Seher vaktine yakın ruhuma dolan sevgili orkestram

Son zamanlarda Ayvacık depremleriyle habire, apansız, geceli gündüzlü sallandıkça… zaten kısa ve hafif olan uykum iki parçalı ve tavşan uykusu gibi bir hal alır oldu. İki-üç saat kadar uyuduktan sonra zınk diye açılıveriyor gözlerim ve uykuyu yakalamam en az 3-4 saati buluyor. Bazen bu araları hobi odama geçip ya da aşağıya inip tv. karşısında bir şeylerle meşgul olarak doldurmaya çalışıyorum.. bazen de beynimi kandırmak için (uykusunu kaçıranların bedenen yorulmaması için böyle yapması gerekiyormuş… nitekim uyguladığım zaman çok yararını görüyorum.) “mış gibi” yapıp “derin uykudaymış gibi”, gözlerim sımsıkı kapalı, yatakta kıpırtısız öylece yatıyorum. Böyle iken mümkün olduğunca hiçbir şey düşünmemek gerek… Beynim tıkır tıkır düşünme, bir şeyleri evirip çevirme döngüsüne girmemişse bu şıkkı mutlaka değerlendiriyorum.

İşte böyle zamanlarda, son günlerde, harika bir şey oluyor bazı gecelerde… Yatak odamız kapkaranlık, gözlerim de yusyumuk iken, odanın içine önce kocaman billuri bir ışık  giriveriyor pencereden –sanki devasa bir çakmak çakılmış gibi- içeriyi bir anda aydınlatıp beni kendine baktırır baktırmaz kaçıveriyor geldiği yerden… İşareti alıp… içimden sayarak sessizce bekliyorum… Bir – iki –üç … bazen 4 der demez… bazen 5 te, 6 da… bazen 7 yi 8 i bulduğu oluyor…. beklediğim koca sesle  gümbürdüyor gökyüzü… Bazen daha bu ilk gümbürtüde… bazense birkaç daha aynı yalımlı çakımlar ve ardından gelen başka gümbürtülerden sonra… musluğu sonuna kadar açılıp yeryüzüne salınmış gibi, şırıl şırıl o ses iniyor… çatıya düşüşüyle melodik bir tıkırtıya dönüşüp ruhumu mest eden o büyülü ses… Ve o anda bir orkestra çıkıveriyor ortaya… Pencerenin camına vuran yağmurla, pervaza düşen yağmurun sesindeki melodi ve tını bambaşka haller alıyor…

Orkestra şefi bir anda bagetini gökyüzüne kaldırıyor olmalı ki, duyduğum en güçlü ses, (birden bire) kesintisiz şırıltı sesi oluveriyor. Ardından baget bir çatıya, bir cama, bir pervaza ve hatta yan evin bahçesine dönüyor olmalı ki.. bambaşka melodiler farklı tonlarda odaya doluveriyor. Tüm bunlar olurken de.. bagetsiz diğer el gökyüzüne doğru kıvrılıp inceli kalınlı yalımları yöneterek, aralara serpiştirdikleri uzak ve derin gümbürtülerin aşağıdaki melodik seslere karışıp kusursuz bir harmoni yaratmasını sağlıyor.

Hasılı kulağıma pek hoş gelen, mest edici bir müzik başlıyor.

Ah! İşte bu bahar yağmuru!

nergislerr-1

Bu demek ki; ayazlı, buzlu kış günlerinin son demleri….

nergislerr-2

Ruha dinginlik veren bedava terapi saatleri…

nergislerr-3

En doğal, en kolay iyileştirici… sakinleştirici… güzelleştirici…

nergislerr-4

Ümit yükleyici… Neşelendirici…. Tazeleyici… Yenileyici…  Enerji verici….

nergislerr-5

Ve uykuya yeniden dönmemde eşsiz rolü ile…

Coşkulu.. huzurlu.. duygulu bir ninni…

nergislerr-6

Kulak kesilip dinliyorum…. Dinliyor, dinliyor… dinleniyorum…. Ve öyle bir ferah buluyor ki ruhum, pamuk gibi bir uykuya dalıp an’dan kopuveriyorum… (o tatlı, o firari uykumun beni nasıl gelip bulduğunu ya da benim onu nasıl yakalayıp tuttuğumu hiç ama hiç bilmiyorum…)

Kalktığımda yüzyıl uyumuş gibi… öyle dinç, öyle dingin, öyle enerjik halim…

Son gecelerde… ne zaman uykum kaçsa.. kıpırdamadan, öylece… işte ben sevgili orkastramı merakla bekliyorum. 🙂

Dip not: Ne kadar betimleyebildim bilmiyorum ama anlatmak istediğim ses(ler) tam da burada… Benimkinde ilave olarak aralarda cama-çatıya-pervaza vb. vuran diğer karakteristik sesler de var… Ama baskın olan ses hep bu…

hayat güzeldir içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Hoşgeldin Mart – Hoşgeldin İlkbahar / 2017

Çocukluğumun hayat bilgisi kitaplarından ilki olan, incecik 1. Sınıf hayat Bilgisi kitabında, ilkbahar konulu yazıyı görselleştiren, dalları pespembe çiçeklerle yüklü kocaman ağaçlı resmi hiç unutmuyorum. Aslına bakılırsa unutmadığım resmin kendisi değil – zira ağacın altında bir kız ve kuzu da olabileceği aklıma geliyor zaman zaman ama emin olamıyorum- , unutmadığım o çiçek yüklü ağaç figürünün ruhumda bırakmış olduğu mutlu edici etki… Öyle ki, evleninceye dek o kitabımı kimselere vermedim ben… gözüme çarptıkça hep o sayfayı açıp açıp mutluluğumu tazeledim.

Sonra sevgili kitabıma ne oldu, hiç bilmiyorum… muhtemelen taşınmaların birinde hayatımdan koptu gitti bir şekilde…

Ama… hala şu yaşımda bile… ne zaman “ilkbahar” sözü geçsin, otomatikman gözümün önüne -hayal meyal de olsa- o sayfa gelirken içimde kelebekler kanat çırpmaya başlıyor. Sonra o görüntüden, yaşadığım süre boyunca zihnimde stokladığım bahara dair her bir güzelliğe doğru resmi geçitli bir geçiş yapıyorum ki, kelebeklerin sayısı daha o anda binleri buluyor. Hasılı ilkbaharı düşledikçe mest oluyorum ben.

Yaşadığım coğrafyada fiziksel anlamda doğada henüz bir belirti olmasa da, takvimlerin ilkbaharın gelişini resmi kıldığı bugün (1 Mart) benim için pek değerli.

1 Mart, bembeyaz pelerinini sırtına çekip atına atladıktan sonra kilometrelerce yolu dörtnala katedip kapıma ulaşmayı başarmış bir elçi kadar önemli benim için… Çünkü; içimde pır pır kelebekleri uçuşturan görüntülere ve o görüntülerin içinde bizatihi yaşayıp sonrasında keyiften kendimi kaybedeceğim anlara az kaldığının… sakin, sevecen, azimli ve samimi müjdecisi o.

Zira hayat güzel…

Sen güzel bakıp güzel görüp güzel düşününce hayat gerçekten güzel… Ki güzellik böyle haberli-muştulu-müjdeli gelirken getirmekte olduğu her şeyi bir hevesle beklemek  pek güzel.

Her kışın sonunda mutlak var olduğunu hep ve daima delillendirirken… böyle ümitvar, kırkambar ve sanatkar mevsimi heyecanla beklemek  pek pek pek güzel.

 hos-geldin-ilkbahar

Saygıdeğer müjdecimin önünde reveransımı yapıyor,

Sevgili İlkbahar’ıma Hoş geldin diyorum.

(Varlığını ilk günden itibaren hep ve çok hissettirmesini tüm kalbimle dileyerek…)

hayat güzeldir içinde yayınlandı | Tagged , , , | 5 Yorum

Şubat 2017 – Aydöküm

Ocak ayım film ve dizi izleme adına ne kadar bereketli, ne kadar dolu dolu geçti ise, Şubat ayım da o kadar kısır, o kadar seçici geçti.

Hepi topu iki film izledim desem, şaşar mısınız?

Öyle oldu vallahi… İkisi de televizyonda rast gelip ilk on dakikasından sonra “hadi izleyeyim” dediğim filmler…

Biri Özgürlük Dansı, diğeri Kötülük Tohumu…

 (Jimm’s Hall) Özgürlük Dansı’nda; ABD’de geçirdiği 10 yıllık sürgün döneminin ardından İrlanda’ya, memleketine dönen aktivist bir adamın buradaki yaşamı ve onun sosyalist bakış açısına karşı kendisine cephe alan kasabanın papazı ve kimi faşist insanlar arasında geçen olaylar konu edilmiş. Günümüzde malum“sosyalizm” kavramı gerçek anlamından uzaklaşmış, içi boşaltılıp boşluğuna bambaşka anlamlar yüklenmiş durumda… bu detayı aklımda tutarak filmdeki “sosyalizm” güzellemesinin tuzağına düşmemeye özen gösterdim… Zira “sosyalist” olduğunu söyleyen kime baksam icraatlar, düşünceler pek faşistçe, pek yobazca şu günlerde… Ve kendine “sosyalist” payesi vermek, onlarla aynı cepheye geçmek demek… Oysa en güzeli; belli kavramlarla anılmak yerine salt “insan” kavramı ile niteleniyor olabilmek… “insan” kalabilmek!…
İşte ben bu filmi izlerken en çok da bu durumları sorguladım….

(Dark Feed) Kötülük Tohumu’nda ise, terkedilmiş, metruk bir binada film çekimi yapmaya çalışan insanların başına gelen korkunç(!) olaylar konu edilmiş… Aslında oldukça vasat, uyduruk bir korku filmi idi… Sırf meraktan izledim… bi şey kattı diyemem… bi şey de kaybetmedim… 🙂

Bazen ayaklarımı uzatıp film izlemek bir gereklilik oluyor, ikisi de öylesi anların tercihleri idi…

İnterneti ise fırsat bulduğum zamanlarda dizi izlemek amaçlı kullandım sadece… İnstagramdan uzaklaşıp cep telefonumla aramı nasıl kocaman açtı isem.. amacım, internet kullanımını aza indirip pc ile de belli bir mesafede bırakmak idi aramızdaki ilişkiyi… Dolayısıyla bir süredir karşıma çıkıp duran mini serilere göz atmak ilk işim oldu … Mini dizilerin hem bölüm süreleri kısa, hem de bölüm sayıları… Anlatılmak istenen şey aylarca, yıllarca sürmeden bazen bir ya da iki, bazen de en fazla 10-15 kadar bölüm içinde veriliyor ve hele de izlediğin şey seni sarıp sarmalamışsa tüm olaylar taptaze iken ve tadı da damağında tüm lezzeti ile kalmış iken bir anda sona bağlanıp bitiveriyor. Tıpkı kısa bir öykü ya da novella okur gibi… Tam benlik!…

İlkin 4 bölümde bitiveren Olive Kitteridge’ı izledim… Bayıldım… bayıldım…

Diziye ismini veren ana karakter olan kadın her ne kadar suratsız, kibirli, insanları rahatsız edecek kadar fazla açık sözlü bir tip olsa da gerek ana karakterin başarılı performansı, gerek yan karakterlerin de onu geride bırakmayan son derece gerçekçi halleri ve gerekse olayların vuruculuğu, düşündürücülüğü ve gerçekçiliği 1er saatlik 4 bölümü üstüste izlemem için beni ekran başına çivileyip baktırtmayı başardı.

İzleyip bitirdiğimde hakkında kısa bir araştırma yaptım: Bu mini seri, Elizabeth Strout’un 13 bölümlük kısa hikayelerinden oluşan, pullitzer ödüllü aynı isimli romanından beyaz perdeye uyarlanmış. Kitap Türkçe’ye ise “Kül Mevsimi” ismi ile çevrilmiş… (bulursam okumayı planlıyorum)

Spoiler a kaçmadan biraz da konusu ile ilgili bilgi vereyim: Sert, ters ve bilmiş matematik öğretmeni Olive… mülayim, hoş görülü ve sevecen eczacı eş Henry… ve annenin katı disiplini içinde yolunu bulmaya çalışan oğul Christopher arasındaki  ve yine bu kişilerin çevreleriyle olan ilişkiler üzerine örmüş örgüsünü… İlk sahne kadının intihar etmeye hazırlanışı ile başlıyor ve daha o anda “acaba ne olacak” sorusunun peşine düşmüş oluyorsunuz.

İkinci izlediğim mini seri ise Charles Dickens’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış Little Dorrit isimli 14 bölümlük dizi… (İlk ve son bölüm 1 er  saat, diğer bölümler ise yaklaşık yarım saat.)

Bu diziden de kitabından da nasıl bugüne dek haberim olmamış deyip kendime çemkirip durdum daha ilk on dakikada… Aman Allah’ım en en en sevdiğim filmlerden, küçük öğrencilerimle sinema günü yaptığımızda ilk elimin gittiği, ayılıp bayılarak izlediğim, izlerken bitmesin istediğim, bittikten sonra yine olsa yine izlerim dediğim, bu yaşıma dek en az on kez izlemiş olduğumu düşündüğüm Oliver Twist’im kadar beni kendine hayran ve de bağımlı edici imiş tüm sahneleri, olayları, mekanları, dekorları, tiplemeleri… Çok çok çok severek izledim… Aradan bir iki yıl geçsin, oturur bir daha bir daha izlerim. 🙂

Konusu 1800 lerin İngiltere’sinde geçiyor. Bay Dorrit borçlarını ödeyemediği için iki kızı ve bir oğlu ile açık hava hapishanesinde yaşam sürmektedir. Küçük kızı Amy Dorrit bu sıkıntılı hayatı hafifletebilmek için katı yürekli yaşlı bir kadın olan Bayan Clennam’ın evinde çalışmaya başlar. Bayan Clennam Amy’ye karşı korumacı ve sevecendir. Evin oğlu yıllardır çok uzaklarda olduğu uzun seyahatten annesinin yanına döner ve olaylar gelişmeye başlar…

Şurada da dizinin İngilizce kitabını buldum ki, ayrı bir mutlu olup ilk fırsatta okunacaklar listeme aldım.

kitabın İngilizce pdf si : http://www.freeclassicebooks.com/Charles%20Dickens/Little%20Dorrit.pdf

Okumak demişken… bu ay üç adet de kitap okudum… İki kitabın bana geliş öyküsü pek hüzünlü aslında… Çok yaşlı, tontiş bir doktor amcadan geldi bu kitaplar… Çok yaşlandığı için evindeki kütüphanenin büyük bölümünü bir yerlere bağışlamış, kalanları da yakınlarına anı olsun diye bırakmak istemiş… Bir tarafım “anı biriktiricisi” ya… bu iki kitap da uzun yollardan, bambaşka ellerden dolaşıp bana kadar geldi.  İkisi de 1920 li yılların sağlık ve doktorlukla ilgili anıları ve tarih bilgisi içeren, somut verilere dayalı kitaplar… Ve ikisi de o dönemin iki farklı doktoru tarafından kaleme alınmış. Birinin ismini internete yazdığımda Cumhuriyet döneminde yasaklanmış olabileceğine dair cümlelerle karşılaştım… doğru mu, değil mi bilmiyorum… yasaklama halen devam ediyor mu onu da bilmiyorum… o sebeple buraya isimlerini düşmek istemiyorum… Özellikle birini dehşetle okuduğumu, okuduktan sonra şu sahip olduğumuz klişe bilgileri düşünerek “yalan yazan tarihçiler utansın” dediğimi itiraf etmeliyim. Şu gün olmuş, bir şeyler ya da birileri üzerine hep bir güzelleme, hep bir kahramanlaştırma… Dün de en az bugünküler kadar çok, bugünküler kadar şeytanca imiş bu işler… Ah ki manipüle edilmeye müsait olmasın kimseler, bunu hem zorbaca, hem kurnazca yapan birileri hep varmış… Neyse bu kitaplarla karşılaşmam iyi oldu… Çoktandır yakın siyasi tarihle ilgili kitaplar okuyordum… bu kitaplarda okuduğum bazı şeyler aklımda yuvalanan bazı soruların cevaplarını bulmalarına  da vesile oldu… buna da ayrıca sevindim.

Üçüncü kitabım ise her ay okuduğum üzere klasiklerden biri, Orhan Kemal’in Cemile’si idi… Orhan Kemal’in detaylı, betimleyici, sürükleyici dili.. olayların gerçekçiliği.. ve Cemile’nin başına gelenler romanı bir hafta gibi kısa bir sürede bitirmem için yeterli ve teşvik edici sebeplerdi.

Bu arada yıllardan sonra ilk kez bir yerli dizi izlemeye başladım. TRT 1 deki Payitaht “Abdülhamit” dizisi ilk dakikalardan itibaren ilgimi üzerine çekmeyi başardı ve Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Elveda Rumeli, Hanımın Çiftliği gibi sayılı yerli dizi repertuarıma katılmaya aday oldu. İlgim dağılmadığı, önemli noktalarda tarihi gerçekliklerden kopmadığı ve bu halinden sapmadığı sürece izlemeyi düşünüyorum.

Geçen ay sözünü ettiğim, seri olmaları sebebiyle dizi yerine koymuş olduğum polisiye konulu “lifetime” serilerini izleme hevesim ise bazı bölümlerin tekrara girmesi sonucu azalmaya başladı. Üstelik gece 2 ye dek izlediğim bu seriler akşam 9.30 dan sonra da yayınlanıyormuş… ben geç saatlerde tekrarlarını izliyormuşum… O saatlerde ayrıca yine polisiye konulu 2 seriye daha denk geldim…  i escaped my killer  ve
monster in my family … Rast gelindikçe izlenebilirler listeme ikisini de ekledim.

Poldark ve Vikingler’in yeni sezonunu merakla bekliyor, bir an önce kavuşmayı diliyorum. Zira Vikingler’in TLC deki tekrar bölümlerine yeniden sarmış durumdayım… 🙂

aydöküm içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | Yorum bırakın

Yollarda -1 (Bigalı Köyü / Şubat 2017)

Kahvaltı bitmiş, oturuyorduk öylece… “Bugün bir yerlere gidelim mi?” sorusuyla geldi kocacık… Kısacık bir an… Aklımda bu soruya evetli hayırlı net bir cevap olmamakla birlikte, hadi evet diyecek olsam, “nereye” sorusuna karşılık bir isim de hazırda yok… öyle fikirsizim… Ama daha o anda, evet de dememişken, “Bigalı Köyü” fırlayıverdi dilimden… Birkaç saniye düşündükten sonra “çoktandır gitmemiştik, değişiklik olur” dedi kocacık…

Ne ara düşünüp bulduğumu çıkarmaya çalışırken, fotoğraf makinelerinin pil şarjlarını ve hafıza kartlarını zihnimde kontrol etmeye başlamıştım bile… Kalkıp baktım, şarj süreleri yeterli, hafıza kartları da yerli yerinde idi… Zira birkaç kez kartı pc üzerinde unutup yola düşmüşlüğümüz, yarı yollardan gerisin geri dönmüşlüğümüz var. O birkaç unutkanlık, unutmamayı şartlamış, pekiştirmiş demek ki…

Bu plansız-programsız bir anda kalkışları da ayrıca sever oldum. “An’ı yakala” için hoş sürprizler… Bu günkü sürprizlerin çağırıcısı da Bigalı Köyü idi belli ki…
Orada ne var?… genişçe bir köy meydanı… eski taş evler… küçük bir müze… Atatürk’ün 1915’te silah arkadaşları ile birlikte kaldığı, şimdiki adı ile Atatürk evi… vesaire… Mevsim itibariyle çay bahçelerini, dükkanları, sokaklara tezgah kurmuş teyzeleri aktif olarak görmek mümkün olmayacaktı muhtemelen… Yaza da daha çok vardı, yarım güne sığdırılması zorunlu 2017 nin ilk gezisi için dilimden fırlayan bu köy pek de fena sayılmazdı.

“Nereden aklıma geldi” sorusuna daha fazla cevap aramaktan vaz geçip hazırlıklarımı tamamladım… ve düştük yola…

Lodos güçlü esintileriyle yoluna çıkan her şeyi sarsıp dursa da, güneyden getirdiği sıcak havayla epeyce ısıtıvermişti her yeri… bir taraftan da bu haftasonu sifonu çekilip yeryüzüne şakır şakır inecek yağmur için gökyüzüne öbek öbek bulut topluyordu… Parça pinçik bulutlar lodosun arkalarından ittirmesiyle Gelibolu’nun üstlerine doğru ağır ağır toplanıyor, aralardan altın renkli gözlerini kırpan güneş “korkmayın, daha çok var… siz keyfinize bakın” diyordu.

bigali-koyu-1

Bigalı Köyü’ne ilk kez 2013 yılında gelmişiz… O günden bu yana pek çok şey değişmemiş… Yaz günlerinde aktif olabileceklerini düşündüğümüz yerler açık ve hizmette değillerdi tahmin ettiğimiz gibi… Meydanı bomboş, sessiz bir köy karşıladı bizi…

bigali-koyu-2

Caminin yanındaki iki katlı müze de açık değildi…

bigali-koyu-3

bigali-koyu-4

Cami ve müze arasındaki yoldan yukarılara doğru kıvrıldık… İki taraflı geniş alanlara bakıp öylece yürüyorduk… Bu yürüme anında bile ruha iyi gelen bir şeyler vardı, hissettiriyordu… hissediyorduk…

bigali-koyu-5

Toprak ana uzun kış uykusundan henüz uyanmamış… ama uyanması için ona yardımcı olmaya çalışan birileri topraklarının başında, yeni sezonun yeni mahsulleri için gereken hazırlıkları yapmada… Kolaylıklar dileyip köy dışına daha çok uzanmadan, yol ayrımında sola dönüyoruz… Biraz sonra bir kez daha sola döndükten sonra yine köyün içinde bir yerlerdeyiz… Kömürlükten çıkmış olma ihtimali muhtemel, çenesi, burnu kirloş ama bakışı pek sevimli bir kedicik sokulup sürtünüveriyor ayaklarıma… Ve o andan itibaren köy gezimizde kafilemizin bir parçası oluyor… biz nereye o da oraya…

bigali-koyu-8

Ama o kirloş haline rağmen kendini bir sevdirmeler, bir sevdirmeler…

bigali-koyu-8-b

Dönüş yolunda iki sokak kedisini kocaman bir farenin üzerinde tıkınırken görünceye dek, alacağımızı almış, vereceğimizi vermiştik çoktan… Kocacıkla birbirimize baktık.. “Ay ama bunlar sokak kedisi, bizimki ev kedisi, öyle olmasa bu kadar sokulur muydu hiç” deyip içimi rahatlatmaya çalışıyordum ki, “ev kedisi ise sokakta ne işi var” dedi kocacık… hemen orada tiksinti oldum… vücudum bir şeyler dökmezse iyi… Ama terbiye olmam ben… unutur… bir yerlerde gene bulu(nu)r, gene oynar-sever dururum ben… 🙂

Köy içinde çıt yoktu… Atatürk evine gitmek için girdiğimiz sokakta açık bir satış tezgahı gördük.. bu kez de sahibi başında değildi..

bigali-koyu-6

Sokağın sonuna doğru yürüdük… Önceki gelişimizden Atatürk evi olabileceğini tahmin ettiğimiz binanın üzerinde yukarıdan aşağıya, üstü resimli beyaz bir naylonun örtülü olduğunu gördük…. Yanına gidip farkettik ki Atatürk evi restorasyona alınmıştı ve ziyarete kapalı idi…

bigali-koyu-10

Bir kez daha gelip yapılmakta olan değişiklikleri görmek için bu halin iyi bir şey olduğunu söyleyerek polyannacılığımızı da yapıp meydana doğru yeniden yürümeye koyulduk… Lodos Bigalı Köyü’nde de arz-ı endam eyliyordu ve köyün her tarafını donatan ay yıldızlı bayraklarımız her birinin önünden geçerken çırpılıp masanın üzerine açmaya hazır hale getirilmiş pürüzsüz örtüler gibi geniş geniş açılıyor, nazlı nazlı dalgalanıyordu.

bigali-koyu-7

Köyün tarihi-turistik özellikleriyle karşılaşmamız mümkün olmamış olsa da, bu Osmanlı yadigarı, bu kadim köyde dolaşmak ruha pek iyi geliyordu.

Bu gezinin amacı belki de buydu… Gezene bir şeyler öğretmek değil.. bir şeyler hissettirmek…

Zira böyle huzurlu yerlerde gezip durdukça insan, anlıyor ki aslında dünya huzurlu bir yer… Böylelikle, içini büyütüp büyütüp yaşadığı gezegen olgusuna kadar uzanıyor ve yeryüzü başta olmak üzere, parçası olduğu her şeyin değerini daha iyi anlıyor… Ruhun huzurlu ise, yaşadığın yer de, sen de huzurlusun… Bunu ayarlamayı becerdiğin an, yaşamın huzur buluyor. Ve ruhun diri, devinik, dinamik kaldığı an, bedenin de ona uyum sağlıyor.

Ne demiş sayın Camus; “Yolculuk bizi kendimize getirir.”

bigali-koyu-9

Ki yolculuk varılan yerin insana kattıkları kadar, varma sürecinin kattıklarıdır da… Yolda olma halleri bile başlı başına kazançtır, bir destinasyona ulaşıp ulaşmamanın ötesinde.

Bir yerde okumuştum… “Yolculuk yaparken her yere teşekkür et” diyordu… Bu sözün erdemini bilerek şükredip durdum ben de dönüşte hissettiğim mutluluk için bu geziyi vesile kılan rabbime ve yoluma çıkan her bir güzelliğe….

bigali-koyu-11

Not: Atatürk Evi ile ilgili eski blogumdaki yazıyı okumak, fotoğrafları görmek isterseniz burada… Müze ile ilgili yazı ve fotoğraflar ise burada…

yollarda içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 2 Yorum

Çiçek desenli 2017 takvimi

Bu yıl baharı daha bir özlemle bekler olduk. Neyse ki az kaldı… Yine renk renk çiçeklerle efsunlanacak dünya… ılıcık dokunuşlarıyla içimize hoşluklar salacak canım güneş… Şifalı kırlar, bahçeler, piknikler hep bizi çağıracak… hele bir de kuş sesleri karışmışsa kaçamaklarımıza hepten çıldırıp mest olacağız.

Hayali bile ne hoş…

İstedim ki o günleri beklerken bende boş durmayayım ve ruhum kadar çevremi de hazırlayayım bahar renkli günlere… Ve işte The Cottage Market’ın çiçek desenli takvim sayfaları ile karşılaşmışken bu sabah, “Hadi dedim Ruşyena, bu güzelim takvim sayfalarını print edip koy çalışma masanın baş köşesine…. ve git gel gülümseyerek seyreyle.” 🙂

Siz de sahip olmak isterseniz ilgili linkler bu postun en altında…

.

.

.

.

.

.

Takvim sayfalarının büyük boyutlu printedilebilir halleri burada.

Takvimin tamamını zip dosyası olarak pc nize indirmek isterseniz o da burada.

paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

Rengarenk (Girizgah)

Bir süredir renklerle iç içe olmayı seviyorum… Onları etrafımda görmek ruhuma iyi geliyor… Bunu belirlerken şu ya da bu renk diyerek tek boyutlu bakmıyorum… renklerin çokluğu ile meydana gelmiş; bir “çok renklilik”, “rengarenklik” hali bu.

Böyle çoklu bakınca bir karmaşıklık, karmançormanlık akla gelebilir. Tam tersi… bir uyum, bir harmoni, bir bütünlük söz konusu benim renklilik dediğim şeyde.

Bir düşünelim…. Ya dünyada renk diye bir şey olmasaydı?… Ya da her şey bir ya da iki renkten ibaret olsaydı?

Oysa algılarımızın netliği, kesinliği için gözümüzün görebildiği her şey renklerle bezenmiş. Işık dediğimiz şey de onların ortaya çıkıp, gözle görülür olabilmesi için aracı kılınmış. Ne ki, bazı canlıların renkleri hiç göremediği, bazı canlıların da ancak birkaç ısıl rengi ağılayabildiği bilim insanlarınca kanıtlanmış durumda… Ama insan türünün göz yapısı –sağlık problemi olmadığı sürece- renkleri seçebilmek, görebilmek, görüntüleri renklerle algılayabilmek üzere programlanmış. Öyle ki insan, çevresinde gördüğü renkleri baz alarak gün gelmiş birbirinden muhteşem sanat eserleri ortaya çıkarmayı başarmış. Zira aksi olsaydı, yani dünyada renk diye bir şey olmasaydı onu içselleştirip tasarıma-üretime-yaratıma da dökemeyecekti insan…

Varoluş serüveninde renklerle bir arada olması önemliydi demek ki…

Günlük ve sıradan yaşamlarımızda karşımıza çıkıp bizi etkileyen her şey; bizde enerji oluşmasına ve hayalgücü  tetiklenmesine sebep olur. Renkler de bunlardan biridir. Doğada var olan her şey renklerden ibarettir. Dolayısıyla görme ve hissetme açımızı geniş tuttuğumuzda renklerin bizlere çok şey kattığını ve çok şey hissettirdiğini fark edebiliriz.

Ve hatta hayata daha pozitif, daha objektif ve çok boyutlu bakabilen insanları tanımlarken “renkli kişilik” gibi tanımlamalarımız vardır. Banal, sıradan ve sıkıcı hallerden uzaktırlar, çevrelerine yaydıkları pozitif enerjileri vardır, eşyaları-giysileri ve yaşam tarzları ile aykırıdırlar, birikim ve becerileri diğer insanlara oranla daha fazladır. Kimileri bu renkli olma halini çok çok uç noktalarda uygular ve yaşar iken, kimileri içinde bulundukları toplumda kabul edilebilir ölçüde bırakmışlardır. Yine de fark edilirler. Çevrelerinden aldıkları enerji ve hayalgücünü içselleştirip biçimlendirerek tekrar çevrelerine yaymaktadırlar… bu yüzden farklıdırlar… Ve belli kalıpları, klişeleri yoktur. Çok boyutlu düşünmeye yatkındırlar.

İnsanın renkliliğine olumlu göndermeler yapan bu “çok renklilik” ve “rengarenklik” hali demek ki iyi bir şeydir. O halde renklerle bir arada olmaya önem ve özen gösterilmelidir. Peki bu nasıl gerçekleşecektir?

zigon

Ben bunu yaşamımda uygularken, baktığımda içime huzur veren, gözümü-gönlümü okşayan renklerle bir arada olmakla yola çıktım. Koyu renklerle bir arada olmak istemiyordum….. ve renklerin canlı.. ama koyu değil, açık tonlarını evimde görmek istiyordum. Dolayısıyla siyah, kahverengi, lacivert, koyu bordo/mor gibi renkler hariç, her renkle bir arada olmam mümkündü. İstemediğim renklerden bir şeyler yaşamımda mecburen olacaksa da kapsayacakları alan mümkün olduğunca az ve küçük olmalıydı.

Sevdiğim renkleri yaşamıma kattıkça, bu “çok renklilik”te kendiliğinden bir uyum, bir harmoni, bir bütünlük oluştuğunu da gördüm. Kalp gözü kendine en iyi gelen düzeni de yine kendi sağlamayı biliyordu.

Renklerin önemini fark eden insan doğaya, dolayısıyla da dünyaya başka gözle bakacaktır. Bir yaprağın her mevsim değişen hali, gün boyunca parlak beyaz görünen güneşin batma sürecinde pembeleşip kızarması, kanatları açıkken bambaşka renkler ve desenlerle bezeli olan bazı kelebeklerin kanatlarını kapattıklarında üzerlerinde bulundukları doğa örüntüsü ile aynı hali almaları, tıpkı bukalemunların bulundukları ortama renk ve desen anlamında uyum sağlamaları gibi… daha pek çok değişim-dönüşüm, somut ve sıradan bulduğumuz/gördüğümüz renklerin dünyamızda ne kadar önemli ve dikkat edilesi olduğunu sermektedir gözler önüne. Renkler her şeyden önce doğal dünyanın sahip olduğu inanılmaz, muhteşem ve mucizevi kitlesel iletişim araçlarıdır. İnsan da dahil olmak üzere tüm canlılar renkler sayesinde bağ kurabilmektedirler çevreleriyle… Ve etkileşim içine girip yeni yeni şeylerin hayat bulmasında, gelişip büyümesinde, değişip dönüşmesinde en büyük etmendirler.

O halde renklere mümkün olduğunca hayatımızda yer verilmeli.. dayatma bilgilerle değil, bu yolda en çok kalp gözü ile gidilmelidir.

Zira renklerle bir arada olmak iyidir!

rengarenk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 3 Yorum

Kırlarda (Girizgah)

Büyüklü küçüklü bir dolu şehirde yaşadıktan sonra Gelibolu’ya yerleşiyor olmamız ruhumda nasıl bir darlık yaratmış, bir cenderenin içine tıkılıp kalmışlık hissiyle nasıl kuşatmışsa beni, benliğimi… ilk 9 ayı çok zor geçirdiğimi hatırlıyorum. (Kayseri gibi büyük bir şehirden sonra Keşan’a taşındığımızda da aynı şey olmuştu ama oradaki yıllarımız sayılı idi, görev süremiz dolunca kurtulacaktık.. )

Bu yaz Gelibolu’da onuncu  yılımız doluyor… Dile kolay… adına cendere dediğim yerde koskoca on yılım geçti!

Düşünüyorum da… Kendimi kırlara, ağaçlara… çayırlara, çimenlere… deniz kenarlarına, dere boylarına… tepelere, bayırlara atmasaydım yine de genişlemeyi başarabilir miydi tıkılı kaldığım daracık alan?…Kırsalla ilgili pek cahil olmam da büyük lütufmuş ruhuma… Ah kırlar!…ah  doğa!… ah değişimin dönüşümün binbir türlü hali!… ah insanı şaşırtan, aklını başından alan, enteresan, gizemli, büyülü dünya!… Öyle ki zihnim kalabalık şehir koşturmacalarının kayıt olduğu film şeritlerinin kaotik görüntülerinden arınıyor, yeni tanıştığı durağan ve yalın dünyanın getirdiği farklılıklara yer açıyordu artık. Ve onları depolamayı, en sıkıntılı zamanlarda gün yüzüne çıkarıp mutlu olmamı sağlamayı da pek iyi başarıyordu.  Kırlardan kopuk, evde-işte geçirdiğim günlerde gözümün önüne yalnızca yeşiller, maviler, renk renk çiçekler, otlar, böcekler, ağaçlar, dereler, tepeler ,  şahiti oldu(ruldu)ğum güzellikler geliyor; sağalıyor, düştüğüm yerden daha çabuk kalkıyor, dengemi daha kolay buluyordum.

kirlarda-girizgah-6-editliAçıkçası hiç beklemediğim bir şekilde, bir kapı açılıvermişti önümde ve ben o kapıdan bambaşka bir dünyaya  doğru yol alıyordum, yeni şeyler keşfederek ve her keşifle bambaşka hisleri içimde yeşertip büyüterek…

Bugün daha iyi görebiliyorum ki; bu yeni yolda, aslında küçük bir ilçede yaşamanın mümkün olabilirliğine alış(tırıl)ıyormuşum ben.

Beni benden alan, adına “kırlar” dediğim yerler öyle yerlerdi ki, sevinçle dolmama vesile olacak bir şeyler bir yerlerden göz kırpıp duruyordu hep… Duyduğum seslerde masalsı bir tını vardı… Durup durup kulak kesiliyordum…

“Dinle” diyordu… “Dinle, bak sana neler anlatacağım!”

O duyuşların getireceği hazzı öngörüp heveslenerek, bana sesini duyurmak isteyen her şeyi olabildiğince açık, olabildiğince net duyabilmek için her şeye kulak kesiliyordum.

kirlarda-girizgah-12-editli

Gel gör…. Bunları keşfetmem çok kolay olmamıştı. İlk sonbahar ve ilk kışı nasıl sıkılarak, nasıl bunalarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Sık sık ağlama krizleri geçiriyordum. Bir taraftan kızımın olabildiğince bağımsız ve özgür bir yaşamı olsun isterken… bir taraftan da onunla artık ortak bir hayatı paylaşamıyor oluşum çok koyuyordu bana. (Eskişehir’de üniversite okuyordu çünkü)  Yeni tanıdığım insanlarda bir soğukluk, bir bencillik, bir negatif haller vardı ki, sınırlarımdan içeri bir adım dahi atmalarına zerre kadar izin vermiyordum. Birkaç kişiyi arkadaş edinmeyi denesem de, benim için arkadaşlıkta esas olan ve arkadaşlıkları pekiştirip besleyen niteliklerin onların yaşamlarında yer almadığını görünce… suistimale uğrayıp üzülme olasılığıma karşı, kalkanlarımı kuşanıp duvar örerek gardımı almaya çalışmıştım.  Yalnızlık ve kimsesizlik kavramları kendi anayurdumdan bin kilometreden fazla uzakta olduğum bu yerde daha büyük daha güçlü anlamlar kazanıyordu günden güne… Kocacık vardı neyse ki… 17 yaşında aşık olup 20 yaşında evlendiğim…. yüzde yirmi haliyle zor, zaman zaman bunaltıcı olsa da… yüzde seksen haliyle çok çok sevilesi adam…

Görevi nedeniyle 30 yıldır uzak kaldığı memleketine yeniden dönmüş olmaktan mutluydu o… Tüm eksikliklerine, yoksunluklarına rağmen hiç de zor gelmiyordu bir ilçede yaşamak… Ya da şikayetlenip beni daha da mutsuz etmekten çekiniyor olmalıydı ki, karakter olarak memnuniyetsizliğe müsait biri olsa da.. benim alışmam, kabullenmem için kendini tutuyor, bunaldığım, daraldığım her anda çözümcül bir yaklaşımla yanımda yer alıyordu.

kirlarda-girizgah-10-editli

Hiç unutmuyorum…

2007 nin 25 Haziran’ı idi yeni hayatımıza merhaba dediğimiz gün… Harıl harıl koli açmakla meşguldük… Aç, yerleştir, yığını azaltabildiğin kadar azalt, düzeni kurabildiğin kadar kur… yeni günlerin modu buydu. Temmuz sıcakları bastırmıştı, hala yerleşmekle meşguldük… Çarşının üst tarafında olan yeni evimizden çıkıp “hiç olmazsa çarşıyı şöyle bir dolanalım” dediğimiz pek daraltılı anlardan sonra, on dakika gibi sürede bu işi tamamlayıp bu kadar kısa sürede bu işi tamamlamış olmaktan bir kez daha daralarak, biraz da iskelede oyalandıktan sonra, çaresiz eve dönüyorduk. Çarşı denen yer; kısacık, daracık bir caddeydi ve sıradan şeylerin satıldığı, çoğu şeyin de bulunamadığı sıra sıra, küçük küçük dükkanlardan ibaretti. Görsellik ve albeni anlamında oldukça vasat, hatta vitrindeki şeylere bakılırsa döneminin çok gerilerinde kalmış bir hali vardı.

kirlarda-girizgah-11-editliPazar’ı dört gözle bekliyordum. Atlayıp otomobilimize her defasında bambaşka bir köşesini keşfetmek üzere kocacık ve ben… ve sevinmeye, sağalmaya, çocuklar gibi şen olmaya hazır ruhum… düşüyorduk yollara…

Ev işlerine tamamen odaklanacağım tek boş günüm olan Pazar, bu kimliğinden sıyrılıp kır-bayır dolaşma gününe dönüşüvermiş… dört gözle beklenen “biricik tatil günüm” oluvermişti birden… Kahvaltı sonrası zorunlu ev işlerimizi çabucak halledip.. kocacıkla, atıyorduk kendimizi kırlara…

kirlarda-girizgah-14-editliBen, “şehir insanı”ndan “kasaba insanı”na evrilirken, yaşamımda eksikliğini duyduğum şeyler de –hepsi olmasa dahi çoğu- kendince çözümünü buluyordu bu arada. Alışveriş merkezleri başta olmak üzere, mağaza gezip vitrin bakma.. çarşıları, dükkanları doya doya dolaşıp gözümü gönlümü doyurma isteğim, yerini kırlara koşmaya bırakmış, o hazzın kat be kat fazlasını kırlarda bulur olmuştum. Büyük alışverişler, kapsamlı hastane işleri gibi zorunlu ihtiyaçlar için soluğu Çanakkale’de, Tekirdağ’da alıyorduk… Keşan dahi bu on yıl içinde hayli gelişmiş, pek çok ihtiyacımızı karşılar hale gelmişti. Gelibolu’da eksikliğini duyduğumuz her ihtiyacımızı oralardan karşılıyorduk. Bir taraftan iyi oluyordu, elimin altında olmadığı için bu gelişmiş yerlere gittiğimde, vitrindeki nefis bir pastayı yalanarak izleyen çocuk gözüyle bakıyordum her şeye… an’ın değerini anlıyor, keyfini çıkarıyordum. Çok sevdiğim sinema, tiyatro, sergi gibi aktivitelere katılmam pek mümkün olmasa da, film izleme zevkimi en azından internetten gideriyordum. Örgü örmek, blog yazmak, fotoğraf çekmek gibi yeni uğraşılarım da olmuştu. İnternet zaten bir deryaydı. Gelişim-öğrenim ve bilgilenme adına dağarcığıma katmak istediğim ne varsa zaman ayırmaktan kaçınmıyordum.

kirlarda-girizgah-2-editliEn önemlisi de; gezindiğim kırlarda, dünyanın bambaşka hallerine tanık oluyor, hayretler içinde kalıyordum. Ne ki, yeryüzünde olan her şeyin “varoluş serüveni”nde sistematik bir düzen vardı ve ben her birini keşfettikçe ne kadar eksik, ne kadar bilgisiz olduğumu ve aslında dünyanın okumayı bilene apaçık bir kitap olduğunu keşfediyordum.

Misal… çobanların otlasınlar diye kırlarda dolaştırdıkları hayvanların beslenme safhasının bile sistematik bir düzeni vardı. Yemyeşil ekinlerin olduğu tarlaların içinde gezinseler bile eğilip otlanmıyorlar, kimselerin işine yaramayan, yol kenarlarında öylesine kendiliğinden çıkmış makimsi otlarda arıyorlardı nasiplerini… Ve dahi bu otları yerken bile köklerinden kopararak değil, dişleriyle, tıpkı budar gibi, üstten üstten, sanki bir boyda kesilmişçesine öyle muntazam öyle hesaplı kesip yiyorlardı. Çünkü onları tasarlayan güç, insanın kendine yemek olsun diye ekip biçtiği arpa-buğday-çavdar gibi ot görünümlü ekinlere öyle bir tat vermiş, bu hayvanları o tada karşı öyle bir programlamıştı ki, yemyeşil tarlalar oldukları gibi kalıyor, dokunulmuyor, bu otçul hayvanlar nasiplerini azcık da olsa kıyıda köşede kalmış, damak tatlarına uygun başka otlarda arıyorlardı. Ve yine öyle düşünülerek hesaplanmıştı ki bu beslenme meselesi,  hayvanlar bu otları yerken köklerini kurumasına sebep olacak biçimde koparmıyor.. güçlenip yeşersin diye budar gibi, bir süre sonra yeniden çıksını hesaplar gibi  yiyorlardı.

kirlarda-girizgah-13-editliDoğada öyle enteresan, öyle gizemli, öyle büyülü haller vardı ki, onun insana katacağı şeyleri şehir yaşamındaki hiçbir şey  vermeye muktedir değildi.

Görüyor, dinliyor, hissediyor, öğreniyor, dinleniyor, diriliyordum .

Benim evim kırlardı!

dünya bir kitaptır, kırlarda içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Mutluluk Her Yerde -1 (Mutluluk Kelebektir)

Hooop dolaptan çıkarıp tarhana kavanozunu, göz kararı döküyorum tencereye… üzerine yine göz kararı su… iyice yumuşasın diye beklemeye bırakıyorum… Sağ elim fırının düğmelerini ezbere çevirip geriye çekilirken sol ayağım ekmekliğin önüne yetişmiş oluyor. Beş ya da altı dilimi küp küp kesip pişirme kağıdı serdiğim tepsiye yayıyorum. Fırın da ısınmış bu arada… kapağını açıp sıcacık koynuna bırakıveriyorum tepsiyi. Sırada az önce tencerede bıraktığım su ve tarhananın çorba için hazırlanması var. Biraz sıvı yağ, nane, tuz… yine her şey göz kararı… Tencereyi ocağın yüksek ısılı gözüne oturtup şimşir kaşığımı sağ elime alıyorum. Bundan sonraki tüm işim pişinceye dek sürekli karıştırmak… Çoğunlukla dilime çok sevdiğim kısık sesli bir melodi yapışıyor… kaşık tencerenin içinde ne kadar dönüp duruyorsa söylediğim parçanın sözleri de yeniden yeniden yeniden dilimde dönüp dönüp duruyor. Ve başlarken hiç bitmeyeceğini sandığım karıştırma işlemi bir kez daha son buluyor, çünkü çorbamın göbeği löp löp yapmaya başlamış oluyor ve bu löpler tencerenin yüzeyindeki danslarını dışarılara da taşırmak için can atıyor. Hemen o anda kapatıyorum düğmeyi…Mis kokulu çorbayı kepçe ile alıp kaselere boşaltıyor.. ardından kaseleri pencere kenarına soğumaya götürüyorum. Minik küp ekmeklerim de istediğim kuruluğa gelmiş oluyor bu arada… Zira rengi kopkoyu olsun istemiyorum… öyle olmak için iyice kızarırken çünkü tadı da acılaşıyor. Hafif kızarıp epeyce kurumuş olması  ideal kıvam… Çorbalar soğurken pencere kenarındaki küçük masayı hazırlıyorum. Ne zaman tarhana çorbası pişse bizim evde.. dışarıda buz gibi bir kış havası ve hatta bazı günler şiddetli yağmur, lapa lapa kar bile oluyor.  Ve aslında bu çorbayı tam da bu havalar çağırıyor.

İşte böylesi anlarda…  Mutluluk kelebekleri de pır pır kanatlanıp içimizde uçuşuyor.

tarhana-corbasiMutluluk; sevgiyle ve neşeyle yapılmış bir kasecik sıcacık çorbayı, sevdiceğinle birlikte hoş sohbetler eşliğinde kaşık kaşık içmede … her kaşıkta ağzına dağılan nefis tatla bir süre sonra bulunduğun yerden anılar diyarına geçip kendini Yeşilyurt sokaklarında buluvermede, bir vakit oralarda mutlu mesut dolanıp bir dolu anıyı tazeledikten sonra içi kıpır kıpır bir halde yeniden sofraya dönmede… Aklında kalan hoş detayları yeniden dillendirmede… özlemle yad etmede…

flamingolarMutluluk; yine soğuk bir kış günü.. günlerdir evde tıkılı kalmışlıktan da hayli bir sıkılmış iken.. otomobile atlayıp amaçsızca gezindiğin bir anda.. hiç olmayacakları bir yerde… tuzlu deniz suyuna başlarını daldırıp yakaladıkları kabuklularla karınlarını doyurma telaşı içinde olan sevimli bir flamingo sürüsüne rast gelmekte…

(Onları fark ettiğim andaki sevincimi tarif etmem imkansız. Birkaç köy yolunda gezinip kır havası soluduktan sonra tam eve dönecekken kocacığın “Hadi Bolayır Altı’na gidelim” demesi ile direksiyonu az ilerideki sapaktan sola kırmış, deniz kenarındaki toprak yoldan tıngır mıngır ilerlemeye koyulmuştuk.  Derken ötelerdeki kıpırtıyı fark ettim… “Orada bir şeyler var.. Orada bir şeyler var..” söylemimle kıpırtıya doğru yöneldik… Gelibolu’da, hele ki deniz kıyısında göreceğimiz hiç aklımızın kıyısına gelmeyen… son yıllarda yastıklara, kupalara, giysilere, başka bir dolu ev ve mutfak eşyasına ilham olmuş flamingolar.. en güzel, en gerçek halleriyle az ötemizde, hem de denizin içinde, başlarını suya sokup ağızlarına aldıkları şeyleri tıkınır vaziyette, şeker mi şeker, sevimli mi sevimli bir halde öylece duruyorlardı. Yaklaşsak uçarlar mıydı? Fotoğraf makinesini ayarladıktan sonra otomobilden inip yerde çömelir vaziyette ilerledim yanlarına… Fark ettikleri anda denize doğru yürümeye başlamışlardı ama uçmaya kalkışmamışlardı. O andan itibaren içimdeki heyecan ve sevinç patlamalarını bastırıp daha sakin daha yavaş bir halde yaklaştım. Çoktan seyredalmıştım bile… Kocacığın “renklerini fark ettin mi, bazıları pembe” seslenişi ile henüz doğru düzgün fotoğraf çekmemiş olduğumu fark ettim… Deklanşöre basmayı dakikalar sonra akıl edecektim…)

Mutluluk; hiç aklında yokken rast geldiğin bu güzellikle büyülenip içinde bir dolu kelebeğin havalanıp kanat çırpışını hissetmekte… içinin pır pırı ile an’da donup kalmada.. aklını devre dışı bırakmada… bu hallerinden de müthiş bir keyif almada…

kar-kapli-bankMutluluk; hasta olduğun günlerde lapa lapa yağan karla buluşamamanın hüznünü taşırken toparlanıp kendine geldiğin bir vakit, bir sabah uyandığında yeniden kar yağdığına tanık olduğun anda, sarınıp sarmalanıp  kendini derhal sokaklara atmanda… gördüğün güzelliklerin hangi birini çekeceğini şaşırıp.. oradan oraya koşmanda… henüz senden önce kimselerin ayak basmayıp el sürmediği güzellikleri gördükçe kendinden geçip heyecanlanmanda… etrafını saran bembeyaz örtünün her haline bakıp bakıp için için coşmanda…

kis-keki-1Mutluluk; uzun kış gecelerini bol baharatlı, balkabaklı bir kış keki ile daha da katlanılası, şenlikli-neşeli vakitlere dönüştürme telaşında… buram buram tarçın ve yeni bahar kokan, tadı da nefis mi nefis bu keki, fotoğraflarda ölümsüz kılmak üzere kış ganimetlerinle özene bezene süslemede… süslerken aklından hoş ve güzel şeyler geçirmende… için için gülmende… gülümsemende… yemende değil de, en çok da yapmanda, seyretmende…

kalansoMutluluk; son bir yılı yalnızca yeşil yaprakları ile geçirmiş ve çiçekleneceğine dair de hiçbir belirti vermemiş olan kalanşomun üstünü minik minik tomurcukların sardığını görmemde bir gün… sonra gidip gelip takibe alıp başka bir gün  ise o tomurcukların pıtır pıtır patladığına, yeşillerin üzerini sarı sarı, mini mini çiçeklerin kapladığına tanıklık etmede…  Bebeğini kucağına henüz almış anneler kadar sevinmede… (Hele ki o çiçekler öyle merakla, öyle heyecanla beklendiler ki…)

nikon-d7200-newtoyMutluluk; yaklaşan doğum gününün  Ocak ayının bitmesine  az bir zaman kalmış olduğunun da bir göstergesi olduğunu hatırlamakta …  dolayısıyla bahara şunun şurasında ne kaldığını düşünmekte… kırların yine yeniden renk renk çiçeklerle dolacağını, ağaçların gelinliklerini giyip en süslü halleriyle salınacağını, havanın daha da ısınacağını düşleyip sıcacık, tozpembe hayallere dalmakta… Ve mutluluk; doğum günün geldiğinde kocacığın hediyesi ile sevinçten havalara uçup çocuklar gibi şen olmakta… Özellikle çiçeklerin detay fotoğraflarını daha da derinlikli çekebileceğini keşfedip bir an önce kırların çiçeklerle dolmasına dair safiyane hayallere dalmakta…

eski-evMutluluk; güneşli bir günde kendini Osmanlı’dan kalan mahallelere atıp yeni fotoğraf makinenle dış-çekim denemeleri yapmakta… Önlerine otomobil parkedilmemiş evleri gördükçe sevinçten havalara uçmakta… deklanşöre bastıkça basmakta…

16244396_1280496715390766_1575328627_n2Mutluluk; dünyanın başka başka yerlerinde senin için zaman ayırıp doğum günü kartları hazırlayan birilerinin olduğunu bilmekte… vefalı insanların varlığından kesmediğin ümitle, arayıp soran her arkadaşına  teşekkür etmen minnetle…

watching-movieMutluluk; evde olduğun günlerde ve uzun kış gecelerinde istekle ve heyecanla üstüste bir dolu film, bir dolu dizi izlemede… Dünü, geçmişi ve hatta içinde bulunduğun günün bütününü unutup yalnızca an’da kalmada… ve unutup her şeyi içine daldığın ekranda kaybolmada… Zira ruh ve beden ikilisi bazen dinlenmeyi salt bu halde bulmada… ve mutluluk; bu ikilinin isteği üzre yan gelip yatmada, yayıldıkça yayılmada.. günlerce, haftalarca…

orkideMutluluk; artık yaşamından ümit kestiğin iki soluk yeşil yapraktan ibaret orkidenin bir anda boyuna uzayan bir dal verip bir süre sonra o dalın ucunu –tıpkı eskiden olduğu gibi- bembeyaz çiçeklerle donattığını görmende… Ve sevmende bu bebek çiçekleri tüm kalbinle…

cuhalar-1-editliMutluluk; aylardır tezgah açmayan Pazar çiçekçilerinin bir Salı sabahı tezgahlarını, renk renk çuhalarla doldurduklarına rast gelmekte… “en güzel” ünvanını sarı çuhalara verip 5 TL. gibi komik bir rakama tam 4 saksı çiçeği kapıp sevinç içinde eve gelmede… daha gördüğün anda içini kıpır kıpır eden bu güzelliklere baldan tatlı diller döküp renk renk kovaların içine aldıktan sonra baktıkça neşeleneceğin köşeler hazırlamada…

Ve bu köşeye bakıp neşelenmek her defasında…

yeni-orguMutluluk; bir süredir uzak kaldığın hobinle yeniden yakınlaştığını hissetmekte… Aylardır kapısını açmadığın yüncü dükkanına koşup heyecanla yeni ipler seçmekte… Hele ki öreceğin şey kendineyse… ve çok isteyip de elinin bir türlü gitmediği ise…

Şevkle yeni bir işe başlamak mutluluk!…

20160131_092045Mutluluk; çuhalardan sonra baharın habercisi nergislerin de Pazar tezgahlarında yerlerini aldıklarını görünce havalara uçup mal bulmuş mağribiye dönmekte… Şu minicik bir demet nergisin salona doldurduğu kocaman, kesif, keskin kokuyu her nefeste derin derin içine çekip salonda kalmak için bahaneler üretmekte…

Hele ki bahara olan özlemim iyice kabarmış, ev içine tıkılı kalmış olduğum günlerden sıkılmışlığım dilime vurup arsız arsız ayyuka çıkmış iken… Geçmişten hoş kareler getirip gözlerimin önüne seriyor, ruhumun sakinleşip ehlileşmesine vesile oluyor ise…

martilar-1Mutluluk; rüzgarın deli gibi esmekten yorulup  bir süreliğine inzivaya çekildiği günlerde kocacıkla elele tutuşup sahili boydan boya turlamada… Mest olmada; dalgaların şırıltısında… martıların bebek sesli çığlığında… balıkçı teknelerinin homurtusunda… geçip giden otomobilin ruhu o anlık saran nostaljik radyosunda… denizin dalgalanan suyunda… havanın kadife yumuşaklığında… gökyüzünün adına yakışır gök mavisinde…  toprağın tatlı kış uykusunda… kayaların balıkçıllara ve martılara ev sahipliği yapışında… var olduğunu ve yaşadığını… ve en çok da dünyanın aslında güzel bir yer olduğunu hissettiğin o kısacık izole anda…

Mutluluk; diğer martıların aksine fotoğraf makineni görüp de korkup kaçmayan şu iki sevimli şeyin yandan yandan ne yaptığını dikizleyerek sanki poz vermek ister gibi, görüş alanına doğru yürüyüp sergilediği dostane duruşunda… ve pek meraklı bakışında…

kelebeklerMutluluk; mutluluk denen şeyin tıpkı bir kelebeğe benzediğini keşfetmende… peşine düştüğünde uçup gidebilecek kadar uçarı ve acımasız iken hiç olmadık zamanlarda gelip birden bire içine doluşan… farkındalığını artıran… ruhunu huzurla dolduran…neşe katan… iyi yapan… muazzam bi şey olduğunu ayırt etmende…

Ve aslında o kelebekler her yerde…

Bu satırları okuyan sevgili okur, sen de mutluluğu arıyor musun? Kendi kelebeklerinin peşine düş ve hadi sen de derle!

mutluluk her yerde içinde yayınlandı | Tagged , | 5 Yorum

“Mutluluk Her Yerde” üzerine… (Girizgah)

Özellikle şu yeni kuşağın ben merkez”ciliğine, “hep bana”cılığına ve “bana ne”ciliğine bakıp düşünüyorum da… kendi çocukluğum en tepe noktasında yaşamış “paylaşımcılık” ve “iyiliksevercilik” denilen şeyi…

İkiz kardeşimin olması önemli bir etkendi belki… ergenlik dönemimize dek her şeyimiz ortaktı, hatta cinsiyetlerimiz farklı olsa bile benzer kıyafetler giyerdik… O vakitler “tom boy” halimle, erkek kardeşimin yaşamındaki erkeklere ait oyunlarda ve seçimlerde hayli yer açabiliyordum kendime… Arkadaş çevrem genişti… herkesle iyi anlaşıyordum… İyi çocuklardık… Kimse kimseden bir şeylerini kaçırmıyor, saklamıyordu. Böylece “bu benim, bana ait” gibi bir hissiyat da gelişmiyordu sanırım kendiliğinden… Tüm bunlardan öte anneler paylaşımcılığı ve iyiliği esas alırdı çocuklarına öğütlerinde, yol göstermelerinde… Oyuncaklarımı, okul materyallerimi, kalem kutumdaki her şeyi, uğraşıp didinip kendi çabalarımla yaptığım ev ödevlerimi yapmayan/sahip olmayan arkadaşlarımla paylaşmakta ufacık bir iç sıkıntısı hissetmezdim hiç.

Evin en çok bakkala, kasaba, fırına gönderilen çocuğu bendim… Yetmez, ihtiyacı olan komşular için de ayrıyeten giderdim. Bir günden bir güne de “hep beni yolluyorsunuz” diye şikayet etmek aklımın ucundan geçmezdi. Ve hatta ilkokul dördüncü sınıfa geldiğimde yeni bir görev de almıştım komşunun yardımsever çocuğu olarak… Eşleri Almanya’ya çalışmak üzere gitmiş, okuma yazma bilmeyen üç yeni gelinin eşlerine mektup yazıcılığına atanmıştım bir anda. Kayınvalideleri evden kısa bir süreliğine uzaklaşmış bu yeni gelinler ya bahçe duvarından seslenir, ya kapıyı-pencereyi tıklatır, “hadi gel kocama mektup yazalım” diye beni çağırırlardı. Yemek yiyor da olsam, ödevlerimin içine gömülmüş de olsam.. annem, “hadi kızım! yazık, kayınvalideleri yokken git, gelinlerin mektuplarını çabucak yaz, gel” der, bu asli görevimi layıkıyla gerçekleştirebilmem için beni hemen koşullar, işimin başına gönderirdi. On mu, onbeş mi… kaç olduğunu hatırlayamadığım uzun uzun yıllardan sonra hamile kalmayı başarmış ancak düşük tehlikesi sebebiyle sürekli yatması öğütlenmiş S. Ablaya da yazıktı. Evinde yavrusuna iş yaptırmaya kıyamayan annem komşu S. Abla söz konusu olduğunda “yazık kızım, hadi git iki bulaşığını yıka, evini derle topla, ihtiyacını gör, gel” derdi. Evine bazı günler misafirliğe gittiğimiz yakın akraba N. Abla da kalp hastasıydı… ameliyatlıydı… yazıktı… “yeyip içtikten sonra… hadi kızım, şu iki bulaşığını yıka, bahçesini süpür, ötesini berisini toparla” derdi annem…  Birinin bir şeyi mi alınacak, çocuğu ödevini mi yapamamış, akılda fikirde olmayan bir işi mi düşmüş… yazıktı… O “yazık” sözcüğü anahtar sözcüktü. Birileri acıklı ve acınılası ise, mutlaka yardım etmek gerekirdi.  Paylaşımcı, iyiliksever ve yardımsever olmak mühim ve kutsal bir işti çünkü.

İşte bu ahval ve şerait üzerine, içinde kıskançlığın, bencilliğin, bana neciliğin zerresi olmayan, dünyayı kendi gibilerden ibaret sanan bir kız yetişiyor, ihtiyacı olan her kimle karşılaşıyorsa mutlaka yardım etmesi gerektiğini zannederek bir şekilde yardım elini uzatmaya çabalıyordu. Derken 17 yaşına geldi ve üniversite eğitimi için yuvadan uçtu. Kaldığı yurttaki her kız kendi gibi başka başka yerlerden gelmişti ve pek çok ortak noktaları vardı. Oradan buradan duyduğu komünizm güzellemeleri o yıllarda içindeki paylaşımcı, iyiliksever kızın aklını çeliyor, bu toplulukla birlikte komünal bir yaşamı pek ala da gerçekleştirebileceğini söylüyordu. Şahsına özel dolabının kapısını kilitli tutmayı reddediyordu daha ilk günden… Onun eşyaları herkesin eşyaları idi ve dileyen -kullanıp yeniden getirmek üzere- izinsizce alıp kullanabilirdi. Alıyorlardı da… Tıp Fakültesi’nde  okuyan Iraklı bir kız yurt hayatından sıkılıp eve çıktığında, bu paylaşımcı kızın annesinin gurbet ellerde hasta olmasın diye verdiği halis yün battaniyeyi yeni evine alıp götürmüştü bile. Ders kitapları, makyaj malzemeleri, romanları gidiyor, bazıları geri dönse de bazıları sırra kadem basıyordu. Bir gün babasının kitaplığından özenle indirdiği ve kaybetmemesi için sıkı sıkı tembih ederek verdiği, kırmızı deri kaplı, kocaman, kapkalın Red House sözlüğünün yerinde yeller estiğini gördü. Bir başka gün yeni aldığı konversleri uçmuştu. Bir arkadaşı ödünç aldığı kazağı çabucak kurusun diye ütülemiş, içine üç Ruşyena’nın sığacağı genişliğe getirdikten sonra minicik bir özürle geri getirmişti. Bir sabahsa artık en sarsıcı şamarı yiyecekti; Dersi öğleden sonra olduğu için gece geç yatmış, ertesi sabah da geç uyanmıştı. 6 kişilik yurt odasında kimsecikler yoktu… başını pencereden uzattı… her taraf bembeyazdı… kalktı, lavaboya gitti, yüzünü yıkadı, pencereden kar’ı seyretti. odasına döndüğünde ranzasının ayakucunda askıya asılı durması gereken kabanının orada olmadığını fark etti. Odanın her tarafını aradı, yoktu.. koridordaki diğer odalara girip karşılaştığı kimselere sordu, kimseler görmemişti. Okul vakti geliyordu, karlı bir güne uygun olmasa da en kalın montunu üstüne geçirip okuluna gitti. Döndüğünde kabanı askıya asılı vaziyette, olması gereken yerde duruyordu. Oda arkadaşı Ö. de odadaydı … Sabah kalktığında kabanını bulamadığını söyledi. Ö. sonunda ödünç aldığı kabanı sahibine söylemeyi hatırlayıvermiş olmalı ki, açıklamasına başlayabildi. Kızını görmek amacıyla Adana gibi sıcacık yerden hırka ile gelmiş olan annesine mecbur kalıp giydirmişti, bu soğukta kadıncağız o hırka ile çok üşürdü. Annesini akrabalarının evine bıraktıktan sonra kabanı da alıp getirmişti zaten!

O an iyi bişey oldu… Bu paylaşımcı, komünalci düşüncenin pek de matah bişey olmadığıyla ilgili farkındalığa doğru bir pencere açabilmiştim neyse ki…

Tam o günlerde, yurt müdürümüz, kaldığım katın ofis katına çevrileceğini, o katta kalan bizlerin de surların dibindeki Trafik Bahçesi’ne bakan yeni yurdumuza taşınacağımızı  duyurdu. Bu bir dönemeç oldu… Farkındalığımın diğer adımlarını atmamı kolaylaştıracaktı. Birkaç gün içinde taşındım… Artık dolabımı kilitliyor, başta ders notlarım, kitaplarım ve romanlarım olmak üzere kişisel eşyalarımı herkeslerle kolay kolay paylaşmıyor, ancak kendim vermek istersem öyle veriyordum.

Yine de insanların eşit olduğu gerçeği.. aklımın bir köşesinde… insana ait özelliklerin en üst sırasında, en sağlam biçimde asılı duruyordu. Kimse kimseden farklı değildi ve tüm insanlar eşitti!

Eşitliğe olan bu inancım, hala ve bugün, o günlerde hissettiğim kadar masum bir gerçeklikle devam etmekte. Bu kavramdan anladığım şey ise temelde paylaşımcılığı barındırıyor. İfade edebilirsem, şöyle düşünüyorum; tüm insanlar eşit… kimse kimseden farklı ya da ayrıcalıklı değil… o sebeple iyi ve güzel olan her şey, her insanı bulmalı ve her insana ait olmalı!

cuha-1

Yaşam tecrübelerim komünal anlamda bunun gerçekleşemeyeceğini öğretmiş olsa da, iyi ve güzel şeyin dağılması/yayılması konusunda düşüncem hala aynı… Hakların ve seçimlerin dağılımı söz konusu olduğunda kimse kimseden ayrıcalıklı olmamalı.

Ellerindeki bir örgü modelini ya da yemek-pasta tarifini isteyenlere vermemek için takla atan insanlar vardır mesela… bunu hiç anlayamam… icat-keşif-yaratım gibi patenti alınabilir şeyler dışındaki, özellikle düşünce, eylem tabanlı, insanları iyiye güzele sevkeden davranış ve söylemlerin sahiplenilmesini, sır gibi saklanmasını da anlayamam mesela…

Bir gün, bir keresinde, bir blogger yanılmıyorsam Zara’dan aldığı kot eteğini giyip bir bankamatik önünde çekilmiş fotoğrafının altına şöyle bir şeyler yazmıştı … “Şurayı burayı gezdik, aa bir baktım iki kişi benim (fotoğraftaki eteğini kastediyor) eteğimin aynısını giymiş… yok yok bir daha halk arasına karışırken Mango veya Zara ürünleri giymemeye ayrı bir dikkat edeceğim.”

Belli ki bu cümleleri son derece doğru olduğuna inanarak kurmuş… hiç ama hiç yadırgamıyordu… oysa daha okur okumaz şu “halk içine” bölümünde nasıl irrite olduğumu anlatamam… Kendini öyle bir yerde görüyordu ki; evi, eşyaları, giysileri, yaşam tarzı, yaşadığı yerle ve bir arada yaşadığı insanlarla aynı  olsa da ruhu bambaşka yerde idi… Ruhu kendine ayrıcalıklı bir saray inşa etmiş ve aklını-şuurunu oraya tıkmıştı. Aynı mağazalardan, aynı pazardan alış veriş yapıyor olsa da, alış veriş yaptığı yerleri kendine ayrıcalıklı düşünüyor,  markaları telaffuz ederken bile onlara erişebilir olduğunun ne mühim bir olay olduğunu imlemeye çalışıyordu.

Bu tür insanlar kendi gelir düzeylerinden daha düşük ya da kendi yaşam tarzlarından daha  farklı kişilerin kendileriyle aynı tercihlerde bulunduklarını gördüklerinde böyle histerikli ruhlara bürünürler… Dünya başlarına yıkılır…Bir keresinde ben de düşecektim o tuzağa… 90 lı yıllardı.. Bilenler bilir, İstanbul’daki pek çok ünlü markanın sezon sonu ya da ihraç fazlası ürünlerini Tekirdağ pazarında uygun fiyatlarla bulmak mümkündür. Yakası kürklü, kolları ve bedeni örgüden, lacivert renkte, çok şık, markalı bir hırka almıştım.. altına da lacivert bir pantolon giymiş, yine çok şık bir çanta ve ayakkabı ile tamamlayıp çalıştığım okula doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Tam karşımdan altlarına kocaman çiçekli, geniş geniş şalvarlar giymiş, saçları darmadağın, ayaklarında naylon terlik, cakkıdı cakkıdı sakız çiğneyen, üst perdeden argo kelimelerle konuşan iki roman kız geliyordu. Biri benim üstümdeki hırkanın tıpatıp aynısını giymişti. O da beni fark etti ve daha o  anda “Aaaa Abla!, aynından almışız be ya!” deyip yanımdan kikirdeyerek geçti. O anda içim bir tuhaf oldu… şu klas görüntüm o pejmürde kız ile yerle bir olmuştu… Biraz yürüdüm öyle… sonra “hani herkes eşitti ruşyena” diyen iç sesimle birlikte kendimle bir hesaplaşma içine girdim…. Okulun kapısını açıp içeriye girerken, dudaklarım gevşemiş… “o da kendi tarzını oluşturmuş ama bana daha çok yakışmış” derken buldum kendimi… Giydiğim kıyafeti başkalarında her gördüğümde de içimden “bana daha çok yakışmış” deyip gülümseyerek geçip gidecektim sonra… 🙂

Bir daha öyle zavallılıklarım olmayacaktı… Zira kendini diğer insanlardan üstün görmek bana göre bir zavallılıktı. Bu zavallı düşüncelerin girdabına girmeyi reddedince de herkes, her şey daha bir katlanılası, alışılası ve aşılası geliyordu bana. Ve herkesten öğrenebileceğim başka başka şeyler vardı… öğrenilecek, bilinecek şeyler okullarda öğretilenlerden ibaret değil, hayat ancak bambaşka insanlardan öğrenilebilinirdi!

Bu düşünce beynimde sabitlendikçe başka insanların tercihlerine, seçimlerine ve tarzlarına söz söylemeyi abes karşılar oldum… Herkes kendi yaşamını kendi tercihleriyle yaşıyordu ve buna müdahale etmek;  faşizmi körükleyen.. insanı eşitlikçilikten, özgürlükçülükten uzaklaştıran bağnaz, yobaz, statükocu, baskıcı bir hal idi… İyi insan böyle olmamalıydı.

Bir gün Eskişehir dönüşü bindiğim otobüste yanımda oturan hanımla yaptığım kısa konuşma sonrasında bu kavramların bir bünyeyi nasıl esir aldığına ve nasıl hastalıklı bir bakış açısına sebep olduğuna yakından tanık olacaktım. Yanımdaki hanım da ben de modern giyimli idik. Aslında modernite dediğimiz şey de bir trend gibi… belki de modern diyerek yanlış bir tanımlama yapıyoruz… ikimiz de başı açık, giysileri kapalı olmayan insanlardık… Ön koltuktaki minik tv. ekranlarımıza odaklanmış haberleri izliyorduk. Eşinin başı kapalı olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçimi gündemi hayli işgal ediyordu… yanımdaki hanım kulaklıklarını çıkarıp kolumu dürtükleyerek “şu densizliğe bak, bizi bunlar temsil edecek” babında bir şeyler mırıldandı. O sırada ekranda başı kapalı eşi ile yeni cumhurbaşkanı adayımızın görüntüsü vardı… kadının ne demek istediğini anlamıştım… Hemen sol tarafımda, koridorun ilerisinde oturan başı kapalı hanımı göstererek, “aynı otobüste yolculuk ediyoruz, aynı ülkede yaşıyoruz, onlar da bizden, içimizden birileri… neden olmasın ki!” dedim… Kadın “nasıl olur, ben de sizi aydın biri zannetmiştim” deyip ortaya bıraktığı şeyin üzerine bir de mum dikti… Dayanamadım… “siz de görüntüde demokrat, modern, eşitlikçi, özgürlükten yana gibi görünüyorsunuz ama faşistin tekiymişsiniz” dedim. O andan itibaren birbirimizle hiç konuşmadık…

Muhtemelen küçücük dünyasında şucu bucu diye bir açıklama arayıp durmuştur benim bu bakış açım için… Oysa insan dediğimiz varlık, evrensel baktığımızda, eşitlikçi-özgürlükçü-paylaşımcı-haktan, doğrudan, iyilikten, güzellikten yana olan değil miydi?!

Bugün hala iyinin-güzelliğin tek elde kalması canımı acıtıyor. İnsanoğlunun bencil hırsı ile insanlığı iyiye güzelliğe sevkedecek şeylere kota koymaya çalışması-sahip çıkması bana acımasızca geliyor. Bildiğim bir şey birinin işine yarayacaksa paylaşmaktan kaçınmıyorum, başkalarınca tercih edilen giysilere-eşyalara-yaşamlara takılmıyorum… ortada örnek alınası hoş, iyi ve güzel bir şey varsa almaktan rahatsızlık duymuyorum… kendimi bir sınıfa dahil edip onu da üst sınıf kabul edip, kendime alt sınıflar türetmeyi ayıp ve ilkelce buluyorum. İnsan fiziken evrilirken düşünce boyutunda da bir gelişime tabii tutmalı kendini… Egosuzluk… ihtirassızlık yalnızca bilge insanların değil, sözüm ona kendine modern diyen günümüz insanının da olağan-sıradan bir özelliği olmalı… (Mevlana gibi, Yunus Emre gibi, Khalil Cibran gibi daha nice güzel söz sahipleri bile böyle bir gaflete düşmemişken… )

Misal ben “mutluluk her yerde” adında bir kategori açıp günlük yaşamımdaki küçük mutlulukları paylaşmak isterken daha önce paylaşmış olanların hedefi olabileceğimden endişe duymamalıyım… İnsani ilişkiler boyutu ve düşünce sistemi, bu arızalı bakış açılarını çoktan öğütmüş, insanın paylaşımcılığını merkeze alan bir hal ve düzeye erişmiş olmalı, olmalıydı!

Ben “küçük mutluluklar”ımı paylaşmak için bu kadar uzun bir post yazıp, aman cümlelerimde kırıcı olmayayaım, diye kıvrım kıvrım kıvranmamalıydım. Ve hatta “küçük mutluluklar”ını paylaşmak isteyen herkes benimle aynı karın ağrısına tutulmamalı, mutluluklar paylaşıldıkça artmalı, başka insanların farkındalıklarına sebep oldukça, üreyip çoğalmalıydı.

Ben ya bu duruma bir dur demeliydim… ya da bu çarpık zihniyetin bir çarkı haline gelmeliydim…

Tüm olası oklara, mermilere ve –belki- bombalara rağmen… iyi ve güzel olan bu şeyin bir damar da benim blogumda bulup yaşayıp akmasını, akıp yayılmasını, yayılıp başka mutluluklara karışmasını, karışıp dağılmasını, dağılıp çoğalmasını seçiyorum ben… Ben ihtirassızlığı, egosuzluğu – paylaşımcılığı, iyi ve güzel olan yayılsıncılığı seçiyorum…

Umarım anlaşılabiliyorum….

dobra dobra, mutluluk her yerde içinde yayınlandı | 2 Yorum

Ocak 2017 – Aydöküm -2 (Diziler)

Şubattan iki gün almışken daha fazla geç olmadan Ocak ayında izlediğim ve keşfettiğim dizileri de not düşeyim bloguma… (Bu arada 8 yıl boyunca blogspot uzantılı bloglarıma yazmaya alışmış biri olarak, kurulum ve düzenleme gibi tasarımları çok farklı olan bu bloguma karşı başlangıçta hissettiğim mesafe gitgide kapanmakta… her gün yeni yeni özelliklerini keşfediyorum… doğrusu bu kadar kısa sürede benimseyeceğimi, hemen seveceğimi ve çabucak alışacağımı pek beklemiyordum… Blogspot uzantılı  bloglarım kadar wordpress bloğumu da sevdim… aslında tasarımı-dizaynı nasıl olursa olsun, belki de benim blogum olduğu için sevdim… blogumu sevince de keşfettiğim her yeni özelliğini de kolayca kabullendim… ve onları da sevdim… 🙂 Neyse işte… ben bu blogumu çok sevdim… 🙂 )

Araya sıkışmak isteyen bu duygu salınımını burada noktalayıp hadi sadede geleyim… 🙂

matruska-kupa

Ne diyordum…. Ocak ayında izlediğim-keşfettiğim diziler…

Bu gece sezon finali yayınlanacak olan çok çok çok sevdiğim Vikingler dizimin tüm bölümlerini her ay olduğu gibi Ocak ayında da merakla, ilgiyle ve heyecanla izledim… Acaba Ragnar ölmedi mi, diye kuşkularım depreşti zaman zaman… Öte yandan çok da yaşlanmıştı, yerini alabilecek, diziyi sürükleyebilecek görünüm ve güçte oğulları vardı. Ve hatta eski karısı da erk olarak son bölümlerde hayli boy gösteriyor, dizinin akıcılığına katkı sunuyordu. Belki de gerçekten ölmüştü… Bu ve daha pek çok merakımla yeni sezonu şimdiden iple çekiyorum…

baykuslu-kupa

Yaz süresince miydi, geçen kış mıydı tam anımsayamıyorum… Bir ara TLC kanalında Poldark isimli bir diziye denk gelmiş, 5-6 bölümünü çok severek izlemiştim… Sonra bir daha karşılaşmadım… sanırım sezonu bitti… Hasta yattığım günlerde, kamera arkası görüntülerle diziler hakkında kesitler ve bilgiler sunulan “Şipşak Poldark” isimli programı görünce yeniden hatırladım… İnternette aradım… iki sezonun tüm bölümlerini büyük bir ilgiyle izledim… Şimdi tatilde… Vikingler gibi Poldark’ın da yeni sezonunu merakla bekliyorum.

kirmizi-puantiyeli-kupa

Bir de her pazartesi yine TLC de izlediğim çok hoş bir dizi var ki, Aralık ayı notlarımın içine onu düşmeyi nasıl unuttum, şaşkınım… 1950 li yılların ebe ve hemşirelerinin yaşamlarını, karşılaştıkları olayları vb. konu alan.. ilginç, hoş, keyifli bir dönem dizisi… O yılların giysilerini, saç modellerini, dekorasyon tarzını, müziklerini, otomobillerini vesaire seviyorsanız hepsi bolca var. Ebe ve hemşireler de birbirlerinden çok farklı ve renkli kişilikler… Bu kadar söz edip de adını hala yazmamış olduğum bu keyifli dizinin adı Doğum Günlükleri (Call the Midwife) .

puantiyeli-kupa

Bir gece saat 3 civarı uykum kaçmış… oturma odasına inip kanepeye kıvrılıp televizyonun kumandasına basmıştım ki, yıllar önce çok severek izlediğim Kökler ve Köle İsaura dizilerinin benzeri bir dizi ile karşılaştım… Benzer entrikalar, haksızlıklar, ayrımcılıklar vesaire ile, benzer sahnelerin canlandırıldığı bu dizi daha ilk on dakikada aklımı başımdan aldı… uykunun zerresi varsa o da gitti… cin gibi oldum bir anda… 🙂  Amerika’daki kölelik dönemini ele alıyordu ve beyaz insanın kötücüllüğünü merkeze alarak aslında insanın ne kadar kötü bir varlık olduğunu pek çok karakter üzerinden örnekliyor, gösteriyor, delillendiriyordu. Bu tam da sevdiğim konulardan biri idi… Adı Aşka Tutsak (La Esclava Blanca) … İzlediğim bölüm biter bitmez daha o an internette aramaya koyuldum… ve hemen buldum… Kaçan uykumu yakalayıncaya dek ilk üç bölümünü izleyip bitirmiş oldum. Bildiğim kadarıyla 40 tan fazla bölümü mevcut… Henüz 13üncü’deyim. Onu keşfedince yılan hikayesine dönen “Jericho” dizimi unuttum bile… sanırım artık devamı gelmez bundan sonra … Zira Aşka Tutsak, Jericho’ya binler basar.

tweety-kupa

Ocak ayında izlediğim filmleri yazarken lifetime adında bir televizyon kanalını keşfettiğimi yazmıştım.  Orada keşfettiğim iki de polisiye dizi var… Aslında bilindik kurmaca dizilerden değiller, cinayetlerle ilgili gerçek olayları seri halinde ele alan filmler… Gece geç saatte başlıyor ve 2 ye dek devam ediyorlar… Hemen hemen her gece varlar… Haftada üç ya da dört gece mutlaka izliyorum… İlkinin adı; “The First48” , henüz failleri bulunmamış cinayetlerin ilk 48 saatini konu alıyor… Bu tür olaylarda ilk iki saat çok önemliymiş ve süreç doğru yönetilirse, deliller henüz taze olduğu için fail ya da failler çabucak bulunurmuş… Bu dizilerde cinayetin işlenme sürecinden çok, cinayeti çözümleyen kişilerin nasıl ve hangi yöntemlerle çözüme ulaştıkları ele alınıyor.  Komser Kolombo’yla polisiye dizilerin keyfini daha çocukken keşfetmiş olan ben, bu dizinin her bir bölümünü ilgiyle ve keyifle izliyorum… The First48 bitince hemen ardından da aynı formatta  “Deadly Wives” başlıyor. Eşlerini öldüren hanımları konu alan, yine cinayetlerin nasıl ve hangi yöntemlerle çözümlendiğini gösteren, gerçek olaylardan yola çıkmış bir dizi… Eşlerini öldüren erkekler versiyonu var mı ya da neden yok bilmiyorum ama konunun “kadın”la sınırlandırılmış olması, hayli ürkütücü… Öldüren erkek olsa belki bu kadar etkileyici olmaz ama kadınların bu işi rahatlıkla yapıyor olduklarını, sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarına rahatça devam ettiklerini görmek dehşet verici… Minicik ipuçlarını değerlendirip düğümleri teker teker çözen dedektiflerle komserlerin gözlerinden ve ellerinden kaçamıyorlar ama…

gullu-fincan

Ah bir de sürekli izlediğim için kendimce dizi olduğuna kanaat getirdiğim Hoarders (İstifçiler) isimli belgesel tadında bir program var ki… o güzelim evleri, o biricik yaşamları  nasıl o hallere getirmişler hem dehşete düşüyor.. hem bir taraftan tiksiniyor, hem de bir taraftan merakla ve ilgiyle pür dikkat izliyorum…

demlik

Bu dizi bolluğunda sanırım bir süre daha Westworld’e başlamak için zaman bulamayacağım … The Fall’u da askıya aldım zaten… orada ne kadar kalır, onu da bilemiyorum… 🙂

aydöküm içinde yayınlandı | Tagged , | 2 Yorum