik” diyen bakış açısı belki de onu bugünlere dek taşıyan… Ve hala –eminim o da- biz evlatları babamın yoğun bakımdan çıkıp hayatına kaldığı yerden devam edeceğine dair güçlü bir inancı içimizde iyimserce taşıyoruz. Alt kattaki buzdolabını sırtına iple bağlayıp koli taşır gibi yüklenerek üst kata nasıl çıkardığını gören çocukluğum… bu kocaman, hecin gibi adamın, oyunbozan kalbinin su koymalarına aldırış etmeyeceğini gidip gelip fısıldasa da, üzülüyor ve korkuyorum da yahu!

Böyle zamanlarda ruhum cenin moduna geçip kabuğuna kıvrılmak istiyor. Karşı koymam anlamsız. Öyle istiyor. Beynimi meşgul edip ruhumu kaçtığı sığınakta uyur vaziyette bırakmamaya özen gösteriyorum ben de…. Photoshop’a merak saldım… Oyalanıyorum… Derken geçenlerde, geçen yıl ördüğüm pançomun eksik püsküllerini tamamlamak geldi içimden.. yaptım, yaparken rahatladım. Bu da bende yine örgüye sığınmak gibi cezbedici bir etki yarattı. Ne olduğu önemli değil, yine örmek istiyorum bir şeyler… Ama nedense pek fazla izlemek gelmiyor içimden… Eylül ayı süresince hepi topu izlediğim, -kaydadeğer- iki film…

anne-of-green-gables

İlki; geçen ayın aydökümünde yazdığım Anne of Green Gables isimli, çiftlik temalı muhteşem film… Türkçeye “Yeşilin Kızı” olarak çevrilmiş. Geçen ay da (hatırlarsanız) dizisini izlemiştim… Konu aynı… evlatlık olarak erkek çocuk bekleyen yaşlı iki kardeşin evine gelen; kızıl saçlı, çilli, çok konuşkan bir kız …. geçmiş yaşamındaki acılara rağmen etrafındakilere pozitif ve optimist bakış açıları sunan, hayal dünyası pek engin sevgi dolu bir yürek… Hani Haziran Aydökümde “Cold Comfort Çiftliği” isimli bir filmden söz etmiştim ya… Karakterler ve konu çok çok çok benzer…
Dizi 7. Bölümde yarım kaldığı için tadı damağımda kalmış olsa da, filmi bir bütünlük içinde izlemiş olmak bana ayrı mutluluk verdi. Bu tür filmlerin sonu her daim hep tahminedilebilir… yine de insan illa ki mutlu sonları görmek istiyor. Çoluk çocuk, bir arada izlenecek tam bir aile filmi… Ne yapıp edin, vakit ayırıp izleyin derim…

miss potter

İkinci izlediğim film ise; Miss. Potter (Bayan Potter) oldu… “Tavşan Peter” öykü kitabını yazan Beatrix Potter’ın yaşamöyküsünü konu alan bir film. Yine bir dönem filmi… Viktoryan döneminde geçiyor… Karakterimiz yaşadığı döneme ters, bambaşka hisleri ve beklentileri olan bir kadın… Benim bir filmi izledikten sonra hissedip, memnuniyetimi dile getirmek için sarfetmek isteyeceğim şu üç etkiye sahip; içten, sıcacık, masalsı bir film… Bazen kendimi hüzünlenmiş bulurken yüzümde de tebessüm olduğunu fark ettim… Evet dram var, ama üstüne gülücük serpiştiren sahneler de var… Kıyafetler, mekanlar, manzaralar bir harika… Fikrimi sorarsanız; izleyin izleyin!… 🙂

Okuduklarıma gelecek olursam… Epeydir okunacaklar listemde beklemekte olan üç e-kitabımı okuyup bitirdim bu ay… Üçü de aynı yazara, Henry David Thoreau’ya ait… Üstünkörü kurcalamalarım olmuştu ama sakin sakin, üstüne düşünerek ve notlar alarak okudum bu kez… Hep söylüyorum ama bazılarına hala zaman bulmuş değilim, bu kitaplardan aldığım notları da derleyebilirsem “Hayat Bilgisi” kategorimde yayınlayıp paylaşmak istiyorum. Eğitici, öğretici, düşündürücü bilgiler, öğretiler…
Kitapların isimleri; “Doğa ve Yürüyüş Üzerine”, “Doğal Yaşam ve Başkaldırı” ve “Nerede ve Ne İçin Yaşadım”

doğal yaşam ve başkaldırı   nerede_ve_ne_icin_yasadim   doğa ve yürüyüş üzerine 2

 

Reklamlar
aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Mızrak çuvalda kalmıyor !

Gözlerim… sonradan fark ettim ki, herkeslerde böyle değil… baktığı şeyde bütünü değil, detayları fark ediyor ilkin… Mesela, üç beş kişi bir yerde oturuyoruz, bakış açımız hemen hemen aynı.. karşı masadaki kadının eteği sökülmüş, çorabı patlamış, ruju dağılmış ya da adamın cebi sökük, bıyığı yamuk, saçı kırpık  veyahut çocuğun burnu akmış ağzına girecek ya da tırnakları kesilmemiş kir içinde, dişi kırık, bacağı çarpık vesaire vesaire…( evet , yalnız iyi şeyler değil, görmek istenmeyecek her ne varsa …) kimseler görmez, tutar ben görürüm (çok lazım gibi… ) Söylerdim de ilkin…. “aaaaa adamın / kadının şurası şöyle”…. “Ayyy, biz niye görmedik!” ya da “sen de nerede gereksiz şey varsa onu görüyorsun!”….. Sonra bir gün, yeni evliyim,  bir adamın fermuarı açıktı, gördüm… ve saf saf eşime söyledim tabii… beklemediğim bir tepki, “sen de insanların orasına burasına mı bakıyorsun!” Hayır tabii ki bakmıyorum… Yani aslında etrafıma attığım her bakışta birileri orada yalnızca bir adam ya da bir kadın fark ederken ben sökük bir etek, kopuk bir düğme, açık bir fermuar, fırçalanmamış dişler, alınmamış kaşlar, yamuk kesilmiş kahkül  vesaire vesaire görüyorum… Yani aslında detaylarında tuhaflık olmayan insanları detaylarıyla nasıl olağan görüyorsam, detaylarında aksaklık olan insanları da detaylarındaki olağandışılıklarıyla görüyorum.  Bütünün kendinde kalmıyor, parçaları tek tek çekip kaydediyorum. Hepsi bu… 🙂

İlkokula gitmiyor olabilirim, çok küçüktüm, yine de hatırlıyorum… Anneannem bizde kaldığında, kadınlar hamamına gitmeyi severdi her Pazar… Annem istemez evde kalırdı ama Nurşen ablam, Gülşen ablam, Tekşen ablam, ikizim ve ben anneannemle düşerdik yollara… Her hamam dönüşü anlatacak bir çok detay fotoğrafım olurdu… “Biz de oradaydık, sen bunları hangi ara, nerede gördün” der, gülerlerdi… Bir keresinde ablam beni yıkarken yanımdaki kadının ayıp yerlerini görmüştüm…peştemale de sarınmıştı ama hangi ara, nasıl gördüm, ben bile kızmıştım kendime… Bula bula beni buluyordu tüm pis ve çirkin görüntüler… komşu kadının yamuk yumuk kesilmiş yarı uzun yarı kısa tırnaklarını bir saatlik sohbeti boyunca görmeyen annem, benim iki dakika gelip gitmekle nasıl gördüğüme şaşırıp kalıyordu. Kadının tırnakları şeytan tırnağı gibiydi, vallahi, diye ısrar etmesem, ağzımdan çıkan bu detayın uydurduğum bir şey olduğuna kanaat getirilerek bir hayalperest olduğum bile düşünülebilirdi belki… ve daha nice örnekler….

Büyüdükçe çoğu şeyi görüp söylemez oldum… Hele ki kocacığın o fermuar konusunda verdiği tepki, derinden kırmıştır beni… pek azını dile getirsem de çirkin detayları kendime saklıyordum… Neyse ki anlatılabilirliği olağan olan detaylara dikkat çektikçe, kocacık da benim gözlerimde birer fotoğraf makinesi taşıdığıma kanaat getirmiş oldu da, böylece abes detayları dile getirdiğimde daha hoşgörülü ve daha anlayışlı bir tavır takınmayı başardı.

Ve ama bu detaylı bakışın çok çok güzel yönleri de var… Misal, hayatın içindeki küçük, minicik güzellikleri anında fark edebiliyorsun. Ki o küçük, minicik şeyler öyle büyük, öyle kocaman mutluluklar veriyor ki insana…

Dün, Eylül’ün son günü… ayçiçeklerin hasadı çoktaaaan yapılmış, tarlalar yeni ürünler için sürülüp hazır halde bırakılmış… bir tanecik ayçiçek görmek ne mümkün!… Ama bir kerecik baktığım bir noktada… otomobille geçip giderken… orada… öylece bir başına… küçücük bir ayçiçek  salım salım salınıyordu? Nasıl şükrettim görebildiğim bu detaya…  indim, yanına vardım… okşadım, bulduğuma çok sevindiğimi söyledim, yavaşça sapını kestim,  alt ucunu ıslak peçeteye sardım, dooooğru eve taşıdım… Şimdi bakıp bakıp mutluluk devşiriyorum.

1 c

İşte bu sebeplerden, gördüğüm her çirkin detayı görebilirliğime katlanıyorum, zira onca çirkin-kötü şeyi (salt görüntüde değil, davranışlarda, tavırlarda, tutumlarda da) görüp alımlamak her zaman kolay olmuyor, bazı zamanlar ruhsal anlamda bu yükü zor ama çok zor taşıyorum. Öyle ki “Allahım keşke buna tanık olmasaydım,  keşke bunu görmeseydim” dediğim anlar az değil. Sonra farkedebildiğim her güzel şey için teşekkür ediyor, “onları görmeseydim, bunları da göremezdim” diyerek, sahip olduğum bu hale defalarca, defalarca şükrediyorum.

Öyle de bir hale geldim ki, gördüğüm her çirkinliği olağan kabul edip içimi rahatlatma yoluna gitmeyi tercih ediyorum.

Yani edebildiğim kadar… Çünkü edemediklerim de var… Kimselerin pek de fark etmeyip benim aylardır iz sürerek artık emin hale geldiğim şu detay gibi:

Böyle birkaç profil var, instagramda… takipçileri olmadan, dışarıdan okumakla fark ettim bu gidişatı… hele biri var ki, profili dışarıya kapalıyken dahi iki günde bir 100 kişi takibe alıyordu. Böyle böyle arttı takipçileri… Ama bir anda da yüz kişi birden terk ediyordu… Hesabını dondurmayı seçiyordu o da bu zamanlarda… Bir vakit (15-20 gün, bazen bir ya da iki ay”) bekliyor, sonra hesabını açıp paylaşımlarına kaldığı yerden devam ediyordu. Sonra yine aynı durumlar…. Her güne ya da iki güne 100, 200, 300, bazen daha fazla takipçi.. sonra 100 er 100 er eksilmeler… bazen günlerce aynı sayıda sabit kalma durumu… (Mehter takımının yürüyüşü ve arada soluklanmasındaki gibi matematiksel bir durum)

Sonra profilini dışarıya açtı… “Hah” dedim, kapalıyken o kadar çok kişi beğenip takibe alıyorsa, açıkken daha çok kişi takibe almalı… Yooo değişen bir şey olmadı… ne zaman 100 ve katlarında ani takipçi çoğalmaları oluyorsa, ardından ani çoklu terkedişler oluyordu yine… O da dengeyi sağlamak için terk sayısından çok “gelen” sayısı yapmak zorunda kalıyor, takipçi satın alıyordu demek ki !!!…

Evet artık emindim…. Bu kişi takipçilerini satın alarak çoğaltıyordu. Bir süre yine dondurdu hesabını…. Geri döndüğü bir vakit, takipçi sayısı yine birden bire yükselmişken hiç üşenmedim hemen hemen her gün takipçi sayısının screen shot ını aldım…  19 Haziranda takipçi sayısı 43.100 idi, 21 Haziranda bu sayı 100 eksilerek 43.000 e düştü. 24 Haziranda 42.900 oldu. Temmuzun 1 ine dek bir gün 100 arttı ise diğer gün 100 düştü. 5 Temmuzda bu düşüş 42.700 ü bulmuştu. 22 Temmuza dek 100 düşüp 100 yükselme ile devam edip birden bire 43.100 oldu. 23 Temmuzda ise 400 kişi birden artmış 43.500 olmuştu. 24 Temmuzda 43.600 oldu. Satın alınan takipçiler, kendi istekleri dışında takibe almış oldukları için bu hesabın paylaşımlarını görüp hoşnut olmuyorlardı ki, yine 100 er 100 er gitmeye başlamışlardı. Bu detayı o vakit merak edip takipçi nasıl satın alınır, neler olur, araştırınca öğrenmiş, bağlantıyı böylece kuruvermiştim… Zira takipçi satın almak denen şey, birkaç farklı şekilde yapılıyordu; yüklü bir para ödüyorsan sen kimseyi takip etmeden başkalarını otomatik olarak takipçi edinebiliyordun… çünkü onlar daha az ücret ödenen bir seçeneği seçmişlerdi ve para ödedikleri program, şartları arasına, istekleri dışında başkalarını takip edecekleri  maddesini koymuş, onlar da bunu kabul etmişlerdi. Program, takipçi satın alanların takipçi listelerine onları otomatik olarak ekliyordu. Anasayfalarındaki akışta bu hesapları görüp beğenmediklerinde takipten çıkma hakları vardı ama… Demek ki o 100er 100er gidenler hem içeriği beğenmediklerinden hem de bu kişi kendilerini takibe almamış olduğundan takipten çıkıveriyorlardı hemen…

Tam da anlamlandıramayacağım bir acıma duygusu ile anlamaya çalıştım, screen shotlarımı da almaya devam ettim. Bir artıp bir eksilerek   29 Temmuzda 43.900 e ulaşmıştı sayı… 31 Temmuzda yeni  terklerle  43.800 e düştü. 5 Ağustosa dek bu sayı sabit kalırken birden bire bir günde  800 artarak 44.600 oldu. 14 Ağustosta yine bir eksilip bir artarak 44.800 ü buldu… Amaaaa 15 Ağustosta (tam bir gün sonra) birden bire 62.900e fırladı. (Bir günde 18.100 takipçi) Bir instagram arkadaşı kendi hesabında hakkında övücü şeyler yazıp tanıtımını yapmıştı ama fırsat bu fırsat deyip alım miktarını epeyce bir yukarılara taşımış olabilir miydi?

O sayı çok kısa bir sürede 70.000 i buldu. Doğrusunu söylemek gerekirse (izlenimlerime ve içgüdülerime dayanarak) ben,  tanıtım öncesi (aylar öncesinden) sabıkasını ispatlayan bu durumu; “tanıtımdan yararlanarak sayıyı göklere çıkarmak” olarak algıladım ve tanıtım yapılmış olan hesapta o paylaşımın haftalar önce çok çok gerilere düşmüş olmasına rağmen sayının hala bu denli çoklukla artıyor olmasını “takipçi sayısının hala ve ısrarla alınmaya devam ediliyor” oluşuna yordum… yoruyorum.   Çünkü takipçi 100 , 100 alındığında pek göze batmayacaktı… oysa bir defada binlerce almak bu cici durumu ifşaya sebep olurdu ki, kişi rezil rüsva olabilirdi.Öyleyse  bu tanıtım sürecini iyi değerlendirmek gereklirdi. Hayli yüksek bir sayıyla şu her gün yapılan iş bir kaç defada, yüklüce alımlarla kotarılmalıydı.

Bir de şu oldu; salt takipçi almakla kalmıyor, like sayılarını da artırıyordu bu kişi… paylaşımlarından biri bir gün 400 de kalmıştı… birkaç saat hiç artmadı… sonra birden bire bir anda 1600 artıp 2000e ulaştı. Demek ki, bir şey olmuş o paylaşıma sahte like almayı zamanında gerçekleştirememişti. Ya da unutmuştu… fark ettiği anda arayı kapatmak için yüklüce bir like yapmak zorunda kalmıştı.

Tamam, insanlar parasını verip takipçi ya da like satın alabilirler… aşağılık komplekslerine ve zaaflarına yenik düşüp başka insanları ve kendilerini kandırma yoluna da gidebilirler…. Bu onların iç meselesi!… Ama takipçi sitelerinin vaadlerinden öğrendiğim bir şey var ki, o hesap sahibinin sözünün dinlenilirliğine ve dürüstlüğüne benim gözümde hayli bir gölge düşürdü… Parayı basıp 100 er 1000 er takipçi alan bu kişiler, dilerlerse o programa kayıtlı insanların ağızlarından (onların adına) kendi paylaşımlarının altlarına da yorum yazabilme hakkına sahip olabiliyorlar… İnsanların gözlerinin içine baka baka takipçi satın alarak zaaflarına yenik düşüp “bakın ne kadar çok hayranım var” cakası satan bu insanlardan, paylaşımlarının altlarına kendilerine dönük, süslü, övücü cümleler yazıyor olmalarını düşünmemek şu tabloda çok çok safça olmaz mı?! Onu yapan bunu da yapmaz mı? Peki bu nasıl bir ruh halidir? Nasıl bir histerikli hastalık, nasıl bir tatmin meselesidir! Şimdi paylaşımlarının altındaki övücü yorumları okurken onların başkaları tarafından yazılmadığından nasıl emin olayım ben? Ve benim gibi bu durumu nice farkeden? Sayılarla kendilerini var eden bu insanların, süslü cümlelerle bu işi devam ettirmediklerinden nasıl emin olabiliriz???!!! İki seçenek kalıyor; ya gözlerini kapatıp salak ayağına yatarak “bana ne” diyeceksin, ya da bu çarkın nasıl döndüğünü dile getirip birilerinin de bunun farkında olduğunu, olabileceğini ortaya sereceksin.

Ben instagramdan artık çok, pek çok soğudum… İyilik satan insanların aslında hiç de iyi olmadıklarını görmemize iyi bir vesile oldu,  ama insanlık adına ümidim de kırılmadı değil…. İnsan kötü ki, instagram gibi bir ortam bulunca, hah burası benim elverişli ortamım, deyip…  biri de görür, fark eder, ayıp olur, demeden kötü arzusunu  icraate geçirmekte, kötü düşüncelerini dillendirmekte  beis görmüyor… gözümüzün içine baka baka sahtekarlığını yapabiliyor, oyununu oynayabiliyor! Sonra bir an gelince ondan dürüstü, ondan iyisi olmuyor! Seslerin çok çıktığı ortamlarda hakkaniyet, adalet, insaniyet gibi kavramları diline pelesenk ederek  iyi insan profili çizebiliyor ve hatta vaaz verircesine iyilik havarisi kesilebiliyor !!!

Sahi şu günlerde Şarköy’de binlerce zeytinağacı kesilirken, Arakan’da Müslümanlar katledilirken  nerede bu iyilik havarileri ???!!!  Ben artık çok iyi biliyorum; cesedi yakılıp üstünden defalarca kez otomobil geçirilen çocuk hakka kavuşurken nereye pustularsa yine oradalar!!! Yarın bir gün arkalarındaki kolu kurunca birileri, bir yerlerden çıka gelir sesleri… Ve ama o zaman pusan, dinlemeyen, binlerce süslü sözlerine zerrece değer vermeyen kişi ben olacağım…. Çünkü satıraralarındaki detayları çekip çekip kareleri zihnime atmakla, niyetlerinin de amaçlarının da ne olup ne olmadığını gayet iyi anladım, kendilerini de aldım, sattım! Üzgünüm, ama haklı bir tiksintiyle bu satırları yazıyor, bu durumu yazmaya değer buluyorum… Zira bana Müslümanlık ya da İnsanlık satmaya kalkan, benden daha Müslüman, benden daha İnsan olmalı !!!

Şu söz ne doğru: Mızrak çuvalda kalmıyor!!!

dobra dobra içinde yayınlandı | 6 Yorum

Ağustos 2017 – Aydöküm

Yeni ay… yeni mevsim…
On gün geçti, ne çabuk!..

Hakkını yemeyeyim güzel aydı Ağustos, tabii sıcağın pişirip bunalttığı anları saymazsam… Aslında hava denilen değişken durum –hep söylüyorum ya, nicedir…- her haliyle kabulüm… ama dışarılara doya doya çıkamadığım zamanlar, biraz daha serin olsaydı-bu kadar yakıp kavurmasaydı, demedim değil… Üstelik Temmuzdan daha da çok yalnızdım Ağustos’ta… Haziran, ramazan molası dolayısıyla hissettirmeden geçiyor olsa da, Temmuz ve Ağustos, haftada en az 3 ya da 4 akşam yalnız kalmak demek benim için… (kocacığın havai fişek organizasyonlarından dolayı). Bu Ağustos ise 5 e bazen 6 ya çıktı bu akşamlar… bazı düğünlere davetli olmasam da gidip merakımdan bir kenarda oturup seyretmişliğim de var … İlginç, sıradanın dışında süslemeler yapıyordu bazı düğün sahipleri… bir keresinde masa ve oturak niyetiyle yerlere –çok sevdiğim- saman balyaları dizilmiş, ağaç kütükleri serpiştirilmişti ve country tarzındaki bu alan gençler için tahsis edilmişti… konuk ailelerin masaları da parklarda ve piknik alanlarında bulunan piknik masalarından idi… salonun genelindeki süsleme de rutinin çok dışındaydı. Görmek, orada olmak enerji ve mutluluk verdi… Ama davetli olmadan gittiğim düğün sayısı bir ayda ikiyi geçmez. Bir değişiklik de yıllardan sonra Altın Sardalya Festivalinin bir kez daha yapılmış olmasıydı bu yıl… Tüm sergilerini bir başıma, sakin sakin, haz ala ala gezdim.. akşam konserlerine bir başıma da olsam mutlaka gittim, hiç sıkılmadım, tam tersi curcunanın içinde bayağı bir eğlendim, iyi vakit geçirdim… Bu ayrıcalıklı kaçışların dışında ise çoğunluk kendimle ve evimle başbaşa idim… İnternetteki film ve döküman deryası sağolsun, epey oyaladı beni… Özellikle “geçmişteki ve günümüzdeki vatan hainleri” üzerine pek çok metin ve belge taradım ki, “pes” dedim sonunda, (katilleri, tecavüzcüleri vesaire aynı torbaya koyarak) “tarihin her devrinde vatan hainliğinden daha pislik hangi durum olabilir ki!”

sarah plain and tall
İzleme serüvenime gelecek olursam; ilkin, her ay olduğu gibi “çiftlikte geçen filmler” seçkime yeni filmler katmak istedim… Kırlı, tarlalı, bahçeli, çiftlikli, yeşilli, ağaçlı, çiçekli, böcekli filmler izlemek müthiş keyif veriyor bana… Google’a İngilizce bir dolu anahtar sözcük girdim ve bir dolu film ismine ulaştım… Hemen afişlerinden vurulduğum pek güzel filmler vardı ve çoğu Türkçeleştirilmemiş, Türk film sitelerine aktarılmamışlardı bile… Bir kaçının İngilizce fragmanını izlediğimde, uzun boylu, gösterişsiz bir kadın olan Sarah’nın geldiği çiftlik evindeki yaşamı konu alan “Sarah, Plain and Tall” adındaki filme acayip ilgi ve merak duydum. İngilizcesi telaffuz ve dilbilgisi bakımından anlaşılmaz ve kompleks de değildi, -ingilizce öğretmeni olsam da bazı fimlerdeki yoğun telaffuz ve ağdalı, devrik dil beni de anafikri anlayamaz kılabiliyor- heyecanla ve ilgiyle hemen izlemeye koyuldum.

sarah-plain-and-tall

Karısının ölümünden sonra iki çocuğuyla başbaşa kalan adamın çiftliğe Sarah adında bir kadını çağırmasını konu alıyor film… İlk vakitler evin küçük erkek çocuğu kadınla kontakt kurmak istemiyor ama kadının her fırsattaki yapıcılığı ve farklı ufuklar açması çocukların dünyasında büyülü bir etki yaratıyor. Ancak bu kez de adam kadına, çocuklara sadece bakıcılık yapması, onlara farklı öğretilerde bulunmaması gerektiğini söyleyerek kadınla ters düşüyor. Haliyle bir çatışma, bir dilemma doğuyor. Bu da izleyicinin merak duygusunu kamçılıyor. İnsanın içini yumuşatan, duygu yüklü, sıcacık bir filmdi… Severek izledim… İngilizcesi intermediate ve upper-intermediate seviyelerinde olan herkese de –country-çiftlik filmlerini seviyorlarsa- izlemelerini mutlaka tavsiye ederim…

 

çılgın kalabalıktan uzak

İkinci izlediğim çiftlik temalı film ise “Çılgın Kalabalıktan Uzak” (Far From Madding Crowd) idi. Genç bir kadına amcasından bir çiftlik miras kalıyor ve farklı zamanlarda üç ayrı adam bu kadına aşık oluyor. Dönemin alışılmışlığına ters olarak kadın seçilen değil de seçen kişi olmak gibi bir tercih de bulunuyor, onu çok seven iki erkeği yüz üstü bırakıp kendisinin aşık olduğu üçüncü bir kişiyle gönül bağı kuruyor. Bu adam da tanışma sürecinde pek aşık modlarında ama….. deyip daha fazla spoiler vermeden anlatımımı burada keseyim en iyisi… romantik, aşk temalı dönem filmlerini seviyorsanız mutlaka izleyin derim… içinde bol bol çiftlik yaşamı  var… Bir de Oak vardı ki, evlenme teklif ettiği sahne pek içe dokunuşluydu… Bu arada, bu film Thomas Hardy’nin aynı adlı romanından uyarlanmış, bulunca okumayı mutlaka istiyorum.

 

cesaret-edemezsin-dare-to-be-wild-2015-film-izle-387

Üçüncü izlediğim film çiçek düzenleme yarışmasının eksene konulduğu ve bu yarışmaya katılmak isteyen taşralı bir kızın bu yolda karşısına çıkan olayların ve insanların konu edildiği “Cesaret Edemezsin” (Dare to be Wild) isimli film oldu. Konusuyla ilk karşılaştığımda filmde bol bol çiçek bahçeleri göreceğimi sanmıştım ama beklediğim gibi olmadı hiç… ana karakterin abartılı mimiklerinden de rahatsızlık duymadım değil.. gerçekçilik ve doğallık adına beklentilerime sekte vurdukları kanaatindeyim. Yine de izlemek keyifliydi. Zira konusu gerçek bir yaşam öyküsünden alınmış… ibretlik, öğretici sahneler var.

 

this beautiful fantastic

Ve derken, bu beklentilerimi fazla fazla karşılayacak nefis bahçeli, bol çiçekli bir filme denk geldim. İnstagram hesabımda da paylaşmıştım. O gün hava kapalı ve yağmurluydu ve seçtiğim güne de çok yakıştı bu film. Adı “This Beautiful Fantastic”, Türkçeye “Harikalar Bahçesi” adıyla çevrilmiş. Masal tadında, insanın içini huzurla dolduran sıcacık sahneler var…bundan başka çiçeklere dair çok şey var.. bahçeciliğin detayları var… çok tatlı komşuluk, arkadaşlık ve saf sevgi ilişkileri var…yağmur var… kütüphane var… kitaplar var… daktilo var…bu anahtar kelimeler kalbinize dokunduysa ve vaktiniz de varsa izleyin, derim… yoksa da, izlenecekler listenize ekleyin, huzur bulmak istediğiniz bir vakit açıp izleyin.. daha anlatmadığım çok şey var. 🙂

 

Boyhood-DI

Bir akşam da fragmanları tararken “Boyhood” (Çocukluk) isimli filme denk geldim. İlgi ve merak düzeyimi artırınca da izlemek istedim. Filmde eşinden ayrılıp yeni bir birlikteliğe başlayan bir anne ve iki çocuğunun yaşamı konu ediliyor ama en çok erkek çocuğun üzerinde gelişiyor kurgu. Ve ilginç olan şu ki, bu film tam 12 senede çekilmiş. Yani oyuncular değişmeden, bir filmde küçük bir karakterin hem kendi küçüklüğüne hem de kendi ergenlik dönemine tanıklık ediyoruz, büyükler için de aynı durum söz konusu, filmin başında daha incecik olan anne filmin sonunda kilolu, orta yaşlarda bir kadın haline geliyor, her ikisi de aynı kadın… Film, erkek çocuğa endeksli olduğu için, olayları bu paralelde ele alırken izleyicisini de çocukluk kavramı üzerine düşünmeye itiyor. Bize çaktırmadan, değişen ve geçip giden hayatın içindeki unutulmuş kimi anlar somut bir şekilde gözlerimizin önüne seriliyor. Dolayısıyla bu filmi de severek ve ilgiyle izledim. 2 saat 45 dakika gibi bir süresi olsa da…

 

anne

Sezonlukdizi.net teki dizi seçimime gelecek olursam, duyduğum andan beri, hala çekimleri devam ediyor olduğu için izlediğimde yarım kalacağını düşünüp hiç başlamamayı tercih ettiğim “Anne of Green Gables” merakıma yenik düştüm ve çok seveceğimi adım gibi bildiğim bu diziyi tadı damağımda kalmış olarak, heyecanla ve arzuyla yudum yudum izledim. Vikingler’in yeni bölümlerini nasıl merakla bekliyorsam, bu dizinin devamını da, ondan daha da çok, pek çok merakla bekliyorum. Zira bu dizi aynı zamanda çiftlik temalı bir dizi. Küçük ev havasında, Polyanna tarzında… Ama “Anne” şahsına münhasır bir kız…

anne of green gable

Küçükken anne-babasını kaybettiği için yetimhanede büyümüş ve başka birkaç ailenin yanına hizmetçi olarak verilmiş, ancak buralarda hep horlanmış, ötelenmiş, dolayısıyla evlatlık verilmenin özlemi ile dolu. Ve hiç evlenmemiş, biri kadın biri erkek iki yaşlı kardeş bir gün bir erkek çocuk istediklerini belirterek evlatlık talebinde bulunuyor ama gele gele kızıl saçlı, sıska ve aynı zamanda çok konuşan bir kız geliyor. Ama ne konuşma! O yaşına dek bilinç altını hülyamsı ve büyülü şeylerle süsleyen bir çocuğun yaşından büyük sarfettiği.. dinleyende farkındalık yaratan, felsefik, bilgece sözleri, söyleyişleri… Polyanna’dan daha gerçekçi, daha olası, daha kabulgörür bir karakter… Dedim ya devamını merakla ve heyecanla bekliyorum.

Bu dizinin aynı adlı bir filmi ve romanı da var… Filmini geçen hafta izledim, Eylül aydökümümde paylaşırım artık, romanın ise İngilizce pdf sini buldum, bir ara oturup okumak istiyorum. Zira, doküman tararken oradan oraya geçip onu bunu şunu, her bir şeyi okumaktan kitap okumaya fırsat bulamadım… 😦

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Her türlü enformasyon da tıpkı mal mülk gibi dünyevi !

16 yaşımı çok önemsiyorum… “hayatımın mihenk taşlarından biri” sayacağım önemli bir konuda  ufkumun açıldığı yaşımdır.

Bu dünyada gelip geçici varlıklar oluşumuzla ciddi anlamda net ve çarpıcı bir yüzleşme yaşadım. Bu, ölümün varlığını kabul etmek değil… tam anlamıyla şuydu; biz insan evlatlarının biçilmiş bir ömrü vardı ve süreci tamamladığımızda çekip gidiyorduk. Kalıcı değildik, geçiciydik. Ancak insanlığa lazım olan her şey kalıcılığı ve yayılımı sağlandığı sürece bu dünyada yaşama ve varolma şansına sahipti. Bilgi parçacıkları, öğretiler, formüller, ipuçları, tarifler, tanımlar, tanımlamalar, anlatılar, çıkarımlar, buluşlar, keşifler, gelecek kuşakların yararına olabilecek her türlü enformasyon… tüm bunların hepsinin yer yüzünde kalma ve yaşama şansı vardı… İnsanlığın hayırlı bekası için de kalmalıydılar.

Bu sistemin içinde biz insanevlatlarına düşen önemli görev de şuydu; bulduğumuz ya da aldığımız lüzumlu şeyleri kullandıktan sonra, zamanımızdakilerin ve bizden sonra gelecek olanların da kullanımı için kalıcılığına ve yayılımına katkı sağlamak…. Yani kendimize saklamamak… taşımak… aktarmak….paylaşmak…

blg 1

Güzel bir şey mi gördün/duydun…. yarar sağlayan bir şey mi buldun/alımladın… düşünüp hayati bir şey mi aklettin/öğrendin… kendine saklamayıp bir başkasına… gerekirse kitlelere… ulaşması, yayılması, dağılması için aracı olmaktı bize biçilen görev. Binyıllardan bu yana yapılmış olan icatlar, keşifler, akledilmiş-düşünülmüş şeyler de zaten bu yolla gelmemiş miydi bugünlere?.. Bugün nasıl nimetlerinden yararlanıp madden ve manen sundukları katkılarla daha iyi bir yaşam sürebiliyorsak bu süreçte olagelen aktarımın önemini de asla gözardı etmemeliydik. Oysa bazen insan bencildi.  Taklitçi, çalıcı-çırpıcı, öykünmeci, kopyacı gibi barikatları insanların önüne koyup insanlık yararına olan o her ne ise, onu tekelinde tutma, sahiplenme ve paylaşmama zavallılığını tercih edebiliyordu.  Söylediği güzel bir kelamı, düşündüğü iyi bir yol açıcıyı başka bir ağızdan duyması, söndüremediği egosunu devreye geçirip binyıllardan beri süregelmesi gereken bu zincirin bazı halkalarının zayıflamasına ve hatta kopmasına sebep olabiliyordu. Oysa o zincir hatasız bir şekilde dizilip günümüze dek gelmiş olsaydı adına insanlık denen olguda bunca defo, bunca arızalı yaklaşım belki de hiç olmayacaktı.

Ya o zavallılardan olacaktım… ya da varoluş sisteminin benden beklediği ve idrakımı sağlayıp bana bir kapı açtığı o şeyi yapacaktım…

16 yaşım ikinciyi seçti… Bu sebepledir ki, artık bir üniversite öğrencisi olduğum 17 yaşımda,  (burayı okuyunuz) yurt dolabını kilitlemeyi reddedip eşyalarımı herkesin kullanımına açmak gibi barışçıl-paylaşımcı bir tavrı hiçbir tuhaflık  görmeden uygulamaya koymuştum. Zaman zaman olumsuz sonuçlar doğmuş olsa da, zarar vermesini engelleyecek kadar bir barikat kurup yine de bu düşünceyi hayatıma monte edecek ve bu yaşıma dek bu düşünceyi doğrularımdan biri olarak görecektim.

blg 2

İş bununla da bitmiyordu. İnci bir kolyenin ipi koptuğunda oraya buraya saçılışı gibi, taşınmaya-yayılmaya-aktarılmaya değer olan  her bir bilgi de, beyinlerimizdeki haznelerinden salınıp görülebilecek, okunabilecek, duyulabilecek yerlere dağıtılıp başka insanların alımına bırakılmalıydı.

blg 3

Klişe haline gelmiş, “bugün kime, ne iyilik yaptın?” sorusuna hep vicdani yaklaşımlar cevap verilir. Ki bu yaklaşımlar çoğu zaman somut bir kimliğe büründürülüp iyilik yapmış olmanın hazzı ile geri döner. Başkalarını da güdülemek adına “en sevdiğin kupanı ver, iyi ol” gibi bir dikte ile de pekiştirilir. Bir yoksula, kimsesize, yaşlıya, çocuğa vb.  ihtiyacı olan, eldeki şey verildiğinde adına “iyilik” denir de, beyindeki yararlı şeyin kullanıma sunulmasında aynı kalp aynı duygularla hareket etmekte zorlanır. Çünkü ilkinde vicdani tatminin somut bir karşılığı vardır, ikincisi ise derin bir idrak gerektirir.

Yazık ki, bugün bu idrak tam olarak yerleşmemiş durumda… Hep banacılık, kendine saklamacılık, sahiplenme gibi  egosal zavallılıkların yanı sıra, verici insanların iyi niyetlerinin genellikle  suistimal ediliyor oluşu, bu işleyişin önünde kocaman bir barikat…. Yine de biz insanevlatları, zarar görme ortamlarını bertaraf edip temkinli ve dikkatli davranarak, eylemde belki küçücük, ama insanlık adına çok büyük olan adımlarla işleyişe muazzam katkılar sunabiliriz. Ve bana öyle geliyor ki; bu bizim gelecek kuşaklara vicdani bir borcumuz… görevimiz… ödevimiz…

blg 4

Altın kural şu; güzel düşüncelerimizi, yararlı bilgilerimizi başkalarında gördüğümüzde kahrolmak yerine bundan mutluluk payı çıkarmalıyız… Bırakalım o güzel, o iyi şey, oradan da bir damar bulup başka bir ivme ile başka başka yönlere aksın… Aksın ki hayat bulsun! Bulsun ki elden ele, dilden dile dolaşıp göremediğimiz bilemediğimiz yerlerde de işe yarar bir hal alsın!

blg 5

“Eşyanın kölesi olmamalı, ihtiyacı olanlara dağıtmalı, hafiflemeliyiz” derken, bildiklerinin tek sahibi ve tek kullananı olup öbür dünyaya sır küpü gitmekte ısrar etmek ne tezat değil mi? Oysa kazandığın her türlü enformasyon da tıpkı mal mülk gibi dünyevi !

dünya bir kitaptır, dobra dobra içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Temmuz 2017 – Aydöküm

Gezi postlarım yılan hikayesine döndü… Ben ümidi kestim artık……… kendimden….

Yoo aslında o kadar çabuk kesmemiştim, fotoğrafları editlemeye, kafamda basit taslaklar hazırlamaya başlamıştım ki, bir an pat diye bilgisayarım çöktü… İlk götürdüğüm kişi “geri dönüşü olmaz, tamamen gitmiş” dese de bir başkasına götürdüm, o D bölümüne ulaşıp sistemin kurulu olduğu C bölümüne hiçbir şekilde ulaşamadığını söyleyerek bilgisayarımı olduğu gibi elime verdi. Yılmadım bir üçüncü kişiye daha götürdüm… Şükür  C ye ulaştı, her şeyleri yedekledi ve format atarak bilgisayarıma yeniden can verdi. O da yapamasaydı, Gelibolu’da götürebileceğim bir dördüncü kişi var mıydı, hiç emin değildim. Anlayın beni nasıl bir darlıktan çıkardı. Çoookkk minnettarım kendisine…

Tabii Temmuzun ortalarına dek bilgisayarsızdık evde… Zira kocacığınki de iki yıl önce tamamen elden çıkmış, benimkini ortak kullanmaya başlamıştık.

Bu vesile ile çok kapsamlı, süper bir bilgisayar sipariş etti kocacık kendine, benimki her an yine giderse Allahtan evde artık  yedeğimiz var. Bu arada, kendisine hiç söylemedim ama çok da pis kıskandım, benimki pek uyduruk, pek basit, pek işlevsiz, pek kifayetsiz… ayy ne bileyim, pek kapasitesiz kaldı yanında… Misal oyun oynamak imkansız benimkinde, ekran kartı aşırı ısınıyor, pat diye kapanıyor… Yeni bilgisayar boşta kalınca hooop kaçıyorum hemen oyuna… 🙂

Geçtiğimiz hafta da olan yine telefonuma oldu…  bir kez daha kafasına göre takılıp derin derin uykulara dalmak istedi. Reşarj filan da fayda etmeyince, sim kartını eski akılsız telefonuma takıp kendi hayatıma baktım ben de…  Daha çok dışarılardaydım… dış dünyayla daha çok içiçe, zamanla daha bir barışık, yaşadığım kasabayla da daha bir başbaşa idim.

Tüm bu süreçte bilgisayarlı zamanlarımda izleme ve okuma eylemlerimi de gerçekleştirmeyi ihmal etmedim tabii… oran izlemede düşük olsa da okuma adına bir hayli dokümana, birkaç da kitaba hatrısayılır zaman ayırdım.

 

fly-away-home 2

İzlediğim ilk film Eve Uçuş (Fly Away Home) idi… Film üzücü bir sahne ile başlıyor. Bu sahne ile ana karakter, 13-14 yaşlarındaki Amy’nin annesini kaybedişine tanık oluyoruz. Sonrasında Amy babası ile birlikte kırsalda bir çiftlik yaşamına geçiş yapıyor. Baba ile önceleri  samimi bir kontakt kuramıyor ama sonrasında bu yeni hayatı birlikte keyifle paylaşıyor. İlerleyen sahneler görsellik bakımından bir harika… insanın içini ısıtan sıcacık sahneler var. .. tesadüfen bulunup çiftliğe getirilen kuş yumurtaları var… sonra bu yumurtalardan çıkan çok tatlı kaz yavruları var…  kaz yavrularının büyüyüp uçma safhasına geldikleri, Amy’nin de tüm bu süreçlerde onlara annelik yaptığı… kırlara, doğaya ait çok çok sevimli, sıcacık, yumuşacık, insanı sarıp sarmalayan anlar var… Sizler de izleyin ama çocuklarınıza da illa ki izletin.

 

LovesEverlastingCourage2

Çocukluğum Küçük Ev dizisinin yayın günlerini heyecanla beklemekle geçti… Karakterlere olan sevgimin yanı sıra; giyimlerine, ahşap evlerine, atlı arabalarına, patika yollarına, çiçekli kırlarına olan hayranlığımla kasabada çekilenlerden çok kırlarda çekilen western filmler kalbimin bir kenarında ayrı bir yer edindi. İşte tam da o atmosferi karşılayan güzel bir filme denk geldim… Aslında konu hüzünlü, ailenin başına hep üzücü şeyler geliyor (spoiler vermemek için detaya girmiyorum), ama vintage ocaklar, dikiş makineleri, gaz lambaları, fenerler…. döneme özgü   haller, eylemler, tarzlar…. hepsi hepsi ilgiyle izlenesi… Filmin adı Aşkın Sonsuz Gücü (Love’s Everlasting Courage). Western,  country ve dram filmleri sevenlere özellikle öneririm, beklentinizi karşılayacak nitelikte…

 

heidi 2

Bu arada yeni bir tv kanalı daha keşfettim; Sony Channel…  Keşfettiğim anda Heidi’nin son yapımı (2015) oynuyordu,  izlenecekler listemdeydi ama bir türlü sıra gelmemişti, görünce pek bir sevindim… Keşfettiğim o gün ve ertesi gün kanalı sık sık zapladığımda döndürüp dolaştırıp aynı filmi en az 5 kez yayınladıklarına tanık oldum, her fırsatta da yakaladığım yerden bir daha bir daha izleyerek bu filme olan açlığımı da tamamen giderdim ki belli yerlerdeki belli replikler tamamen aklımda… dublajda bir sıkıntı olursa kendi kendime halledebilirim yani… 🙂  Heidi’yi bilmeyen yoktur, varsa da bilmeyenin ilgi alanına zaten girmiyordur… konusuna değinmiyorum o sebep…

 

JONBENET © 2016 Lifetime Network. All Rights Reserved.

Lifetime’da da Jon Benet’i Kim Öldürdü? (Who Killed Jon Benet)’ye denk gelmiştim. Yıllar öncesinden hatırladığım gerçek bir olaydı, hatta katili de bulunamamıştı… Anında ilgi alanıma girdi ve merakla izledim… Sonu yine bildiğim gibi bitti, dünyalar güzeli bir çocuk kim vurduya  gitti ! Biyografik belgeselleri seviyorsanız izleyin derim…

 

Mildred-Pierce 2

Sezonlukdizi.net de çok hoş, kısa diziler var… İlgiyle izleyeyim ve çabuk bitsin kriterlerime uyan bir diziye denk geldim; Mildred Pierce…. Başrolde Titanik’in güzel oyuncusu Kate Winslet var. İlk sahne kremalarını renk renk hazırlamış, pastalarını süslemekte olan bir kadının mutfaktaki görüntüsü ile başlıyor… Mutfakta bir şeylerin hazırlandığı, pişirildiği filmlere hastayım zaten… hemen sardı sarmaladı beni… Bu görüntülerin ardından kadraja kadının kocası giriyor… soğuk bir sohbet…. derken hararetli bir karı-koca kavgası… merak duygusunu artıran bir sahne daha…. Sonra kendimi devamını izlerken buldum…  Film bir dönem filmi ve 1931 yılında geçiyor, kıyafetler, otomobiller, eşyalar her şey vintage…  bu halleriyle de tam sarıp sarmalayıcı… Ama ama aralara -keşke olmasaydı dediğim- müstehcen sahneler  sıkıştırmışlar… İlkinde o kadar uzatacaklarını düşünmediğim için gaflette bulunup biraz izlemiş olsam da, iki kişinin yakınlaştığı sahneleri atlatıp atlatıp izlemek zorunda kaldım… 5 ya da 6 sahneyi atlamışımdır… Oysa ailece dahi izlenecek, konusu evrensel, görselleri güzel bir dizi… Ergenlerinizle ve çocuklarınızla izlemeyin derim… Ayyy bir de “Allah herkese hayırlı evlat versin” dedirten, Mildred’ın bir kızı da var ki, onu da izlemek başlı başına bambaşka bir pencere…

 

insan nasıl insan oldu 2

Okuma serüvenime gelecek olursam…. Hazirandan yarım kalan, bendeki pdf si 1014 sayfalık bir kitabım vardı, “İnsan nasıl İnsan Oldu” …. onu bitirdim ilkin… Kitabın yazarları: M. İlin ve E. Segal… Bu adamlar insanlığın gelişimi konu edindikleri bu kitabı yazarken örneklerinin ve anlatımlarının merkezine Avrupa’yı almışlar… sanki uygarlıklar ilk Avrupa’da kurulmuş ve dünyaya oradan yayılmış gibi, taraflı bir dil… Ayrıca ateist oldukları için dini ögeleri küçümseme ve basitleştirme yoluna gitmiş, objektif bir anlatı oluşturamamışlar. Müslümanlıkla ve Müslüman coğrafya ile ilgili bilgilerinin de ne kadar kıt olduğu belli, yine de kalkıp dünyayı konu edinen bir kitap yazmakta beis görmemişler.  Lisedeyken fen bölümündeydim ama bizler yine de tarih, coğrafya, edebiyat vesaire görürdük… ve ben tarih öğretmenimi sevmediğim için tarih dersini de sevmezdim hiç…  Bu kitap Roma ve Yunan tarihi adına eksik bilgilerimi tamamlamakta olumlu bir etken oldu. İnsanlığın Avrupa’daki gelişimini daha iyi biliyorum artık… Ama o süreçlerde Asya’da, Afrika’da, Amerika’da ve Avustralya’da da başka başka insanlar bambaşka uygarlıklar kurmuş, bambaşka icatlara, keşiflere, yeniliklere doğru yol almışlardı, aynı kitapta Avrupa’ya paralel olarak onları da okumak isterdim…

 

ölüm tohumları 2

Okuduğum ikinci kitap ise F. William Engdahl’ın “Ölüm Tohumları” isimli kitabı oldu… Bu kitabın Türkçe pdf formatını çoktandır arıyor, bulamıyordum…  yine de download etmeye açık olmayan bir konumdayken onu bunu deneyip bir şekilde pc me indirmeyi başardım ve sonunda kavuştum…  Gıdahareketi.org da kitabın içeriği ile ilgili detaylı bilgi mevcut… Tarımcılıkta neden GDO lu ürünlere geçildiği, bu ürünlerle nelerin gerçekleştirilmesinin planlandığı, vesaire açık seçik, örneklerle anlatılmış… Mutlaka okuyun derim…

 

beni-asla-birakma 2

Uzun zamandır roman okumuyordum, geçenlerde canım roman okumak istedi… Elimde o kadar çok roman var ki, tercih etmekte çok zorlandım… Kazuo İshiguro’nun “Beni Asla Bırakma” kitabı ipi göğüsledi de, beni  kararsızlıktan kurtardı. Lakin ben aşklı meşkli, olağan yaşamların konu edildiği bir kitap beklerken, zaman zaman bilimsel anlatılar içinde buldum kendimi… Organ bağışçılarına bakıcılık yapan bir kadının çocukluğunu geçirdiği yatılı okul yıllarına flash backler yapan, bugünün ve geçmişin birlikte ele alındığı, biraz bilimkurgumsu ama çokça gerçekçi bir roman…  Bitince “e olur mu, olur” demedim değil…

 

huzursuzlugunkitabi 2

Okuduğum son kitap iseFernando Pessoa’nın “Huzursuzluğun Kitabı” isimli günce tarzındaki anlatı kitabı oldu. Yazar, anlatıcı (narrator) konumuna kendini değil, muhasebecilik yapan Bernardo Soares adındaki bir karakteri koymuş… Bu adam ve çevresini baz alıp hayatın ta kendisini sorgulayan-sorgulatan anlatılar mevcut. Altı çizilip üstünde uzun uzun düşünülesi, felsefik cümleler var.  Ufuk açıcı…. Okuyun derim…

 

Not: 5 gün gecikmeyle de olsa, bir aydökümümü daha tamamlayıp yayınlayabildim ya…. nasıllll mutluyummmm !…..

 

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Haziran 2017 – Aydöküm

Günlerdir, hatta haftalardır, tam gezi fotoğraflarımı editleyip yeni postlar hazırlamak için pc başına oturuyorum, bir iki fotoğrafla uğraştıktan sonra elim hooop e-kitaplarıma ya da müptelası olduğum Cranford dizisine gidiyor, kopuveriyorum hemen… İçimdeki ses de daha o anda “amaaan günler torbaya mı girdi, yaparsın birgün” diyerek, şiddetli bir cesaret yüklemesi yapmıyor mu!…

İşte böyle böyle geçiverdi günler… Haziran aydökümümü de esintiye bırakmayayım bari…

Gerçi öyle aman aman çok şey izleyip çok şey okumadım ama şu klasik işleyişte de bir aksaklık olmasın…

Haziranın ilk günlerinde Marmaris Aksaz için yola çıkmıştık…. Hem giderken hem dönerken bir dolu yere uğradık, başka başka yerlerde kaldık… dolayısıyla gezmek/görmek/yaşamak önceliğim olduğu için plajda dahi elime kitap alıp okumadım… söz konusu beyine bir şeyler gönderip onları yorumlamak, nitelemek, irdelemek, içinden çıkarım ya da alımlama yapıp dağarcığa bir şeyler katmak ise, bunu yazılı malzemelerle değil, görüntülü malzemelerle yapmayı tercih ettim. Baktım, seyrettim, gözlemledim, inceledim, hatta bazen takip edip peşlerine düştüm… Dördüğüm her şeyde “bir şey” ya da “çok şey” bulmanın tasasıyla duçar oldum… Bununla birlikte zihnimi de açık tutmaya odaklandım ki, keşif, idrak, algı, sezgi gibi kanallar da açık olsun ki, yaptığım bu bilinçli uygulama sonuçta bir işe yarasın…  Okumak kadar ruha iyi geldiğini, değer kattığını buraya da not düşmeliyim.

giver

Aksaz’daki kampta geçirdiğimiz günlerde/gecelerde ise aşırı slow bir yaşamımız olduğu için zaman zaman film izlemek ya da kitap okumak bir ihtiyaç oldu. İşte o gecelerin birinde Bein Movies hd kanalında “the giver” / “seçilmiş” isimli filmi izledim. Filmde insanların pek çok duygulardan arındırılıp yeniden yapılandırıldığı bir dünya konu ediliyor. Dünyadaki herkes hergün yapılan bir iğne ile öfke, nefret, aşk, sevgi, acıma gibi pek çok duygudan yoksun bırakılıp bu duyguların ne olduğuna dair bilgisiz ve bilinçsiz de bırakılıyorlar, ama genç bir çocuk hariç… çünkü o artık iğnesini yapılmıyor…. İlgiyle ve severek izlediğim bir filmdi. Bilimkurgu sevenlere ayrıca tavsiye ederim…

cold comfort

İnternetten ise “çiftlikte geçen filmler” seçkime dahil etmek üzere, pek güzel, pek keyifli bir film izledim… Güzel ve keyifliydi çünkü içinde kırlara ait sevdiğim pek çok şey vardı. Filmin adı; Cold Comfort Çiftliği (Cold Comfort Farm)…  Stella Gibbons’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanmış. Cold Comfort, Türkçe’de “teselli, züğürt tesellisi” gibi bir anlama geliyor. Türkçeye bu isimle uyarlanmamış ama “teselli çiftliği” olarak uyarlansa da içerikle birebir örtüşeceğini düşünüyorum. Zira başrolde, -bir şekilde- yaşamını sürdürmek üzere geldiği yere, neşe ve ümit getiren Polyanna vari bir kız var. Film, 1930ların  İngiltere’sindeki köy hayatına güçlü bir ışık tutuyor. Misal; Avrupalılar akraba evliliğini oryantalist, şarkçı ve hatta İslamcı buldukları için aşağılarlar ya hep… meğer eski İngiltere’de bu olağan bir durummuş. Bir de filmde Oliver Twist’imi çağrıştıran bazı sahneler vardı ki…. hasılı ben bu filme bayıldım, çok bayıldım.

cranford

Ama bir başka şeye daha bayıldım…( Vikingler dizisinin gönlümdeki yeri ayrı da…) çok sevdiğim İngiliz dönem dizilerinden Downton Abbey üzerine bir dizi tanımıyordum ki, derken internette Cranford isimli başka bir dönem dizisine denk geldim. Daha ilk bölümde Downton Abbey’in pabucunu dama attı, günlerce onunla oturdum, onunla kalktım… Oyuncu kadrosu öyle güçlü, öyle yetkin… konusu öyle sürükleyici ve öyle samimi ki, sanki film değil de gerçek bir yaşama kamera tutulmuş gibi.. Hepi topu iki sezon, 7 bölümlük bir seri zaten… İlk zamanlar merakla üç bölümü sık aralıklarla izlesem de, sonraki bölümleri yudum yudum, tadını çıkara çıkara izlemeye gayret ettim… Ne yalan söyleyeyim bitirdiğimde de “neden bitti” diyerek, çocuklar gibi üzüldüm… 🙂 Dizi Cranford adındaki küçük bir kasabada geçiyor… İngiltere’nin 1940 lı yılları… Kasabaya genç bir doktor atanıyor, bir dolu da meraklı, esprili, dedikoducu, hayata bir şekilde tutunmuş ya da tutunmaya çalışan güçlü, kuralcı kadın var… Ama değişim ve dönüşüm söz konusu olduğunda tutumlarında zorunlu esneklik ve kırılmalar gerçekleştiriyorlar ki, hazin pek çok şey yönetmenin esprili yaklaşımı ile pek muzip ve pek gülünesi hale geliyor. Dolayısıyla içinde hem dram, hem trajedi var… ama komedi de var… Hepsinden de öte bu dizide içerilere bir yere dokunan, sarıp sarmalayan, izleyicisini müptelası yapan bir şeyler, çok şeyler var… 🙂 Dönem dizilerini seviyorsanız izleyin derim, başka da bir şey demem… 🙂

Aksaz’daki slow zamanlarımda ayrıca iki de e-kitap okudum.

 beyaz

İlki Jack London’ın “Beyaz Diş” adlı kitabı… Jon Krakauer “In to the wild” kitabında, Chris McCandless’ın okuyup etkilendiği kitaplar arasında bu kitabı da yazmış yazar ile ilgili ilginç de bir not düşmüştü. Jon Krakauer’in dediğine göre, Jack London kuzeyde yalnızca 1 gece kalmış ve sanki orada yıllarca yaşamış gibi yazmış tüm kitaplarını… üstelik öyle yabana özgü bir evde de değil, oldukça konforlu bir evde yaşayıp bir obez olarak da hayatını tamamlamış. Kitabı okuduğumda şaşkınlığım bir kat daha arttı. Yazar kurtların yaşamını konu aldığı ve kuzeyi anlattığı bu kitabında sanki çocukluğundan beri kurtlarla ve kuzeyin yerli-köylü tabakasıyla bir arada yaşamış da, her şeyi bu kadar ince detaylandırmış gibi hissettim. Kitap konu olarak sıkıcı ama anlatım ve dil açısından son derece ilgi uyandırıcı… Konforlu bir evde yaşayıp ölen bir adam, bir gececik kaldığı toprakların gizli dünyasını nasıl bu kadar detaylı ve nasıl bu kadar vurucu anlatabiliyor ki?! Yazarı yazar yapan da sanırım bu!

ağaç doğa

Okuduğum diğer kitap ise John Fowles’ın “Ağaç ve Doğanın Doğası” isimli kitabı oldu. Yazar anlatmak istediklerini felsefik ve bilimsel bir dille anlatmayı tercih etmiş, dolayısıyla sessiz, sakin ortamlarda düşünerek okunulması gereken bir kitap… Özünde; doğayı bir kazanç kapısı olarak gördüğümüz sürece, onunla iyi bir ilişki kuramayacağımıza dolayısıyla kendi türümüzle de sağlıklı ve iyi bir ilişki içine giremeyeceğimize dair vurgular taşıyor. İçinden alıntılar yapmaya çalıştım, umarım derleyip ileride “hayat bilgisi” kategorimde paylaşma imkanı bulabilirim… Yazarın çocukluk anılarını okudukça da yazara ayrı bir yakınlık duydum… “İyi ki okudum” dediğim kitaplardan biri oldu.

İnsanlık tarihine dair bir kitap daha okumaktayım ki, bin sayfanın üzerindeki bu kitabı, sonlarına yaklaşmış olsam da henüz bitiremediğim için hakkındaki notlarımı gelecek ayın ay dökümünde düşmeyi düşünüyorum. Bu kitap da “iyi ki okudum” diyeceğim kitaplardan…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kırlarda 8 – Keşke hiç gitmesen bahar!

Birkaç gün sonra –Allahtan bir mani çıkmazsa- yaşadığımız coğrafyadan uzaklara, güneye ineceğiz kocacıkla… Evde bulundukça hep bir hazırlanma çabası içindeyim. Memlekete gitmekle almış olduğum üç kilo var ya, hah onların –mübalağasız- iki kilosu göbek bölgemde  konuşlanınca, bazı kıyafetlerime de giremez olmuşum… muşum diye bitirdim sözümü, haberim yoktu çünkü… çoktandır giymediğim, daha çok tatilde giyebileceğim kimi kıyafetlerimi deneyince fark ettim. 🙂 Hal böyle olunca, çok sevdiğim bazı elbiselerimin benzerlerini oturup neden kendim dikmiyorum ki, diye bir cesaret patlaması da yaşayınca, hobi odam bir anda darmadağınık, hengameli bir terzi atölyesine, kendimde pek telaşeli aceminin acemisi bir terzi müsveddesine dönmüş olduk. 🙂 Ölçüyorum, biçiyorum, kesiyorum, “ayyyy yoksa yanlış mı kestim”, deyip birden panik oluyor, sonra sakinleşip “yok yok doğruymuş” diyerek kaldığım yerden yoluma devam ediyorum. İğneyi kırıyorum, ipliği koparıyorum, yine de yılmıyorum. Patron yok, kalıp yok…  an geliyor, olmayan kıyafetimi kumaşa yatırıp kumaşı bodoslama kesiyorum. Hadi bakalım, yapıyorum bir şeyler… ya da yaptığımı sanıyorum. 🙂

Dolayısı ile de gidiş günümüze dek kırlara çıkacak kadar zaman bulabilir miyiz, bilmiyorum. Bugün itibariyle yaz mevsimine de girmiş olmakla birlikte, döndüğümüzde bahara ait izleri bulabilir miyiz, bunu da bilemediğim için, “baharda kırlar”la ilgili paylaşılmamış son fotoğraflarımı da derleyip bir post hazırlayarak blogumu bahar çiçekleriyle biraz daha şenlendirmek, bu vesileyle de içimi bir kez daha bahar coşkusu ile doldurmak istedim.

Zira her güzel şey gibi, bahar güzellikleri de bu topraklardan çekip gidecek ve bir süre sonra alabildiğine sararmış, bozarmış, ferini kaybetmiş bir yeryüzü ile başbaşa kalmış olacağız.

Neyse ki Mayıs ayımın büyük çoğunluğu kırlarda geçti. Bir saatlik-iki saatlik boşluk demedik… koştuk kocacıkla kırlara… Her gidişimizde ruhumuzu okşayan, yüzümüzü güldüren bambaşka güzellikler bulduk… garkolduk bahara, bahar çiçeklerine…

12 b

Bolayır Altı dediğimiz, yazın yazlıkçıların doldurduğu, diğer vakitlerde ise tadını en çok kendimin çıkardığını düşündüğüm, sevilesi, koşup koşup gidilesi, doğal güzelliklerini henüz kaybetmemiş, şirin mi şirin bir sahil var.  Bu sahilin sol tarafında, tarlaların yanı başında, sevimli mi sevimli, derme çatma bir kulübecik var. İşte her yıl bu vakitler o kulübeciğin bahçesi nefis kırçiçekleriyle doluyor ve o küçücük alelade alan, etrafından izole olup rüya gibi bir aleme dönüşüyor.

11 b

Sarı-beyaz papatyalar, kıpkırmızı gelincikler ve adını bilmediğim eflatun renkteki kıpır kıpır çiçekler, aralarına yeşilin bambaşka tonlarını da alıp harmanlanarak, sevecen güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla efsunlanıp harikulade bir manzara sunuyor.

Ve ben orada, tüm yüklerimden sıyrılıp dünyanın en en en mutlu insanı oluyorum.

1 b.JPG

Hayranı olduğum, bir taraf uçsuz bucaksız yeşilken hemen yanı başı alabildiğine masmavi… Uzakta irili ufaklı balıkçı tekneleri, birazdan denize açılma telaşı içinde olan son hazırlıklarıyla meşgul tek tük balık sevdalısı adamların minyatür siluetleri…

10 b

Hele o ton ton yayılan yeşilde insanı huzurla sarıp sarmalayan ıssızlık, yalnızlık. Ki pek severim, kimseler yokken sevdiğim şeylerin etrafında dört döneyim, makinemle oradan buradan kareler çekeyim, kendim de çekileyim. 🙂

2 b

Arada incecik, adeta yürümelik değil de üstünde dans etmelik, yumuşacık, daracık patika yol. İki yanda boydan boya çiçekler, renk renkler, en güzeller.

3 b

Yakınlardaki ağaçlara tünemiş kuşların neşe saçan cıvıltıları… Ve sevdiğim evin, sevdiğim kapısı…

5 b

Bu kapıda kalıp andan biraz daha keyif almaya devam etmek gerek…

6 b

Ah puantiyeli kovam… Seni de çok seviyorum ben… 🙂

7 b

Ah canım papatyalar…. size sevgim zaten hep ve daima! 🙂

8 b

Şu bir gerçek ki, gelecek yıl bu vakitlere dek buralar bir daha hiç böyle giyinmeyecek, böyle süslenmeyecek… O halde içimi bunca hoş duygularla dolduran her bir güzelliğe tek tek teşekkür etmek gerek.

9 b

Teşekkürler şeker ev… Teşekkürler üstüne bastığımda beni kuştüyü yataklarda hissettiren sevgili toprak ana… Teşekkürler kalbimi çarptıran renk cümbüşü ve buna vesile her bir canlı… Teşekkürler aydınlık gökyüzü, içimi ısıtan güneş… Teşekkürler duyduğum her bir ses, gördüğüm her bir güzellik…

Ve bu güzelliklerle yolumu kesiştiren yüce rabbim, sana sonsuz ve bitimsiz teşekkürler!

4 b

Kalbimi çelen bu nefis mekan… Hep ve daima.. yine yeniden buluşalım… olur mu!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Mayıs 2017 – Aydöküm

Serin, sakin, huzurla geçmiş… “güzel günlerdi”, diyerek anacağım… ve hatta çok özleyeceğim… içimi ısıtan, ruhuma neşe dolduran bir aydı Mayıs.  Bitimine saatler kala, içinde bulunduğum şu anda, gidişine hayli de burukum bir bakıma… Tıpkı hissettiğim şu; 20 yaşında evlenip hep gurbette yaşadım ya ben… evime çok uzaklardan annem-babam-yakınlarım vesaire gelip birlikte çok güzel günler geçirdikten sonra, bir gün ansızın gidiverdiklerinde boğazıma bir şey düğümlenir, terkedilmişlik-yalnız bırakılmışlık hissini birkaç gün içimden atamazdım… işte o hisler içindeyim… Mantıken olması gereken oydu… ziyaretime gelmişlerdi ve kalış süreleri bitince elbette kendi hayatlarına dönüp gideceklerdi. Ben de gidenlerin gidiş eylemlerinde değildim zaten… benim onlarsız kalışımdı beni hüzünlendiren… Hah işte, mayısın gitmişliğine değil de, benim mayıssız kalışıma bir burukluk şu an tam da içimde kabarıp köpüren…

Yaz mevsiminin haziranla birlikte sunacağı başka güzelliklerle yine anlarda  kaybolur, yine başka başka mutluluklar yakalar, boğazımdaki düğümü de, hissettiğim terkedilmişliği de unutur, giderim de… takvimlerin 31 mayısı gösterdiği, en sevdiğim ay’a ait olduğunu bildiğim bu son günde, şimdi ki halet-i ruhiyem doğrusu bu…

Bu ay benim için her ne kadar huzurun adı oldu ise de, izlediğim filmler de hep hüzün dolu oldu. Kimbilir, belki de hali hazırda taşımakta olduğum hissiyatta bu filmlerin de payı vardır. Zira izlediğim her filmde izleyici koltuğunda değil de olayların içinde, karakterlerle birebir içiçeydim çoğu sahnelerde…

Geçen ayın aydökümünde konusu çiftlikte geçen filmler üzerine bir arşivlemeye başladığımdan söz etmiştim. Bu kapsamda ikisi uzun metrajlı, biri kısa olmak üzere üç film izledim.

koçlar 3

İlki bir İzlanda filmi olan, İzlandacası Hrútar, İngilizcesi Rams, Türkçeye de İnatçılar ve Koçlar isimleriyle çevrilmiş, birbiriyle küs iki yaşlı çiftçi kardeşin son zamanlarını konu edinen, dram ağırlıklı film idi. Filmde bol bol köy ve çiftlik yaşamı var… her ne kadar alt yazıda keçi denilip dursa da bir tanecik keçi yok, bol bol koçlar, koyunlar var… çok sevdiğim Kuzey Avrupalıların robası desenli örgü kazakları var… ve finalde insanı hüzne garkeden ve ne gerek vardı, dedirten bir de pek hüzünlü bir sahne var. Farklıydı, akıcıydı, keyifle izledim.

StillMine 4

İkinci film ise 2012 Kanada yapımı Still Mine (Hâlâ Benim) oldu. Bu filmde de yine bir çiftlik hayatı var. Ve bu çiftlikte uzun yıllardan beri yaşamını sürdüren, birbirini de çok seven, iki yaşlı karı-koca var. Çiftliğin o güne dek idamesini sağlamış olan gelir sistemindeki işleyişler değişmiş, kadın da alzheimer ve osteoporoz gibi ciddi hastalıkların pençesine düşüp artık o evde sağlıklı bir biçimde yaşayamayacağının sinyallerini vermeye başlamıştır. Çocukları kadını bir bakımevine vermeyi düşünürken, kocası yeni bir ev inşa  etmeye başlar. Ancak bu hiç de kolay olmaz. Aksiyonsuz, durağan bir filmdi ama severek izledim. Finalde sözleri anlamlı, melodisi pek tatlı bir parça var… ona da ayrıca bayıldım…

the last farm

Çiftlik yaşamına dair izlediğim üçüncü film ise İzlanda yapımı, 17 dakikalık kısa bir film olan The Last Farm (Síðasti Bærinn)  oldu. Kısacık bir filmdi ama etkisi diğer iki uzun filmden çok daha fazla idi. Bu filmde de yaşlıların çiftlik yaşamını bırakıp huzurevine gitmesi gerektiğini düşünen evlatlar ve bunu reddeden ebeveynler konu edinilmiş. Kızları, haftasonu anne ve babasının evine gelip onlarla birlikte olmak istiyor ama baba, son kalan birkaç işinin daha olduğunu söyleyerek, kibarlıkla reddediyor. Kızları çiftliğe vardığında ise baba kalan son işini tamamlıyor ki, izleyiciyi vuran sahne de o. Daha fazla spoiler vermeyeyim, 17 dakikanızı ayırın, izleyin derim. Film bittiğinde keşke daha uzun, daha detaylı ele alınsaymış dediğimi de buraya not düşmeliyim.

45-yil-45-years3

Yaşlıları konu edinen bu üç filmden sonra, yine yaşlı bir karı-kocanın yaşamındaki önemli bir dönemeci ele alan, dram yüklü, romantik bir art house – sanat filmi olan 45 yıl (45 years) ı izledim. Yaşlı adama, eski sevgilisinin cesedinin buzullar içinde bulunduğuna dair bir mektup geliyor ve karı-koca bir hesaplaşma içine giriyorlar… film de bu yönde gelişiyor.  Türü gereği durağandı… ama ilgiyle izledim.

into the wild kitap2

Geçenlerde Jon Krakauer’in Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının Türkçe pdf si karşıma çıktı. Türkçeye Özgürlük Yolu adıyla çevrilen bu filmi daha önce iki kez izleyip hayli de etkisinde kamışken, bu kez de kitabını okuyayım istedim. Merakla sayfalarını hüplettim ve hüplettikçe de kendimden geçtim. Kitabı bitirdikten sonra sıcağı sıcağına da filmini izleyince tamamen pert oldum … Bir yakınımı kaybetmiş kadar üzgün, mahzun, kırık dökük dolaştım günlerce… içimden söküp atmam hayli güç oldu.

into-the-wild 2

İzlemediyseniz film, başarılı bir eğitim-öğretim hayatından sonra üniversiteden  henüz mezun olan bir çocuğun, ailesini terk edip tüm parasını aç insanlara yardım eden bir hayır kurumuna bağışladıktan sonra kendini vahşi doğaya atış öyküsünü konu ediniyor ki… hayli hüzünlü, hayli dram ve acı yüklü bir film…. Zira filme konu olanlar, Cristopher Johnson McCandless’ın kısacık yaşamından hazin ve dramatik sahneler… Filmde olmayan pek çok şey kitapta mevcut… Daha ilk satırlardan itibaren, göz kapaklarımdaki bentleri aşarak istemsizce aşağılara süzülen gözyaşları ile okudum tüm kitabı… İşin acıklı tarafı salt Chris’in değil, onun gibi yaşadığı dünyadan doğaya, dağlara kaçan başka insanların hazin sonlarına da ışık tutuluyor olması idi. Hatta yazarın kendi dağcılık serüvenini baz alıp kendi kaçış öyküsünü dile getirdiği bir bölüm de vardı ki, tüm bu kahramanlarla bir duygudaşlık kurup detayları okudukça kahroldum da kahroldum… Salt yitip gidenlere de değil… Chris’i Alaska’ya gönderdikten sonra yaşamında radikal değişiklikler yapan Ron Franz da en sevdiğim, en üzüldüğüm karakterlerden biri oldu. Filmde Ron’la ilgili bilgiler kısa tutulmuş, oysa kitap Ron’un taşıdığı kalbin güzelliğini açık açık gözler önüne seriyor ve bir taraftan Criss için üzülürken bir taraftan da Ron için üzülüyor insan… Ama en çok tutkunun saplantı ve takıntı haline dönüştüğü anlarda, insanoğulları ve kızlarının, ne kadar aklı başında olsalar da kontrol mekanizmalarını kolayca kaybediyor olabileceklerine ve bunun geridönülamez ve telafi edilemez zararlara yol açacağına olan vurgunun burada da karşıma çıkmış olmasına üzüldüm. Ki ben hayatımı hep sevdiğim şeylerin tutsağı olmamak üzerine inşa etmeye çalışmış biriyim… Sevginin (ya da nefretin) tutkuya, tutkunun saplantı ve takıntıya dönüşüp insan beynini ve kalbini tutsak etmesinden çok ürkerim… O vakit, insan sağlıklı kararlar alamaz… o vakit, tedbir ve etraflıca düşünme dediğimiz hayati bakış açıları ortadan kalkar. O vakit, takıntısının ve saplantısının yörüngesindedir insan… yörüngenin dışını göremez, hayal dahi edemez. Chris’in sonunu getiren de maalesef bu idi…

Kitabı üç günde okudum… O üç gün, boğazımda bir yumru, içim kan ağlayarak yaşadım kendi hayatımı… Dördüncü günün sabahı, erkenden filmi tek başıma izlemiştim ki, tam biterken eşim yanıma geldiğinde artık koyvermiş hıçkırarak konuşuyordum kendisiyle… Yıllardır hiçbir kitapta, hiçbir filmde böyle ağlamamıştım… Ablam, annem ve eniştemin ölümlerinden sonra hiçbir ölüm beni bu denli acıya boğmamıştı. Keşke tüm bu okuduklarım-gördüklerim bir film ve bir kitaptan ibaret kalsaydı. Keşke bu öykü gerçekte var olmasaydı. Dilerim nurlar içinde uyuyordur, dilerim vardığı yer cennet olmuştur.

Ah, şimdi bile bu satırları yazarken içimde bir yerler hala acımakta… Hadi okuduğum son kitabı da not düşüp terasa çıkıp bir hava alayım ben…

dinginliğin gücü

Hayat Bilgisi Dersleri 3 te doğa ile ilgili bölümlerine yer verdiğim üzere, bu ay okuduğum kitaplardan biri de Eckhart Tolle’ün Dinginliğin Gücü isimli, kişisel gelişim türündeki kitabı oldu. Çok dikte edici üslupla olmadığı sürece bu tür kitapları okuyup kendi süzgecimden geçirip içselleştirmeyi seviyorum ben.   Zira elimize bir kezcik geçmiş olan hayat dediğimiz sonu meçhul süreç, öylesine ve rastgele yaşanmamalı.

The_door3

Bu arada aklıma gelmişken, hani geçen ay Eskişehir’e gittiğimde kızımda iki film izlediğimden söz etmiştim. O filmlerden biri google’da bir şeyler ararken karşıma çıktı. Paylaşmadan geçmek istemiyorum, zira sevmiştim, dramatikti… güzeldi… Filmin adı The Door (Kapı)… 2012 Macaristan yapımı… Roman yazarı olmaya çalışan bir kadın ve onun ev işlerini yapmak için evine gidip gelen yaşlı bir kadın arasındaki duygusal iniş çıkışları konu edinen, dram ağırlıklı bir film…

Bakın, beynim adını unutmuş olsa da, kalbim onu hala unutamamış, ismini bulup bir yerlerden aklıma yeniden kazıdı…    Dram seviyorsanız, mutlaka izleyin der… dizlerden de yalnızca The Crown’a devam ettiğimi söyler… terasıma giderim… 🙂

 

Not: Okuduğum pdf kitaplar http://www.issuu.com da mevcut…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hayat Bilgisi Dersleri 3 – Doğadaki her şey sadece kendisiyle bir değildir, bütün ile de birdir.

hayat bilgisi3-1

(…)Her ne zaman çevrenizde bir sessizlik olursa, onu dinleyin. Yani onun farkına varın. Ona dikkat edin. Sessizliği dinlemek kendi içindeki dinginlik boyutunu uyandırır, çünkü ancak dinginlikle siz sessizliğin farkına varabilirsiniz.

hayat bilgisi3-z

 

Dikkatinizi çevrenizdeki sessizliğe verirken, siz düşünmemektesinizdir. Farkındasınızdır ama düşünmemektesinizdir.

Sessizliğin farkına vardığınızda, hemen o içsel dingin uyanıklık hali ortaya çıkar. Siz o anda orada mevcutsunuzdur. Binlerce yıllık ortak insan koşullanmasının dışına çıkmışsınızdır.

hayat bilgisi3-2

Bir ağaca, bir çiçeğe, bir bitkiye bakın. Bırakın farkındalığınız onun üzerinde kalsın. Onlar ne kadar dingindir, ne kadar derin bir biçimde Var’lıkta köklenmişlerdir. Doğanın size dinginliği öğretmesine izin verin.

Bir ağaca bakıp onun dinginliğini algıladığınızda, siz de dinginleşirsiniz. Onunla çok derin bir düzeyde birleşirsiniz. Dinginlik içinde ve dinginlik sayesinde algıladığınız her şeyle bir’lik hissedersiniz. Her şeyle bir olduğunuzu hissetmek gerçek sevgidir.(…)

hayat bilgisi3-3

(…)Biz doğaya sadece fiziksel yaşamımızı sürdürebilmek için bağlı değiliz. Bizim bize yuvaya giden yolu, kendi zihnimizin hapishanesinden çıkış yolunu göstermesi için de doğaya ihtiyacımız vardır. Biz yapmada, düşünmede, hatırlamada, beklemede kaybolduk -bir karmaşıklık labirentinde ve bir sorunlar dünyasında kaybolduk. Biz kayaların, bitkilerin ve hayvanların hâlâ bildikleri şeyi unutmuştuk. Biz nasıl olacağımızı -dingin olmayı, kendimiz olmayı, yaşamın bulunduğu yerde, Şimdi ve Burada olmayı- unutmuştuk.

hayat bilgisi3-4

Dikkatinizi doğal bir şeye, insanın müdahalesi olmadan var olmuş bir şeye verdiğiniz her seferinde, kavramsallaşmış düşünüşün hapishanesinden çıkar ve, bir dereceye kadar, doğal her şeyin hâlâ mevcut olduğu Var’lıkla birleşmişlik haline katılırsınız. Dikkatinizi bir taşa, bir ağaca, ya da bir hayvana vermek onun hakkında düşünmek anlamına gelmez; bu sadece, onu algılamak, onu farkındalığınız içinde tutmak anlamına gelir. O zaman onun özünden bir şey kendini size aktarır. Siz onun ne kadar dingin olduğunu hissedebilirsiniz, ve bunu yaptığınızda aynı dinginlik sizin içinizde de ortaya çıkar. Onun Var’lıkta ne kadar derin bir biçimde bulunduğunu, olduğu şeyle ve olduğu yerle tamamen bir olarak bulunduğunu hissedersiniz. Bunu idrak ettiğinizde, siz de içinizin derinliklerinde böyle bir dinginlik yerine erişirsiniz.

hayat bilgisi3-5

Doğada yürürken ya da dinlenirken, tam olarak orada bulunarak o âlemi onurlandırın. Sessiz ve dingin olun. Bakın. Dinleyin. Her hayvanın ve her bitkinin nasıl tamamen kendisi olduğunu görün, insanlardan farklı olarak, onlar kendilerini ikiye ayırmamışlardır. Onlar kendilerinin zihinsel imajlarıyla yaşamazlar, böylece o imajları koruyup güçlendirmeye çalışmaları, bunun için kaygılanmaları gerekmez. Geyik kendisidir. Nergis kendisidir.

hayat bilgisi3-6

Doğadaki her şey sadece kendisiyle bir değildir, bütün ile de birdir. Onlar -“ben” ve evrenin geriye kalan kısmı şeklinde- ayrı bir varoluşa sahip çıkarak kendilerini bütünün dokusundan ayırmamışlardır.

Doğa üzerinde tefekküre dalmak sizi o “ben”den, o büyük sorun yaratıcıdan kurtarabilir.

hayat bilgisi3-7

Doğanın birçok süptil sesini fark edin: Rüzgârda yaprakların hışırtısı, yağmurun sesi, bir böceğin vızıltısı, şafak vakti ilk kuş ötüşü… Kendinizi bu dinleme işine tamamen verin. O seslerin ötesinde daha büyük bir şey vardır: Düşünceyle anlaşılamayacak bir kutsallık…(…)

hayat bilgisi3-8

(…)Doğayı sadece zihinle, düşünmeyle algıladığınızda, onun canlılığını, var’lığını hissedemezsiniz. Siz sadece formu görür, formun içindeki yaşamı -kutsal gizemi fark etmezsiniz. Düşünce doğayı kâr ya da bilgi elde etmek için, ya da bir başka yararcı amaç için kullanılacak bir metaya indirger. Kadim orman kerestelik ağaçlar haline gelirken, kuş bir araştırma projesi haline, dağ ise kazılacak ya da fethedilecek bir şey haline gelir.

Siz doğayı algılarken, bırakın orada düşünce’sizlik, zihin’sizlik alanları olsun. Doğaya bu şekilde yaklaştığınızda, o size karşılık verecek, ve insan bilincinin ve gezegensel bilincin tekâmülüne katılacaktır.(…)

hayat bilgisi3-9

(…)Bir hayvanı, bir çiçeği, bir ağacı izleyin, ve onun Var’ lıkta nasıl bulunduğunu görün. O kendisidir. O büyük bir vakar, masumiyet ve kutsallığa sahiptir. Ancak, bunu görebilmek için, isimlendirme ve etiketleme zihinsel alışkanlığını aşmanız gerekir. Siz zihinsel etiketlerin ötesine baktığınız anda, düşünceyle anlaşılamayacak ya da duyularla algılanamayacak o tarife sığmaz doğa boyutunu hissedersiniz. O sadece tüm doğaya nüfuz eden de- ğil, sizin içinizde de bulunan bir uyum ve kutsallıktır.(…)

hayat bilgisi3-10

(…)Evinizdeki bitkiye hiç gerçekten baktınız mı? Bitki dediğimiz o tanıdık ancak gizemli varlığın size sırlarını öğretmesine izin verdiniz mi? Onun ne kadar derin bir biçimde dingin olduğunu fark ettiniz mi? Nasıl bir dinginlik alanıyla kuşatıldığını? Bir bitkinin dinginlik ve huzur yayınını fark ettiğiniz anda, o bitki sizin öğretmeniniz olur.(…)

hayat bilgisi3-11

Soluduğunuz hava doğadır, soluk almak da öyledir. Dikkatinizi soluk alışınıza verin ve onu sizin yapmadığınızı fark edin. O doğanın soluğudur. Eğer soluk almayı hatırlamak zorunda olsaydınız, çok geçmeden ölürdünüz, ve eğer soluk almayı kesmeye çalışmış olsaydınız, doğa üstün gelirdi ve bunu yapamazdınız.

hayat bilgisi3-12

Siz soluk alışınızın farkında olarak ve dikkatinizi onda tutmayı öğrenerek doğa ile en yakın ve güçlü biçimde yeniden birleşirsiniz. Bu yapılması şifa verici ve derin bir biçimde güçlendirici bir şeydir. O bilinçte düşüncenin kavramsal dünyasından koşullanmamış bilincin içsel âlemine doğru bir değişim yaratır.

hayat bilgisi3-13

Sizin Var’lıkla yeniden birleşmenize yardımcı olacak bir öğretmen olarak doğaya ihtiyacınız vardır. Ama, sizin doğaya ihtiyacınız olduğu gibi, onun da size ihtiyacı vardır.

hayat bilgisi3-14

Siz doğadan ayrı değilsiniz. Hepimiz kendisini evren boyunca sayısız formla, hepsi birbirine bağlı formlarla tezahür ettiren Yaşam’ın bir parçasıyız. Siz bir çiçeğin ya da bir ağacın içinde bulunduğu kutsallığı, güzelliği, muazzam dinginliği ve vakarı fark ettiğinizde, o çi- çeğe ya da ağaca bir şey katarsınız. Sizin fark edişinizle, farkındalığınızla doğa da kendini tanır. O kendi güzelliğini ve kutsallığını sizin vasıtanızla tanır!

hayat bilgisi3-15

Büyük bir sessizlik tüm doğayı kucaklar. O sizi de kucağında tutar.

Kaynak: Dinginliğin Gücü, Eckhart Tolle

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 7 Yorum

Mary ve Gerhard Ringel’in tramvaydan bozma rengarenk evi

Başlıkta “bozma” kelimesini kullandım….  aslında “uyarlama” ve “bozma” arasında çok gidip geldim… “Uyarlama”da değiştirip dönüştürmeyi çağrıştıran bambaşka bir anlam var sanki… bir şey alınıp başka bir şey üzerine monte edilmiş, bir adaptasyon yapılmış gibi… Yani asıl korunmuş da, başka bir şeye dönüştürüldüğünde o asıllık, (fundamentality) (burada İngilizceden yardım alacağım, anlatmak istediğim şeyi Türkçe’de net bulamadım gitti) kendini kaybetmemiş, yeni halinde de hissedilir kalmış gibi…Oysa “bozma” eylemi, asıl olandan daha başka, daha farklı, daha iyi, daha güzel şeyler ortaya çıkarmak, gibi bir anlam taşıyor kendi içinde… Bir vakitler, giysilerin dış yüzeyleri güneşte solup rengini kaybettiğinde o giysi atılmaz, sökülür, kumaşın içte kalan canlı hali dışa gelecek biçimde yeni giysiler yapılırdı. Mantodan bozma etek gibi… hah işte kastettiğim o. Mary ve Gerhard adındaki karı kocanın da iki tramvay vagonunu alıp çok sevimli bir eve dönüştürmüş olması “uyarlama” yerine “bozma” ifadesini neden kullandığımın tam da karşılığı…

Evet… Emekliliğini elde etmiş bu iki ruhu genç karı-koca, 1900 lü yıllardan kalma iki tramvay vagonu satın alıp rengarenk, cıvıl cıvıl bir yuvacık haline getirmiş.

Rengarenk kategorimin ikinci postu da bu şirin ev olsun istedim.


Dış görünüşü bile bu değişimin ne büyük ne çarpıcı olduğunu hemen ele veriyor değil mi? Kim der, bu ev iki adet tramvaydan bozma! Tıpkı 70 li yıllarda annelerin maharetli ellerinden çıkan mantodan bozma etekler, elbiseler gibi… Onların üstünde de “bir vakitler mantoydum” yazmıyordu ki! 🙂
Hadi biraz da içerilere bakalım.


Son derece geniş, ferah bir oturma odası ve devamında yemek masasının olduğu küçük bir yemek odası… Yemek odalarının ayrı olduğu evlere de ayrıca hayranım. O odanın hemen sol tarafı da mutfak zaten… yenilecek içilecekleri mutfaktan bu masaya taşımak hiç de zor olmayacak belli ki…

İşte burası da sevimli evin sevimli mutfağı…

Görünen o ki, kutu gibi ama küçük değil, koli havasında kutu gibi bir ev burası. Zira banyosu dahi gayet geniş, gayet ferah…

Evin tüm bölümleri geniş ve ferah olunca yatak odası da geri kalmamış. Ortalama bir evde olabilecek boyutlarda bir oda ve duvar boyunca uzunca bir çalışma masası da bulunmakta.

Bu da eve dönüşmeden önce tavşanın şapkadaki hali… 🙂

Bu arada bu fotoğrafları http://www.littlethings.com dan aldım. O da http://www.houzz.com dan almış.
Bu sevimli evle ilgili kısa bir de video buldum… keyifli seyirler ola! 🙂

rengarenk içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum