Rengarenk (Girizgah)

Bir süredir renklerle iç içe olmayı seviyorum… Onları etrafımda görmek ruhuma iyi geliyor… Bunu belirlerken şu ya da bu renk diyerek tek boyutlu bakmıyorum… renklerin çokluğu ile meydana gelmiş; bir “çok renklilik”, “rengarenklik” hali bu.

Böyle çoklu bakınca bir karmaşıklık, karmançormanlık akla gelebilir. Tam tersi… bir uyum, bir harmoni, bir bütünlük söz konusu benim renklilik dediğim şeyde.

Bir düşünelim…. Ya dünyada renk diye bir şey olmasaydı?… Ya da her şey bir ya da iki renkten ibaret olsaydı?

Oysa algılarımızın netliği, kesinliği için gözümüzün görebildiği her şey renklerle bezenmiş. Işık dediğimiz şey de onların ortaya çıkıp, gözle görülür olabilmesi için aracı kılınmış. Ne ki, bazı canlıların renkleri hiç göremediği, bazı canlıların da ancak birkaç ısıl rengi ağılayabildiği bilim insanlarınca kanıtlanmış durumda… Ama insan türünün göz yapısı –sağlık problemi olmadığı sürece- renkleri seçebilmek, görebilmek, görüntüleri renklerle algılayabilmek üzere programlanmış. Öyle ki insan, çevresinde gördüğü renkleri baz alarak gün gelmiş birbirinden muhteşem sanat eserleri ortaya çıkarmayı başarmış. Zira aksi olsaydı, yani dünyada renk diye bir şey olmasaydı onu içselleştirip tasarıma-üretime-yaratıma da dökemeyecekti insan…

Varoluş serüveninde renklerle bir arada olması önemliydi demek ki…

Günlük ve sıradan yaşamlarımızda karşımıza çıkıp bizi etkileyen her şey; bizde enerji oluşmasına ve hayalgücü  tetiklenmesine sebep olur. Renkler de bunlardan biridir. Doğada var olan her şey renklerden ibarettir. Dolayısıyla görme ve hissetme açımızı geniş tuttuğumuzda renklerin bizlere çok şey kattığını ve çok şey hissettirdiğini fark edebiliriz.

Ve hatta hayata daha pozitif, daha objektif ve çok boyutlu bakabilen insanları tanımlarken “renkli kişilik” gibi tanımlamalarımız vardır. Banal, sıradan ve sıkıcı hallerden uzaktırlar, çevrelerine yaydıkları pozitif enerjileri vardır, eşyaları-giysileri ve yaşam tarzları ile aykırıdırlar, birikim ve becerileri diğer insanlara oranla daha fazladır. Kimileri bu renkli olma halini çok çok uç noktalarda uygular ve yaşar iken, kimileri içinde bulundukları toplumda kabul edilebilir ölçüde bırakmışlardır. Yine de fark edilirler. Çevrelerinden aldıkları enerji ve hayalgücünü içselleştirip biçimlendirerek tekrar çevrelerine yaymaktadırlar… bu yüzden farklıdırlar… Ve belli kalıpları, klişeleri yoktur. Çok boyutlu düşünmeye yatkındırlar.

İnsanın renkliliğine olumlu göndermeler yapan bu “çok renklilik” ve “rengarenklik” hali demek ki iyi bir şeydir. O halde renklerle bir arada olmaya önem ve özen gösterilmelidir. Peki bu nasıl gerçekleşecektir?

zigon

Ben bunu yaşamımda uygularken, baktığımda içime huzur veren, gözümü-gönlümü okşayan renklerle bir arada olmakla yola çıktım. Koyu renklerle bir arada olmak istemiyordum….. ve renklerin canlı.. ama koyu değil, açık tonlarını evimde görmek istiyordum. Dolayısıyla siyah, kahverengi, lacivert, koyu bordo/mor gibi renkler hariç, her renkle bir arada olmam mümkündü. İstemediğim renklerden bir şeyler yaşamımda mecburen olacaksa da kapsayacakları alan mümkün olduğunca az ve küçük olmalıydı.

Sevdiğim renkleri yaşamıma kattıkça, bu “çok renklilik”te kendiliğinden bir uyum, bir harmoni, bir bütünlük oluştuğunu da gördüm. Kalp gözü kendine en iyi gelen düzeni de yine kendi sağlamayı biliyordu.

Renklerin önemini fark eden insan doğaya, dolayısıyla da dünyaya başka gözle bakacaktır. Bir yaprağın her mevsim değişen hali, gün boyunca parlak beyaz görünen güneşin batma sürecinde pembeleşip kızarması, kanatları açıkken bambaşka renkler ve desenlerle bezeli olan bazı kelebeklerin kanatlarını kapattıklarında üzerlerinde bulundukları doğa örüntüsü ile aynı hali almaları, tıpkı bukalemunların bulundukları ortama renk ve desen anlamında uyum sağlamaları gibi… daha pek çok değişim-dönüşüm, somut ve sıradan bulduğumuz/gördüğümüz renklerin dünyamızda ne kadar önemli ve dikkat edilesi olduğunu sermektedir gözler önüne. Renkler her şeyden önce doğal dünyanın sahip olduğu inanılmaz, muhteşem ve mucizevi kitlesel iletişim araçlarıdır. İnsan da dahil olmak üzere tüm canlılar renkler sayesinde bağ kurabilmektedirler çevreleriyle… Ve etkileşim içine girip yeni yeni şeylerin hayat bulmasında, gelişip büyümesinde, değişip dönüşmesinde en büyük etmendirler.

O halde renklere mümkün olduğunca hayatımızda yer verilmeli.. dayatma bilgilerle değil, bu yolda en çok kalp gözü ile gidilmelidir.

Zira renklerle bir arada olmak iyidir!

rengarenk içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 3 Yorum

Kırlarda (Girizgah)

Büyüklü küçüklü bir dolu şehirde yaşadıktan sonra Gelibolu’ya yerleşiyor olmamız ruhumda nasıl bir darlık yaratmış, bir cenderenin içine tıkılıp kalmışlık hissiyle nasıl kuşatmışsa beni, benliğimi… ilk 9 ayı çok zor geçirdiğimi hatırlıyorum. (Kayseri gibi büyük bir şehirden sonra Keşan’a taşındığımızda da aynı şey olmuştu ama oradaki yıllarımız sayılı idi, görev süremiz dolunca kurtulacaktık.. )

Bu yaz Gelibolu’da onuncu  yılımız doluyor… Dile kolay… adına cendere dediğim yerde koskoca on yılım geçti!

Düşünüyorum da… Kendimi kırlara, ağaçlara… çayırlara, çimenlere… deniz kenarlarına, dere boylarına… tepelere, bayırlara atmasaydım yine de genişlemeyi başarabilir miydi tıkılı kaldığım daracık alan?…Kırsalla ilgili pek cahil olmam da büyük lütufmuş ruhuma… Ah kırlar!…ah  doğa!… ah değişimin dönüşümün binbir türlü hali!… ah insanı şaşırtan, aklını başından alan, enteresan, gizemli, büyülü dünya!… Öyle ki zihnim kalabalık şehir koşturmacalarının kayıt olduğu film şeritlerinin kaotik görüntülerinden arınıyor, yeni tanıştığı durağan ve yalın dünyanın getirdiği farklılıklara yer açıyordu artık. Ve onları depolamayı, en sıkıntılı zamanlarda gün yüzüne çıkarıp mutlu olmamı sağlamayı da pek iyi başarıyordu.  Kırlardan kopuk, evde-işte geçirdiğim günlerde gözümün önüne yalnızca yeşiller, maviler, renk renk çiçekler, otlar, böcekler, ağaçlar, dereler, tepeler ,  şahiti oldu(ruldu)ğum güzellikler geliyor; sağalıyor, düştüğüm yerden daha çabuk kalkıyor, dengemi daha kolay buluyordum.

kirlarda-girizgah-6-editliAçıkçası hiç beklemediğim bir şekilde, bir kapı açılıvermişti önümde ve ben o kapıdan bambaşka bir dünyaya  doğru yol alıyordum, yeni şeyler keşfederek ve her keşifle bambaşka hisleri içimde yeşertip büyüterek…

Bugün daha iyi görebiliyorum ki; bu yeni yolda, aslında küçük bir ilçede yaşamanın mümkün olabilirliğine alış(tırıl)ıyormuşum ben.

Beni benden alan, adına “kırlar” dediğim yerler öyle yerlerdi ki, sevinçle dolmama vesile olacak bir şeyler bir yerlerden göz kırpıp duruyordu hep… Duyduğum seslerde masalsı bir tını vardı… Durup durup kulak kesiliyordum…

“Dinle” diyordu… “Dinle, bak sana neler anlatacağım!”

O duyuşların getireceği hazzı öngörüp heveslenerek, bana sesini duyurmak isteyen her şeyi olabildiğince açık, olabildiğince net duyabilmek için her şeye kulak kesiliyordum.

kirlarda-girizgah-12-editli

Gel gör…. Bunları keşfetmem çok kolay olmamıştı. İlk sonbahar ve ilk kışı nasıl sıkılarak, nasıl bunalarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Sık sık ağlama krizleri geçiriyordum. Bir taraftan kızımın olabildiğince bağımsız ve özgür bir yaşamı olsun isterken… bir taraftan da onunla artık ortak bir hayatı paylaşamıyor oluşum çok koyuyordu bana. (Eskişehir’de üniversite okuyordu çünkü)  Yeni tanıdığım insanlarda bir soğukluk, bir bencillik, bir negatif haller vardı ki, sınırlarımdan içeri bir adım dahi atmalarına zerre kadar izin vermiyordum. Birkaç kişiyi arkadaş edinmeyi denesem de, benim için arkadaşlıkta esas olan ve arkadaşlıkları pekiştirip besleyen niteliklerin onların yaşamlarında yer almadığını görünce… suistimale uğrayıp üzülme olasılığıma karşı, kalkanlarımı kuşanıp duvar örerek gardımı almaya çalışmıştım.  Yalnızlık ve kimsesizlik kavramları kendi anayurdumdan bin kilometreden fazla uzakta olduğum bu yerde daha büyük daha güçlü anlamlar kazanıyordu günden güne… Kocacık vardı neyse ki… 17 yaşında aşık olup 20 yaşında evlendiğim…. yüzde yirmi haliyle zor, zaman zaman bunaltıcı olsa da… yüzde seksen haliyle çok çok sevilesi adam…

Görevi nedeniyle 30 yıldır uzak kaldığı memleketine yeniden dönmüş olmaktan mutluydu o… Tüm eksikliklerine, yoksunluklarına rağmen hiç de zor gelmiyordu bir ilçede yaşamak… Ya da şikayetlenip beni daha da mutsuz etmekten çekiniyor olmalıydı ki, karakter olarak memnuniyetsizliğe müsait biri olsa da.. benim alışmam, kabullenmem için kendini tutuyor, bunaldığım, daraldığım her anda çözümcül bir yaklaşımla yanımda yer alıyordu.

kirlarda-girizgah-10-editli

Hiç unutmuyorum…

2007 nin 25 Haziran’ı idi yeni hayatımıza merhaba dediğimiz gün… Harıl harıl koli açmakla meşguldük… Aç, yerleştir, yığını azaltabildiğin kadar azalt, düzeni kurabildiğin kadar kur… yeni günlerin modu buydu. Temmuz sıcakları bastırmıştı, hala yerleşmekle meşguldük… Çarşının üst tarafında olan yeni evimizden çıkıp “hiç olmazsa çarşıyı şöyle bir dolanalım” dediğimiz pek daraltılı anlardan sonra, on dakika gibi sürede bu işi tamamlayıp bu kadar kısa sürede bu işi tamamlamış olmaktan bir kez daha daralarak, biraz da iskelede oyalandıktan sonra, çaresiz eve dönüyorduk. Çarşı denen yer; kısacık, daracık bir caddeydi ve sıradan şeylerin satıldığı, çoğu şeyin de bulunamadığı sıra sıra, küçük küçük dükkanlardan ibaretti. Görsellik ve albeni anlamında oldukça vasat, hatta vitrindeki şeylere bakılırsa döneminin çok gerilerinde kalmış bir hali vardı.

kirlarda-girizgah-11-editliPazar’ı dört gözle bekliyordum. Atlayıp otomobilimize her defasında bambaşka bir köşesini keşfetmek üzere kocacık ve ben… ve sevinmeye, sağalmaya, çocuklar gibi şen olmaya hazır ruhum… düşüyorduk yollara…

Ev işlerine tamamen odaklanacağım tek boş günüm olan Pazar, bu kimliğinden sıyrılıp kır-bayır dolaşma gününe dönüşüvermiş… dört gözle beklenen “biricik tatil günüm” oluvermişti birden… Kahvaltı sonrası zorunlu ev işlerimizi çabucak halledip.. kocacıkla, atıyorduk kendimizi kırlara…

kirlarda-girizgah-14-editliBen, “şehir insanı”ndan “kasaba insanı”na evrilirken, yaşamımda eksikliğini duyduğum şeyler de –hepsi olmasa dahi çoğu- kendince çözümünü buluyordu bu arada. Alışveriş merkezleri başta olmak üzere, mağaza gezip vitrin bakma.. çarşıları, dükkanları doya doya dolaşıp gözümü gönlümü doyurma isteğim, yerini kırlara koşmaya bırakmış, o hazzın kat be kat fazlasını kırlarda bulur olmuştum. Büyük alışverişler, kapsamlı hastane işleri gibi zorunlu ihtiyaçlar için soluğu Çanakkale’de, Tekirdağ’da alıyorduk… Keşan dahi bu on yıl içinde hayli gelişmiş, pek çok ihtiyacımızı karşılar hale gelmişti. Gelibolu’da eksikliğini duyduğumuz her ihtiyacımızı oralardan karşılıyorduk. Bir taraftan iyi oluyordu, elimin altında olmadığı için bu gelişmiş yerlere gittiğimde, vitrindeki nefis bir pastayı yalanarak izleyen çocuk gözüyle bakıyordum her şeye… an’ın değerini anlıyor, keyfini çıkarıyordum. Çok sevdiğim sinema, tiyatro, sergi gibi aktivitelere katılmam pek mümkün olmasa da, film izleme zevkimi en azından internetten gideriyordum. Örgü örmek, blog yazmak, fotoğraf çekmek gibi yeni uğraşılarım da olmuştu. İnternet zaten bir deryaydı. Gelişim-öğrenim ve bilgilenme adına dağarcığıma katmak istediğim ne varsa zaman ayırmaktan kaçınmıyordum.

kirlarda-girizgah-2-editliEn önemlisi de; gezindiğim kırlarda, dünyanın bambaşka hallerine tanık oluyor, hayretler içinde kalıyordum. Ne ki, yeryüzünde olan her şeyin “varoluş serüveni”nde sistematik bir düzen vardı ve ben her birini keşfettikçe ne kadar eksik, ne kadar bilgisiz olduğumu ve aslında dünyanın okumayı bilene apaçık bir kitap olduğunu keşfediyordum.

Misal… çobanların otlasınlar diye kırlarda dolaştırdıkları hayvanların beslenme safhasının bile sistematik bir düzeni vardı. Yemyeşil ekinlerin olduğu tarlaların içinde gezinseler bile eğilip otlanmıyorlar, kimselerin işine yaramayan, yol kenarlarında öylesine kendiliğinden çıkmış makimsi otlarda arıyorlardı nasiplerini… Ve dahi bu otları yerken bile köklerinden kopararak değil, dişleriyle, tıpkı budar gibi, üstten üstten, sanki bir boyda kesilmişçesine öyle muntazam öyle hesaplı kesip yiyorlardı. Çünkü onları tasarlayan güç, insanın kendine yemek olsun diye ekip biçtiği arpa-buğday-çavdar gibi ot görünümlü ekinlere öyle bir tat vermiş, bu hayvanları o tada karşı öyle bir programlamıştı ki, yemyeşil tarlalar oldukları gibi kalıyor, dokunulmuyor, bu otçul hayvanlar nasiplerini azcık da olsa kıyıda köşede kalmış, damak tatlarına uygun başka otlarda arıyorlardı. Ve yine öyle düşünülerek hesaplanmıştı ki bu beslenme meselesi,  hayvanlar bu otları yerken köklerini kurumasına sebep olacak biçimde koparmıyor.. güçlenip yeşersin diye budar gibi, bir süre sonra yeniden çıksını hesaplar gibi  yiyorlardı.

kirlarda-girizgah-13-editliDoğada öyle enteresan, öyle gizemli, öyle büyülü haller vardı ki, onun insana katacağı şeyleri şehir yaşamındaki hiçbir şey  vermeye muktedir değildi.

Görüyor, dinliyor, hissediyor, öğreniyor, dinleniyor, diriliyordum .

Benim evim kırlardı!

dünya bir kitaptır, kırlarda içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Mutluluk Her Yerde -1 (Mutluluk Kelebektir)

Hooop dolaptan çıkarıp tarhana kavanozunu, göz kararı döküyorum tencereye… üzerine yine göz kararı su… iyice yumuşasın diye beklemeye bırakıyorum… Sağ elim fırının düğmelerini ezbere çevirip geriye çekilirken sol ayağım ekmekliğin önüne yetişmiş oluyor. Beş ya da altı dilimi küp küp kesip pişirme kağıdı serdiğim tepsiye yayıyorum. Fırın da ısınmış bu arada… kapağını açıp sıcacık koynuna bırakıveriyorum tepsiyi. Sırada az önce tencerede bıraktığım su ve tarhananın çorba için hazırlanması var. Biraz sıvı yağ, nane, tuz… yine her şey göz kararı… Tencereyi ocağın yüksek ısılı gözüne oturtup şimşir kaşığımı sağ elime alıyorum. Bundan sonraki tüm işim pişinceye dek sürekli karıştırmak… Çoğunlukla dilime çok sevdiğim kısık sesli bir melodi yapışıyor… kaşık tencerenin içinde ne kadar dönüp duruyorsa söylediğim parçanın sözleri de yeniden yeniden yeniden dilimde dönüp dönüp duruyor. Ve başlarken hiç bitmeyeceğini sandığım karıştırma işlemi bir kez daha son buluyor, çünkü çorbamın göbeği löp löp yapmaya başlamış oluyor ve bu löpler tencerenin yüzeyindeki danslarını dışarılara da taşırmak için can atıyor. Hemen o anda kapatıyorum düğmeyi…Mis kokulu çorbayı kepçe ile alıp kaselere boşaltıyor.. ardından kaseleri pencere kenarına soğumaya götürüyorum. Minik küp ekmeklerim de istediğim kuruluğa gelmiş oluyor bu arada… Zira rengi kopkoyu olsun istemiyorum… öyle olmak için iyice kızarırken çünkü tadı da acılaşıyor. Hafif kızarıp epeyce kurumuş olması  ideal kıvam… Çorbalar soğurken pencere kenarındaki küçük masayı hazırlıyorum. Ne zaman tarhana çorbası pişse bizim evde.. dışarıda buz gibi bir kış havası ve hatta bazı günler şiddetli yağmur, lapa lapa kar bile oluyor.  Ve aslında bu çorbayı tam da bu havalar çağırıyor.

İşte böylesi anlarda…  Mutluluk kelebekleri de pır pır kanatlanıp içimizde uçuşuyor.

tarhana-corbasiMutluluk; sevgiyle ve neşeyle yapılmış bir kasecik sıcacık çorbayı, sevdiceğinle birlikte hoş sohbetler eşliğinde kaşık kaşık içmede … her kaşıkta ağzına dağılan nefis tatla bir süre sonra bulunduğun yerden anılar diyarına geçip kendini Yeşilyurt sokaklarında buluvermede, bir vakit oralarda mutlu mesut dolanıp bir dolu anıyı tazeledikten sonra içi kıpır kıpır bir halde yeniden sofraya dönmede… Aklında kalan hoş detayları yeniden dillendirmede… özlemle yad etmede…

flamingolarMutluluk; yine soğuk bir kış günü.. günlerdir evde tıkılı kalmışlıktan da hayli bir sıkılmış iken.. otomobile atlayıp amaçsızca gezindiğin bir anda.. hiç olmayacakları bir yerde… tuzlu deniz suyuna başlarını daldırıp yakaladıkları kabuklularla karınlarını doyurma telaşı içinde olan sevimli bir flamingo sürüsüne rast gelmekte…

(Onları fark ettiğim andaki sevincimi tarif etmem imkansız. Birkaç köy yolunda gezinip kır havası soluduktan sonra tam eve dönecekken kocacığın “Hadi Bolayır Altı’na gidelim” demesi ile direksiyonu az ilerideki sapaktan sola kırmış, deniz kenarındaki toprak yoldan tıngır mıngır ilerlemeye koyulmuştuk.  Derken ötelerdeki kıpırtıyı fark ettim… “Orada bir şeyler var.. Orada bir şeyler var..” söylemimle kıpırtıya doğru yöneldik… Gelibolu’da, hele ki deniz kıyısında göreceğimiz hiç aklımızın kıyısına gelmeyen… son yıllarda yastıklara, kupalara, giysilere, başka bir dolu ev ve mutfak eşyasına ilham olmuş flamingolar.. en güzel, en gerçek halleriyle az ötemizde, hem de denizin içinde, başlarını suya sokup ağızlarına aldıkları şeyleri tıkınır vaziyette, şeker mi şeker, sevimli mi sevimli bir halde öylece duruyorlardı. Yaklaşsak uçarlar mıydı? Fotoğraf makinesini ayarladıktan sonra otomobilden inip yerde çömelir vaziyette ilerledim yanlarına… Fark ettikleri anda denize doğru yürümeye başlamışlardı ama uçmaya kalkışmamışlardı. O andan itibaren içimdeki heyecan ve sevinç patlamalarını bastırıp daha sakin daha yavaş bir halde yaklaştım. Çoktan seyredalmıştım bile… Kocacığın “renklerini fark ettin mi, bazıları pembe” seslenişi ile henüz doğru düzgün fotoğraf çekmemiş olduğumu fark ettim… Deklanşöre basmayı dakikalar sonra akıl edecektim…)

Mutluluk; hiç aklında yokken rast geldiğin bu güzellikle büyülenip içinde bir dolu kelebeğin havalanıp kanat çırpışını hissetmekte… içinin pır pırı ile an’da donup kalmada.. aklını devre dışı bırakmada… bu hallerinden de müthiş bir keyif almada…

kar-kapli-bankMutluluk; hasta olduğun günlerde lapa lapa yağan karla buluşamamanın hüznünü taşırken toparlanıp kendine geldiğin bir vakit, bir sabah uyandığında yeniden kar yağdığına tanık olduğun anda, sarınıp sarmalanıp  kendini derhal sokaklara atmanda… gördüğün güzelliklerin hangi birini çekeceğini şaşırıp.. oradan oraya koşmanda… henüz senden önce kimselerin ayak basmayıp el sürmediği güzellikleri gördükçe kendinden geçip heyecanlanmanda… etrafını saran bembeyaz örtünün her haline bakıp bakıp için için coşmanda…

kis-keki-1Mutluluk; uzun kış gecelerini bol baharatlı, balkabaklı bir kış keki ile daha da katlanılası, şenlikli-neşeli vakitlere dönüştürme telaşında… buram buram tarçın ve yeni bahar kokan, tadı da nefis mi nefis bu keki, fotoğraflarda ölümsüz kılmak üzere kış ganimetlerinle özene bezene süslemede… süslerken aklından hoş ve güzel şeyler geçirmende… için için gülmende… gülümsemende… yemende değil de, en çok da yapmanda, seyretmende…

kalansoMutluluk; son bir yılı yalnızca yeşil yaprakları ile geçirmiş ve çiçekleneceğine dair de hiçbir belirti vermemiş olan kalanşomun üstünü minik minik tomurcukların sardığını görmemde bir gün… sonra gidip gelip takibe alıp başka bir gün  ise o tomurcukların pıtır pıtır patladığına, yeşillerin üzerini sarı sarı, mini mini çiçeklerin kapladığına tanıklık etmede…  Bebeğini kucağına henüz almış anneler kadar sevinmede… (Hele ki o çiçekler öyle merakla, öyle heyecanla beklendiler ki…)

nikon-d7200-newtoyMutluluk; yaklaşan doğum gününün  Ocak ayının bitmesine  az bir zaman kalmış olduğunun da bir göstergesi olduğunu hatırlamakta …  dolayısıyla bahara şunun şurasında ne kaldığını düşünmekte… kırların yine yeniden renk renk çiçeklerle dolacağını, ağaçların gelinliklerini giyip en süslü halleriyle salınacağını, havanın daha da ısınacağını düşleyip sıcacık, tozpembe hayallere dalmakta… Ve mutluluk; doğum günün geldiğinde kocacığın hediyesi ile sevinçten havalara uçup çocuklar gibi şen olmakta… Özellikle çiçeklerin detay fotoğraflarını daha da derinlikli çekebileceğini keşfedip bir an önce kırların çiçeklerle dolmasına dair safiyane hayallere dalmakta…

eski-evMutluluk; güneşli bir günde kendini Osmanlı’dan kalan mahallelere atıp yeni fotoğraf makinenle dış-çekim denemeleri yapmakta… Önlerine otomobil parkedilmemiş evleri gördükçe sevinçten havalara uçmakta… deklanşöre bastıkça basmakta…

16244396_1280496715390766_1575328627_n2Mutluluk; dünyanın başka başka yerlerinde senin için zaman ayırıp doğum günü kartları hazırlayan birilerinin olduğunu bilmekte… vefalı insanların varlığından kesmediğin ümitle, arayıp soran her arkadaşına  teşekkür etmen minnetle…

watching-movieMutluluk; evde olduğun günlerde ve uzun kış gecelerinde istekle ve heyecanla üstüste bir dolu film, bir dolu dizi izlemede… Dünü, geçmişi ve hatta içinde bulunduğun günün bütününü unutup yalnızca an’da kalmada… ve unutup her şeyi içine daldığın ekranda kaybolmada… Zira ruh ve beden ikilisi bazen dinlenmeyi salt bu halde bulmada… ve mutluluk; bu ikilinin isteği üzre yan gelip yatmada, yayıldıkça yayılmada.. günlerce, haftalarca…

orkideMutluluk; artık yaşamından ümit kestiğin iki soluk yeşil yapraktan ibaret orkidenin bir anda boyuna uzayan bir dal verip bir süre sonra o dalın ucunu –tıpkı eskiden olduğu gibi- bembeyaz çiçeklerle donattığını görmende… Ve sevmende bu bebek çiçekleri tüm kalbinle…

cuhalar-1-editliMutluluk; aylardır tezgah açmayan Pazar çiçekçilerinin bir Salı sabahı tezgahlarını, renk renk çuhalarla doldurduklarına rast gelmekte… “en güzel” ünvanını sarı çuhalara verip 5 TL. gibi komik bir rakama tam 4 saksı çiçeği kapıp sevinç içinde eve gelmede… daha gördüğün anda içini kıpır kıpır eden bu güzelliklere baldan tatlı diller döküp renk renk kovaların içine aldıktan sonra baktıkça neşeleneceğin köşeler hazırlamada…

Ve bu köşeye bakıp neşelenmek her defasında…

yeni-orguMutluluk; bir süredir uzak kaldığın hobinle yeniden yakınlaştığını hissetmekte… Aylardır kapısını açmadığın yüncü dükkanına koşup heyecanla yeni ipler seçmekte… Hele ki öreceğin şey kendineyse… ve çok isteyip de elinin bir türlü gitmediği ise…

Şevkle yeni bir işe başlamak mutluluk!…

20160131_092045Mutluluk; çuhalardan sonra baharın habercisi nergislerin de Pazar tezgahlarında yerlerini aldıklarını görünce havalara uçup mal bulmuş mağribiye dönmekte… Şu minicik bir demet nergisin salona doldurduğu kocaman, kesif, keskin kokuyu her nefeste derin derin içine çekip salonda kalmak için bahaneler üretmekte…

Hele ki bahara olan özlemim iyice kabarmış, ev içine tıkılı kalmış olduğum günlerden sıkılmışlığım dilime vurup arsız arsız ayyuka çıkmış iken… Geçmişten hoş kareler getirip gözlerimin önüne seriyor, ruhumun sakinleşip ehlileşmesine vesile oluyor ise…

martilar-1Mutluluk; rüzgarın deli gibi esmekten yorulup  bir süreliğine inzivaya çekildiği günlerde kocacıkla elele tutuşup sahili boydan boya turlamada… Mest olmada; dalgaların şırıltısında… martıların bebek sesli çığlığında… balıkçı teknelerinin homurtusunda… geçip giden otomobilin ruhu o anlık saran nostaljik radyosunda… denizin dalgalanan suyunda… havanın kadife yumuşaklığında… gökyüzünün adına yakışır gök mavisinde…  toprağın tatlı kış uykusunda… kayaların balıkçıllara ve martılara ev sahipliği yapışında… var olduğunu ve yaşadığını… ve en çok da dünyanın aslında güzel bir yer olduğunu hissettiğin o kısacık izole anda…

Mutluluk; diğer martıların aksine fotoğraf makineni görüp de korkup kaçmayan şu iki sevimli şeyin yandan yandan ne yaptığını dikizleyerek sanki poz vermek ister gibi, görüş alanına doğru yürüyüp sergilediği dostane duruşunda… ve pek meraklı bakışında…

kelebeklerMutluluk; mutluluk denen şeyin tıpkı bir kelebeğe benzediğini keşfetmende… peşine düştüğünde uçup gidebilecek kadar uçarı ve acımasız iken hiç olmadık zamanlarda gelip birden bire içine doluşan… farkındalığını artıran… ruhunu huzurla dolduran…neşe katan… iyi yapan… muazzam bi şey olduğunu ayırt etmende…

Ve aslında o kelebekler her yerde…

Bu satırları okuyan sevgili okur, sen de mutluluğu arıyor musun? Kendi kelebeklerinin peşine düş ve hadi sen de derle!

mutluluk her yerde içinde yayınlandı | Tagged , | 5 Yorum

“Mutluluk Her Yerde” üzerine… (Girizgah)

Özellikle şu yeni kuşağın ben merkez”ciliğine, “hep bana”cılığına ve “bana ne”ciliğine bakıp düşünüyorum da… kendi çocukluğum en tepe noktasında yaşamış “paylaşımcılık” ve “iyiliksevercilik” denilen şeyi…

İkiz kardeşimin olması önemli bir etkendi belki… ergenlik dönemimize dek her şeyimiz ortaktı, hatta cinsiyetlerimiz farklı olsa bile benzer kıyafetler giyerdik… O vakitler “tom boy” halimle, erkek kardeşimin yaşamındaki erkeklere ait oyunlarda ve seçimlerde hayli yer açabiliyordum kendime… Arkadaş çevrem genişti… herkesle iyi anlaşıyordum… İyi çocuklardık… Kimse kimseden bir şeylerini kaçırmıyor, saklamıyordu. Böylece “bu benim, bana ait” gibi bir hissiyat da gelişmiyordu sanırım kendiliğinden… Tüm bunlardan öte anneler paylaşımcılığı ve iyiliği esas alırdı çocuklarına öğütlerinde, yol göstermelerinde… Oyuncaklarımı, okul materyallerimi, kalem kutumdaki her şeyi, uğraşıp didinip kendi çabalarımla yaptığım ev ödevlerimi yapmayan/sahip olmayan arkadaşlarımla paylaşmakta ufacık bir iç sıkıntısı hissetmezdim hiç.

Evin en çok bakkala, kasaba, fırına gönderilen çocuğu bendim… Yetmez, ihtiyacı olan komşular için de ayrıyeten giderdim. Bir günden bir güne de “hep beni yolluyorsunuz” diye şikayet etmek aklımın ucundan geçmezdi. Ve hatta ilkokul dördüncü sınıfa geldiğimde yeni bir görev de almıştım komşunun yardımsever çocuğu olarak… Eşleri Almanya’ya çalışmak üzere gitmiş, okuma yazma bilmeyen üç yeni gelinin eşlerine mektup yazıcılığına atanmıştım bir anda. Kayınvalideleri evden kısa bir süreliğine uzaklaşmış bu yeni gelinler ya bahçe duvarından seslenir, ya kapıyı-pencereyi tıklatır, “hadi gel kocama mektup yazalım” diye beni çağırırlardı. Yemek yiyor da olsam, ödevlerimin içine gömülmüş de olsam.. annem, “hadi kızım! yazık, kayınvalideleri yokken git, gelinlerin mektuplarını çabucak yaz, gel” der, bu asli görevimi layıkıyla gerçekleştirebilmem için beni hemen koşullar, işimin başına gönderirdi. On mu, onbeş mi… kaç olduğunu hatırlayamadığım uzun uzun yıllardan sonra hamile kalmayı başarmış ancak düşük tehlikesi sebebiyle sürekli yatması öğütlenmiş S. Ablaya da yazıktı. Evinde yavrusuna iş yaptırmaya kıyamayan annem komşu S. Abla söz konusu olduğunda “yazık kızım, hadi git iki bulaşığını yıka, evini derle topla, ihtiyacını gör, gel” derdi. Evine bazı günler misafirliğe gittiğimiz yakın akraba N. Abla da kalp hastasıydı… ameliyatlıydı… yazıktı… “yeyip içtikten sonra… hadi kızım, şu iki bulaşığını yıka, bahçesini süpür, ötesini berisini toparla” derdi annem…  Birinin bir şeyi mi alınacak, çocuğu ödevini mi yapamamış, akılda fikirde olmayan bir işi mi düşmüş… yazıktı… O “yazık” sözcüğü anahtar sözcüktü. Birileri acıklı ve acınılası ise, mutlaka yardım etmek gerekirdi.  Paylaşımcı, iyiliksever ve yardımsever olmak mühim ve kutsal bir işti çünkü.

İşte bu ahval ve şerait üzerine, içinde kıskançlığın, bencilliğin, bana neciliğin zerresi olmayan, dünyayı kendi gibilerden ibaret sanan bir kız yetişiyor, ihtiyacı olan her kimle karşılaşıyorsa mutlaka yardım etmesi gerektiğini zannederek bir şekilde yardım elini uzatmaya çabalıyordu. Derken 17 yaşına geldi ve üniversite eğitimi için yuvadan uçtu. Kaldığı yurttaki her kız kendi gibi başka başka yerlerden gelmişti ve pek çok ortak noktaları vardı. Oradan buradan duyduğu komünizm güzellemeleri o yıllarda içindeki paylaşımcı, iyiliksever kızın aklını çeliyor, bu toplulukla birlikte komünal bir yaşamı pek ala da gerçekleştirebileceğini söylüyordu. Şahsına özel dolabının kapısını kilitli tutmayı reddediyordu daha ilk günden… Onun eşyaları herkesin eşyaları idi ve dileyen -kullanıp yeniden getirmek üzere- izinsizce alıp kullanabilirdi. Alıyorlardı da… Tıp Fakültesi’nde  okuyan Iraklı bir kız yurt hayatından sıkılıp eve çıktığında, bu paylaşımcı kızın annesinin gurbet ellerde hasta olmasın diye verdiği halis yün battaniyeyi yeni evine alıp götürmüştü bile. Ders kitapları, makyaj malzemeleri, romanları gidiyor, bazıları geri dönse de bazıları sırra kadem basıyordu. Bir gün babasının kitaplığından özenle indirdiği ve kaybetmemesi için sıkı sıkı tembih ederek verdiği, kırmızı deri kaplı, kocaman, kapkalın Red House sözlüğünün yerinde yeller estiğini gördü. Bir başka gün yeni aldığı konversleri uçmuştu. Bir arkadaşı ödünç aldığı kazağı çabucak kurusun diye ütülemiş, içine üç Ruşyena’nın sığacağı genişliğe getirdikten sonra minicik bir özürle geri getirmişti. Bir sabahsa artık en sarsıcı şamarı yiyecekti; Dersi öğleden sonra olduğu için gece geç yatmış, ertesi sabah da geç uyanmıştı. 6 kişilik yurt odasında kimsecikler yoktu… başını pencereden uzattı… her taraf bembeyazdı… kalktı, lavaboya gitti, yüzünü yıkadı, pencereden kar’ı seyretti. odasına döndüğünde ranzasının ayakucunda askıya asılı durması gereken kabanının orada olmadığını fark etti. Odanın her tarafını aradı, yoktu.. koridordaki diğer odalara girip karşılaştığı kimselere sordu, kimseler görmemişti. Okul vakti geliyordu, karlı bir güne uygun olmasa da en kalın montunu üstüne geçirip okuluna gitti. Döndüğünde kabanı askıya asılı vaziyette, olması gereken yerde duruyordu. Oda arkadaşı Ö. de odadaydı … Sabah kalktığında kabanını bulamadığını söyledi. Ö. sonunda ödünç aldığı kabanı sahibine söylemeyi hatırlayıvermiş olmalı ki, açıklamasına başlayabildi. Kızını görmek amacıyla Adana gibi sıcacık yerden hırka ile gelmiş olan annesine mecbur kalıp giydirmişti, bu soğukta kadıncağız o hırka ile çok üşürdü. Annesini akrabalarının evine bıraktıktan sonra kabanı da alıp getirmişti zaten!

O an iyi bişey oldu… Bu paylaşımcı, komünalci düşüncenin pek de matah bişey olmadığıyla ilgili farkındalığa doğru bir pencere açabilmiştim neyse ki…

Tam o günlerde, yurt müdürümüz, kaldığım katın ofis katına çevrileceğini, o katta kalan bizlerin de surların dibindeki Trafik Bahçesi’ne bakan yeni yurdumuza taşınacağımızı  duyurdu. Bu bir dönemeç oldu… Farkındalığımın diğer adımlarını atmamı kolaylaştıracaktı. Birkaç gün içinde taşındım… Artık dolabımı kilitliyor, başta ders notlarım, kitaplarım ve romanlarım olmak üzere kişisel eşyalarımı herkeslerle kolay kolay paylaşmıyor, ancak kendim vermek istersem öyle veriyordum.

Yine de insanların eşit olduğu gerçeği.. aklımın bir köşesinde… insana ait özelliklerin en üst sırasında, en sağlam biçimde asılı duruyordu. Kimse kimseden farklı değildi ve tüm insanlar eşitti!

Eşitliğe olan bu inancım, hala ve bugün, o günlerde hissettiğim kadar masum bir gerçeklikle devam etmekte. Bu kavramdan anladığım şey ise temelde paylaşımcılığı barındırıyor. İfade edebilirsem, şöyle düşünüyorum; tüm insanlar eşit… kimse kimseden farklı ya da ayrıcalıklı değil… o sebeple iyi ve güzel olan her şey, her insanı bulmalı ve her insana ait olmalı!

cuha-1

Yaşam tecrübelerim komünal anlamda bunun gerçekleşemeyeceğini öğretmiş olsa da, iyi ve güzel şeyin dağılması/yayılması konusunda düşüncem hala aynı… Hakların ve seçimlerin dağılımı söz konusu olduğunda kimse kimseden ayrıcalıklı olmamalı.

Ellerindeki bir örgü modelini ya da yemek-pasta tarifini isteyenlere vermemek için takla atan insanlar vardır mesela… bunu hiç anlayamam… icat-keşif-yaratım gibi patenti alınabilir şeyler dışındaki, özellikle düşünce, eylem tabanlı, insanları iyiye güzele sevkeden davranış ve söylemlerin sahiplenilmesini, sır gibi saklanmasını da anlayamam mesela…

Bir gün, bir keresinde, bir blogger yanılmıyorsam Zara’dan aldığı kot eteğini giyip bir bankamatik önünde çekilmiş fotoğrafının altına şöyle bir şeyler yazmıştı … “Şurayı burayı gezdik, aa bir baktım iki kişi benim (fotoğraftaki eteğini kastediyor) eteğimin aynısını giymiş… yok yok bir daha halk arasına karışırken Mango veya Zara ürünleri giymemeye ayrı bir dikkat edeceğim.”

Belli ki bu cümleleri son derece doğru olduğuna inanarak kurmuş… hiç ama hiç yadırgamıyordu… oysa daha okur okumaz şu “halk içine” bölümünde nasıl irrite olduğumu anlatamam… Kendini öyle bir yerde görüyordu ki; evi, eşyaları, giysileri, yaşam tarzı, yaşadığı yerle ve bir arada yaşadığı insanlarla aynı  olsa da ruhu bambaşka yerde idi… Ruhu kendine ayrıcalıklı bir saray inşa etmiş ve aklını-şuurunu oraya tıkmıştı. Aynı mağazalardan, aynı pazardan alış veriş yapıyor olsa da, alış veriş yaptığı yerleri kendine ayrıcalıklı düşünüyor,  markaları telaffuz ederken bile onlara erişebilir olduğunun ne mühim bir olay olduğunu imlemeye çalışıyordu.

Bu tür insanlar kendi gelir düzeylerinden daha düşük ya da kendi yaşam tarzlarından daha  farklı kişilerin kendileriyle aynı tercihlerde bulunduklarını gördüklerinde böyle histerikli ruhlara bürünürler… Dünya başlarına yıkılır…Bir keresinde ben de düşecektim o tuzağa… 90 lı yıllardı.. Bilenler bilir, İstanbul’daki pek çok ünlü markanın sezon sonu ya da ihraç fazlası ürünlerini Tekirdağ pazarında uygun fiyatlarla bulmak mümkündür. Yakası kürklü, kolları ve bedeni örgüden, lacivert renkte, çok şık, markalı bir hırka almıştım.. altına da lacivert bir pantolon giymiş, yine çok şık bir çanta ve ayakkabı ile tamamlayıp çalıştığım okula doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Tam karşımdan altlarına kocaman çiçekli, geniş geniş şalvarlar giymiş, saçları darmadağın, ayaklarında naylon terlik, cakkıdı cakkıdı sakız çiğneyen, üst perdeden argo kelimelerle konuşan iki roman kız geliyordu. Biri benim üstümdeki hırkanın tıpatıp aynısını giymişti. O da beni fark etti ve daha o  anda “Aaaa Abla!, aynından almışız be ya!” deyip yanımdan kikirdeyerek geçti. O anda içim bir tuhaf oldu… şu klas görüntüm o pejmürde kız ile yerle bir olmuştu… Biraz yürüdüm öyle… sonra “hani herkes eşitti ruşyena” diyen iç sesimle birlikte kendimle bir hesaplaşma içine girdim…. Okulun kapısını açıp içeriye girerken, dudaklarım gevşemiş… “o da kendi tarzını oluşturmuş ama bana daha çok yakışmış” derken buldum kendimi… Giydiğim kıyafeti başkalarında her gördüğümde de içimden “bana daha çok yakışmış” deyip gülümseyerek geçip gidecektim sonra… 🙂

Bir daha öyle zavallılıklarım olmayacaktı… Zira kendini diğer insanlardan üstün görmek bana göre bir zavallılıktı. Bu zavallı düşüncelerin girdabına girmeyi reddedince de herkes, her şey daha bir katlanılası, alışılası ve aşılası geliyordu bana. Ve herkesten öğrenebileceğim başka başka şeyler vardı… öğrenilecek, bilinecek şeyler okullarda öğretilenlerden ibaret değil, hayat ancak bambaşka insanlardan öğrenilebilinirdi!

Bu düşünce beynimde sabitlendikçe başka insanların tercihlerine, seçimlerine ve tarzlarına söz söylemeyi abes karşılar oldum… Herkes kendi yaşamını kendi tercihleriyle yaşıyordu ve buna müdahale etmek;  faşizmi körükleyen.. insanı eşitlikçilikten, özgürlükçülükten uzaklaştıran bağnaz, yobaz, statükocu, baskıcı bir hal idi… İyi insan böyle olmamalıydı.

Bir gün Eskişehir dönüşü bindiğim otobüste yanımda oturan hanımla yaptığım kısa konuşma sonrasında bu kavramların bir bünyeyi nasıl esir aldığına ve nasıl hastalıklı bir bakış açısına sebep olduğuna yakından tanık olacaktım. Yanımdaki hanım da ben de modern giyimli idik. Aslında modernite dediğimiz şey de bir trend gibi… belki de modern diyerek yanlış bir tanımlama yapıyoruz… ikimiz de başı açık, giysileri kapalı olmayan insanlardık… Ön koltuktaki minik tv. ekranlarımıza odaklanmış haberleri izliyorduk. Eşinin başı kapalı olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçimi gündemi hayli işgal ediyordu… yanımdaki hanım kulaklıklarını çıkarıp kolumu dürtükleyerek “şu densizliğe bak, bizi bunlar temsil edecek” babında bir şeyler mırıldandı. O sırada ekranda başı kapalı eşi ile yeni cumhurbaşkanı adayımızın görüntüsü vardı… kadının ne demek istediğini anlamıştım… Hemen sol tarafımda, koridorun ilerisinde oturan başı kapalı hanımı göstererek, “aynı otobüste yolculuk ediyoruz, aynı ülkede yaşıyoruz, onlar da bizden, içimizden birileri… neden olmasın ki!” dedim… Kadın “nasıl olur, ben de sizi aydın biri zannetmiştim” deyip ortaya bıraktığı şeyin üzerine bir de mum dikti… Dayanamadım… “siz de görüntüde demokrat, modern, eşitlikçi, özgürlükten yana gibi görünüyorsunuz ama faşistin tekiymişsiniz” dedim. O andan itibaren birbirimizle hiç konuşmadık…

Muhtemelen küçücük dünyasında şucu bucu diye bir açıklama arayıp durmuştur benim bu bakış açım için… Oysa insan dediğimiz varlık, evrensel baktığımızda, eşitlikçi-özgürlükçü-paylaşımcı-haktan, doğrudan, iyilikten, güzellikten yana olan değil miydi?!

Bugün hala iyinin-güzelliğin tek elde kalması canımı acıtıyor. İnsanoğlunun bencil hırsı ile insanlığı iyiye güzelliğe sevkedecek şeylere kota koymaya çalışması-sahip çıkması bana acımasızca geliyor. Bildiğim bir şey birinin işine yarayacaksa paylaşmaktan kaçınmıyorum, başkalarınca tercih edilen giysilere-eşyalara-yaşamlara takılmıyorum… ortada örnek alınası hoş, iyi ve güzel bir şey varsa almaktan rahatsızlık duymuyorum… kendimi bir sınıfa dahil edip onu da üst sınıf kabul edip, kendime alt sınıflar türetmeyi ayıp ve ilkelce buluyorum. İnsan fiziken evrilirken düşünce boyutunda da bir gelişime tabii tutmalı kendini… Egosuzluk… ihtirassızlık yalnızca bilge insanların değil, sözüm ona kendine modern diyen günümüz insanının da olağan-sıradan bir özelliği olmalı… (Mevlana gibi, Yunus Emre gibi, Khalil Cibran gibi daha nice güzel söz sahipleri bile böyle bir gaflete düşmemişken… )

Misal ben “mutluluk her yerde” adında bir kategori açıp günlük yaşamımdaki küçük mutlulukları paylaşmak isterken daha önce paylaşmış olanların hedefi olabileceğimden endişe duymamalıyım… İnsani ilişkiler boyutu ve düşünce sistemi, bu arızalı bakış açılarını çoktan öğütmüş, insanın paylaşımcılığını merkeze alan bir hal ve düzeye erişmiş olmalı, olmalıydı!

Ben “küçük mutluluklar”ımı paylaşmak için bu kadar uzun bir post yazıp, aman cümlelerimde kırıcı olmayayaım, diye kıvrım kıvrım kıvranmamalıydım. Ve hatta “küçük mutluluklar”ını paylaşmak isteyen herkes benimle aynı karın ağrısına tutulmamalı, mutluluklar paylaşıldıkça artmalı, başka insanların farkındalıklarına sebep oldukça, üreyip çoğalmalıydı.

Ben ya bu duruma bir dur demeliydim… ya da bu çarpık zihniyetin bir çarkı haline gelmeliydim…

Tüm olası oklara, mermilere ve –belki- bombalara rağmen… iyi ve güzel olan bu şeyin bir damar da benim blogumda bulup yaşayıp akmasını, akıp yayılmasını, yayılıp başka mutluluklara karışmasını, karışıp dağılmasını, dağılıp çoğalmasını seçiyorum ben… Ben ihtirassızlığı, egosuzluğu – paylaşımcılığı, iyi ve güzel olan yayılsıncılığı seçiyorum…

Umarım anlaşılabiliyorum….

dobra dobra, mutluluk her yerde içinde yayınlandı | 2 Yorum

Ocak 2017 – Aydöküm -2 (Diziler)

Şubattan iki gün almışken daha fazla geç olmadan Ocak ayında izlediğim ve keşfettiğim dizileri de not düşeyim bloguma… (Bu arada 8 yıl boyunca blogspot uzantılı bloglarıma yazmaya alışmış biri olarak, kurulum ve düzenleme gibi tasarımları çok farklı olan bu bloguma karşı başlangıçta hissettiğim mesafe gitgide kapanmakta… her gün yeni yeni özelliklerini keşfediyorum… doğrusu bu kadar kısa sürede benimseyeceğimi, hemen seveceğimi ve çabucak alışacağımı pek beklemiyordum… Blogspot uzantılı  bloglarım kadar wordpress bloğumu da sevdim… aslında tasarımı-dizaynı nasıl olursa olsun, belki de benim blogum olduğu için sevdim… blogumu sevince de keşfettiğim her yeni özelliğini de kolayca kabullendim… ve onları da sevdim… 🙂 Neyse işte… ben bu blogumu çok sevdim… 🙂 )

Araya sıkışmak isteyen bu duygu salınımını burada noktalayıp hadi sadede geleyim… 🙂

matruska-kupa

Ne diyordum…. Ocak ayında izlediğim-keşfettiğim diziler…

Bu gece sezon finali yayınlanacak olan çok çok çok sevdiğim Vikingler dizimin tüm bölümlerini her ay olduğu gibi Ocak ayında da merakla, ilgiyle ve heyecanla izledim… Acaba Ragnar ölmedi mi, diye kuşkularım depreşti zaman zaman… Öte yandan çok da yaşlanmıştı, yerini alabilecek, diziyi sürükleyebilecek görünüm ve güçte oğulları vardı. Ve hatta eski karısı da erk olarak son bölümlerde hayli boy gösteriyor, dizinin akıcılığına katkı sunuyordu. Belki de gerçekten ölmüştü… Bu ve daha pek çok merakımla yeni sezonu şimdiden iple çekiyorum…

baykuslu-kupa

Yaz süresince miydi, geçen kış mıydı tam anımsayamıyorum… Bir ara TLC kanalında Poldark isimli bir diziye denk gelmiş, 5-6 bölümünü çok severek izlemiştim… Sonra bir daha karşılaşmadım… sanırım sezonu bitti… Hasta yattığım günlerde, kamera arkası görüntülerle diziler hakkında kesitler ve bilgiler sunulan “Şipşak Poldark” isimli programı görünce yeniden hatırladım… İnternette aradım… iki sezonun tüm bölümlerini büyük bir ilgiyle izledim… Şimdi tatilde… Vikingler gibi Poldark’ın da yeni sezonunu merakla bekliyorum.

kirmizi-puantiyeli-kupa

Bir de her pazartesi yine TLC de izlediğim çok hoş bir dizi var ki, Aralık ayı notlarımın içine onu düşmeyi nasıl unuttum, şaşkınım… 1950 li yılların ebe ve hemşirelerinin yaşamlarını, karşılaştıkları olayları vb. konu alan.. ilginç, hoş, keyifli bir dönem dizisi… O yılların giysilerini, saç modellerini, dekorasyon tarzını, müziklerini, otomobillerini vesaire seviyorsanız hepsi bolca var. Ebe ve hemşireler de birbirlerinden çok farklı ve renkli kişilikler… Bu kadar söz edip de adını hala yazmamış olduğum bu keyifli dizinin adı Doğum Günlükleri (Call the Midwife) .

puantiyeli-kupa

Bir gece saat 3 civarı uykum kaçmış… oturma odasına inip kanepeye kıvrılıp televizyonun kumandasına basmıştım ki, yıllar önce çok severek izlediğim Kökler ve Köle İsaura dizilerinin benzeri bir dizi ile karşılaştım… Benzer entrikalar, haksızlıklar, ayrımcılıklar vesaire ile, benzer sahnelerin canlandırıldığı bu dizi daha ilk on dakikada aklımı başımdan aldı… uykunun zerresi varsa o da gitti… cin gibi oldum bir anda… 🙂  Amerika’daki kölelik dönemini ele alıyordu ve beyaz insanın kötücüllüğünü merkeze alarak aslında insanın ne kadar kötü bir varlık olduğunu pek çok karakter üzerinden örnekliyor, gösteriyor, delillendiriyordu. Bu tam da sevdiğim konulardan biri idi… Adı Aşka Tutsak (La Esclava Blanca) … İzlediğim bölüm biter bitmez daha o an internette aramaya koyuldum… ve hemen buldum… Kaçan uykumu yakalayıncaya dek ilk üç bölümünü izleyip bitirmiş oldum. Bildiğim kadarıyla 40 tan fazla bölümü mevcut… Henüz 13üncü’deyim. Onu keşfedince yılan hikayesine dönen “Jericho” dizimi unuttum bile… sanırım artık devamı gelmez bundan sonra … Zira Aşka Tutsak, Jericho’ya binler basar.

tweety-kupa

Ocak ayında izlediğim filmleri yazarken lifetime adında bir televizyon kanalını keşfettiğimi yazmıştım.  Orada keşfettiğim iki de polisiye dizi var… Aslında bilindik kurmaca dizilerden değiller, cinayetlerle ilgili gerçek olayları seri halinde ele alan filmler… Gece geç saatte başlıyor ve 2 ye dek devam ediyorlar… Hemen hemen her gece varlar… Haftada üç ya da dört gece mutlaka izliyorum… İlkinin adı; “The First48” , henüz failleri bulunmamış cinayetlerin ilk 48 saatini konu alıyor… Bu tür olaylarda ilk iki saat çok önemliymiş ve süreç doğru yönetilirse, deliller henüz taze olduğu için fail ya da failler çabucak bulunurmuş… Bu dizilerde cinayetin işlenme sürecinden çok, cinayeti çözümleyen kişilerin nasıl ve hangi yöntemlerle çözüme ulaştıkları ele alınıyor.  Komser Kolombo’yla polisiye dizilerin keyfini daha çocukken keşfetmiş olan ben, bu dizinin her bir bölümünü ilgiyle ve keyifle izliyorum… The First48 bitince hemen ardından da aynı formatta  “Deadly Wives” başlıyor. Eşlerini öldüren hanımları konu alan, yine cinayetlerin nasıl ve hangi yöntemlerle çözümlendiğini gösteren, gerçek olaylardan yola çıkmış bir dizi… Eşlerini öldüren erkekler versiyonu var mı ya da neden yok bilmiyorum ama konunun “kadın”la sınırlandırılmış olması, hayli ürkütücü… Öldüren erkek olsa belki bu kadar etkileyici olmaz ama kadınların bu işi rahatlıkla yapıyor olduklarını, sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi yaşamlarına rahatça devam ettiklerini görmek dehşet verici… Minicik ipuçlarını değerlendirip düğümleri teker teker çözen dedektiflerle komserlerin gözlerinden ve ellerinden kaçamıyorlar ama…

gullu-fincan

Ah bir de sürekli izlediğim için kendimce dizi olduğuna kanaat getirdiğim Hoarders (İstifçiler) isimli belgesel tadında bir program var ki… o güzelim evleri, o biricik yaşamları  nasıl o hallere getirmişler hem dehşete düşüyor.. hem bir taraftan tiksiniyor, hem de bir taraftan merakla ve ilgiyle pür dikkat izliyorum…

demlik

Bu dizi bolluğunda sanırım bir süre daha Westworld’e başlamak için zaman bulamayacağım … The Fall’u da askıya aldım zaten… orada ne kadar kalır, onu da bilemiyorum… 🙂

aydöküm içinde yayınlandı | Tagged , | 2 Yorum

Ocak 2017 – Aydöküm -1 (Filmler)

Son yıllarda ‘evde en çok bulunduğum ay’ oldu bu Ocak ayı… Bazı günler hastalığımdan sebep aldığım izinlerle, bazı günler ise ilaç gibi gelen kar tatili sürprizleri ile ilk iki haftayı tamamen evde geçirdim.

İlk hafta hastalığımın tavan yaptığı hafta idi, elim kolum kalkmıyor, banyoya dahi ayağa kalkıp üç beş adım atıp gidemiyordum… Hastabakıcım (kocacık) da hasta olmuştu ve o haliyle bana destek olmaya çalışıyordu. Allahtan onun en kötü hali bir gün sürdü, benden çok daha hızlı bir şekilde iyileşmeye başladı ve yaşam rutinine kaldığı yerden devam etti.  Bense çok az uyanık kaldığım zamanlarda gözlerim açık olsa da yine de yataktan çıkamıyor, diğer zamanlarda ise derin derin uyuyordum.

İkinci hafta neyse ki bacaklarıma güç gelmişti ve kalkıp oturabiliyor, üst kata çıkıp inmek mümkün olmasa da alt katta yaşamımı idame ettirebiliyordum. Uyanık kaldığım saatler daha da artmıştı. Televizyona ve bilgisayara rahatça odaklanabiliyordum.

İşte o günlerde ve gecelerde en yakın arkadaşlarım diziler ve filmler oldu. Bazen internetten ama en çok da televizyondan bir dolu film izledim. İçinde bulunduğum ruh halimden mi, filmlerin etkileyiciliğinden ya da sürükleyiciliğinden mi bilemiyorum, izlediğim filmlerin büyük çoğunluğunu çok büyük ilgiyle ve çok çok severek izledim… Böyle tutkuyla izledikçe de hep ve sürekli film izleyesim geldi. 🙂

byz-fener

Sömestr tatilim başlayıncaya dek (2 hafta) bu böyle sürdü. İyice iyileşip tatilde kendimi zıpkın gibi fişek gibi hissedince, televizyonda izlenebilecek birkaç iyi film hariç, tatil boyunca başka hiçbir film izlememe kararı aldım. Zira filmkolik olma yolunda hızla ilerliyordum. Çünkü iç sesim, defterime not düşülmüş film isimlerini zihnimden alıp “hadi şimdi de bunu izle” diyerek ne yapsam nereye gitsem sürekli peşimden koşturuyordu. Ben de her ne yapıyorsam üstünkörü  bitirip doğru tv ya da pc başına koşuyordum. Televizyonun kocaman ekranından film izlemek çok keyifli oluyor, filmleri yatarak izliyordum.. ancak bazen televizyonun internet bağlantısında sorun olunca mecburen pc ekranından oturarak izlemek durumunda kalıyor, yine de yaptığım şeyden müthiş keyif alıyordum… İçinde bulunduğum bu hal, beni gaspetmişti ve izledikçe izleyesim geliyordu.

Allahtan 20li yaşlarımın başından beri çok iyi geliştirdiğim bir mekanizmam var… Herhangi bir şey beni ele geçirip.. hayatımı, kendini merkeze alarak yaşamamı istediğinde “hooop n’oluyor” diye silkelenebiliyorum hemen… yani herhangi bir şeyin tutsağı, tutkunu, musallatı, fanatiği, yörüngesi vesaire olmayı sevmiyorum. Bazen bunu ayırt etmem zaman alıyor, bir süre yörüngede kalabiliyorum ama rutinime/normalime kota koyan/ket vuran her şeye er ya da geç, bir “dur!” diyebiliyorum. Filmkolikliğimde bu süreç neyse ki çabuk tamamlandı. İki haftalık bir yörüngede tutulmanın ardından kendimi o yörüngeden alıp dışarı atmayı kolayca başardım. Aksi halde bütün gün tv ya da pc karşısında oturmuş/yatmış bir “couch potato” ya dönüşmem kaçınılmaz olacaktı.

Zira… -başlangıçta söylediğim gibi- film izleme olayının kendisinden de, izlediğim filmlerden de çok keyif almıştım. Hayatımın bundan sonraki tüm boş zamanını yalnızca ve sadece film izleyerek geçirebilirdim. 🙂  Ve hatta sürekli film izleyebilmek için başka şeylerle dolu olan zamanlarımdan pek çok saati ödünç alabilir, hatta ve hatta çalabilirdim de. 🙂

*   *    *

15 gün gibi kısa bir sürede bir dolu haber programı, film ve dizi izledim.  Bu postun konusu izlediğim filmler olsun… çok uzun bir post olacak çünkü… dizileri de ayrı bir postla paylaşayım…

Filmleri yine beğeni sırama göre aşağıya listeliyorum. Ama bu kez yapmak istediğim iki değişiklik var: İnternette izlediklerim için bir liste hazırladım ama tv de izlediklerimi de paylaşmak istiyorum. Dolayısıyla onlar için de ikinci bir listem var… İlk değişiklik bu… İkincisi ise filmler hakkında kısa kısa notlar da yazayım…. (yazayım ki bu paylaşım daha yararlı bir amaca hizmet etsin…)

ps-1

İşte ilk listem…. Beğeni sıralamama göre televizyonda izlediğim filmler:

Apocalipto : Bu filmi 3. kez izledim… İlk ikisi gibi içim dışıma çıktı ağlamaktan… hem ağlar hem giderim hesabı, hem ağladım hem izledim… J Üstelik an geliyor, iyi çocuğun karşısına o kadar çok iyi tesadüf çıkmasından izlediğiniz şeyin bir film olduğunu kuvvetlice anımsıyorsunuz ama… yine de izleyicisini peşine takıp heyecanla sürükleyen bir film… izlerken geçmiş insanı ile günümüz insanı arasında bir bağ kuruyor,  doğa ve insan arasında süregelen aidiyet ve çekişme üzerine felsefik düşün yollarına dalıyor, irdeliyor, sorguluyorsunuz…  görsellik ve aksiyon da etki altına alan diğer unsurlar…

My sassy girl (Benim hırçın sevgilim) : Romantik aşk filmi olan bu filmin bir de orijinali olan Kore versiyonu varmış…o daha güzelmiş…  ama ben izlemedim… Amerikan yapımı versiyonu tv kanallarından birinde karşıma çıkıp ilk 5 dakika sonra “izlemeye değer” dediğimden sonra, izleyip bitirince “izlemeye değdi” dedim… Etkileyiciydi, düşündürücüydü, şaşırtıcıydı.

La Cara Oculta / The Hidden Face / Bunker (Sığınak) : İlk başta korku filmi zannettim ama ilerledikçe müthiş güzel bir dram ve gerilim filmi olduğunu anladım. Beni etkileyebilecek bir konu başarılı bir kurgu ve etkileyici bir anlatımla beyazperdeye aktarılmıştı ve bana izlemek düşüyordu. Finalin sonunda “kadın kadının düşmanıdır” ve “eden bulur” önermelerinin tam karşılığı vardı ve hem kadınlar, hem de insanlık adına bir kez de bu pencerelerden düşünmeye sevkediyordu. Film tavsiyesi söz konusu olduğunda hep kızımız bize filmler bulur, listeler yollar… ben hangi filmi önersem  mutlaka izlemiş olur… ilk kez daha önce hiç izlemediği bir film önermiş oldum…ve çok beğenmiş…

Terraferma (Memleket) : Bu filme kocacıkla birlikte denk geldik… İlgiyle izledik… İtalya-Sicilya’da balıkçı bir ailenin kaçak yollarla adalarına gelen Etiyopyalı bir anne, kızı ve evlerinde doğan küçük bebeğinin konu edinildiği.. insanlığı sorgulamamıza ışık tutan sürükleyici, düşündürücü bir film… Memleket, göç, yabancı, mülteci, iyilik, ahlak gibi temalar üzerine kurmuş örgüsünü… Finali ucu açık bırakmışlar… Film bittiğinde ister sen dolduruyorsun, ister öyle açık bırakıyorsun… somut bir final yok yani..

The Inherited (Miras kalan) : Allahım ben bu tv kanalını daha önce nasıl fark etmemişim!… hasta günlerimin en güzel getirisi bu kanal oldu… Çok güzel polisiye, gerilim, korku dizilerinin ve filmlerinin olduğu yeni bir tv kanalı keşfettim… belki yeni değil ama benim karşıma yeni çıktı… Adı lifetime… İşte orada denk geldim bu filme… Yeni evli çift yeni evlerine taşınıyorlar ve bu ev adama eski eşinden miras kalmış… Ancak kız bu gerçeği ilk başta bilmiyor…kız kardeşinden miras kalmış sanıyor..  Her karşısına çıkan kişi kızın ve tabii bu arada izleyicinin de aklına gizemli bir şeyler bırakıyor ve film, bu gizemlerin çözülmesi ya da çözülememesi üzerine yol alıyor. Filmin sonuna geldiğinizde bir dolu şey çözülmüş olsa da filme ismini veren (the inherited) yani miras kalan şeyin aslında zannettiğiniz gibi ev olmadığını, bambaşka bir şey olduğunu öğreniyorsunuz… şaşırıyor ve irkiliyorsunuz… genç kadının finaldeki kararı  ile bir kez daha şaşırdığınızda da film bitmiş oluyor. Öyle ağzınız bir karış açık, olayları ve karakterlerin niyetlerini kendi aklınızda tamamlayıp bir yerlere oturtmaya çalışırken jenerik de uzun uzun akıyor bir taraftan… 🙂  İyi ki denk gelmişim… ben çok sevdim… Ha! Ama ilk başta kızın küçükken anne-babası ile otomobilde yaptığı konuşma, filmin sonunda bir yere varamadı… filme o sahne neden konulmuş, işte bunu hiç anlamadım.

Winter’s Tale (Kış Masalı) : Yine kocacıkla denk geldiğimiz bir filmdi… Bir eve hırsız olarak girmiş bir adamın o evde karşılaştığı güzel ama tüberküloz hastası kız ile tanışması ve ardından gelişen olayları fantastik bir kurguyla ele almış, müthiş güzel, sürükleyici bir filmdi…. masal gibi… içinde dram da var… gerilim de… “Evrende hiçbir şey amaçsız değildir. Ya hepimiz bir gün anlayacağımız büyük bir resmin parçasıysak” sözü hala kulaklarımda…

Dawn of the Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemi – şafak vakti ) : Bu filmin tüm serilerini hep severek izledim… Bu yeni serinin ikincisi imiş, bunu da sevdim… Film bittiğinde “maymun maymunu öldürmez” repliği aklıma geldikçe “insan insanı öldürür ama” dedim durdum içimden… Doğru ama!.. İnsan insanı öl-dü-rür!… Bilim kurgu ve gerilim filmlerini seviyorsanız izleyin derim…

İlo İlo : Filipinler’den Singapur’daki pek de zengin olmayan bir eve hizmetçi olarak gelen bir kadını ve o evin hallerini konu alan, sahneleri ve konusu oldukça ağır ilerleyen bir film… Evin şımarık, yaramaz küçük oğlu, hizmetçi ve ikinci çocuğuna hamile anne üçgeninde gelişen olaylar filmi merakla izlemeye teşvik ediyor ama… Farklıydı… bittiğinde izlememin bir kayıp olmadığı sonucuna vardım.

Taken Away (Büyük İkilem) : İzlesem de olur, izlemesem de olur, dedirten bir filmdi… o günlerde film izleme heveslisi olduğum için bırakmadım… Erkek arkadaşından hamile kalıp bir bebek sahibi olan genç kızın, politikacı babasının zorlaması üzerine bebeğini evlatlık vermesini… ama bir süre sonra bebeğini yeniden almak için mücadele vermesini konu alan.. sıradan, aksiyonsuz, entrikasız, tekdüze bir film… Bebeği evlatlık alan diğer kadının mücadelesi izleyiciyi iki karakter arasında gidip gelen empatiler kurmaya sevk ediyor. Filmin sonunda her iki anne de Allahtan mutlu oluyor da, siz de bu ikilemin yarattığı değişken bakış açılarınızdan kurtulmuş oluyorsunuz… Ve aslında filmin sonu da filmin geneli kadar sıradan, aksiyonsuz, entrikasız, tek düze … Bazen bu tür filmleri izleyince “neden o kadar masraf yapıp böyle vasat bir film çekiyorlar ki” diye düşünüyorum…  Yine bulamadım bir cevap…

August (Ağustos) : Hastalığımın etken olduğu günlerden birinde, gündüz uykularımdan uyandığım anlardan birinde rast geldim bu filme… İngiliz dönem filmlerinden oluşu, büyük bir evde geçmesi ve kahramanlarının çoğunluğunun yaşlı insanlar olması ile ilgimi çekti ilk… Bu haliyle de Emma ve Jane Eyre gibi filmleri çağrıştırınca epeyce de heyecanlandım… Ama kırık bir aşk hikayesi, yaşlı kocayı aldatma ve başka bir yaşlı adamın iş hayatı buhranları gibi ögelerin ön plana çıktığı tek düze bir filmle başbaşa kaldım… yine de izledim… bunda hem hasta psikolojimin, yatıyor olmamın etkileri olabilir, hem de filmin İngiliz dönem filmlerinden biri oluşunun etkisi olabilir… Başka bir zaman karşıma çıksa sıkıldığım yerde bırakabilirim sanırım… 🙂

Charade (Öldüren şüphe) : Siyah-beyaz bir, Audrey Hepburn – Cary Grant filmi…  Konusu bilindik, görüntü siyah-beyaz, zaman zaman merakta bırakan ama çoğunlukla da “ay ne saçma” dedirten bir film olsa da… izlettirdi kendini… 🙂

ps-2

Bu da ikinci listem… Beğeni sıralamama göre internette izlediğim filmler:

*Passengers (Uzay Yolcuları) : Bu filmi kocacığın isteği üzerine izledik… İnsan görünümlü barmen robotu saymazsak üç canlı kişinin bulunduğu (birinin ortaya çıktıktan kısa bir sonra öldüğü, geriye iki kişinin kaldığı)…tamamı  uzay gemisi içinde geçen bir film… bu haliyle tekdüze ya da sıkıcı gibi görünüyor… Ama bayıldık biz filme… tüm bunlara rağmen oldukça etkileyici ve sürükleyici bir film… İçinde bilimkurgudan çok dram ve romantizm var… İlk başta erkek karaktere acırken aynı acımayı bu kez kız karaktere hissediyorsunuz… Filmin senaristi ben olsaydım, finali asla öyle yazmazdım…. İki yaşlıdan arta kalan bir iki evlat vesaire koyardım en azından… 🙂

*Me before you (Senden önce ben) : Bolca dram ve romantizm yüklü bu filmi bayılarak izledim… Hem kalbime dokundu, hem de ruhuma… Keşke sonu da mutlu bitseydi… eminim o kadar çok ağlamazdım.

*Ağlayan Melek —Türkan Şoray – Ekrem Bora— : Yeşilçam sinemasının kült filmlerinden biri olan bu filmi, bir süre önce okuduğum Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru kitabından uyarlanmış olduğunu öğrenmemle artan merakım üzerine izledim. Daha en başta aslında çooook uzun yıllar önce bu filmi bir kez daha izlemiş olduğumu hatırladım. Ama bu durum bir kez daha izlememe engel olmadı. Kitap ile film arasındaki bağın derecesini bulmak idi bu kez amacım. Aslında bir iki detay hariç filmin konusu kitabın konusundan çok çok uzak… Sabahat’in babası, babasının küçük yaşta evlatlık aldığı oğlu, bu oğulun denize açılıp balıkçılık yapması ve içten içe üvey kızkardeşine aşık olması dışında kitap ve film arasında başka hiçbir benzerlik yok. Son derece gerçekçi ve duygu yüklü bir film… kitap ne kadar dönüp dönüp okunulası ise, film de o kadar tekrar tekrar izlenilesi…

*The BFG / The Big friendly Giant (Büyük Dostane Dev / İyi Kalpli Kocaadam) : Bu film de yine kocacığın neşe mi bulayım diye hasta günlerimde izlememi istediği bir animasyon… Animasyonların bendeki yeri başka zira… “slow motion” tekniğiyle yapılan bu filmlerin birkaç yıl önce izlediğim bir belgeselde nasıl meşakkatli yollardan geçtiklerini öğrendikten sonra, animasyon filmlere hayranlığımın yanı sıra saygım da arttı. İçerikleri çoğunlukla çocuklara hitap etse de, onları izlerken büyük bir ilgi ile izliyorum. İyi kalpli kocaman dev ile insan yavrusu küçük kızın birlikteliğini izlemek de çok keyifliydi.

*Black Swan (Siyah Kuğu) : Bu filmi birkaç yıldan beri izlenecekler listem de tutuyordum, internette karşıma çıkınca “hadi izleyeyim” dedim. Başarılı olmayı ihtiras ve hırs haline getirmiş genç bir balerinin yaşamından kesitler sunan bir film… içinde fantastik ögeler var…kızın gördüğü bazı halüsinasyonlar var… fantastik ve psikolojik ağırlıklı filmleri severim ama bazen sıkıldığımı hissettim… İzlemesem kayıp olmazdı sanırım.

*Hard Candy (Lolipop) : İki oyuncu etrafında gelişen, gerilim yüklü bir film… 14 yaşındaki bir kızdan beklenmeyecek performans dolu sahneler var. Bir taraftan bu durumu sorgularken, bir taraftan da “acaba şimdi ne olacak” diyerek, bir bakıyorsunuz filmin sonu gelmiş… Saçmaydı… ama karşısına çivilemekten de geri kalmadı.

aydöküm içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

28.01.2017

“Madem çalışma hayatın buna engel oluyor… Al sana tatil.. ve bomboş iki hafta…. Başla hadi !” diyen iç sesime kulak vererek, bir haftadır “slow life” modunda yaşamaya çalışıyorum. Kimi yoğun günlerimde düşünüp için için hayal kuruyordum zira… 🙂

Önce… cep telefonumu aramak ve arayana cevap vermek dışında başka hiç bir şey için kullanmamak üzere yakınımdan uzak yerlere bıraktım.

Ardından… televizyonda izlemeyi sevdiğim programları saatleri ve günleri ile not alarak tv. izleme çizelgesi hazırladım.

Sonra da… bilgisayarımı gerek olmadıkça açmama ve kullanmama kararı aldım.

flwrs

Bu üçünü programlamam “slow life” deneyimimin başarılı olması için elzemdi ve bana kalacak daha geniş zamanları, çok daha verimli ve çok daha işlevsel kullanmam için olanak sağlayacaktı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu üç maddeyi uygulamaya koyunca geriye kalan boş zamanlarımı iyi, güzel ve  yararlı şeylerle doldurmam da hiç zor olmadı.

fwrs-5

Ruhum tercihini “külkedisi” olmaktan yana kullandı. “Olur” dedim… Ve hatta dış görünümümle de kendisine yardımcı olacağıma dair söz verdim. 🙂 Dolayısı ile son bir hafta boyunca bir gün Çanakkale’ye, bir gün de pazara gitme dışında, evde saçını başını salkım saçak bırakmış, eşofmanlarından başka bi şey giymeyen, salaş, lakin bu halinden de pek memnun bir kadın vardı. Kapıya gelen kargocuya dahi kapıyı Tina Turner’ın 80 li yıllardaki saçlarından daha korkunç bir halde açmakta görmediğim sakınca ile, bu halimden aldığım hazzı  en doruk noktaya taşımış olduğumu da itiraf etmeliyim. 🙂

fwrs-2

İnsan külkedisi moduna girince evin orası burası da gözüne batıyor haliyle… Karşı koymadım… gözüme batan oralar ve buralarla tek tek ilgilendim.

Her sonbaharda gardrobumu kışa hazırlarken ütüleyip askıya astığım, katlayıp raflara dizdiğim, belki bu kış giyerim deyip, şu gün olmuş hala giymediğim ne varsa “verilmek” üzere bir kenara ayırdım. (Bir buçuk yıl önce bu eve taşınırken koliler dolusu ayırmış ve bir dolu şey vermiştim… ama yine de gözden çıkaramadıklarım vardı… Gitmiş ve beni hafifletmiş oldular böylece…  )

Aynı detoksu mutfak eşyaları için uyguladım sonra… (Yine bir buçuk yıl önce bir dolu şey vermiştim… ama…. yine…) bir dolu bardak, fincan ve kupa.. dolaplarda yer bulamaz olmuştu. Çok sevdiklerim ve anısı olanlar’ı ayırıp, gözden çıkarabilirim dediklerimi elden de çıkardım. (bir hafiflediiiiim… bir hafifledim. 🙂 )

flwrs-4

Tüm bunlardan arta kalan zamanlarda ise sağlıklı yemek pişirmelerimiz, aheste kahvaltılarımız/akşam yemeklerimiz, uzun sohbetlerimiz, neşelerimiz, gülüşlerimiz oldu. Hatta hayattan bir yaş daha aldım…. yaşımın onlu katlarının beşincisine bir kat daha çıkmaya başladım.

pasta

“Yavaş” da olsa “hızlı” da olsa, hayat her halükarda yaşanıyordu. Aslolan nasıl yaşamak istediğine kulak verip fırsat bulduğunda da uygulamaya koymak idi… Çünkü mutlu yaşamanın bir yolu da bu idi!…

dilim-pasta

Sahi mutluluk neydi…     ya neredeydi ?!

Bu soruların cevabı da başka bir postun (hatta postların) konusu olmalıydı.

sevgili günlük içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | Yorum bırakın

22.01.2017

Dün son derslerimi işleyip kuzucuklarımın karnelerini de verdikten sonra.. saat 16.00 itibariyle iki haftalık sömestr tatilim de başlamış oldu. Plan-programcı ben, tatil için hiç bir plan-program yapmadım. Günler ne getirirse, an olur da içim(iz)den ne gelirse, onları yaşama arzusundayım.

Zira böylesi daha relax ve daha kendimle başbaşa yapacak beni… Tatil kavramından da içinde bulunduğum yaş ve hissiyat gereği anladığım bu.

Günler günleri jet hızıyla kovalıyor ve bunu en derinden hissediyorken yine de tatil günlerimin yavaş yavaş ve dolu dolu geçmesini de istemiyor değilim. Bu durumun sonucunu da, henüz önden kestiremediğim için, haliyle ve doğal olarak, tatil bitiminde yapacağım ölçme ve değerlendirmeye  bırakıyorum.

salonnnn-1

Dün gece bir dolu blog okudum… Blog dünyası durdu zannediyordum ki, ciddi ciddi, azimle ve kararlılıkla yazmakta olan bloggerlar varmış…Önceki yıllarda takibimde olanlardan çok, yıllardır hiç rastlaşmadığım pek çok bloga düştü yolum… Bazılarını keyifle okudum.. başta yeni film-kitap paylaşımları olmak üzere, bazı önerilerinden, bilgilerinden ve sundukları farklı bakış açılarından pay aldım, nasiplendim…  Browser ıma “seçme bloglar” adında bir klasör açıp hoşuma giden blogları takip etmek üzere kaydettim.

Blog yazma insanın özgürlüğüne en az müdahale eden, sosyal medya aracı… Diğer platformlarda gerek kullanılan programın kendi özellikleri, gerek bir arada olduğun insanlar, gerekse paylaşımların gördüğü ilgi düzeyleri vesaire paylaşımcının özgürlüğü üzerinde çok çok büyük etken… Seni şekillendirmeye, yönlendirmeye, değiştirip dönüştürmeye meyilli alanlar hepsi de… Dolayısıyla bu ortamlarda; bir kendi olamamak… bekleneni karşılama çabası içinde hareket etmek… var olmak-çoğalmak adına bir yerlere ya da bir şeylere ait olduğunu vurgulama gayreti…taraf olma-olduğunu da gösterme halleri… gibi kişiyi özünden/özgünlüğünden/özgürlüğünden uzaklaştıran bir sürü bir sürü şey var. Hele hele paylaşımlarında uzun metinlere yer verenlerin arka bahçelerini tesadüfen keşfetmiş olmam da hayli sürpriz oldu.

Takipçi ve beğeni sayıları yükseldikçe (bazen de bilinçli olarak yükselttirilince), tüm bu handikaplara ve olumsuzluklara rağmen katlanma katsayıları da artıyor sanırım insanların… o yüzden kimselerin pek de sesi çıkmıyor… Ama ben instagram hesaplarımın birinde 30.000 e ulaştığım anda “yeter” dedim… Sonra eski bir ig hesabımda kimselere müdahil olabilecek fırsatlar bırakmadan, salt kendi istediğim şeyleri paylaşmayı denedim… Hayır… olmuyor… beklentiler ve yaklaşımlar, paylaşımlarınız üzerinde yönlendirici-şekillendirici etkilerini hep ve daima hissettirmeye devam ediyor.

cam-agc-kurabiye

Öyle ise hodri meydan!… Hani şu günlerde pek çok blogda gerek yaşamlarının geneli ile ilgili, gerekse minimal yaşam üzerine hayatlarında bir dolu şeyi azaltma ve eksiltme yolunda bir challenge (meydan okuma) hali var ya… İşte ben de instagrama meydan okumaya başladım…

İnsan instagramsız da yaşayabilir!… Hele ki oradaki paylaşımların beklenti üzerine şekillendirilmiş, yönlendirilmiş kurmaca paylaşımlar, abartılı hissiyatlar olduğunu gördükten/bildikten sonra daha gerçek, daha bilgi yüklü platformları kullanmaya devam etmek…. neden olmasın!

İnsan ne istediğine kulak kesilmeli!

kozalak sepeti.JPG

Not: Ocak ayının yarısını hasta ve nekahat döneminde geçirince, yeni yıl akşamına sakladığım şeylerle sehpa üzerini hazırlamam da ayın yirmisini buldu. Hem Ocak ayının sehpası böyle olmaz diye bir kaide mi var! 🙂

sevgili günlük içinde yayınlandı | Tagged , , , | 4 Yorum

Aradığım kremi buldum

Bir süredir deneme süreci içindeydim… iki ay bitti.. ve sonuç tam da istediğim gibi… çok tatmin etti beni…

Dolayısıyla paylaşabilirim. Olur da denemek isteyen olursa ve deneyimi sonucu aradığı şeye de kavuşmuş olursa mutluluk duyarım bundan…Çünkü ben birkaç yıldan beri ciddi arayış içindeydim.

Aldığım bir dolu gece-gündüz bakım kremleri, nemlendiriciler vesaireler hiçbir şekilde beni tatmin etmiyordu. Doğrusu bir çoğunun içindeki kimyasal maddeler ve özellikle alkolden dolayı da “varsın cildim kupkuru kalsın, çabucak da yaşlanırsa yaşlansın, zaten içindeki kimyasallar da aynı etkiyi yapmayacak mı!” diyerek teslime dayalı bir duruş da sergilemeye başlamıştım. Çok mecbur kalırsam içinde hiç olmazsa paraben, sls filan olmayan ama alkolsüzünü de hiç bulamadığım markalı bir nemlendiricimi kullanıyordum… o da ancak haftada bir kez… elzem zamanlarda… Artık da ümitsizce boşvermiştim…

aloe-vera-1

Sonra bir gün, iki yıl önce minicik bir kök halinde arkadaşımın elime tutuşturduğu aloe veranın bizim evde durmak bilmeyen üreyişi ve yaralarda-yanıklarda-çiziklerde derdime derman oluşu ile, “yüzümde neden kullanmayayım” fikri geçti aklımdan… Her banyodan sonra iki santimlik bir parçayı ortasından ikiye ayırıp iç bölgesini yüzüme ve ellerime sürmeye başladım. Sürdüğüm yerler ipeksi, yumuşacık, pamuk gibi olmuştu… dokuda da gerginlik hissi yaratıyordu. Yıllardır aradığım şey tam da buydu. Üstelik bu memnum kaldığım hal, sürdüğüm günle sınırlı kalmıyor, diğer günler sürmesem de iki-üç gün aynı yumuşaklıkta ve ferahlıkta devam ediyordu. En geç iki-üç günde bir banyo yaptığım için kullanımını da her banyo sonrasına ayarlamıştım, böylece sair zamanlarda aklıma gelmese de zaten ihtiyaç da olmuyordu. Krem-serum gibi  şeyleri günü gününe – gecesi gecesine kullanmak ve onlara zaman ayırmak gibi bir alışkanlığı olmayan ben için, zaman ve kullanım açısından da ideal bir şeydi.

Aradığım bakım kremini en doğalından bulmuştum.

aloe-vera-2

“Cildim kuru… kozmetik hiçbir ürün kullanmak istemiyorum ama cildim de yumuşacık, pamuk gibi olsun” diyorsanız deneyin derim.  Belki cildi yağlı ya da karma olanlar için de olumlu sonuç verir… deneyimlemediğim için bilemiyorum… Belki de cildi kuru olanlarda benim aldığım sonucun tezatı bir durum oluşur, onun da garantisini veremiyorum. Ama ben son derece memnun kaldım… paylaşmakta yarar görüyorum.

aloe-vera-6

Not: Aloe vera bitkisinin direkt kullanımlarında en iyi sonuç alınması için elinizdeki bitkinin  en az iki yaşında olması gerekiyor, çünkü şifai birikimini ancak bu süre içinde tamamlayabiliyormuş. Büyük saksıdaki aloe veram iki yaşını geçti, ben yalnızca ondan kullanıyorum. Saksısının içinde şu anda irili ufaklı 6 adet yavrusu daha var, ara ara minik saksılara alıp çevremde istek belirtenlere dağıtıyorum. Az su ile güneşli ortamda hayata çabucak tutunan ve çabuk üreyen bir bitki. Kullanımın pratikliği kadar yetiştirmesi de kolay.

paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | Tagged , , , | 4 Yorum

Artık içimde tutasım yok…

Kar yağıyordu. Yine…

Dışarısı apaydınlık, pırıl pırıldı.

Yanılmıyorsam bir yemek profilinde denk gelmiştim, instagramda… Karlı havayı kastederek, bu aydınlıkta fotoğraflar daha güzel çıkıyor, diyordu. Profilindeki son fotoğraflar arkası flu, pencere önü fotoğraflarıydı, çok da hoşlardı. Aynı kompozisyonla, muhtemelen 50 milimlik lensle, pencere camını arkada fon yapıp bir dolu fotoğraf paylaşan başka birkaç instagram profili daha geldi aklıma…

50 milimlik lensimle bu nefis kar aydınlığında benzer bir deneyimi yaşayabilirdim… Pencereyi objelerin arkasına alıp tam karşıdan çektiğim fotoğraflarda öndeki objeler çok da aydınlık olmadı nedense… Açıyı yana kaydırıp yeni denemeler yaptım, daha iyi sonuç aldım.

Sonuç olarak beni tatmin eden bir şey çıkarmıştım ortaya ama daha o an içimi kemirmeye başlayan bi şey oldu. Hevesim kaçtı. Çektiğim fotoğrafı alıp klasöre attım.

kitaplar

Öyle bir hal ki… sözle özün ters düştüğünü sürekli sürekli görmekten yorulmuş bir haldeyim epeydir. Lisedeki edebiyat hocam Lebize hanımın her daim dilinden düşürmediği “ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözü, takılı kalmış plak gibi tekrar ediyor kulaklarımda… Kendiliğinden değil tabii… eylemi ile söylemi birbirini tutmayan insanların teyit eden örnekleriyle rastlaştıkça otomatikman başlıyor plak.

Dilinden sabah akşam Allah kelamını düşürmeyip yaşamını Allah’ın en iyi kuluymuş gibi sürdürdüğünü gösterme çabası içinde olanlar, Allah’ı bulup başkalarının da onu bulması için gayret sarfediyormuş görüntüsü verenler… her daim iyilikten güzellikten bahsedenler…. İyi insan olmaya dikkat çeken ve dahi kendisinin de bu yolda bilinçli bir yolcu olduğunu dillendirenler… evet, en çok da onlar…. kalkıp bir başkasını yapmış olduğu paylaşım üzerinden yerden yere vurduklarında, içime çöreklenen acı ile plağın beynimde aynı sözü tekrar edişine tanık oluyorum.  Haliyle üzülüyorum.

isiklar-1

Misal… evini Barbie bebek evi gibi süslemeyi, oraya buraya cicili bicili, fiyonklu bişeyler serpiştirmeyi seven, henüz hayatlarının baharında olan, koskoca instagram deryasında 20 yi, hadi 5 de ben ekleyeyim 25 i geçmez profiller var. Görünen fotolarında bebişleriyle ve kocişleriyle pek de mutlular… Ama zifte bulanıp boyunlarına boyunduruk geçirilip sokakta gezdirilmedikleri kaldı bir. Dilinden Allah kelamını düşürmeyen, pür-i pak olma derdindeki insan’larca aşağılandılar, küçültüldüler, hedef tahtasının göbeğine yerleştirilip sivri dillerinden çıkan oklarla vuruldular da vuruldular. Hani insanın bir başkasının kötülüğü üzerine söz söylemesi için söylenen kişinin kötü bir şeyler yapmış olması esastır. Ne bileyim; toplumun etik değerlerine ters ya da insanlık adına kötü şeyler eylemiştir, söylemiştir… Hah o zaman vurursun…. Vurursun ki, bir daha yapmasın, yapmaya meyilli olanlara da örnek teşkil etsin. Evini pembelerle, fiyonklarla doldurmuş birinin suçu ne ola ki! Onu yerden yere vurmayı matah bi şey sananların sığındığı sebep de şu; evinde böyle şeylere sahip olamayan, eşi ya da çocuğu ile böylesi anlar yaşayamayan garip-gurebaya yol gösterip akıl veriyorlarmış!

Bir kez çiftler arasında belli bir sevgi, belli bir saygı var ise, o ev samanlık da olsa her köşesi huzur doludur. Demek ki bu pembik-süslü evlere bakıp kendi evinde sorun bulanların sıkıntıları, salt kendi evlerinin eşyalarından, düzeninden, içindeki şeylerden  ibaret değil. Sıkıntı o evi paylaştıkları kişilerle kendi aralarındaki çözümleyemedikleri şeylerde… belki de salt o da değil… yalnızca kendilerinde… beklentilerini ellerindekilerden yüksek tutma hallerinde…. Sebep her ne olursa olsun… evlerinde mutsuz olan insanların bu hallerinin sebebi, evlerinde –mış gibi yaşıyor olsalar da- mutlu görüntü veren insanlar olmamalı elbette. Adlarına pembikgeberikgelinler diye hashtag ler açılıp toplumun önüne aforoz mahkumları olarak getirmeye kimsenin hakkı da olmamalı. Bunu hak ettiklerini hiç ama hiç sanmıyorum. Ama öyle pervasız, öyle fütursuz olmuş ki insanlar bunu normalmiş gibi yapıp kendi gibi düşünmeye meyilli olanları da bir şekilde kafalayıp geniş kitleleri yanlarına toplayabiliyorlar.

ps-4

Sonra “iyilik güzellik yayılsın, hadi en sevdiğin kupanı birine ver de cici ol, bak ben verdim iyi kalpli oldum” diye akıl verenler, bir başka gün “falanca tiksinç kuskunç, benim kelamımı almış… filanca tiksinç kuskunç şunu/bunu taklit etmiş… iğrenç… özenti…” gibi iç boşaltmalarıyla, iyilik-güzellik yayılsın hallerine tezat duruşlar sergileyebiliyorlar.

O kelam, o söylem, o eylem… örnek alınan her ne ise, üstelik iyi ve güzel olan bir şeyin yayılmasına vesile oluyor ise, bu ikircikli hal, bu ego patlaması niye?! İşte ben de bunu anlayamıyorum.  Hani iyi olan-güzel olan şey yayılsın idi!?

sumbul

Şu kar ışığında çektiğim arkası flu fotoğraf da bir özentilik, bir taklit olmalı o beyinlerce…. Bunu biliyor olmak bile o fotoğraftan soğumama yetip de artıyor. “Alın kelamlarınızı da, eylemlerinizi de, eşyalarınızı da, düşüncelerinizi de, ilgi alanlarınızı da, yaptıklarınızı da, ettiklerinizi de tepe tepe kullanın, ama bana kendilerinizi iyi insanlar olarak pazarlamaya kalkmayın”…deyip haykırmak istiyorum. Aman sımsıkı sarılın onlara… bir tek siz de olsunlar, sürekli insanların başlarına kakın ki kimseler alıp kullanmasın! En özgün, en özel, en güzel siz olun… İnsanlar yalnızca sizde görsün…Ha arada bir de mış gibi yapın yeter!… İyilik yayılsıncı’ymış gibi… iyilik sever/güzellik ister gibi… hak yolunda hakkı bulmuş gibi… insan sever gibi…. barışçıl… gibi…. dostane gibi… paylaşımcı gibi… gibi de gibi!

salon-1

Başka yaşamlara ayar vermekten çekinmeyen sizler ve başkalarının tercihlerine-seçimlerine dahletme hakkını kendinde görenler, oysa faşistin önde gideni, kötü kalplilerin pirisiniz! İçinizde öyle şişmiş bir ego var ki, sözlerinizle eşleşmiyor eyleminiz. .. an geliyor ortaya saçılıyor fireleriniz…

Ve ben her gün daha da yitiriyorum insana dair inancımı… sayenizde!.. bilesiniz!…

dobra dobra içinde yayınlandı | Yorum bırakın