Yollarda -3 (Bir güzel şehir bu Antep! / Gaziantep -Nisan 2017)

Küçük bir zihne en önce anlar, insanlar ve mekanlar kaydoluyor sanki. Yani kendimde böyle olduğunu düşünüyorum. Yollar, caddeler , sokaklar sonra geliyor…

Sonra hiç unutmuyorsun… üstünden yıllar yıllar yıllar geçse de… kaç kez geçip gittiğinin sayısı kaybolmuş olsa da… o taşlı, kaldırımlı, asfaltlı tabanın hafızandaki halini hep hatırlıyorsun. Kenarlarına dizilmiş evler, dükkanlar, yapılar bambaşka hallere bürünmüş çoktan, aralarından unutulup kaderine terkedilenler ve yaşamaya inadına devem edenlerle o yolun, o caddenin, o sokağın bildiğin yol, cadde ya da sokak olduğunu kesin kes teyit ediyorsun.

Küçücük ayaklarınla adımlarken bir başına kalsan yitip evinin yolunu bulamayacağını sandığın o kocaman dünyanın, gün gelip bir şehrin ortasında küçücük birkaç semtten ibaret kaldığını görüp her gidişinde bir kez bir kez daha şaşırmakla birlikte tarifi anlamsız bir tedirginlik de yaşıyorsun. Ve hala bu yaşında o sonradan bitme, öncesiz, bilmediğin yeni yollar-caddeler ve sokaklarda yine yeniden yitip babaevinin yolunu bulamayacağını zannedip yine yeniden korkup ürküyorsun. Zira çocukluğunda da büyük bir şehir olan Antep’in, ucunu bucağını kestiremeyeceğin büyüklükte kocaman kocaman kocaman bir metropol şimdi.

Ve artık, sınırlarını iyi bilip sahibi olduğun kendi şehrinde yürümüyor, gezmiyor, yol almıyorsun da; yeni bir şehre gitmiş yabancı bir gezgin gibi geziyor, görüyor ve yaşıyorsun bu çocukluk kentini… İçinin bir kıyısında durup durup olmadık zamanlarda ortaya çıkıp kendini hatırlatan bir burukluk, bir özlem, bir bağlılık, bir sevgi ile…

Sonra ağızlarının, gırtlaklarının, dillerinin, hançerelerinin değişik yerlerinden çıkardıkları  seslere ve o seslerin birleşip yarattıkları söz dizilimlerine kulak kesilip.. salt mekanları, yolları değil, insanını da çok özlediğini ayırt ediyorsun… konukseverliğini, insancıllığını, hal-hatır-gönül bilirliğini, vefalı halini… annenin mazide kalmış komşuluk ilişkilerini… İstisnaların henüz genel-geçere dönüşmediğini her temasında fark ediyor, daha da büyütüp dalgalandırıyorsun içindeki duygu denizini…

Çoktan göçüp giden Gülşen ablan ve annen, o denizin dibinde çöküp katılaşmış ama her an çözülüp çalkanacak bir tortu gibi… Ve riskli sağlık problemlerine rağmen 91inci yaşını sürmekle hayata sımsıkı tutunmuş babanın içine düşürdüğü bambaşka duygular… bir vesile ile koptuğun, bir taraftan yakınmış gibi  bir taraftansa mesafeyi korumaya çalıştığın yakınların, dalların, kanbağların…

Anılar… izler… endişeler… beklenenler… özlenenler… hüsrana garkedip çıkıp gidenler…

İyice emin oluyorsun; çocukluk kentin Antep’in, içinde hep bir yara olarak kalacak!

antep 1 a

Öte yandan bir güzel şehir bu Antep… bir tarihi vesika… bir açık hava müzesi… kadim köklerinden uçlarına dek yayılmış büyülü bir usare…

antep 3 b

antep 5 b

Ah bir de gastronomik anlamda damakları çatlatan muhteşem bir açık hava mutfağı… o tatlar…. o kokular! acıktırdıkça acıktıran… yedirdikçe yediren…. doymak nedir bildirmeyen… 🙂

antep 10 b

antep 11 b

30 yıldır bir Trakyalıyla evliyim… aralıklarla -20 yıla yakın- Trakya’nın farklı yerlerinde yaşadım, yaşıyorum. Karşılaştığım insanların bir çoğundan aldığım dönüt: “Hiç Gaziantepliye benzemiyorsun!” Anladım ki Gaziantep’i görmeyen batı insanı, izlediği filmlerden, duyduğu üç beş kelimeden yola çıkarak zihninde bir insan prototipi yaratmış. Aslına bakarsan cehaletten, bilgisizlikten, önyargıcılıktan kaynaklı bir yaratım bu… ki gelişmiş, kalkınmış, sanayide dünya sıralamalarına girmiş bir şehrin ve bu şehrin insanlarının nasıl olacağına dair bir tasavvur eksikliği de aynı zamanda… “siz bir Antep’e gidin, gezin, görün… şehri de insanlarını da tanıyın… bilmeyene anlatmak olmaz” deyip gülüp geçiyorum…  Yapacak bir şey yok! Cehaletin coğrafyası da yok!… Nasıl gezmemiş-okumamış-görmemiş  Avrupalı Ortadoğuyu aklında bir yere oturtmuşsa, gezmemiş-okumamış- görmemiş Türkiyeli de Güneydoğu’yu aynı perspektifle aklının belli bir yerine sabitlemiş… bilir gibi… bilirkişicesine… saçmalıyor muyum demeden, öyle rahat… 🙂

antep 9 b

antep 6 b

antep 7 b

Antep… köküm, kökenim, anayurdum, babaocağım, sevdiğim, özlediğim!… her vakit gidemediğim… gittiğimde “keşke biraz daha fazla kalabilseydim”, deyip her yerini doya doya gezip görmek istediğim…

antep 13 b

antep 8 b

antep 2 b

antep 12 b

Bu birkaç gün bile… istedim ki zırt, pırt fotoğraf peşinde koşup anı yaşamaktan kopmayayım.

antep 14 b

Şükür, bu gidişimde iyi vakitlerim bu fotoğraflardakilerden daha çok… Antep’imle daha bir içiçeydim.

antep 4 b

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Kırlarda 5 – “Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber”

Kırlarına koştuğum coğrafyada bir dalcık da olsa sümbülteber bulabilmiş değilim henüz… Ama ne zaman elime, -hele de içinde minik beyaz yıldızımsılar barındıran- bir demet kır çiçeği alsam, aklıma hep bu dizeler geliyor;

“Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
Elbette kırlardan kırlardan gelecekler
Başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri ?” 

kırlarda 5 a

Şair alt anlamda siyaseten bazı vurgulamalar da yapmış olsa da dizelerin yüzeysel anlamı içimi kıpır kıpır edip defalarca dillendirmeme yeterli ve neşeli bir sebep olmakta…

Hasılı ne zaman bir demet kırçiçeği alsam elime, içimin akşamüstleri de yavaş yavaş güzelleşmekte…

Ve ben, ne zaman elimdeki demete yeni bir çiçek eklemek için başka başka kır çiçeklerine doğru yol alsam, ruhum da yerinde duramayan pır pır bir kelebeğe dönüşmekte…

kırlarda 5 b 1

kırlarda 5 b 2

Çiçeklerin insan duyguları üzerine etkilerini araştıran bilim insanı Dr. Haviland-Jones bunu şöyle özetlemiş;

“Çiçekler;
normalde sanılandan çok daha fazla neşeli duyguları ortaya çıkarır,
hayattan alınan zevkle ilgili duyguları yüceltir.
Ve çiçekli ortamda bulunduğu andan itibaren, kişinin davranışları çok daha pozitif olmaya başlar.”

kırlarda 5 c

kırlarda 5 d

Çiçekler dünyası zaten başlı başına bir mana alemi… Her bir çiçeğin renk, biçim, koku gibi bağlamlarda bu alemde bir karşılığı var…

Bazı çiçekler sevinç ve mutluluk verirken, bazıları ilham ve coşku vermekte..Bazı çiçeklerin ise ruh sağlığı ve insan davranışları üzerine olumlu rehabilitik ve terapik etkileri var iken, bazıları hatırlamaya-paylaşmaya sevketmekte…

kırlarda 5 e

kırlarda 5 f

Ben böyle çiçeklerle mutlu mesutken bazen birden kendime gelip düşünüyorum da;

ya dünyada çiçek denen şey hiç olmasaydı?

RUS_8653 editli 1

Çiçeksiz bir dünya ne çok yoksun, ne çok yoksul kalırdı!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 1 – Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz

Bir Şaman öğretisi der ki ;
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz..

HPIM0577.JPG
Nehirler kendi suyunu içemez..

öğreti 2
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez..

öğreti 3
Güneş kendisi için ısıtmaz..

öğreti 4
Ay kendisi için parlamaz..

öğreti 5
Çiçekler kendileri için kokmaz.

öğreti 6
Toprak kendisi için doğurmaz..

öğreti 7
Rüzgar kendisi için esmez..

öğreti 8
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz..”

öğreti 9
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 10 Yorum

Mart 2017 – Aydöküm

Bugün itibariyle yılın dördüncü ayına kapıyı araladık… Ne çabuk geçiyor günler!..

Bir şeylere yetişemediğim zamanlarda da bunu teyit ediyorum… Şu kesin; artık zaman daha hızlı… eski günlerde olmadığı kadar…

Haliyle insan, bu hızın kendi yaşamındaki izdüşümüne de dönüp bakınca “yaşlanmaya doğru giden süreci nasıl daha keyifli ve verimli geçirebilirim”in muhasebesini yapmaya başlıyor. O sebeple hiçbir şeyin tutsağı olmak istemiyorum artık… daha açık bir deyişle; uğraşılarımı, meşguliyetlerimi, hobilerimi yaşamımın merkezine alıp sürekli onlarla yatıp kalktığım bir yaşam tarzını hayatımdan uzak tutmak istiyorum…

Film mi izleyeceğim… kitap mı okuyacağım… örgü mü öreceğim… boyama mı yapacağım… internette sörf mü yapacağım… instagram mı kullanacağım…. Hepsi.. hepsi sınırlı ve ölçülü olmalı…

Her an hepsini bırakıp arkamı dönüp çekip gidebilmeliyim… ya da bir an gelip çok dibime değil, yeniden terkedebilecek kadar yakınlarıma bir yerlere alıp oturtabilmeliyim. İnstagramla aramızdaki bağ gibi… şu günlerde yeni fotoğraf makinemle yapmakta olduğum denemeler için “arşivleyeyim de göz önümde dursunlar” adına yeniden bir dönüş… fotoğrafı ekleyip bir iki eşe-dosta like bıraktıktan sonra, telefonu bir kenara bırakıp bir daha dönüp bakmamak üzere, mesafeli ve ölçülü bir yakınlık… girdabına girmeden… tutsağı olmadan…  İşte bugünlerde tüm isteğim bu…

O sebeple film izlemelerim de, kitap okumalarım da az… pek az… Lakin bu ay çok doküman taradım internette…  yeni dünya düzeni ve dünya siyaset tarihi üzerine birkaç yıldır ilgim yoğun… sürekli araştırıyor, okuyor, izliyorum… bu son taramalarla da geçmiş bilgilerime yeni şeyler katmış oldum…iyi oldu…

fllllllwrs 1

Televizyonu dahi artık az izliyorum… Okuldan eve gelip kapıyı açtığımda ilk işim hemen girişteki oturma odamıza geçip televizyonu açmak olurdu. Boş odada televizyon kendi kendine konuşurken ben evin diğer bölümlerinde başka şeylerle meşgul idim… Artık aynı odada olsam dahi televizyonu saatlerce açmadığım oluyor. Belli haber programlarım, dizilerim ve rast geldiğim birkaç belgesel vesaire ile  televizyon izleme alışkanlığımı ölçüleyip sınırlandırdım.

İşte böyle zamanlarda izlemiş olduğum hepi topu iki tanecik lifetime filmi var.

İlki; Stolen from the Womb (Anne karnından çalınan): Bebeği olmayan bir kadın bunu saplantı haline getirir ve kendisinden uzaklaşmış olan kocasını yeniden kazanmak adına hamile numarası yapar. Doğum zamanı yaklaştığında ise hamile bir kadının karnındaki bebeğe sahip olmak için kötü şeyler yapacaktır.

Film bu kadar basit, yalın ve aksiyonsuz bir film… Vakit geçirmek için izlenebilir…

İkincisi ise; Indiscretion (Düşüncesiz) : Geçici bir macera uğruna eşini aldatan kadının, peşini bırakmayan sapığı ve bu sapığın aile üzerindeki hain ve sinsi planlarını konu alan vasat bir film… Yapacak bir şeyiniz yokken karşınıza çıktıysa hiç yoktan iyidir…

fllllllwrs 3

Bu ay internette ise tek film izledim… O da şurada paylaştığım şeftali bahçesini görmemle hatırladığım Akira Kurosawa’nın Düşler filmi… İlk kez 12 ya da 13 yıl önce izlemiştim… O zamanlar çok fazla sanatsal film izliyordum, film ve edebiyat kulüplerine üyeydim… Sanatsal filmler izler, öyküler başta olmak üzere edebi yapıtlar okur,  alt metin okumaları ve çözümlemeler  yapardık. Düşler filmi üzerine de çok verimli, keyifli tespitlerimiz olmuştu… İstedim ki, yıllar yıllar sonra aynı filmi izlerken bulacağım ve alacağım başka şeyler olacak mı, bir göreyim…Oldu…. belki ileride çözümleme-kritik üzerine bir kategorim olursa oturup tek tek yazmak isterim…

Japoncası Yume, İngilizcesi Dreams olan Düşler filmi, birbirinden farklı 8 düşün ele alındığı, sakince ve pürdikkat izlenilesi bir film… Çünkü içinde çok fazla mesaj ve anlatı barındırıyor. İzleyici, seyretme eyleminin ötesine geçip her bir sahneyi ve sözü düşün gücüyle irdelemeli ve tek tek kazıyarak gizil anlam katmanlarını kaldırıp gerçek anlam parçalarına ulaşmalı… ve bu parçaları kendi zihninde birleştirip tümlemeli… Sanatsal filmlerin izleyicisinden beklentisi de bu… Aksi halde sıkılmak, anlamsız bulmak kaçınılmaz olacaktır.

fllllllwrs 2

Gelelim Mart ayı boyunca izlediğim dizi filmlere…

TRT deki  Payitaht istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Vikingler’in TLC deki eski bölümlerinden kopamıyorum, tekrar tekrar izlemeye devam… Yine TLC de pazartesi akşamları izlediğim Doğum Günlükleri’ne ne oldu bilmiyorum… bir süredir ne olduysa bir türlü denk gelemiyorum… İnternette ise dizi izlemeyi bu ay durdurdum.

Görüldüğü üzere, dizi izlemek adına Mart ayım pek verimli değildi… Mini diziler için Nisan ayımdan ümitliyim…

fllllllwrs 4

Bu arada, Mart ayında okuduğum tek kitap da Ayşe Kulin’in Umut isimli romanı oldu… Yazar’ın dili yalın, konular da okutuyor ama beni Ayşe Kulin kitaplarından uzak tutan şey; gerçek hayattan aldığı konuları üstünü örterek, çok şeyi gizleyerek veriyor olması… yani anlatımda adil ve objektif değil… İyiyi iyilikleriyle ortaya sermede ne kadar başarılı ve açıksözlü ise, kötüyü kötülükleriyle ortaya sermede de o kadar başarısız ve ketum… Diyeceksiniz ki adı üstünde “roman” … kurgu/ kurmaca… O halde bazı gerçekler harfi harfine mevcut da; onlarla ilintili, tam da dile getirilesi bazı şeyler neden yok?!.. Ama okuyanı çok… Bunu da çok fazla önemsediğini sanmıyorum… ne okurlarının… ne de kendisinin…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Kırlarda 4 – Üzerleri çiçeklerle dolu ağaçların olduğu bir bahçeyi satın almamız mümkün mü?

Akira Kurosawa’nın Düşler (Yume / Dreams) filmini izlediniz mi? 8 farklı düşü konu alan filmin ikinci bölümünde küçük bir erkek çocuğunun üzüntü dolu anlarına tanık oluruz. Şeftali ağaçlarıyla dolu bir arazideki ağaçlar kesilmiş ve toprak çorak bir hale getirilmiştir.. Bu yüzden küçük çocuk, suretleri oyuncak bebeklere benzeyen bir grup insanın hışmına uğramaktadır.  Oyuncak bebek görünümlü insanlar çocuğa ailesinin bu ağaçları kestiğini söyleyip onu cezalandırmak ister. Çocuk da buna üzülür ve ağlayarak aşağıdaki repliği dile getirir:

“Hepimiz şeftali satın alabiliriz.. ama üzerleri çiçeklerle dolu ağaçların olduğu bir bahçeyi satın almamız mümkün mü? Ben bu meyve bahçesini çok seviyorum ve buradaki çiçek açmış şeftali ağaçlarını… Ama artık onlar burada olmayacaklar, işte bunun için ağlıyorum.”

Çocuğun bu konudaki hassasiyetini ve üzüntüsünü gören bebek insanlar çocuğu anlarlar ve bunun göstergesi olarak küçük bir dans gösterisi yapıp üzeri çiçeklerle kaplı ağaçların olduğu şeftali bahçesini eski hali ile görmesine izin verirler. Düş bu ya, çocuk da o haliyle görür ve kısa bir anlık mutlu olur.

krlr 1

İşte bu bahçeyi gördüğüm anda, çocuğun gördüğü o bahçeyi görmüş oldum ben de…. Tıpkısının aynısıydı… Ve aklıma kazınan o repliği, bu kez de kendi çerçevemden, kendi dünyam adına anlamlandırmam için beni sorgulamaya davet ediyordu.

Karşısında durup bir süre kıpırdamadan seyrettim.

krlr 2

İnsan gerçekliğinde, insanın doğa ile uyumlu yaşaması söz konusudur. Çünkü insan doğa ile iyi bir ilişki kurduğunda ancak iyi bir insan olur. Aksi halde onun imkanlarını ve güzelliklerini hayatından çıkarıp dışladığı zaman artık masumiyetini  kaybedip kötü bir varlık haline gelmiş olacak ve bu sebeple de nesiller boyunca cezalandırılmayı da hak edecektir. Yani doğaya ihanet, insanın kendi geleceğine ihanetidir.

O sahneyi hatırlamakla aklımdan tam da bunlar geçti. Hayli de etkisindeydim.

krlr 7

Sonra kocacığın çok yakınıma gelerek, fotoğraf makinesinin deklanşörüne çıt çıt basmakta oluşu ile içinde bulunduğum ruh halinden bir nebze olsun uzaklaşmayı başardım. Orada oluş sebebim şu pespembe güzelim çiçekleri fotoğraflamak, yanımda getirdiğim kuş evim ve yapay kuşumla enstantaneler kurup biraz da çocuklaşıp evcilik oynamak idi.

Ağaçların arasına doğru yürüdüm.

krlr 6

Düşler filmindeki sahne zihnimin arka odalarına doğru yol alırken ben de an’da yaşamaya ve kaybolmaya başlamıştım.

krlr 10

Kırlarda olmak demek, gördüğün güzellikler karşısında büyülenmek, kendinden çıkıp.. bambaşka.. munis ama şen bir çocuğa dönüşmek değil miydi?

krlr 4

krlr 5

Yaşama umuduyla dolu dolu olmak, ruhunu tazelemek isteyen, bu vakitler mutlak kırlara koşmalı…

krlr 8

Çiçek yüklü şu dalların kıpırdanışları bile bir dirilik timsali, bir yaşam belirtisi…

krlr 9

Arıların çiçekten çiçeğe konuşu… uzaktan kuşların ötüşü… hareket ettikçe dalların arasından göz kırpan gün ışığı… bahar sıcaklığı… ve sersemletecek kadar etkili, müthiş rayiha….

krlr 11

Birden bir yel esip geçiyor… sırayı ağır çekimli konfeti yağmuru alıyor… pembe pembe uçuş uçuş taç yapraklar…

krlr 12

Ah insanı kendinden koparan o kısacık büyülü an!

krlr 3

Şu kısacık an’da bile sevecek, sevinecek ne çok şey var!

krlr 13

krlr 14

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Çiçeklerle bezeli, rengarenk köy: Zalipie

Blogumdaki kategorilerden biri olan “rengarenk” kategorisini, benim gibi yaşamında renklerle bir arada olmayı sevenlerin kendilerine özgü renkli hallerini toplu halde, bir başlık altında arşivlemek için açmıştım en çok… Polonya’daki Zalipie Köyü bunlardan biri… Benzer desenlerin benzer renklerle bir başka yerleşim yerinde aynı hallerde yapıla ve kullanıla geldiğini hiç duymadım. Bu köy, çok renkliliği çiçek desenleriyle birleştirip yaşamının merkezine almayı, renklerle-çiçeklerle bir arada olmayı seçmiş…Bu yüzden ilk paylaşımım Zalipie olsun istedim…

Bir köy düşünün… Ocaklarından yayılan is, evlerin duvarlarını kirletip çirkin görüntülere sebep olunca, köy kadınları “amaaan burası köylük yer, ne olacak ki!” deyip bu çirkinliği olağanlaştırmamış ve kanıksamamış.. Ellerine boyayı-fırçayı alıp.. ne yapsam da bu çirkinliği yok etsem derdine düşmüşler… İçlerinde de hep güzel şeyleri besleyip saklamışlar ki, çözüm olarak ortaya çıkan şey, bir güzelleme, bir bezeme, bir süsleme eylemine dönüşmüş.. Kapanmayan lekelerin üzerini bir vakit sonra renk renk, desen desen çiçekler almış.. Bu çizme-boyama eylemi öyle bir tutku, öyle bir hevesle yapılmış ki mekanların içlerinden çıkıp dışarılara, kilise-köprü gibi ortak kullanım alanlarına, kümeslere, köpek kulübelerine, kuyulara ve daha pek çok yere yayılmış da yayılmış.. Her bir desen zamanla bir sanat eserine dönüşüp özgün ve özel bir hal almış… Sonra gün gelmiş, Zalipie Köyü artık çiçeklerle bezeli, rengarenk bir köy olmuş.

Kırlara düşkünlüğümden dolayı avare avare gezerken pek çok köye de düşüyor yolum… Ne yalan söyleyeyim, -en doğru tanımlamayla- bir çoğunu bok götürüyor, diyebilirim. Hatta pislik sıralamasına göre sıraya dizdiğim köyler var… “Şu köy en pis köy… şu köy rezalet… insan yaşadığı yeri hiç mi temizlemez, temiz tutmaz” dediğim klişe cümlelerim var… Konu salt kanalizasyon eksikliği ya da ahırların bazı köylerin içinde olmasından kaynaklı olsa neyse… bazı köylerde adım başı yüzlerce, binlerce poşet…. kağıt… oraya buraya takılmış naylon parçaları… kumaş parçaları… kağıt parçaları… pet şişeler… tenekeler… köyün hemen dibine atılmış çöpler… Yaşadıkları alanı evlerinin içinden ibaret görüp pisliklerini kapılarının ve pencerelerinin dışına atan sözümona milletin efendisi! köylüler…

Bu sözün de tarihi bir yanlışlık, bir gaf olduğu kanaatindeyim artık … Keşke köylü değil de “çiftçi ya da üreten kişi milletin efendisidir” denilip çalışkanlık-üreticilik övülseydi de.. görgüsüzlüğün, bağnazlığın, değişime-dönüşüme kapalılığın, dar görüşlülüğün mübah olduğuna dair yol kapalı tutulsaydı. Zira ne zaman köylülüğün kötü yönlerine dair bir söz söyleyecek olsan, haklılık adına önüne şıp diye getirilen bir söz olarak, köylülüğün yüceltilmişliği haksız bir savunma mekanizması olarak kullanılmakta… Ama anında tıkıveriyorum ağızlarına; “Atatürk o sözü, “çalışan, üreten, vatanını seven, saygılı, nazik, konuksever, insan gibi insan köylülere söylemiştir. Görgüsüz, yobaz, insanlıktan nasibini almamış, cahil cuheyla köylülere değil” diye… Zira köy vaaaar, köy var….. köylü vaaaar, köylü var!
Bence Zalipie de, o “vaaaar” dediğim köylerden biri…

Köylülüğün; geri kalmışlığın, yenilenmemenin, değişmemenin, pisliğin, sebatlığın, tutuculuğun, vizyonsuzluğun ve daha pek çok şeyin içine tıkılı kalmışlık olmak değil, yenilenme, değişme-dönüşme, güzelleşme de olduğunu gösteriyor Zalipie… Zira evler de, kullanılan objeler de değişmemiş, değişen şey yaşanılanı yerin daha da güzel bir yer oluşu olmuş… “Bana ne” dememişler, kendilerini daha iyi daha güzel ve en önemlisi de daha da temiz bir köyde yaşamaya layık görmüşler…

Zalipie Köyünün tarihinde bir de yılmaz bir duruşu var ki, ona da ayrıca hayran kaldım.. İkinci dünya savaşı sonrası halkının %17 sini kaybedip büyük bir yıkıma uğrayan bu köy, yaşama daha da sımsıkı tutunmak ve bu rengarenk halini daha da geniş kitlelere duyurmak adına etkinlikler düzenlemeye yarışmalar yapmaya başlamış… bu haliyle de insanların felaketler karşısında yılmaz bir duruşu olması gerektiğini ayrıca vurgulamış… uygulamaya koymuş… Yılmamış… daha da genişleterek yolunu, aydınlığa-feraha doğru yürümeye devam etmiş…

Ve böylece turistik bir kimlik de kazanıp rengarenk halini görmek isteyenlerin uğrak yeri haline gelmeyi de başarmış.

Ben ayrıca o duvarlardaki is lekelerinden rahatsız olup boyaları fırçaları ellerine almış olan ilk kadınları rahmetle anmak istiyorum. Belki de yaptıkları işe gülüp geçenler de olmuştur… “işiniz mi yok, bunlarla uğraşıyorsunuz” diyenler de… takmamışlar… takılmamışlar… bizlere kadar uzanacak bu güzelliğin yolunu açmışlar… Ruhları şad olsun!

rengarenk, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 13 Yorum

Kırlarda 3 – Bazen de denizlere çıkar kırlara giden yollar

İçeriğini doğa, yaban, dağ-tepe, kır-bayır, köy, tarla-tapan, ağaç, çiçek, börtü-böcek gibi, kırsala ait, doğayı-yabanı çağrıştıran daha pek çok kavramla doldurmak münkün… Ben adına “kırlar” dedim… insan tahribatına uğramamış, doğal güzelliklerle bezeli  her coğrafya parçası “kır” benim gönlümde…

Yollarına düştüm mü bir, hangi birine gittiğimin çok da önemi yok… Neresine gitsem sevecek, sevinecek bir şeyler bulurum elbet. Evden “kırlara gidiyorum” diye çıkmam yeterli bu yüzden. İstikamet de doğru-direkt tek bir nokta olmayınca, kona göçe pek çoğuyla buluşmuş oluyor insan…

Misal.. şu bahar günlerinde…. baharlıklarını giymiş ağaçların peşlerine düşmüşken, yemyeşil ovalarda, masmavi koylarda kendimizi bulabiliyoruz bir anda… Kaldı ki Saroz’un hemen hemen tüm koyları bakir ve bu koylara sınır olan her bir toprak parçası da en az bu koylar kadar bakir… Dolayısıyla bir taraftan, gemiyle-yatla- feribotla işgal edilmemiş dingin ve engin bir denizle buluşmuşken, bir taraftan da kendiliğinden çıkıvermiş envai çeşit kır çiçeğiyle hemhal olmak pek mümkün…

Zaten evden çıkıp çevre yolunda Keşan istikametine döndüğümüzde yarımadanın en dar alanına da gelmiş oluyoruz ki, böylece sapacağımız her köy yolundan herhangi bir Marmara Denizi ya da herhangi bir Saroz Körfezi kıyısına varmamız kaçınılmaz oluyor.

kırlarda 3 1

kırlarda 3 2 a

Böylelikle de, bazı günler denizlere çıkıyor kırlara giden yollar…

kırlarda 3 11

Deniz pürüzsüz, hava üşütmeyecek kadar ılık ise, otomobilimizin bagajında hazır olan olta takımıyla çok sevdiği balıkçılık hobisine girişirken kocacık, ben önce kıyı keşfine çıkıp uzun bir yürüyüş yapıyor, denizin o an bulmam için bana özel bıraktığı ganimetleri toplamaya koyuluyorum.

kırlarda 3 6

kırlarda 3 7

kırlarda 3 10

Sonra mola verip bir vakit kocacıkla sohbet ettikten sonra geçiyorum taşlık, kayalık, kırlık alanlara… Doğa o an hangi güzelliklerini sunmuşsa… ve yine bana özel hangi sürprizlerini hazırlamışsa… arayıp bulmak için peşlerine düşüyorum.

kırlarda 3 3 c

Kıyıdan uzaklaşmamak adına, daracık bir alandayım aslında o an … Ama o.. oradan oraya gitmek, ondan ona koşmak.. bakınmak.. görmek.. evirmek.. çevirmek.. incelemek.. şaşırmak.. sevmek.. mutlanmak.. umutlanmak.. sevinmek.. heyecanlanmak… ah işte bu duygular yok mu!… İnsan bir kez vardı mı hazzına… h e p.. v e   d a i m a..  o n u   i s t i y o r.

kırlarda 3 5

Kırlarda olmak; yüreğini koskocaman açıp içini en güzel şeylerle doldurmak demek… genişlemek, büyümek büyümek, yüklerinden kurtulup kuş gibi hafiflemek demek…

kırlarda 3 12

Kırlarda olmak; “ne çıkarsa bahtına” babından sana özel hazırlanmış sürprizlere açık olmak, kısmetine gelene ise razı olmak demek… merak etmek, gözlemek, ümitle beklemek demek…

kırlarda 3 4

Kırlarda olmak; güzel bir sürprizle buluştu(ruldu)ğun anda, kanatlanıp sevinçten uçmak demek… heveslenmek, neşelenmek, bir sonraki kaçışı dört gözle beklemek demek…

kırlarda 3 8

Kırlarda olmak; mutlaka bir yerlerde, seni  hayretler içinde bırakacak bir şeyler bulman demek… hissetmek, büyülenmek, varoluş ve yaratılıştaki saklı sırra yavaş yavaş  ermek demek…

kırlarda 3 13

Kırlarda olmak; yaşadığını bilmek demek!.. heyecan duymak, sevinmek, hızla çarpmakta olan kalbinin yerinde hala var olduğunu hissetmek demek…

 

 

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Baharın soğanlı müjdecileri ve doğaya dair ilk uyanışım

Kırlarla tanış olduğum ilk vakitler, doğanın güzelliklerine karşı ortaya koyabildiğim tek eylem bakmak (bakarak gözlemlemek) üzerine idi…  Misal; toprağın üzerine yayılmış  kır çiçeklerini gördüğümde, görüntünün güzelliği karşısında büyüleniyor, o güzelliği seyredalıyor.. içlerinden bir kaçını koparıp elime alsam dahi (bakmaktan-seyretmekten  kendimi alıkoyamamakla), aramızdaki ilişkiyi yalnızca “bakışmak”la sınırlandırıyordum. Beynim şekillerini, renklerini, bombelerini, girintilerini-çıkıntılarını görüntü olarak kaydediyordu ama ait oldukları alem ve o alemin yasaları hakkında hiçbir bilgim yoktu. Tüm bunları irdeleyebilecek, sorgulayabilecek de bir kapasitem ve iradem de yoktu. Bakıyor, seyrediyor, seviyor, uzaklaşıyordum yanlarından. Onlardan alımlayacağım şeyler bu kadarcıktan ibaretti.

İlk birkaç yıl böyle sürüp gitti.

soğanlı bitkiler 1

Bu arada çantamdaki minik deftere hangi çiçekleri ne zaman, nerede gördüğüme dair notlar düşmeye başlamıştım. Çünkü kırlara çıkışımın ikinci yılı fark etmiştim ki, bahara ait her çiçek, mevsimin tamamında ve diğer çiçeklerle aynı anda açmıyordu. Sanki hepsinin bir sırası vardı ve her çiçek zamanı gelince ayrı ayrı yeryüzüne çıkıyor, aksi halde toprağın altında sessizce uyuyarak bekliyordu.

soğanlı bitkiler 2

Misal; çiğdemler ve nergisler daha mart gelmeden önce; anemonlar , sümbüller, laleler martla birlikte; papatyalar, gelincikler ise ancak nisan sonuna doğru, en çok da mayısta çıkıyordu ortaya… En güzel anemonlar Ocaklı Köyü’nden Güneş Sitesi’ne giden yol üzerinde, en geniş gelincik tarlaları Fındıklı Köyü yolunda, manzarası nefis katır tırnakları Kömür Limanı yolunda, papatya deryaları Saroz’a uzanan hemen hemen her yeşil düzlükte idi… Bir dolu kır çiçeğinin rengarenk bir arada olduğu yer ise yalnızca Güneyli’nin doğu kıyısı  idi…  Bir önceki yıl düştüğüm notları bir sonraki yıl okuyup  doğanın güzelliklerine bir kez daha tanıklık etmek için koşuyordum kırlara…

soğanlı bitkiler 5

Derken bir gün bir aydınlanma yaşadım: Lisedeki biyoloji derslerinden öğrendiğim bilgiler su yüzüne çıkmıştı ve güneş ışıkları bu kadar az ve eğik gelip sağlıklı bir fotosentez olayının gerçekleşmesi için gereken ortamı sağlayamıyorken.. çiğdem, nergis, sümbül, lale, anemon gibi kır çiçekleri nasıl oluyor da hayat buluyordu bu yoklukta, yoksunlukta?!…

Bu aydınlanma ile çiçekler üzerine yaptığım gözlemi “bakmak” eyleminden uzaklaştırıp “irdelemek-sorgulamak-araştırmak-yorumlamak” üzerine yoğunlaştırdım. (Bu benim tefekkürle kurduğum ciddi anlamda ilk bilinçli hissiyatım olacaktı.)

soğanlı bitkiler 3

Bir bitkinin can bulup yeryüzüne çıkması için besin ögesine ihtiyacı vardır, bu besini de fotosentez yolu ile elde eder. Fotosentez işlemi içinse karbondioksit ve su gibi elementlerin  yanı sıra, en çok da güneş enerjisine ihtiyaç vardır. Yani bu bileşenlerden biri eksik ise fotosentez olayı gerçekleşemez ve bitkinin can bulması için gerekli olan besin elde edilememiş olur.

soğanlı bitkiler 4

Güneş ışıklarının sağlıklı bir fotosentez olayını gerçekleştirmek için gerekli ve yeterli miktarda olamadığı zamanlarda; bu soğanlı bitkiler nasıl oluyor da can buluyor,  kırları şenlendirip dünyayı nasıl da böyle vaktinden evvel efsunlayabiliyordu?

Belli ki, bu yaratılış ve varoluşta ince ince hesaplanmış,  sistematik, algoritmik bir düzen vardı.

soğanlı bitkiler 6

Dünyaya gelecekleri vakit yeterli güneş ışığını bulamayacak olan bu bitkiler, besin maddelerini vücutlarına depolayabilecek bir düzenekte tasarlanmış ve bu besinleri vakti geldiğinde açığa çıkarıp kullanabilmek üzere programlanmışlardı. Vücutları da sanki, önceki mevsimler süresince alıp alıp stokladıkları mineraller, nişasta ve diğer besin maddelerini sakladıkları bir tür erzak dolabı gibi idi. Kış boyunca stokta bekletilen enerji de ilkbaharla birlikte harekete geçiyor, çiçeklerin doğma ve büyüme süreçlerinde azar azar, gerektikçe kullanıma alınıyordu. Ortaya çıkışta ve sahip olunan özelliklerde bir kodlama, bir şifreleme, bir sıralama söz konusu idi… Her bir bitki olması gerektiği gibi ol’(durul)uyordu. Bu minicik soğanlı bitkiler sisteminin işleyişinde dahi bir düzen, bir intizam mevcut idi. Öyle ki; erzak deposunda saklanan besinin ortaya çıkma sürecinde kullanılmış olan güneş ışığı bile biraz eksik ya da fazla olsa, gereken enerji alımı elverişli bir şekilde ve miktarda elde edilmiş olamayacaktı. Güneş ışığının nasıl, ne kadar  ve ne renk iken alınacağı bile bu bitkilerin iç dünyalarına gizlenmiş, şifrelenmişti. Veya vaktinde yeterince alınmış olan enerji sağlıklı bir ortamda depolanıp saklanamamış olsa, bitki vakti geldiğinde yapması gerekecek olan çiçeklenme işlemini gerçekleştiremeyecek, yeryüzüne yeni bir filiz veremeyecekti.

soğanlı bitkiler 13

(Bu farkındalık soğanlı bitkilerin tasarım ve yaratımındaki incelikleri keşfetmeme olanak sağlamıştı, perspektifi genişletip koskoca bitkiler alemine baktığımda türel çeşitlilik ve fonksiyonel değişiklik karşısında şaşkınlığa düşmem artık kaçınılmazdı. )

soğanlı bitkiler 7

Ve biz insan evlatları, kışın bitimi ile birlikte yeryüzünü güzelleyen bu rengarenk çiçeklerin harikuladeliği karşısında heyecana kapılıp mutluluk duyuyor, yeni gelecek mevsimi daha bir ümitle, daha bir sevinçle bekliyorduk. Bu erkenci çiçekler, bu bahar müjdecileri manevi dünyamızın da birer uyaran işçileri idi… İç dünyamıza tık tık huzurlu dokunuşlar yapıyor, içimize umut ve sevinç dolduruyorlardı. Her kışın sonunda rengarenk bir bahar vardı ve bu hal, kendi yaşamlarımızda karşımıza çıkabilecek her zorluğun sonunda da, iyi ve güzel vakitler olabileceğini çağrıştırıyordu.

soğanlı bitkiler 12

Bahar canlılıktı, yinelenmek-tazelenmekti… Uyanış, yeniden doğuştu bahar! Dünya; o karanlık, soğuk, zor günlerden-gecelerden kendini nasıl çıkarıp aydınlık-sıcacık günlere kavuşuyorsa, ruh da sahip olduğu bedene aynı şeyi yapabileceğini fısıldıyordu.

soğanlı bitkiler 10

Hele hele tüm bahar boyunca meydana gelen her bir değişikliğe-dönüşüme içten, derinden baktığında ise, kendini muazzam bir temaşa içinde bulman kaçınılmaz idi…

soğanlı bitkiler 9

Her bir çiçek bir tasarım harikası, bir yaratım mucizesi iken, aynı zamanda

okudukça öğrenilecek bir “tanım”, anlamlandırılacak bir “anlatım”dı…

her bir böcek… her bir ağaç… her bir meyve… Her bir canlı!…

Canlılara ait uzuvlar… organlar….

Dağlar… tepeler… ovalar… denizler… bağlar… bahçeler… ormanlar…

Gökyüzü… gezegenler… yıldızlar… uzaydakiler… uzaklar…

Hava… su… toprak…

Gözle görünen ve görünmeyen tüm varlıklar… var olanlar, yok olanlar …

Okunacak ne çok satır, anlamlandıracak ne çok söz vardı.

Kainat devasa bir ansiklopedi idi ve bahar ise ancak fasiküllerinden biriydi.

Her sayfayı açıp okumak senin elindeydi… ama bu da kapasiten dahilindeydi…

Öyle ise bu kapasiteyi geliştirmek, genişletmek gerekirdi.

Madem dünyaya sebepsiz gelmemiştik, yaşadığımız hayatı anlamlandırmak da gerekliliklerden biriydi.

Kendine akıl ve izan bahşedilmiş insan, belki de en önce bu okumaları yapabilmeyi öğrenmeliydi.

dünya bir kitaptır içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kırlarda 2 – Yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş pek etkileyici

Mart martlığını yapa dursun… doğa, “ben uyandım bir kez” deyip kırları yemyeşil  boyamaya, kuru dalların üzerine minik minik çiçekler kondurmaya devam ediyor.  Ve kocacıkla ben her fırsatta otomobilimize atlayıp kaçıveriyoruz kırlara…

kırlarda 2 e

Bazı anlar biz müsaitiz.. ama hava bozuk, yağmur çisil çisil… Ne gam! İçim bana dar gelmiş… kabuğum küçülmüş… Öyle istiyorum ki yanlarında olayım… gözümün görebildiği her bir güzelliğin içine, ta derinine dalayım.. da oralarda dünyanın bambaşka hallerini bulayım.. Zira sıtkım sıyrılmak üzere insanın bencilliğinden, her bişeyi kendine yontma, akıl satma ve kendini çok şey sanma hallerinden… değişmez, dönüşmez, fikri sabit cümlelerinden… klişelerinden… güdülmüşlüğünden… başkalarını gütmeye meyilliliğinden…….. Nerede insan.. orada bir huzursuzluk, bir negatiflik, bir çetrefillik…

kırlarda 2 r

“Dağ başına ev yapıp insansız yaşamalı” derken buluyorum bazen kendimi.. sahibinden com larda konumu beklentilerime uyacak toprak parçaları arıyorum. Hayaller kuruyorum. Basit işlerini halletmek ve küçük mutluluklar devşirmekten ibaret bir yaşamı olan küçücük bir kır evinde yaşıyor olduğumu düşlüyorum. Sonra bu düşe kapılıyor, peşinde koşmam için kendimi koşulluyorum.

kırlarda 2 p

Sonra.. yine ve hep olduğu gibi, yaşadığım kasabanın kentsel sınırlarını aşıp; genişlediğim, büyüdüğüm, iyileştiğim yerlerine kaçıyorum.

kırlarda 2 k

Hele ki bu mevsim… yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş pek etkileyici…

kırlarda 2 f

Şimdilerde kırlarda olmak demek; gelinliklerini giyip yol boylarına sıralanmış ağaçların güzelliğine seyredalıp  mest olmak demek…

kırlarda 2 b

Bütün kış kupkuru dallardan ibaret bu ağaçların üzerine, sanki bir el gelmiş de bir oraya bir buraya fıs fıs köpükler sıkmış.. bezemiş süslemiş, güzellemiş gibi… Saatlerce, bıkmadan bakıp bakıp seyredilesi…

kırlarda 2 a

Şimdilerde kırlarda olmak demek; seyrine doyamadığın ağaçların, mis kokulu çiçeklerinin kokusuna da doyamamak demek…

kırlarda 2 c.JPG

Öyle hoş, öyle cezbedici bir rayiha ki… misk-i amber mübarek sanki!

kırlarda 2 j

kırlarda 2 d

Şimdilerde kırlarda olmak demek, soğanlı kır çiçeklerinin sürpriz doğumlarına da tanıklık etmek demek..

kırlarda 2 m

Normalde mevcut güneş ışığı, kır çiçeklerinin filizlenmesi için gerekli olan fotosentez koşullarını sağlamaya elverişli ve yeterli miktarda olmasa da… soğanlı çiçekler mucizevi şekilde topraktan başlarını uzatır ve renk renk halleriyle baharın geldiğini müjdelerler “Yeniden doğuş ve yavaş yavaş diriliş”teki uyumun bir parçasıdır bu. Derinine indiğinde pek de etkileyicidir. (O halde “dünya bir kitaptır” kategorisinin bir postu da bu çiçeklerin vaktinden evvel dünyaya gelişlerindeki sistematik ve planlı düzenlemenin nasıl olduğu  üzerine olmalı… zira yeryüzündeki yaratılmış her şey açıp açıp okunulası, keşfedilesi…)

kırlarda 2 l

Şimdilerde kırlarda olmak demek; iki tarafı çam ormanlarıyla kaplı dağ yollarında yürüyüş yapmak, ciğerleri bol bol oksijenle doldurmak demek…

kırlarda 2 i

Yaz – kış yaprakları hep yeşil olan çam ağaçları bile yeniden dirilişe uyum sağlamak ister gibi… yeni çıkan yaprakları pasparlak… yumuşacık…    gerçek değil de, plastik sanki….

kırlarda 2 o

Şimdilerde kırlarda olmak demek;  çalı da olsa, diken de olsa.. her bir bitkiden fışkırmış çiçekleri görüp baharı müjdeleyen her bir çiçeğe sevgi duymak, bakıp bakıp seyredalmak demek…

kırlarda 2 n

Doğa canlanışını öyle bir dengeliyor ki; bazı ağaçlar gelinliklerini giyinip salım salım salınırken, bazıları hiçbir kıpırtı vermeden sıranın kendilerine geleceği vakti sabırla bekliyor gibi…

kırlarda 2 h

Hasılı şimdilerde kırlarda olmak pek etkileyici.. pek heyecan verici…

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Yollarda -2 (Çanakkale Şehitler Abidesi / Mart 2017)

Geçtiğimiz Cuma baharı görebilir miyiz ümidiyle düşmüştük yollara… Zira yakınlarda hiçbir belirtisi yoktu. Ekinler göz alacak kadar yeşillenmemişti bile. Ocaklı Köyü’nden Saroz’a uzanan yollarda baharın ilk müjdecileri, pembeli lilalı anemonlar dahi uyanmamışlardı uykularından… değil ki ağaç dallarındaki bahar çiçekleri!.. Ama hava böyle sıcacık, böyle güzelken bahar gelmiş olmalıydı bir yerlere… içime çektiğim hava bariz bariz bahar kokuyordu.

Yarımadanın güneyine doğru kırmalıydık direksiyonu… Belki… belki oralarda bir yerlerdeydi.

İki gün önce şurada paylaştığım gibi, canım bahar yarımadamızın aşağılarına  dek gelmiş, elini kulağına atmıştı. Çok değil birkaç gün sonra yukarılarda, yaşadığımız civarda da görecektik bu özlenen güzelliği… O gelmeden yarı yolda karşılamak gibiydi bizim bu sabırsız hallerimiz… O da uzun yoldan sırf kendini görmek için yollara düşüp gelmiş bizleri memnun etmek istiyordu ki kıvrıldığımız her dönemeçte birbirinden güzel gelin yüzlü ağaçlarla buluşturuyordu bizleri…

yollarda 2 a

Böyle böyle, bahar güzellerinin peşine düşüp  yolu da hayli uzatmışken..
Bir baktık ki yarımadanın en alt ucundaki Şehitler Abidesi’ne şunun şurasında ne kalmış!
“Hadi” dedik, “gelmişken abideye de bir ziyaret yapalım.”

yollarda 2 c

Yarımadanın hemen hemen her yeri şehitlik… Hepsini hakkını vererek gezmek için bir tam gün yetmez. Buna ilave olarak doğal güzelliklerini de görüp yaşayayım derseniz en az iki günü ayırın derim… Biz günübirlik, hatta bazen yarım günlüğüne gittiğimiz için ziyaretlerimizi belli yerlere yapmak zorunda kalıyoruz. Böyle olunca da her gidişimizde başka başka yerleri geziyoruz.

Yol üstünde durup bakılacak pek çok yer olsa da destinasyonumuzu abideye doğru ayarladık. Bizi yolumuzdan bir bu seyir terası alıkoydu,

yollarda 2 b

bir de tabii çiçek yüklü ağaçlar… Zira asıl yollara düşme sebebimiz zaten oydu.

kirlarda-1-b

kirlarda-1-d

kirlarda-1-o

Abideye ulaştığımızda ise hep ve daima olduğu gibi, “önce”den ve “sonra”dan soyutlanmış, bedenimiz orada iken ruhen bambaşka bir boyuta geçiş yapmıştık… Madde aleminden manevi aleme bir yolculuktu bu. Şüheda toprakların üstünde, bildiğin tüm tarih bilgilerini baştan sona hatırlayıp sana bu toprakları yaşanır kılan her bir vatan evladı için duyduğun minneti derinden hissetme, rahmet dileme ve şükretme anıydı bu. Tazelendikçe büyüyordu. Büyüdükçe içe, derinlere işliyordu.

yollarda 2 d

yollarda 2 e

yollarda 2 f

yollarda 2 g

yollarda 2 h

yollarda 2 i

yollarda 2 j

yollarda 2 k

Onlar ölmeleri gereken yerde en ufak bir tereddüt göstermeden

gülümseyerek ölüme gittiler.

Onlar, ana kucaklarını, baba ocaklarını bizim için feda ederek

dönmemecesine uzak diyarlara yol aldılar.

Onlar, yepyeni bir cumhuriyete, kemiklerinden ve

bedenlerinden yıkılmaz bir temel yaptılar.

Onlar, kendilerini öldürmeye gelenlere bile kucaklarını açıp

insanlık dersi öğrettiler ve el ele verip

“Ey tüm dünyanın insanları işitin:

Burası Çanakkale,

BURASI İNSANLIĞIN SAVAŞI YENDİĞİ YER!” dediler.

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum