Nisan 2017 – Aydöküm

Gecikmeli de olsa akışı bozmayıp biten ayın dökümünü yapmayı başarırsam kendim için iyi bir şey yapmış olacağım… zira içim hafifleyecek… gün gelip aydökümlerimin okuma taramasını yaptığımda Nisan’ın yerini boş görürsem üzülüp kalmayacağım maazallah! 🙂

Belier-Family-Poster1-625x336

Yollara düşmeden önce “çiftlikte geçen filmler” kapsamlı bir tarama yapmaya başlamıştım. Amacım bu kategorideki filmlerden her ay birer ikişer, imkan olursa daha da fazla izlemek…  İlk keşfettiğim ve hemen izlemek istediğim film  “la famille Bélier /  Bélier ailesi (Hayatımın Şarkısı)” oldu. Fransız yapımı bu filmde annesi, babası ve erkek kardeşi sağır-dilsiz olan, ailenin tek engelsiz bireyi genç kızın ailesi ile ilişkileri ve müzik öğretmeninin onu keşfedip müzikle içiçe olacağı bir geleceğe hazırlaması konu ediliyor.  Aralarda sessiz sakin bir kasabaya, doğaya ve keyifli bir çiftlik yaşamına dair görüntüler var… dram var… romantizm var… komedi var…  bir de seslendirilen fransızca nefis şarkılar var… tüm bu ögeler ve oyuncuların performansları filmi keyifle izlememe yetti de arttı bile…

mrogans

Sonra yollara düştüm… Otobüs yolculuğum sırasında iki güzel filme denk geldim. İlki “Mr. Morgan’s Last Love / Son Aşk” idi… Çoğunlukla hüzünlü, bazen de komik.. dram ağırlıklı filmi idi. Eşini kaybetmiş yaşlı bir adamla babasını kaybetmiş genç kızın tanışmasını ve ardından gelişen olayları konu ediniyor. Sahne geçişleri yavaş ve durağan olmasına rağmen, insanı sürükleyen ve sarıp sarmalayan bir filmdi. Bittikten sonra düşünmelerle, sorgulamalarla aklımın bir kenarında yaşamaya devam etti.

hyde park on hudson

İkincisi ise “Hyde Park on Hudson / Hudson’daki Hyde Park” oldu. Filmin konusu 1930 lu yıllarda geçiyor. İngiltere kralı ve eşi, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Roosevelt ve eşini ziyaret etmek amacıyla ilk kez Amerika’ya geliyorlar. Avrupa’da savaş zilleri çalmakta, Amerikan başkanının desteğine  ihtiyaç duyulmaktadır. Bu süreç aynı zamanda Daisy adında bir kadının Amerikan başkanına karşı duygusal bir yakınlık içine girmesine de sebep olur. Ancak Daisy’yi hüsran ve acı beklemektedir. İstemediğim kadar spoiler verdim sanırım… Burada kesiyor, bol bol yeşillik, kırlar vesaire görmek, tarihi ögeler içeren bir dram filmi izlemek istiyorsanız kaçırmayın derim.

Eskişehir’e gittiğimde Dsmart’ta iki güzel film izledim ama kanapeye uzanıp yarı uyur yarı uyanık halde izlediğim için hafızamda kalıcı yer edinemediler sanırım… ne isimlerini ne de oyuncularını hatırlayabiliyorum… Tek hatırladığım “ayy ne güzel filmler var” deyip, “Gelibolu’ya dönünce Dsmart üyeliği mi gerçekleştirsem”, diyerek, durup durup kendim tarafından  aklımın çelinmesine müsaade etmem idi… Yıllar yıllar önce digiturk almıştık, eşim maçları evde izlesin hem de filmlerinden nasiplenelim diye… Evde tek başına keyfi olmuyor diyerek her maçta Orduevine arkadaşlarıyla maç izlemeye koşan kocacıktan, benim de o zamanlarda gündüz ve akşam derslerimin yoğunluğundan sonra üyeliğimizi de zar zor iptal ettirip paralı film kanallarına çizgiyi çekmiş olmasaydık, belki de şu an dsmart üyeliğimi çoktan gerçekleştirmiş olabilirdim. Doğrusunu söylemek gerekirse evde film keyfi bambaşka… ama o kadar film kanalı ile içiçe olunca insan, bir yerde kendini  film izleme eylemine koşullamış oluyor ve film izlemek bir zaman sonra zorunluluk haline geliyor.  Sonra bir bakıyorsun ki film izlemenin tutsağı oluvermişsin… Zamanını kendin yaratıp filmini de bizatihi kendinin seçip.. tasarlamış olduğun film izleme seansları, hazıra konmaktan-el altında bulmaktan çok daha özel, çok daha keyifli… Dedim… ve bu sevdadan çabucak vazgeçirdim neyse ki kendimi… 🙂

TheCrown

Ankara’dan gelen yeğenim de Netflix abonesiymiş… Erkek olmasına rağmen baktım film ve dizi zevklerimiz benzeşiyor… Hararetle bahsettiği ve ilk bölümüne yanımda başladığı Kraliçe 2. Elizabeth’in yaşamını konu alan “The Crown “ dizisinin ilk beş bölümünü birlikte izledik… Dizideki 2. Elizabeth rolünü kim oynuyordu bilin bakalım?… Benim geçenlerde izleyip çok çok bayıldığım Little Dorrit’teki Claire Foy bu dizinin de ana karakteri olmasın mı!.. Tüm bölümlerini online film sitelerinde arayıp bulmak, izleyip bitirmek artık farz oldu. 🙂

The-Founder

Mersin’e geldiğimde Mersin’de yaşayan yeğenim ilk sohbetimizde “The Founder” ı izle mutlaka teyze, diyerek tavsiye de bulunmuştu. Sonra Ankara’dan gelen ağabey de kardeşinden habersiz aynı filmi önerince, artık izlemeliyim dedim ve Mc Donald’s ın bayilik sistemine geçip nasıl uluslararası bir marka olduğunu anlatan bu filmi merakla ve ilgiyle izledim. İyi ki de izlemişim… Önerenler hemcinsim olmasa da, öneri ile birlikte eril bir film olma yolunda katı bir önyargım oluşmuş olsa da… filmi hem çok sevdim, hem de “keşke çabuk bitmese” diyerek izledim. Film bitince fırsatçılık ve fırsatları iyi değerlendirme gibi kavramlar üzerinden birbiriyle çelişen sorgulamalar içine giriyorsun. Hele hele iş hayatında isen dönüp dönüp izlemende fayda var. Ray Crok denen adam neydi öyle!

Ve maalesef bu ay hiç kitap okumadım… belgesel de izlemedim… doküman da taramadım… Ama özlediğim başka şeyleri yaşadım… Onlar da ayrı kazançtı…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yollarda -5 (Çok güzelsin… ama ne soğuksun! / Eskişehir – Nisan-Mayıs 2017)

Günler, haftalar, yıllar değil… artık onyıllar hızla geçiyor. Sanki dün gibi kızımı yabancı bir şehirde bir başına bırakıp 7 saatlik yolculuğun 5 saatinde hiç durmamacasına göz yaşı akıtarak evime dönüşüm… kalan iki saatte de uyumuştum zaten… Ne ağlak anney(d)im ben… çocuğumun her ilk eyleminde istisnasız ağlardım. 🙂 İşte o otobüs yolculuğuma 10 yıldan fazla geçmiş de.. okulunu bitirmiş, çalışma hayatına geçmiş, üstüne üstlük evlenmiş de biricik kızım artık Eskişehirli olmuş… Ve ben her gidişimde ağlayacak bir şey yine buluyorum. 🙂

eskişehir 11 b

Hava da bu ağlak kadına uymayı kendine borç bilmiş olmalı ki, sınırlarına vardığımda şakır şakır yağmurla, otobüsten inip kızımın evine yollanırken de lapa lapa kar ile karşıladı beni. Bahar mevsimine göre kalın olabilecek bir montumla gitmiştim ki –Allahtan tip olarak çok yakınız- kızım en kalın kabanını ve içime de birkaç içlik verdi de dışarılara çıktığımızda donmaktan kurtuldum… 🙂

eskişehir 10 b

Ah Eskişehir! Çok güzelsin… ama ne soğuksun!

Bense Ağrı’da 2 yıl, Kayseri’de 7 yıl yaşamış biri olarak, kışı donduracak kadar soğuk olan şehirlere hiçbir şekilde alışamıyorum, çok sevsem de benimseyemiyorum.

eskişehir 9 b

Oysa Eskişehir rüyakent gibi bir yer… masalsı… romantik… hatta pek de fantastik… Bu haliyle tam bir kalpçelen… Hele hele köprüsever, şatosever ruhum, Porsuk üzerindeki o rengarenk oymalı oymalı köprüleri gördükçe nasıl da mutlu oluyor. Şehir daha da bir başka görünüyor o vakit gözüme… Hani kızım da içinde ya, soğuğuna illallah dediğim bu şehirde aylarca, yıllarca kalmaya her an meyledebilirim. 🙂

eskişehir 1 b

eskişehir 2 b

Ama bir tarafım ağlaksa öbür tarafım pek sert ve pek mantık… “Gün gelir kırlar kırlar diye ağlarsın sen kızım!… iyisi mi git, kalbinin en çok istediği yerde yaşa! Hem gençleri de rahat bırak!”  deyip oturtuveriyor beni olduğum yere… 🙂 Allahtan çoğu zaman son snoktayı da o koyuyor. 🙂

eskişehir 4 c

eskişehir 3 b

Daha önceki gidişlerimde rast gelmemiştim hiç, Adalar boyunca gençler demir parmakları aşıp Porsuk etrafına kadar inip öbek öbek yayılır olmuş. Herkes birbiriyle sohbet halinde, yemeler içmeler, kahkahalar, gülüşler, uzaktan gitar tıngırtısı, küçücük doğa parçasıyla herkes iç içe.. Geleceğime yakın havalar ısınmıştı da gözümün gönlümün görüp sevinebileceği en hoş görüntülerden biriydi.

eskişehir 5 b

Adımbaşı rast geldiğimiz “sokakta sanat” olayını da ayrı bir seviyorum.  Rastgeldiğim sokak müzisyenleri..  görüntüde amatörler ama hem çaldıkları müzik aletlerinden hem de kendi seslerinden çıkan o ezgiler, o tınılar nasıl da profesyonelce… nasıl da içine işliyor insanın…

eskişehir 6 b

eskişehir 7 b

eskişehir 8 b

Aşağıdaki gruba Hamam Yolu civarında rast geldik. (Bu arada sokakta müzik icra eden tüm gençler kızımın da damadımın da ya tanıdığı, ya ahbabı, ya arkadaşı) İcra ettikleri parçalar daha çok sanat müziği ve halk müziği parçalarının cover laştırılmış hali idi. Dinleyici kitlesi de orta yaş ve üzeri insanlardan oluşuyordu. Ve o insanların çoğu da bazen sözlere eşlik ederek bazen de müziğe tempo tutarak bu sokak konserinden nasıl  da haz aldıklarını ortaya koyuyorlardı. Yüzlerinde tebessüm, gözlerinde ışıltı vardı. Belli ki andan keyif alırken an’ı doya doya yaşıyorlardı.

eskişehir 12 b

Arkalarda birde şu tatlı ninecik vardı ki, yukarıda betimlemeye çalıştığım insan profilinin belki de en mutlusu, an’ın içinde en kaybolmuşu o idi… Dinleyip dinleyip sevdiği şarkıya sıra gelince, içindeki mutlu kadını ne de güzel salıvermişti dışarı.

eskişehir 13 b

Kızımın üniversite hayatını böyle bir şehirde geçirmiş oluşuna içten içe sevinip, mutlu oldum hep. Zira eğitim-öğretim salt okuldan ibaret değil, hayatın kendisinden de elde edilen bir şey… ve bu şehir yetişmekte olan bir gence –iyi ve doğru anlamda- katabilecek pek çok değer ve olanağa sahip. Yeter ki doğru zamanlarda doğru kişilerle doğru yerlerde olunsun…

eskişehir 14 b

eskişehir 15 b

Ilık günlerde Espark’a, Adalar’a, Doktorlar Caddesi’ne ve Hamam Yolu’na gittik daha çok. Şehir buralarda capcanlı, zaman zaman gümbür gümbür ve pek hareketliydi. Benim gibi kasabadan birden bire şehre inip üç büyük şehri üstüste gezen biri için bu canlılık, bu gümbürtü ve bunca hareket yetti de arttı bile. 🙂

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Yollarda -4 (Şimdilerde bir koca şehir… / Mersin – Nisan 2017)

Çocuktum o zaman… İlk bebeği 1 yaşında olan Ayşen ablam ve eşi Mersin’e taşınıp orada yaşama kararı almıştı. İskenderun’dan sonra artık hemen hemen her yaz Mersin’de olacaktık.

Mersin demek deniz demekti. İkiz kardeşimle omuzlarımız su toplayıp kapkara marsık oluncaya dek çıkmazdık denizden. (Bu yaşımda hala bu tamlamadaki marsık kelimesinin anlamını bilmediğimi itiraf ediyorum. Dağarcığımdaki uykusundan uyanıp tam da şu anda fırlayıverdi . 🙂 )

Deniz demek, kıyıda pek çok arkadaş edinip oyun oynamak demekti de aynı zamanda. Bir dolu mutlu çocukluk anımı o kıyılarda biriktirdim, buraya da not düşmeliyim. ( Malum blog yazmak, anıları depolamak da bazen benim için…)

Şimdilerde bir koca şehir Mersin… karışık… insan çeşitliliği bol… bu da bambaşka kültürler ve bambaşka milletlerle temas kurmak demek… Faşizan bir ruhunuz yoksa Suriyeli, Türk, Kürt, Arap, Hristiyan, Fellah, Çingene, Göçebe gibi ayrımcı-bölücü bakış açılarınız da olmuyor. Metropol olmaya aday bu şehri her haliyle kabul edip belli bir samimiyet kurabiliyor, kamusal alanlarını kolaylıkla keşfedebiliyor, kullanabiliyorsunuz. Aksi halde “şurayı Suriyeliler doldurmuş, burayı araplar sarmış”, gibi abuk sabukluklarınızın kuklası, akabinde de mutsuzu olabilmeniz pek mümkün… örneklerine çok rast geldim.

Yine de “Mersin’de yaşamak” konusu açıldıkça durup bir nefes aldım… Zira şehrin elit olan ve konforla yaşanabilen yüzü alabildiğine yüksek yüksek binalar…  Her balkona çıkışım ve her pencereden bakışımda onlarla yüzleşmek.. “büyük bir  şehirde mi, yoksa küçük bir kasabada yaşamak mı” ikilemini defalarca sorgulamamı da sağlamaya önemli bir etkendi…

mersin 1 a

mersin 2 b

Mersin’de günlerce, haftalarca kalabilirim… Ama yaşamak istemem… Zira kışı pek yağmurlu, yazı ise –özellikle temmuz/ağustos ayları- bunaltacak kadar çok çok sıcak ve çok nemli…

mersin 6 b

Lakin bu gelişimde bir güzeldi hava… Gaziantep’de akşam oldu mu sıcaklık keskin bir düşüş yapıp Eskişehir’de ise gün boyu sürecek yağmurdan önce sabahın erken saatlerinde kar bile yağarken, mis gibi bir hava karşılayıp temposunu daha da artırarak daha da mis gibi bir halle uğurladı beni. Ankara’daki yeğenim de iki oğluşu ile birlikte gelmişti ki, her günümüz her gecemiz cümbür cemaat pek hareketli, pek gezmeli, dolu dolu  geçti…

mersin 7 a

Bir de, gerek Antep’te ve gerekse Mersin’de ne yedim, ne yedim… 🙂 Uzun yıllardan beri bu kadar ölçüsüz, bu kadar kontrolsüz yememiştim…  Yetmedi yola, yolculuğa ve zamana dayanabilenlerden ne bulduysam gidip gelip yemeleri için paket paket alıp Eskişehir’e kızıma ve ardından da Gelibolu’ya eşime de getirdim. Ya da biri için getirdiğimi zannettim. 🙂

mersin 9 b

mersin 10 b

Hangi filmdeydi hatrlamıyorum, aklıma kazınmış bir sahne var; küçük bir erkek çocuğun bir dilim yaş pastayı sevdiği kıza hediye vermek için kızın evine gittiği sahne… Kapıyı kızın annesi açıyor ve kızın müsait olmadığını, beklemesi gerektiğini söylüyor… Kızı beklemeye koyulan çocuk ise elindeki pastanın cazibesine kapılıp kıyısından köşesinden tırtıklamaya başlıyor… Kız kapıyı açtığında pastadan geriye altındaki kağıt parçası kalıyor yalnızca… 🙂 Ne ayıp ama, ben de Mersin’den alıp eşime getirmekte olduğum fıstıklı baklava kutusunu her fırsatta açıp açıp bir iki aşırdıktan sonra hepi topu iki dilim baklavacıkla döndüm eve… Allahtan Gaziantep’ten aldığım tuzlu fıstıklar, cevizli sucuklar, fıstıklı muskalar ve Mersin’den aldığım fıstıklı kerebiçler duruyordu da, tatlıyla arası pek de iyi olmamasına rağmen o kalan iki dilimi pek bir iştahla yiyen kocacık, o film sahnesini hatırlayıp kahkahalarla gülme serüvenimizden sonra tuzlu fıstıklara döndü de, ben de elimdeki bir kiloluk bomboş baklava kutusunu alıp çöp sepetine atmayı akıl edebildim. 🙂

Kerebiçi de pek sevdi… Ben hep diyorum, batıda yediğiniz lahmacunlar-kebaplar-baklavalar-tatlılar (yapanlar kendi yörelerinden olsa da) asla gerçekleri gibi değil… Hiç gitmedi iseniz hayatınızda bir kez güneye, güney doğuya ve doğuya gidin, lahmacunun-kebabın-baklavanın-künefenin-ve daha pek çok lezzetin hasını oralarda ustalarından yiyin. 🙂 (Biliyorum yazım hatası yaptım ama “yeyin” demek de pek tırmaladı kulağımı)

Bu geziden 3 kilo fazla ile eve döndüm… bir onbeş gün daha bu tempoda kalsaydım bilmem ne hale gelecektim. 🙂

mersin 4 b

mersin 5 b

Bu arada, bu postta Mersin’i anlatmak…. Şuraya gidin, şurada şunu yiyin burada bunu için diyerek bir gezi rehberi oluşturmak gibi bir amacım yok…  Tüm gezip gördüğüm-gezip göreceğim yerler için böyle… Dileyen internette araştırmasını yapıp bir dolu bilgiye ulaşacaktır zaten… Benim gezi yazılarım hissiyat üzerine olsun istiyorum… Bana kattıkları ya da benden aldıkları… etkileri… yansımaları…. izdüşümleri… düşündürdükleri… hissettirdikleri… vesaire…. İşte o sebeple Mersin’den çok Mersin’deki kendimden söz edip durmaktayım bu postta. 🙂

mersin 3 a

mersin 8 b

İtiraf etmeliyim; yüksek binalar arasındaki boş arsalarda biten tek tük gelincik ve papatyaları  gördükçe de “kırlarım şimdi nasıl olmuştur” diyerek iç geçirdim her fırsatta. Teyit ettim ki büyükşehirler artık benim yaşamak istediğim yerler değil. Nitekim feribottan inip Gelibolu’ya ayak basar basmaz valizleri otomobilin bagajına atıp kocacıkla kaçıverdik kırlara… sanki sözleşmiş, günler öncesinden kararlaştırmış gibi… Oysa tek cümleye baktı; “Eve gitmeden biraz kırlara gidelim mi?” 🙂 Gaziantep, Mersin, Eskişehir gibi üç büyük şehirden sonra, alabildiğine yeşiller, öbek öbek renk renk çiçekler, dalından tazecik çağlalar-erikler, çeşmeden kana kana içtiğim su pek iyi geldi ruhuma.

mersin 11 b

Kalabalığa, karmaşaya ve kaosa… gitmeliyim, görmeliyim, hissetmeliyim, öğrenmeliyim, almalı-alımlamalıyım ama sonunda dönüp dolaşıp sakin, sessiz, çok doğa’lı az insanlı yaşamıma yeniden dönmeliyim. Artık kendi habitatımdan beklentim bu. 🙂

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Yollarda -3 (Bir güzel şehir bu Antep! / Gaziantep -Nisan 2017)

Küçük bir zihne en önce anlar, insanlar ve mekanlar kaydoluyor sanki. Yani kendimde böyle olduğunu düşünüyorum. Yollar, caddeler , sokaklar sonra geliyor…

Sonra hiç unutmuyorsun… üstünden yıllar yıllar yıllar geçse de… kaç kez geçip gittiğinin sayısı kaybolmuş olsa da… o taşlı, kaldırımlı, asfaltlı tabanın hafızandaki halini hep hatırlıyorsun. Kenarlarına dizilmiş evler, dükkanlar, yapılar bambaşka hallere bürünmüş çoktan, aralarından unutulup kaderine terkedilenler ve yaşamaya inadına devem edenlerle o yolun, o caddenin, o sokağın bildiğin yol, cadde ya da sokak olduğunu kesin kes teyit ediyorsun.

Küçücük ayaklarınla adımlarken bir başına kalsan yitip evinin yolunu bulamayacağını sandığın o kocaman dünyanın, gün gelip bir şehrin ortasında küçücük birkaç semtten ibaret kaldığını görüp her gidişinde bir kez bir kez daha şaşırmakla birlikte tarifi anlamsız bir tedirginlik de yaşıyorsun. Ve hala bu yaşında o sonradan bitme, öncesiz, bilmediğin yeni yollar-caddeler ve sokaklarda yine yeniden yitip babaevinin yolunu bulamayacağını zannedip yine yeniden korkup ürküyorsun. Zira çocukluğunda da büyük bir şehir olan Antep’in, ucunu bucağını kestiremeyeceğin büyüklükte kocaman kocaman kocaman bir metropol şimdi.

Ve artık, sınırlarını iyi bilip sahibi olduğun kendi şehrinde yürümüyor, gezmiyor, yol almıyorsun da; yeni bir şehre gitmiş yabancı bir gezgin gibi geziyor, görüyor ve yaşıyorsun bu çocukluk kentini… İçinin bir kıyısında durup durup olmadık zamanlarda ortaya çıkıp kendini hatırlatan bir burukluk, bir özlem, bir bağlılık, bir sevgi ile…

Sonra ağızlarının, gırtlaklarının, dillerinin, hançerelerinin değişik yerlerinden çıkardıkları  seslere ve o seslerin birleşip yarattıkları söz dizilimlerine kulak kesilip.. salt mekanları, yolları değil, insanını da çok özlediğini ayırt ediyorsun… konukseverliğini, insancıllığını, hal-hatır-gönül bilirliğini, vefalı halini… annenin mazide kalmış komşuluk ilişkilerini… İstisnaların henüz genel-geçere dönüşmediğini her temasında fark ediyor, daha da büyütüp dalgalandırıyorsun içindeki duygu denizini…

Çoktan göçüp giden Gülşen ablan ve annen, o denizin dibinde çöküp katılaşmış ama her an çözülüp çalkanacak bir tortu gibi… Ve riskli sağlık problemlerine rağmen 91inci yaşını sürmekle hayata sımsıkı tutunmuş babanın içine düşürdüğü bambaşka duygular… bir vesile ile koptuğun, bir taraftan yakınmış gibi  bir taraftansa mesafeyi korumaya çalıştığın yakınların, dalların, kanbağların…

Anılar… izler… endişeler… beklenenler… özlenenler… hüsrana garkedip çıkıp gidenler…

İyice emin oluyorsun; çocukluk kentin Antep’in, içinde hep bir yara olarak kalacak!

antep 1 a

Öte yandan bir güzel şehir bu Antep… bir tarihi vesika… bir açık hava müzesi… kadim köklerinden uçlarına dek yayılmış büyülü bir usare…

antep 3 b

antep 5 b

Ah bir de gastronomik anlamda damakları çatlatan muhteşem bir açık hava mutfağı… o tatlar…. o kokular! acıktırdıkça acıktıran… yedirdikçe yediren…. doymak nedir bildirmeyen… 🙂

antep 10 b

antep 11 b

30 yıldır bir Trakyalıyla evliyim… aralıklarla -20 yıla yakın- Trakya’nın farklı yerlerinde yaşadım, yaşıyorum. Karşılaştığım insanların bir çoğundan aldığım dönüt: “Hiç Gaziantepliye benzemiyorsun!” Anladım ki Gaziantep’i görmeyen batı insanı, izlediği filmlerden, duyduğu üç beş kelimeden yola çıkarak zihninde bir insan prototipi yaratmış. Aslına bakarsan cehaletten, bilgisizlikten, önyargıcılıktan kaynaklı bir yaratım bu… ki gelişmiş, kalkınmış, sanayide dünya sıralamalarına girmiş bir şehrin ve bu şehrin insanlarının nasıl olacağına dair bir tasavvur eksikliği de aynı zamanda… “siz bir Antep’e gidin, gezin, görün… şehri de insanlarını da tanıyın… bilmeyene anlatmak olmaz” deyip gülüp geçiyorum…  Yapacak bir şey yok! Cehaletin coğrafyası da yok!… Nasıl gezmemiş-okumamış-görmemiş  Avrupalı Ortadoğuyu aklında bir yere oturtmuşsa, gezmemiş-okumamış- görmemiş Türkiyeli de Güneydoğu’yu aynı perspektifle aklının belli bir yerine sabitlemiş… bilir gibi… bilirkişicesine… saçmalıyor muyum demeden, öyle rahat… 🙂

antep 9 b

antep 6 b

antep 7 b

Antep… köküm, kökenim, anayurdum, babaocağım, sevdiğim, özlediğim!… her vakit gidemediğim… gittiğimde “keşke biraz daha fazla kalabilseydim”, deyip her yerini doya doya gezip görmek istediğim…

antep 13 b

antep 8 b

antep 2 b

antep 12 b

Bu birkaç gün bile… istedim ki zırt, pırt fotoğraf peşinde koşup anı yaşamaktan kopmayayım.

antep 14 b

Şükür, bu gidişimde iyi vakitlerim bu fotoğraflardakilerden daha çok… Antep’imle daha bir içiçeydim.

antep 4 b

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Kırlarda 5 – “Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber”

Kırlarına koştuğum coğrafyada bir dalcık da olsa sümbülteber bulabilmiş değilim henüz… Ama ne zaman elime, -hele de içinde minik beyaz yıldızımsılar barındıran- bir demet kır çiçeği alsam, aklıma hep bu dizeler geliyor;

“Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
Elbette kırlardan kırlardan gelecekler
Başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri ?” 

kırlarda 5 a

Şair alt anlamda siyaseten bazı vurgulamalar da yapmış olsa da dizelerin yüzeysel anlamı içimi kıpır kıpır edip defalarca dillendirmeme yeterli ve neşeli bir sebep olmakta…

Hasılı ne zaman bir demet kırçiçeği alsam elime, içimin akşamüstleri de yavaş yavaş güzelleşmekte…

Ve ben, ne zaman elimdeki demete yeni bir çiçek eklemek için başka başka kır çiçeklerine doğru yol alsam, ruhum da yerinde duramayan pır pır bir kelebeğe dönüşmekte…

kırlarda 5 b 1

kırlarda 5 b 2

Çiçeklerin insan duyguları üzerine etkilerini araştıran bilim insanı Dr. Haviland-Jones bunu şöyle özetlemiş;

“Çiçekler;
normalde sanılandan çok daha fazla neşeli duyguları ortaya çıkarır,
hayattan alınan zevkle ilgili duyguları yüceltir.
Ve çiçekli ortamda bulunduğu andan itibaren, kişinin davranışları çok daha pozitif olmaya başlar.”

kırlarda 5 c

kırlarda 5 d

Çiçekler dünyası zaten başlı başına bir mana alemi… Her bir çiçeğin renk, biçim, koku gibi bağlamlarda bu alemde bir karşılığı var…

Bazı çiçekler sevinç ve mutluluk verirken, bazıları ilham ve coşku vermekte..Bazı çiçeklerin ise ruh sağlığı ve insan davranışları üzerine olumlu rehabilitik ve terapik etkileri var iken, bazıları hatırlamaya-paylaşmaya sevketmekte…

kırlarda 5 e

kırlarda 5 f

Ben böyle çiçeklerle mutlu mesutken bazen birden kendime gelip düşünüyorum da;

ya dünyada çiçek denen şey hiç olmasaydı?

RUS_8653 editli 1

Çiçeksiz bir dünya ne çok yoksun, ne çok yoksul kalırdı!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 1 – Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz

Bir Şaman öğretisi der ki ;
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz..

HPIM0577.JPG
Nehirler kendi suyunu içemez..

öğreti 2
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez..

öğreti 3
Güneş kendisi için ısıtmaz..

öğreti 4
Ay kendisi için parlamaz..

öğreti 5
Çiçekler kendileri için kokmaz.

öğreti 6
Toprak kendisi için doğurmaz..

öğreti 7
Rüzgar kendisi için esmez..

öğreti 8
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz..”

öğreti 9
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 10 Yorum

Mart 2017 – Aydöküm

Bugün itibariyle yılın dördüncü ayına kapıyı araladık… Ne çabuk geçiyor günler!..

Bir şeylere yetişemediğim zamanlarda da bunu teyit ediyorum… Şu kesin; artık zaman daha hızlı… eski günlerde olmadığı kadar…

Haliyle insan, bu hızın kendi yaşamındaki izdüşümüne de dönüp bakınca “yaşlanmaya doğru giden süreci nasıl daha keyifli ve verimli geçirebilirim”in muhasebesini yapmaya başlıyor. O sebeple hiçbir şeyin tutsağı olmak istemiyorum artık… daha açık bir deyişle; uğraşılarımı, meşguliyetlerimi, hobilerimi yaşamımın merkezine alıp sürekli onlarla yatıp kalktığım bir yaşam tarzını hayatımdan uzak tutmak istiyorum…

Film mi izleyeceğim… kitap mı okuyacağım… örgü mü öreceğim… boyama mı yapacağım… internette sörf mü yapacağım… instagram mı kullanacağım…. Hepsi.. hepsi sınırlı ve ölçülü olmalı…

Her an hepsini bırakıp arkamı dönüp çekip gidebilmeliyim… ya da bir an gelip çok dibime değil, yeniden terkedebilecek kadar yakınlarıma bir yerlere alıp oturtabilmeliyim. İnstagramla aramızdaki bağ gibi… şu günlerde yeni fotoğraf makinemle yapmakta olduğum denemeler için “arşivleyeyim de göz önümde dursunlar” adına yeniden bir dönüş… fotoğrafı ekleyip bir iki eşe-dosta like bıraktıktan sonra, telefonu bir kenara bırakıp bir daha dönüp bakmamak üzere, mesafeli ve ölçülü bir yakınlık… girdabına girmeden… tutsağı olmadan…  İşte bugünlerde tüm isteğim bu…

O sebeple film izlemelerim de, kitap okumalarım da az… pek az… Lakin bu ay çok doküman taradım internette…  yeni dünya düzeni ve dünya siyaset tarihi üzerine birkaç yıldır ilgim yoğun… sürekli araştırıyor, okuyor, izliyorum… bu son taramalarla da geçmiş bilgilerime yeni şeyler katmış oldum…iyi oldu…

fllllllwrs 1

Televizyonu dahi artık az izliyorum… Okuldan eve gelip kapıyı açtığımda ilk işim hemen girişteki oturma odamıza geçip televizyonu açmak olurdu. Boş odada televizyon kendi kendine konuşurken ben evin diğer bölümlerinde başka şeylerle meşgul idim… Artık aynı odada olsam dahi televizyonu saatlerce açmadığım oluyor. Belli haber programlarım, dizilerim ve rast geldiğim birkaç belgesel vesaire ile  televizyon izleme alışkanlığımı ölçüleyip sınırlandırdım.

İşte böyle zamanlarda izlemiş olduğum hepi topu iki tanecik lifetime filmi var.

İlki; Stolen from the Womb (Anne karnından çalınan): Bebeği olmayan bir kadın bunu saplantı haline getirir ve kendisinden uzaklaşmış olan kocasını yeniden kazanmak adına hamile numarası yapar. Doğum zamanı yaklaştığında ise hamile bir kadının karnındaki bebeğe sahip olmak için kötü şeyler yapacaktır.

Film bu kadar basit, yalın ve aksiyonsuz bir film… Vakit geçirmek için izlenebilir…

İkincisi ise; Indiscretion (Düşüncesiz) : Geçici bir macera uğruna eşini aldatan kadının, peşini bırakmayan sapığı ve bu sapığın aile üzerindeki hain ve sinsi planlarını konu alan vasat bir film… Yapacak bir şeyiniz yokken karşınıza çıktıysa hiç yoktan iyidir…

fllllllwrs 3

Bu ay internette ise tek film izledim… O da şurada paylaştığım şeftali bahçesini görmemle hatırladığım Akira Kurosawa’nın Düşler filmi… İlk kez 12 ya da 13 yıl önce izlemiştim… O zamanlar çok fazla sanatsal film izliyordum, film ve edebiyat kulüplerine üyeydim… Sanatsal filmler izler, öyküler başta olmak üzere edebi yapıtlar okur,  alt metin okumaları ve çözümlemeler  yapardık. Düşler filmi üzerine de çok verimli, keyifli tespitlerimiz olmuştu… İstedim ki, yıllar yıllar sonra aynı filmi izlerken bulacağım ve alacağım başka şeyler olacak mı, bir göreyim…Oldu…. belki ileride çözümleme-kritik üzerine bir kategorim olursa oturup tek tek yazmak isterim…

Japoncası Yume, İngilizcesi Dreams olan Düşler filmi, birbirinden farklı 8 düşün ele alındığı, sakince ve pürdikkat izlenilesi bir film… Çünkü içinde çok fazla mesaj ve anlatı barındırıyor. İzleyici, seyretme eyleminin ötesine geçip her bir sahneyi ve sözü düşün gücüyle irdelemeli ve tek tek kazıyarak gizil anlam katmanlarını kaldırıp gerçek anlam parçalarına ulaşmalı… ve bu parçaları kendi zihninde birleştirip tümlemeli… Sanatsal filmlerin izleyicisinden beklentisi de bu… Aksi halde sıkılmak, anlamsız bulmak kaçınılmaz olacaktır.

fllllllwrs 2

Gelelim Mart ayı boyunca izlediğim dizi filmlere…

TRT deki  Payitaht istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Vikingler’in TLC deki eski bölümlerinden kopamıyorum, tekrar tekrar izlemeye devam… Yine TLC de pazartesi akşamları izlediğim Doğum Günlükleri’ne ne oldu bilmiyorum… bir süredir ne olduysa bir türlü denk gelemiyorum… İnternette ise dizi izlemeyi bu ay durdurdum.

Görüldüğü üzere, dizi izlemek adına Mart ayım pek verimli değildi… Mini diziler için Nisan ayımdan ümitliyim…

fllllllwrs 4

Bu arada, Mart ayında okuduğum tek kitap da Ayşe Kulin’in Umut isimli romanı oldu… Yazar’ın dili yalın, konular da okutuyor ama beni Ayşe Kulin kitaplarından uzak tutan şey; gerçek hayattan aldığı konuları üstünü örterek, çok şeyi gizleyerek veriyor olması… yani anlatımda adil ve objektif değil… İyiyi iyilikleriyle ortaya sermede ne kadar başarılı ve açıksözlü ise, kötüyü kötülükleriyle ortaya sermede de o kadar başarısız ve ketum… Diyeceksiniz ki adı üstünde “roman” … kurgu/ kurmaca… O halde bazı gerçekler harfi harfine mevcut da; onlarla ilintili, tam da dile getirilesi bazı şeyler neden yok?!.. Ama okuyanı çok… Bunu da çok fazla önemsediğini sanmıyorum… ne okurlarının… ne de kendisinin…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Kırlarda 4 – Üzerleri çiçeklerle dolu ağaçların olduğu bir bahçeyi satın almamız mümkün mü?

Akira Kurosawa’nın Düşler (Yume / Dreams) filmini izlediniz mi? 8 farklı düşü konu alan filmin ikinci bölümünde küçük bir erkek çocuğunun üzüntü dolu anlarına tanık oluruz. Şeftali ağaçlarıyla dolu bir arazideki ağaçlar kesilmiş ve toprak çorak bir hale getirilmiştir.. Bu yüzden küçük çocuk, suretleri oyuncak bebeklere benzeyen bir grup insanın hışmına uğramaktadır.  Oyuncak bebek görünümlü insanlar çocuğa ailesinin bu ağaçları kestiğini söyleyip onu cezalandırmak ister. Çocuk da buna üzülür ve ağlayarak aşağıdaki repliği dile getirir:

“Hepimiz şeftali satın alabiliriz.. ama üzerleri çiçeklerle dolu ağaçların olduğu bir bahçeyi satın almamız mümkün mü? Ben bu meyve bahçesini çok seviyorum ve buradaki çiçek açmış şeftali ağaçlarını… Ama artık onlar burada olmayacaklar, işte bunun için ağlıyorum.”

Çocuğun bu konudaki hassasiyetini ve üzüntüsünü gören bebek insanlar çocuğu anlarlar ve bunun göstergesi olarak küçük bir dans gösterisi yapıp üzeri çiçeklerle kaplı ağaçların olduğu şeftali bahçesini eski hali ile görmesine izin verirler. Düş bu ya, çocuk da o haliyle görür ve kısa bir anlık mutlu olur.

krlr 1

İşte bu bahçeyi gördüğüm anda, çocuğun gördüğü o bahçeyi görmüş oldum ben de…. Tıpkısının aynısıydı… Ve aklıma kazınan o repliği, bu kez de kendi çerçevemden, kendi dünyam adına anlamlandırmam için beni sorgulamaya davet ediyordu.

Karşısında durup bir süre kıpırdamadan seyrettim.

krlr 2

İnsan gerçekliğinde, insanın doğa ile uyumlu yaşaması söz konusudur. Çünkü insan doğa ile iyi bir ilişki kurduğunda ancak iyi bir insan olur. Aksi halde onun imkanlarını ve güzelliklerini hayatından çıkarıp dışladığı zaman artık masumiyetini  kaybedip kötü bir varlık haline gelmiş olacak ve bu sebeple de nesiller boyunca cezalandırılmayı da hak edecektir. Yani doğaya ihanet, insanın kendi geleceğine ihanetidir.

O sahneyi hatırlamakla aklımdan tam da bunlar geçti. Hayli de etkisindeydim.

krlr 7

Sonra kocacığın çok yakınıma gelerek, fotoğraf makinesinin deklanşörüne çıt çıt basmakta oluşu ile içinde bulunduğum ruh halinden bir nebze olsun uzaklaşmayı başardım. Orada oluş sebebim şu pespembe güzelim çiçekleri fotoğraflamak, yanımda getirdiğim kuş evim ve yapay kuşumla enstantaneler kurup biraz da çocuklaşıp evcilik oynamak idi.

Ağaçların arasına doğru yürüdüm.

krlr 6

Düşler filmindeki sahne zihnimin arka odalarına doğru yol alırken ben de an’da yaşamaya ve kaybolmaya başlamıştım.

krlr 10

Kırlarda olmak demek, gördüğün güzellikler karşısında büyülenmek, kendinden çıkıp.. bambaşka.. munis ama şen bir çocuğa dönüşmek değil miydi?

krlr 4

krlr 5

Yaşama umuduyla dolu dolu olmak, ruhunu tazelemek isteyen, bu vakitler mutlak kırlara koşmalı…

krlr 8

Çiçek yüklü şu dalların kıpırdanışları bile bir dirilik timsali, bir yaşam belirtisi…

krlr 9

Arıların çiçekten çiçeğe konuşu… uzaktan kuşların ötüşü… hareket ettikçe dalların arasından göz kırpan gün ışığı… bahar sıcaklığı… ve sersemletecek kadar etkili, müthiş rayiha….

krlr 11

Birden bir yel esip geçiyor… sırayı ağır çekimli konfeti yağmuru alıyor… pembe pembe uçuş uçuş taç yapraklar…

krlr 12

Ah insanı kendinden koparan o kısacık büyülü an!

krlr 3

Şu kısacık an’da bile sevecek, sevinecek ne çok şey var!

krlr 13

krlr 14

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Çiçeklerle bezeli, rengarenk köy: Zalipie

Blogumdaki kategorilerden biri olan “rengarenk” kategorisini, benim gibi yaşamında renklerle bir arada olmayı sevenlerin kendilerine özgü renkli hallerini toplu halde, bir başlık altında arşivlemek için açmıştım en çok… Polonya’daki Zalipie Köyü bunlardan biri… Benzer desenlerin benzer renklerle bir başka yerleşim yerinde aynı hallerde yapıla ve kullanıla geldiğini hiç duymadım. Bu köy, çok renkliliği çiçek desenleriyle birleştirip yaşamının merkezine almayı, renklerle-çiçeklerle bir arada olmayı seçmiş…Bu yüzden ilk paylaşımım Zalipie olsun istedim…

Bir köy düşünün… Ocaklarından yayılan is, evlerin duvarlarını kirletip çirkin görüntülere sebep olunca, köy kadınları “amaaan burası köylük yer, ne olacak ki!” deyip bu çirkinliği olağanlaştırmamış ve kanıksamamış.. Ellerine boyayı-fırçayı alıp.. ne yapsam da bu çirkinliği yok etsem derdine düşmüşler… İçlerinde de hep güzel şeyleri besleyip saklamışlar ki, çözüm olarak ortaya çıkan şey, bir güzelleme, bir bezeme, bir süsleme eylemine dönüşmüş.. Kapanmayan lekelerin üzerini bir vakit sonra renk renk, desen desen çiçekler almış.. Bu çizme-boyama eylemi öyle bir tutku, öyle bir hevesle yapılmış ki mekanların içlerinden çıkıp dışarılara, kilise-köprü gibi ortak kullanım alanlarına, kümeslere, köpek kulübelerine, kuyulara ve daha pek çok yere yayılmış da yayılmış.. Her bir desen zamanla bir sanat eserine dönüşüp özgün ve özel bir hal almış… Sonra gün gelmiş, Zalipie Köyü artık çiçeklerle bezeli, rengarenk bir köy olmuş.

Kırlara düşkünlüğümden dolayı avare avare gezerken pek çok köye de düşüyor yolum… Ne yalan söyleyeyim, -en doğru tanımlamayla- bir çoğunu bok götürüyor, diyebilirim. Hatta pislik sıralamasına göre sıraya dizdiğim köyler var… “Şu köy en pis köy… şu köy rezalet… insan yaşadığı yeri hiç mi temizlemez, temiz tutmaz” dediğim klişe cümlelerim var… Konu salt kanalizasyon eksikliği ya da ahırların bazı köylerin içinde olmasından kaynaklı olsa neyse… bazı köylerde adım başı yüzlerce, binlerce poşet…. kağıt… oraya buraya takılmış naylon parçaları… kumaş parçaları… kağıt parçaları… pet şişeler… tenekeler… köyün hemen dibine atılmış çöpler… Yaşadıkları alanı evlerinin içinden ibaret görüp pisliklerini kapılarının ve pencerelerinin dışına atan sözümona milletin efendisi! köylüler…

Bu sözün de tarihi bir yanlışlık, bir gaf olduğu kanaatindeyim artık … Keşke köylü değil de “çiftçi ya da üreten kişi milletin efendisidir” denilip çalışkanlık-üreticilik övülseydi de.. görgüsüzlüğün, bağnazlığın, değişime-dönüşüme kapalılığın, dar görüşlülüğün mübah olduğuna dair yol kapalı tutulsaydı. Zira ne zaman köylülüğün kötü yönlerine dair bir söz söyleyecek olsan, haklılık adına önüne şıp diye getirilen bir söz olarak, köylülüğün yüceltilmişliği haksız bir savunma mekanizması olarak kullanılmakta… Ama anında tıkıveriyorum ağızlarına; “Atatürk o sözü, “çalışan, üreten, vatanını seven, saygılı, nazik, konuksever, insan gibi insan köylülere söylemiştir. Görgüsüz, yobaz, insanlıktan nasibini almamış, cahil cuheyla köylülere değil” diye… Zira köy vaaaar, köy var….. köylü vaaaar, köylü var!
Bence Zalipie de, o “vaaaar” dediğim köylerden biri…

Köylülüğün; geri kalmışlığın, yenilenmemenin, değişmemenin, pisliğin, sebatlığın, tutuculuğun, vizyonsuzluğun ve daha pek çok şeyin içine tıkılı kalmışlık olmak değil, yenilenme, değişme-dönüşme, güzelleşme de olduğunu gösteriyor Zalipie… Zira evler de, kullanılan objeler de değişmemiş, değişen şey yaşanılanı yerin daha da güzel bir yer oluşu olmuş… “Bana ne” dememişler, kendilerini daha iyi daha güzel ve en önemlisi de daha da temiz bir köyde yaşamaya layık görmüşler…

Zalipie Köyünün tarihinde bir de yılmaz bir duruşu var ki, ona da ayrıca hayran kaldım.. İkinci dünya savaşı sonrası halkının %17 sini kaybedip büyük bir yıkıma uğrayan bu köy, yaşama daha da sımsıkı tutunmak ve bu rengarenk halini daha da geniş kitlelere duyurmak adına etkinlikler düzenlemeye yarışmalar yapmaya başlamış… bu haliyle de insanların felaketler karşısında yılmaz bir duruşu olması gerektiğini ayrıca vurgulamış… uygulamaya koymuş… Yılmamış… daha da genişleterek yolunu, aydınlığa-feraha doğru yürümeye devam etmiş…

Ve böylece turistik bir kimlik de kazanıp rengarenk halini görmek isteyenlerin uğrak yeri haline gelmeyi de başarmış.

Ben ayrıca o duvarlardaki is lekelerinden rahatsız olup boyaları fırçaları ellerine almış olan ilk kadınları rahmetle anmak istiyorum. Belki de yaptıkları işe gülüp geçenler de olmuştur… “işiniz mi yok, bunlarla uğraşıyorsunuz” diyenler de… takmamışlar… takılmamışlar… bizlere kadar uzanacak bu güzelliğin yolunu açmışlar… Ruhları şad olsun!

rengarenk, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 13 Yorum

Kırlarda 3 – Bazen de denizlere çıkar kırlara giden yollar

İçeriğini doğa, yaban, dağ-tepe, kır-bayır, köy, tarla-tapan, ağaç, çiçek, börtü-böcek gibi, kırsala ait, doğayı-yabanı çağrıştıran daha pek çok kavramla doldurmak münkün… Ben adına “kırlar” dedim… insan tahribatına uğramamış, doğal güzelliklerle bezeli  her coğrafya parçası “kır” benim gönlümde…

Yollarına düştüm mü bir, hangi birine gittiğimin çok da önemi yok… Neresine gitsem sevecek, sevinecek bir şeyler bulurum elbet. Evden “kırlara gidiyorum” diye çıkmam yeterli bu yüzden. İstikamet de doğru-direkt tek bir nokta olmayınca, kona göçe pek çoğuyla buluşmuş oluyor insan…

Misal.. şu bahar günlerinde…. baharlıklarını giymiş ağaçların peşlerine düşmüşken, yemyeşil ovalarda, masmavi koylarda kendimizi bulabiliyoruz bir anda… Kaldı ki Saroz’un hemen hemen tüm koyları bakir ve bu koylara sınır olan her bir toprak parçası da en az bu koylar kadar bakir… Dolayısıyla bir taraftan, gemiyle-yatla- feribotla işgal edilmemiş dingin ve engin bir denizle buluşmuşken, bir taraftan da kendiliğinden çıkıvermiş envai çeşit kır çiçeğiyle hemhal olmak pek mümkün…

Zaten evden çıkıp çevre yolunda Keşan istikametine döndüğümüzde yarımadanın en dar alanına da gelmiş oluyoruz ki, böylece sapacağımız her köy yolundan herhangi bir Marmara Denizi ya da herhangi bir Saroz Körfezi kıyısına varmamız kaçınılmaz oluyor.

kırlarda 3 1

kırlarda 3 2 a

Böylelikle de, bazı günler denizlere çıkıyor kırlara giden yollar…

kırlarda 3 11

Deniz pürüzsüz, hava üşütmeyecek kadar ılık ise, otomobilimizin bagajında hazır olan olta takımıyla çok sevdiği balıkçılık hobisine girişirken kocacık, ben önce kıyı keşfine çıkıp uzun bir yürüyüş yapıyor, denizin o an bulmam için bana özel bıraktığı ganimetleri toplamaya koyuluyorum.

kırlarda 3 6

kırlarda 3 7

kırlarda 3 10

Sonra mola verip bir vakit kocacıkla sohbet ettikten sonra geçiyorum taşlık, kayalık, kırlık alanlara… Doğa o an hangi güzelliklerini sunmuşsa… ve yine bana özel hangi sürprizlerini hazırlamışsa… arayıp bulmak için peşlerine düşüyorum.

kırlarda 3 3 c

Kıyıdan uzaklaşmamak adına, daracık bir alandayım aslında o an … Ama o.. oradan oraya gitmek, ondan ona koşmak.. bakınmak.. görmek.. evirmek.. çevirmek.. incelemek.. şaşırmak.. sevmek.. mutlanmak.. umutlanmak.. sevinmek.. heyecanlanmak… ah işte bu duygular yok mu!… İnsan bir kez vardı mı hazzına… h e p.. v e   d a i m a..  o n u   i s t i y o r.

kırlarda 3 5

Kırlarda olmak; yüreğini koskocaman açıp içini en güzel şeylerle doldurmak demek… genişlemek, büyümek büyümek, yüklerinden kurtulup kuş gibi hafiflemek demek…

kırlarda 3 12

Kırlarda olmak; “ne çıkarsa bahtına” babından sana özel hazırlanmış sürprizlere açık olmak, kısmetine gelene ise razı olmak demek… merak etmek, gözlemek, ümitle beklemek demek…

kırlarda 3 4

Kırlarda olmak; güzel bir sürprizle buluştu(ruldu)ğun anda, kanatlanıp sevinçten uçmak demek… heveslenmek, neşelenmek, bir sonraki kaçışı dört gözle beklemek demek…

kırlarda 3 8

Kırlarda olmak; mutlaka bir yerlerde, seni  hayretler içinde bırakacak bir şeyler bulman demek… hissetmek, büyülenmek, varoluş ve yaratılıştaki saklı sırra yavaş yavaş  ermek demek…

kırlarda 3 13

Kırlarda olmak; yaşadığını bilmek demek!.. heyecan duymak, sevinmek, hızla çarpmakta olan kalbinin yerinde hala var olduğunu hissetmek demek…

 

 

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum