Kırlarda 7 – Ne büyük nimet kırlarda olmak, doğaya garkolmak…

Bazen her bahar aynı aynı yerlere gittikçe.. “alışır,  olağanlaştırır da, hayretimi ve hazzımı kaybeder miyim” diye endişe duymuyor değilim. Şükür ! Araya giren yazlar, sonbaharlar ve kışlardan sonra, kökten uca tazelenip yenilenmiş, ilk kez karşılaşıyormuşçasına aşkın ve coşkun, tarifi pek de imkanlı olmayan  hislerle doluyor içim.

Aslında olan belki de şu; araya giren yazlar, sonbaharlar, kışlar o süre boyunca sundukları bambaşka görüntülerle kalbimin başka başka yerlerine dokunup öncelerindeki hislerin üstünü kalın bir perde ile örtüyorlar ve bir sonraki ilkbahar geldiğinde o perde hafif hafif aralanırken, ben her bir güzelliği yeniden ve yeniden, yine hayretle ve yine hazla karşılama ayrıcalığını yaşayabiliyorum. Böylece, her yıl aynı vakitler aynı noktadan aynı yerlere bakarken aynı hisleri içimde yine yeniden doğurmayı başarabiliyorum.

Demek ki, bıkmamak diye bir şey var… demek ki bazı şeyler karşısında, ruhun doyuma ulaşması ve vazgeçmesi mümkün değil.

Bir de “daha ne gördün ki” diyen bir iç sesim var.  Sahi, kalp attığı sürece hayatiyet devam etmez mi? Hayatiyet devam ettiği sürece de değişim-dönüşüm ve devinim olagelmez mi? Hal böyle olunca görecek-keşfedecek neler neler bulmaz insan! Beş duyunu birden harekete geçirecek her bir renk, şekil, koku, kımıltı, ses, ışık, daha niceleri perdenin altından yavaş yavaş gün yüzüne çıkar da hem aklını, hem kalbini çelip seni kendine sabitlemez mi!

Bazen minicik bir canlıya, bazen alabildiğine geniş bir manzaraya durup öylece  bakmak istiyorum. Sonra aramızda kalbi bir sıcaklık… bir tanışıklık memnuniyeti… derken bir  samimiyet… ardından bir muhabbet… bir hasbihal… Ruh’a, için en derinlerine iyi gelen, bir yerleri onaran, iyi eden bir şeyler… çok şeyler!

Bu ara Eckhart Tolle’un “Dinginliğin Gücü” kitabında gözlerim. Elektronik kitap olduğu için elimi süremiyor, istediğim satırın altını çizemiyorum ama tableti elime aldığım her anda açıp açıp, bazen de aynı satırları tekrar tekrar okuyor, içselleştirmeye çalışıyorum. Doğa’nın bize katabilecekleri üzerine hoş saptamaları var. Ne ki, bu 10 yıllık “kırlarda olma” serüvenimde zaman zaman algılayıp tespit etmiş olduğum kimi gerçekler ve daha niceleri… İnsanın yararına kadim ve bilgece öğretiler… Başlı başına bir postu hak ettiği için tamamını “Hayat Bilgisi Dersleri” adı altında ayrıca ele almak amacım. Ama şu paragrafı da buraya not düşmeden geçip gitmek istemiyorum:

“   Doğayı sadece zihinle, düşünmeyle algıladığınızda, onun canlılığını, var’lığını hissedemezsiniz. Siz sadece formu görür, formun içindeki yaşamı -kutsal gizemi- fark etmezsiniz. Düşünce doğayı kâr ya da bilgi elde etmek için, ya da bir başka yararcı amaç için kullanılacak bir metaya indirger. Kadim orman kerestelik ağaçlar haline gelirken, kuş bir araştırma projesi haline, dağ ise kazılacak ya da fethedilecek bir şey haline gelir. Siz doğayı algılarken, bırakın orada düşünce’sizlik, zihin’sizlik alanları olsun. Doğaya bu şekilde yaklaştığınızda, o size karşılık verecek, ve insan bilincinin ve gezegensel bilincin tekâmülüne katılacaktır.”

kırlarda 7 1

Elimde ilk kez yakın temasa geçtiğim sarı bir çiçek var. Ah, belki de ilk kez tarlasına düşmeseydi yolum, bu yakınlığı kuramayacaktık uzunca bir süre de… Nasıl özenli bir dizaynı var. Kenarlarda, kıyafetlerdeki bebe yakalara benzer 5 sevimli taç yaprak… ortasında minicik bir yuvarlağı olsa kafi gelecek ama yaratan yetinmemiş, papatyanın yapraklarından da ince yaprakları sık sık bir araya getirip sanki ikinci bir çiçekmiş gibi kabarık ayrı bir çiçek daha dizayn edip o beş taç yaprağın ortasına monte etmiş. Onun da ortasında daha da kabarık, pütür pütür,  bombeli minicik bir yuvarlak daha… İncecik yemyeşil dallar… üzerlerinde minik.. kısa değil, lakin uzun da değil, sanki o çiçeklere eş olsun diye dizilmiş, birbiriyle bakışan, dost duruşlu, ipeksi yapraklar… zarafetin somut hali olduğunu imlercesine… ve hatta bunca çirkinlik içinde güzel şeyler olduğunu fısıldamak istercesine… Velhasıl şu minicik çiçek bile, yüzümü hep ve daima güzele dönmem gerektiğini hatırlatıp duruyor.

kırlarda 7 6

Sızıntı halinde yatağında incecik yol bulan cılız dereye başını uzatıp selamlamak ister gibi… adını bilmediğim ağacın, adını bilmediğim meyvemsi çiçeği ve kadifemsi bebek yaprakları… Dere boyu yürüyüşümüzde başımı yukarı kaldırmasam görmeden geçip gidecektim belki de… Dünyaya gözlerini yeni açmış, masum, bebeksi haller hasıl olmuş ya, farkeder etmez iki tık daha hızlanmaya başlıyor kalbim… Lakin alttaki derenin yer yer aydınlanıp kenarlardaki ağaç dallarından üstüne düşen yansımalarla ışık-gölge oyunlarına perde olması da bir başka… üstüne hepten coşmuş bahar kuşlarının şen-şakrak cıvıltısı… Hangi medikal verebilir bu terapiyi!

kırlarda 7 2

Bazı manzaralar cennetin bu dünyadaki tezahürü gibi… Oturduğum minicik alan hariç –ki üstüne basılmaktan kel kalmış, tek sebep bu- gözümün görebildiği her toprak parçası yeşilin ton ton hali… aralarda ben de varım diyen sarı sarı çiçekler… kıyıda deniz turkuazlar giyinmişken, ötelerde koyudan açığa giden değişken bir mavilik… apaçık, pürüzsüz bir gökyüzü… yer yer beyaza çalan uçuk, upuçuk gök mavisi… Ara renk denen renklerin sayısı kaçtır, bilen var mı? Ya da sayılabilecek kadar bir miktarı var mı!? Saymaya, ayırt etmeye çalışıyor, sonucu yakalayamıyorum da ben… Cevap muğlak belli ki. Ah bir de içimi, dışımı ısıtan canım güneş! Seyrederken içime dolan dinginlik, sakinlik, bitimsiz enerji yüklemesi… Yolumuza çıka(rıla)n her güzellikten alınacak çeşit çeşit pay var belli ki!

kırlarda 7 5

Yukarılardan aşağılara inince… sakinliğin, dinginliğin bir başka hali… Gökyüzünde ipil ipil bulutumsular… hani bulut desen bulut değil… görünmez bir fırça her defasında mavinin başka başka tonunu gökyüzüne şöyle bir savurup geldiği yere saklanmış da bize o desenleri, renkleri görmek kalmış gibi… Gökle denizin birleştiği noktada uzun, ince ufuk çizgisi…  çizginin hemen üstünde  mavinin en açık, hemen altında ise en koyu tonu… arada sırada oradan buradan şnorkeli görünen balıkadamın siluete dönüşmüş karartı hali… Sessizlik… derken sessizliği yırtan koca sesli küçük balıkçı teknesi… Şükür, yağını, kirini, pasını akıtan deniz taşıtları yok… bu koylar sit alanı… Veeee…  görüş alanımda boylu boyunca uzanıp tüm endamıyla sereserpe serilmiş deniz, yine yapıyor yapacağını… her dalgalanışında kıvrımlarında parıldayan altınımsı, yalım yalım gün ışığı… Ah ta oradan insanın içine doluveren ışıma, ısınma, rehavet, letafet… kim bu hediyelere “hayır, kalsın” diyebilir ki!

kırlarda 7 8

İnsanı dosdoğru yolundan alıkoyan fosforlu, zümrüdi çayırlar… Durup seyredecek vakit varsa durup seyretmek gerek… Zira bir süredir kullanmakta olduğum güneş gözlüğüm, polarize özelliğinden ötürü daha da bir güzellemekte renkleri… Fotoğraf makinemin tıpkısını bulmaya çalıştığı fotoğraftaki şu  renklerden daha bir muhteşem, daha bir albenili… Salt güneşli vakitlerde değil kar yağdığında bile ışık çok diye çıplak gözle etrafa bakamayıp kırpışan gözlerim için yıllarca üzülmüşken, bu yeni gözlüğümle nasıl mutluyum, nasıl da deli! Bulutlar daha bir topak topak, renkler daha bir canlı, gökyüzü tıpkı pamuk şekerlerle kaplanmış gibi… Durup şu güzelliği seyretmek, bazen içindeki Polyanna’ya kapıları açıp bir vakit seni üzen şeye bir anda şükür sebebi!

kırlarda 7 3

Çoook uzakta, minicik bir gölet… ardında koyu, kopkoyu dağlar, önünde yeşilin bilmem kaç tonunda, hiç de derin olmayan, ama adının hakkını vermemezlik de yapmayan, uzun, ince bir vadi… Az ilerimdeki ağacımsı bitkilerin hafif esen rüzgarla bir o yana bir bu yana salınan halleri… Ben böyle uzun uzun bakıyorken bu manzaralara, artık adım gibi eminim, beni iyileştiren, sağaltan, iyiye-güzele sevk eden, şifalı, büyülü bir şeyler var… iyi şeyler var… çok şeyler var!

kırlarda 7 9

Pomaklar mübadele ile bu topraklara yerleştiklerinde tepesi süslü bu kuşlara “ti ti” adını vermiş, çıkardıkları sesten ötürü… Birinci “i” yi bir vuruşluk uzun söylüyor, ikinci “i” yi ise hemen söyleyip kesip bırakıyorlar. Üst üste tekrarladığında bu isim kulağa pek melodik geliyor. Araştırdım, kuş literatüründeki adı “tepeli toygar”, bilimsel adı ise “galerida cristata” imiş…  Öğrendiğimden beri inatla “ti ti” demeye devam ediyorum. 🙂 Çoğu zaman birbirinden güzel, farklı farklı kuşlara denk geliyor… ama kadrajımda çok ender yakalayabiliyorum… bu gibi… niyetimin kötü olmadığını farketmişcesine… durup böyle de afili pozlar vermiyorlar mı! Daha o vakit eriyor, bitiyorum. Konuşuyorum da bir taraftan… güzel sözler dillendirip üstüne teşekkürümü de ediyorum… İnsanda da olsa, hayvanda da… kalp denen şey; birbiriyle anlaşabilir, birbirine kapı açabilir anahtar gibi bir şey… yeter ki güven duygusu zerre zede görmesin… İnsan için aynısını diyemem ama tüm hayvanlara kalbim sonuna dek açık, bilsinler isterdim!

kırlarda 7 7

İki yanı yemyeşil, daracık, patika şu yol…  benim için yürüyüş parkurlarının en keyiflisi, en özeli… Afrika göçebelerinin anlatıldığı bir belgesel’de denk gelmiştim; “insan yürüyerek büyür, yerlerdeki tümseklere takılarak gelişir” diyordu. Somut anlamda, insanın  çocukluk ve gençlik evreleriyle ilgili bir karşılık sözkonusu… ama ben bu yaşımda derinde yatan metaforik anlamını da hissediyorum her yürüyüşümde. İçsel yolculuklarda, bir büyüme bir gelişme sebebi, anlama-irdeleme-üstüne düşünme vesilesi bu yürüyüşler… bazen de sonuca varma… Ne ki çok önemli saydığım bir şeyler bir süre sonra hiç de önemli gelmiyor artık gözüme ya da çok önemsiz bulduğum bir şey bir anda gerçek önemini ve değerini bulabiliyor aklımda veya kalbimde… Her şeyden önemlisi o an için beynimin saplanıp kalmış olduğu dünyevi her ne mesele var ise, sıyırıp içinden alıveriyor beni… o şeyin dışında da bir alem olduğunu hissettirip farklı farklı noktalara dokunmama vesile oluyor. Aslına bakarsan da… hafifinden, hissettirmeden… bir nevi hayata meydan okuma aktivitesi… ruhu da bedeni de şifalayan, -belki de en ihtiyaç duyduğumuz- yaşama sevinci tetikçisi…

kırlarda 7 4

Bu haftasonu, bu cennetten köşeyi bir aile yakınımızın tavsiyesi üzerine keşfettik. Meğer yakınına dek gelip sapağından dümdüz geçip gidiyormuşuz her seferinde… Dalları kozalak yüklü çam ağaçlarıyla kaplı yolun böylesi nefis bir manzarayla sona erdiği kıyı, kenar bir yerdeyiz. Yine yeşilin pek çok tonu… ötesinde, modern bir köy havasında yazlık siteler… iki kara parçasını birbirinden ayırıp kendine genişçe bir yer edinmiş canım masmavi Çanakkale Boğazı… üstünde yol alan irili ufaklı gemiler… tekneler… karşı tarafta doğası korunagelmiş dağlar, tepeler, kıyılar…  Ve yine o saklı fırçadan çıkan puf puf, kabarık kabarık bulutlar… bulutumsular. Şu kesitte kalıp seyredalmanın bile insan ruhuna ne hoş etkisi var.

 

Doğaya yakın olmak ne kadar başka, bambaşka hissettiriyor. Ve ne kadar güzel o anı yaşama coşkusu…

En en en güzeli de; ne büyük nimet kırlarda olmak, doğaya garkolmak…

Reklamlar
kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 2 – Günümüz insanı doğanın bir parçası olduğunu unutmuş vaziyette

Önce şu harika görüntüleri izleyin… (Ben şöyle yapıyorum; o rüya gibi köye bir şekilde yolu düşen adam aslında benim, yerine kendimi koyuyorum… Siz de öyle yapın hadi… Zira hangimiz böylesi bir “rüya-köy”e gerçek hayatta rast geldik.. ya da gelebiliriz ki!…

Biz gelemedik belki…. gelecekte… başka insanlar…………………. neden olmasın ki!)

Su Değirmenleri Köyü – Akira Kurosawa’s Dreams (Yume – 1990) from Mahmut on Vimeo.

Metaforik anlamda irdelediğimizde de kareli gömlek-kot pantolon giyip kasket takmış olan o adam teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanan bizleri sembolize ediyor aslında. Ve karşısındaki yöresel giysiler içindeki yaşlı amca da doğallığı, doğayla uyumlu bir içiçeliği ve gelenekselliği sembolize ediyor.

Vurucu olan da; ne salt görüntülerin harikuladeliği, ne de salt yaşlı adamın genç gezgine ilettikleri… Tüm bu parçaların zihinde yarattığı görsel ve düşünsel etkilerin bütünlüğü… Kasketimizi(!) önümüze koyup oturup düşünmemiz gerektiği!

Sonuç olarak, böyle bir “rüya-köy”ün varlığı, modern dünyanın dişlileri arasına sıkışıp kalmış biz insanlar için bir umut ışığı, bir kurtuluş yolu olduğunu hatırlatıyor.

Yine de umut var, deyip bu rüyadan uyanmak istemiyor insan!

İzleyince siz neler düşündünüz? Ben, bu kaçıncı olsa da hala ve hala etkisindeyim… Meğer yaşadığımız dünyanın tüm gerçeklerine ve her haline iyimser-naif gözlerle bakmak aslında mümkünmüş… Meğer insan, doğayı sevip saydığında, ruh ve beden için gerekli ve önemli olan her şeyi doğadan rahatlıkla alabiliyor, yaratılıştaki fıtratına uygun bir ömürle ödüllendirilip gerçek hayatta da cennetine kavuşma şansı elde edebiliyormuş.

İnsanoğulları ve kızları istesinler yeter ki, pratikte her şey mümkün tabii ki!

Filmdeki her birinin altı çizilip üstüne tekrar tekrar düşünülesi, o çarpıcı konuşmaları aşağıya yazılı olarak da ekliyor, hayat bilgisi ders notlarını koyulaştırıp bu kez de okunmak üzere bu sayfaya bırakıyorum. Duyup dinlerken, görüntülerle bağ kurup anlamlandırırken aldıklarımıza, belki başka katkılar da sunar okumak… Yani öyle olacağını düşünüyorum… Hele ki iç seslerden birini kasketli, diğerini yaşlı adam yapıp bir radyoda radyo tiyatrosu dinliyormuşcasına huzurlu ve merak uyandırıcı bir havaya bürünmüşse ortam…. 🙂  İyi okumalar o halde!

yume1

-iyi günler

-İyi günler

-Bu köyün bir adı var mı?

-Bir adı yoktur. Sadece “köy” deriz biz. Bazı İnsanlar “Su Değirmeni Köyü” diyor.

-Bütün köylüler burada mı yaşar?

-Hayır. Başka yerlerde yaşayanlar da var.

-Köyde elektrik yok mu?

İhtiyacımız yok. İnsanlar konfora çok alışmış. Konforun daha iyi olduğunu düşünüyorlar. Esas güzel olanı fırlatıp atıyorlar.

-Peki nasıl aydınlatıyorsunuz etrafı?

-Mumlarla ve lambalarla.

-İyi de gece çok karanlıktır.

-Evet, zaten öyle olması gerekir.

-Geceleriniz de gündüz gibi aydınlansa fena mı olur?

-Gecem aydınlansın istemem, çünkü o zaman yıldızları göremem.

-Çeltikleriniz var. İşlemek için traktörleriniz yok mu?

-İhtiyaç duymuyoruz. Öküzlerimiz ve atlarımız yetiyor.

-Yakıt olarak ne kullanıyorsunuz?

-Genellikle odun. Aslında ağaçları kesmeyi pek doğru bulmuyoruz. Ancak, kendiliğinden yıkılan yeteri kadar ağaç var. Odunu kömür yaptığımız vakit… birkaç ağaç , koca orman kadar sıcaklık veriyor. Ayrıca tezek de iyi ısıtır. İnsanların eskiden yaşadığı gibi yaşamaya çalışıyoruz. Hayatı doğal yaşamanın yolu bu. Günümüz insanı doğanın bir parçası olduğunu unutmuş vaziyette. Hali hazırda hayat kaynakları olan doğayı yok etmeye devam ediyorlar. Her zaman daha iyisini yapabileceklerini sanıyorlar. Özellikle bilimadamları… Akıllı olabilirler, ancak anlayamadıkları şey, doğanın gücü. İnsanları mutsuz eden şeyleri icat edip duruyorlar. Üstüne, icat ettikleriyle böbürlenip duruyorlar. Daha da beteri, bu insanların bu icatları bir mucize olarak görmeleri. Tapıyorlar onlara. Farkında değiller ama doğa ellerinden gidiyor. Sonlarını hazırladıklarının farkında değiller. İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava ve sudur… ve bu ikisini üreten ağaç ve bitkiler. Her şey kirletiliyor… temizlenmek üzere! Kirli hava ve kirli su insanoğlunun ruhunu da kirletiyor!

-Buraya gelirken bir grup çocuğun köprü yanındaki kaya üzerine çiçek bıraktıklarını gördüm. Niye?

-Haa şu!… Bir seferinde babam anlatmıştı. Uzun zaman önce hasta bir gezgin köprünün yanında ölmüş. Köylüler acıyıp onu oracığa gömmüş. Koca bir kayayı mezarının üzerine yerleştirip üzerine de çiçekler bırakmışlar. Bir süre sonra oraya çiçek bırakmak bir gelenek olmuş. Sadece çocuklar değil, bütün köylüler, çoğunluğu sebebini bile bilmeden yolları düştüğünde oraya çiçek bırakır.

-Bugün bir kutlama mı var?

-Hayır, bir cenaze… Garipsedin mi yoksa? Ne güzel, mutlu bir cenaze merasimi! Çok çalışıp uzun yaşamaya şükretmek iyi bir şeydir. Burada ne mabedimiz ne de rahibimiz var. Yani cenazeyi tepedeki mezarlığa kadar bütün köylüler taşır. Ölen kişi genç veya çocuksa hoşumuza gitmez. Böyle kayıpları kutlamak zordur. Ama çok şükür, bu köy halkı doğal bir hayat sürer. Bu yüzden de hayatları fazlasıyla uzun olur. Bugün toprağa vereceğimiz kadın tam 99 yaşında öldü. Kusuruma bakmazsanız gidip hazırlıklara katılmam lazım. Gerçeği söylemem gerekirse, benim ilk aşkımdı. Fakat bir başkası için beni terk etti ve kalbimi kırdı.

-Bu arada, siz kaç yaşındasınız?

-Ben mi? Yaşım 103. Hayata veda için iyi bir yaş. Bazıları hayat zordur der. Boş laf! İşin aslı, hayatta olmak iyidir. Heyecan vericidir!

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kırlarda 6 – “Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!”

Her mayıs yeryüzü cennet gibi bir yer ve yaratanın sanatı en görkemli haliyle adeta tablo misali yayılıveriyor göz önümüze. Ah bu güzellik… renklerin muhteşemliği… kırmızının en kalpçelen tonu…

kırlarda 6 1

kırlarda 6 w p

Marttan Nisandan daha da çok istiyorum bu ay kırlarda olmak… Zira bu günler ilkbaharın en en en güzel  günleri…  canım kırlar alabildiğine rengarenk, alabildiğine çiçek…  Bulduğum her çiçek tarlasına dalıveriyorum bodoslama… arkam önüm sağım solum çiçek! Gömülebildiğim kadar gömülüyor, kaybolabildiğim kadar kayboluyorum. Her Mayıs değişmez ritüelim bu.

kırlarda 6 2 a

kırlarda 6 2 b

Ve ama bu çiçek tarlalarının içinde en güzeli kuşkusuz gelinciklerle bezeli olanı… Oysa daha, bir başına salt gelincik kaplı çiçek tarlasına rast gelmedim hiç. Sanki bu albenili çiçekleri yalnız bırakmak istemez gibi, beraberlerinde papatyalar.. kanolalar.. uzun uzun, yeşil yeşil başaklar… ve minicik rugby topları gibi üstleri ok ok dikenli bitkiler… Ve aslında tüm bu çiçekler ekinlerin, özellikle baklaların, bezelyelerin arasında… İçlerinde en davetkarları da kıpkırmızı gelincikler en başta.

kırlarda 6 3 p

kırlarda 6 t p

Hani aslında gelincikler için koşturuyorum ya tarlaya, diğerlerini de görmüyor değilim… –en sevdiğim papatyalar hemen hemen her yerde bol bol olsa bile-  gelinciklerle önce bir bakışıp dönüp derhal diğer çiçeklerin de tek tek gönlünü almaya girişiyorum. İşte o an içimde öyle bir duygu kabarıyor ki; her çiçeği sevmeli, her çiçeğin yoluma çıkmış oluşuna duyduğum minneti sevip okşayarak hissettirmeliyim. Bunu da gelinciklerin aklımı çelme çabasına karşı koyma azmi gösteren hassas ve ince kalbime borçluyum. (kendi kalbime bu tanımı yapmam pek bir açıksözlülük belki ama çok da gerçekçi… 🙂 ) Ne ki, ayırtındayım artık; çok insan alsaydım yaşamıma ve çok dinleseydim onları.. kavgacı, savunmacı tarafım hep aportta kalacak, ruhum daha yırtıcı kalacaktı. Çiçeklerle, böceklerle oldukça hanidir kalbim daha bir pamuk, ruhum daha bir sarıp sarmalayıcı.

kırlarda 6 5

Gelincikler… uzun uzun baktığında, o ahenkli danslarıyla nasıl da sakinleşitirici, nasıl da iyişeştirici…

kırlarda 6 6 p

kırlarda 6 x p

“Bereket tanrıçası Demeter bir zamanlar uykusuzluktan çok çekermiş. Uykusuz ve yorgun olduğundan bitkilerin büyümesi ve verimli olması için çabalamaya gücü yetmezmiş. Kıtlık başlamış. Bunu gören Uyku tanrısı İnsomnia, Demeter için gelinciklerden bir karışım yapıp içmesini sağlamış. Demeter bunu içer içmez derin bir uykuya dalmış. Uyandığında uykusunu almış ve çok da zinde olduğunu hissetmiş. Ve tabi tüm enerjisini tarlada büyümeye çalışan mahsule yoğunlaştırmış. Kıtlık bitmiş, rekolte artmış. O zaman bu zaman çiftçiler mısır/hububat tarlalarında ne zaman gelincik görseler bunu o senenin yeni rekorlara gebe olduğuna yorarlar ve gelincikleri asla koparmazlarmış.” (alıntı)

kırlarda 6 7 p

kırlarda 6 4 p

Taç yapraklarının öyle de nazik, öyle de ipeksi bir hali var ki… el dokunur dokunmaz yavaşça kopar, usulca dökülür, hafif bir yel esti mi havalanır da nazlı nazlı süzülürler.

kırlarda 6 8

kırlarda 6 z

Bu narin nazenin gelinciklerin incecik dallarındaki salınış öyle romantik, öyle şiirsel ki… Aslında şiirsel olan detayların kaynağına indiğinde ayırdına varmakla gördüğün dünyanın ta kendisi; en saf, en doğal hali…

kırlarda 6 9

Bize farklı bakabileceğimiz ne çok şey olduğunu ve başka bakışlarda başka başka şeyler görebileceğimizi anlatan “Görme Biçimleri”nin yazarı John Berger, bir gelinciğin dünyaya gelişindeki detaya bakın nasıl dikkat çekiyor:

“Gelincik açılmadan önce, kapalı çanak yaprakları badem kabuğu gibi serttir. Bir gün bu kabuk çatlayıverir. Üç çanak yaprağı toprağa düşer. Bu kabuğu açan şey balta değildir, sadece zar gibi incecik, tortop olmuş yapraklardır. Çiçek açıldıkça neon pembesi yapraklar kırlarda görebileceğiniz en arsız kızıla dönüşür. Sanki çiçeğin çanağını çatlatan güç, bu kırmızının kendini gösterme, görünür olma isteğidir.”

kırlarda 6 10

Bir başına kaldığında bile kırılgan görünümüne rağmen,  her rüzgarda yatıp yatıp kalkıyor ama hiç düşmüyor  ya şu gelincik…o incecik duruş, haşin sallanışta bile bir hayatiyet, bir yaşama azmi var. Tren raylarının, kaldırım taşlarının aralarından can bulup gün yüzüne çıkan da değil mi o?

kırlarda 6 sondan önceki

Ne demiş şair:
“Ah evet
Gelincik var olduğu sürece, şarttır yaşamak!..”

kırlarda 6 y

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Nisan 2017 – Aydöküm

Gecikmeli de olsa akışı bozmayıp biten ayın dökümünü yapmayı başarırsam kendim için iyi bir şey yapmış olacağım… zira içim hafifleyecek… gün gelip aydökümlerimin okuma taramasını yaptığımda Nisan’ın yerini boş görürsem üzülüp kalmayacağım maazallah! 🙂

Belier-Family-Poster1-625x336

Yollara düşmeden önce “çiftlikte geçen filmler” kapsamlı bir tarama yapmaya başlamıştım. Amacım bu kategorideki filmlerden her ay birer ikişer, imkan olursa daha da fazla izlemek…  İlk keşfettiğim ve hemen izlemek istediğim film  “la famille Bélier /  Bélier ailesi (Hayatımın Şarkısı)” oldu. Fransız yapımı bu filmde annesi, babası ve erkek kardeşi sağır-dilsiz olan, ailenin tek engelsiz bireyi genç kızın ailesi ile ilişkileri ve müzik öğretmeninin onu keşfedip müzikle içiçe olacağı bir geleceğe hazırlaması konu ediliyor.  Aralarda sessiz sakin bir kasabaya, doğaya ve keyifli bir çiftlik yaşamına dair görüntüler var… dram var… romantizm var… komedi var…  bir de seslendirilen fransızca nefis şarkılar var… tüm bu ögeler ve oyuncuların performansları filmi keyifle izlememe yetti de arttı bile…

mrogans

Sonra yollara düştüm… Otobüs yolculuğum sırasında iki güzel filme denk geldim. İlki “Mr. Morgan’s Last Love / Son Aşk” idi… Çoğunlukla hüzünlü, bazen de komik.. dram ağırlıklı filmi idi. Eşini kaybetmiş yaşlı bir adamla babasını kaybetmiş genç kızın tanışmasını ve ardından gelişen olayları konu ediniyor. Sahne geçişleri yavaş ve durağan olmasına rağmen, insanı sürükleyen ve sarıp sarmalayan bir filmdi. Bittikten sonra düşünmelerle, sorgulamalarla aklımın bir kenarında yaşamaya devam etti.

hyde park on hudson

İkincisi ise “Hyde Park on Hudson / Hudson’daki Hyde Park” oldu. Filmin konusu 1930 lu yıllarda geçiyor. İngiltere kralı ve eşi, Amerika Birleşik Devletleri başkanı Roosevelt ve eşini ziyaret etmek amacıyla ilk kez Amerika’ya geliyorlar. Avrupa’da savaş zilleri çalmakta, Amerikan başkanının desteğine  ihtiyaç duyulmaktadır. Bu süreç aynı zamanda Daisy adında bir kadının Amerikan başkanına karşı duygusal bir yakınlık içine girmesine de sebep olur. Ancak Daisy’yi hüsran ve acı beklemektedir. İstemediğim kadar spoiler verdim sanırım… Burada kesiyor, bol bol yeşillik, kırlar vesaire görmek, tarihi ögeler içeren bir dram filmi izlemek istiyorsanız kaçırmayın derim.

Eskişehir’e gittiğimde Dsmart’ta iki güzel film izledim ama kanapeye uzanıp yarı uyur yarı uyanık halde izlediğim için hafızamda kalıcı yer edinemediler sanırım… ne isimlerini ne de oyuncularını hatırlayabiliyorum… Tek hatırladığım “ayy ne güzel filmler var” deyip, “Gelibolu’ya dönünce Dsmart üyeliği mi gerçekleştirsem”, diyerek, durup durup kendim tarafından  aklımın çelinmesine müsaade etmem idi… Yıllar yıllar önce digiturk almıştık, eşim maçları evde izlesin hem de filmlerinden nasiplenelim diye… Evde tek başına keyfi olmuyor diyerek her maçta Orduevine arkadaşlarıyla maç izlemeye koşan kocacıktan, benim de o zamanlarda gündüz ve akşam derslerimin yoğunluğundan sonra üyeliğimizi de zar zor iptal ettirip paralı film kanallarına çizgiyi çekmiş olmasaydık, belki de şu an dsmart üyeliğimi çoktan gerçekleştirmiş olabilirdim. Doğrusunu söylemek gerekirse evde film keyfi bambaşka… ama o kadar film kanalı ile içiçe olunca insan, bir yerde kendini  film izleme eylemine koşullamış oluyor ve film izlemek bir zaman sonra zorunluluk haline geliyor.  Sonra bir bakıyorsun ki film izlemenin tutsağı oluvermişsin… Zamanını kendin yaratıp filmini de bizatihi kendinin seçip.. tasarlamış olduğun film izleme seansları, hazıra konmaktan-el altında bulmaktan çok daha özel, çok daha keyifli… Dedim… ve bu sevdadan çabucak vazgeçirdim neyse ki kendimi… 🙂

TheCrown

Ankara’dan gelen yeğenim de Netflix abonesiymiş… Erkek olmasına rağmen baktım film ve dizi zevklerimiz benzeşiyor… Hararetle bahsettiği ve ilk bölümüne yanımda başladığı Kraliçe 2. Elizabeth’in yaşamını konu alan “The Crown “ dizisinin ilk beş bölümünü birlikte izledik… Dizideki 2. Elizabeth rolünü kim oynuyordu bilin bakalım?… Benim geçenlerde izleyip çok çok bayıldığım Little Dorrit’teki Claire Foy bu dizinin de ana karakteri olmasın mı!.. Tüm bölümlerini online film sitelerinde arayıp bulmak, izleyip bitirmek artık farz oldu. 🙂

The-Founder

Mersin’e geldiğimde Mersin’de yaşayan yeğenim ilk sohbetimizde “The Founder” ı izle mutlaka teyze, diyerek tavsiye de bulunmuştu. Sonra Ankara’dan gelen ağabey de kardeşinden habersiz aynı filmi önerince, artık izlemeliyim dedim ve Mc Donald’s ın bayilik sistemine geçip nasıl uluslararası bir marka olduğunu anlatan bu filmi merakla ve ilgiyle izledim. İyi ki de izlemişim… Önerenler hemcinsim olmasa da, öneri ile birlikte eril bir film olma yolunda katı bir önyargım oluşmuş olsa da… filmi hem çok sevdim, hem de “keşke çabuk bitmese” diyerek izledim. Film bitince fırsatçılık ve fırsatları iyi değerlendirme gibi kavramlar üzerinden birbiriyle çelişen sorgulamalar içine giriyorsun. Hele hele iş hayatında isen dönüp dönüp izlemende fayda var. Ray Crok denen adam neydi öyle!

Ve maalesef bu ay hiç kitap okumadım… belgesel de izlemedim… doküman da taramadım… Ama özlediğim başka şeyleri yaşadım… Onlar da ayrı kazançtı…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yollarda -5 (Çok güzelsin… ama ne soğuksun! / Eskişehir – Nisan-Mayıs 2017)

Günler, haftalar, yıllar değil… artık onyıllar hızla geçiyor. Sanki dün gibi kızımı yabancı bir şehirde bir başına bırakıp 7 saatlik yolculuğun 5 saatinde hiç durmamacasına göz yaşı akıtarak evime dönüşüm… kalan iki saatte de uyumuştum zaten… Ne ağlak anney(d)im ben… çocuğumun her ilk eyleminde istisnasız ağlardım. 🙂 İşte o otobüs yolculuğuma 10 yıldan fazla geçmiş de.. okulunu bitirmiş, çalışma hayatına geçmiş, üstüne üstlük evlenmiş de biricik kızım artık Eskişehirli olmuş… Ve ben her gidişimde ağlayacak bir şey yine buluyorum. 🙂

eskişehir 11 b

Hava da bu ağlak kadına uymayı kendine borç bilmiş olmalı ki, sınırlarına vardığımda şakır şakır yağmurla, otobüsten inip kızımın evine yollanırken de lapa lapa kar ile karşıladı beni. Bahar mevsimine göre kalın olabilecek bir montumla gitmiştim ki –Allahtan tip olarak çok yakınız- kızım en kalın kabanını ve içime de birkaç içlik verdi de dışarılara çıktığımızda donmaktan kurtuldum… 🙂

eskişehir 10 b

Ah Eskişehir! Çok güzelsin… ama ne soğuksun!

Bense Ağrı’da 2 yıl, Kayseri’de 7 yıl yaşamış biri olarak, kışı donduracak kadar soğuk olan şehirlere hiçbir şekilde alışamıyorum, çok sevsem de benimseyemiyorum.

eskişehir 9 b

Oysa Eskişehir rüyakent gibi bir yer… masalsı… romantik… hatta pek de fantastik… Bu haliyle tam bir kalpçelen… Hele hele köprüsever, şatosever ruhum, Porsuk üzerindeki o rengarenk oymalı oymalı köprüleri gördükçe nasıl da mutlu oluyor. Şehir daha da bir başka görünüyor o vakit gözüme… Hani kızım da içinde ya, soğuğuna illallah dediğim bu şehirde aylarca, yıllarca kalmaya her an meyledebilirim. 🙂

eskişehir 1 b

eskişehir 2 b

Ama bir tarafım ağlaksa öbür tarafım pek sert ve pek mantık… “Gün gelir kırlar kırlar diye ağlarsın sen kızım!… iyisi mi git, kalbinin en çok istediği yerde yaşa! Hem gençleri de rahat bırak!”  deyip oturtuveriyor beni olduğum yere… 🙂 Allahtan çoğu zaman son snoktayı da o koyuyor. 🙂

eskişehir 4 c

eskişehir 3 b

Daha önceki gidişlerimde rast gelmemiştim hiç, Adalar boyunca gençler demir parmakları aşıp Porsuk etrafına kadar inip öbek öbek yayılır olmuş. Herkes birbiriyle sohbet halinde, yemeler içmeler, kahkahalar, gülüşler, uzaktan gitar tıngırtısı, küçücük doğa parçasıyla herkes iç içe.. Geleceğime yakın havalar ısınmıştı da gözümün gönlümün görüp sevinebileceği en hoş görüntülerden biriydi.

eskişehir 5 b

Adımbaşı rast geldiğimiz “sokakta sanat” olayını da ayrı bir seviyorum.  Rastgeldiğim sokak müzisyenleri..  görüntüde amatörler ama hem çaldıkları müzik aletlerinden hem de kendi seslerinden çıkan o ezgiler, o tınılar nasıl da profesyonelce… nasıl da içine işliyor insanın…

eskişehir 6 b

eskişehir 7 b

eskişehir 8 b

Aşağıdaki gruba Hamam Yolu civarında rast geldik. (Bu arada sokakta müzik icra eden tüm gençler kızımın da damadımın da ya tanıdığı, ya ahbabı, ya arkadaşı) İcra ettikleri parçalar daha çok sanat müziği ve halk müziği parçalarının cover laştırılmış hali idi. Dinleyici kitlesi de orta yaş ve üzeri insanlardan oluşuyordu. Ve o insanların çoğu da bazen sözlere eşlik ederek bazen de müziğe tempo tutarak bu sokak konserinden nasıl  da haz aldıklarını ortaya koyuyorlardı. Yüzlerinde tebessüm, gözlerinde ışıltı vardı. Belli ki andan keyif alırken an’ı doya doya yaşıyorlardı.

eskişehir 12 b

Arkalarda birde şu tatlı ninecik vardı ki, yukarıda betimlemeye çalıştığım insan profilinin belki de en mutlusu, an’ın içinde en kaybolmuşu o idi… Dinleyip dinleyip sevdiği şarkıya sıra gelince, içindeki mutlu kadını ne de güzel salıvermişti dışarı.

eskişehir 13 b

Kızımın üniversite hayatını böyle bir şehirde geçirmiş oluşuna içten içe sevinip, mutlu oldum hep. Zira eğitim-öğretim salt okuldan ibaret değil, hayatın kendisinden de elde edilen bir şey… ve bu şehir yetişmekte olan bir gence –iyi ve doğru anlamda- katabilecek pek çok değer ve olanağa sahip. Yeter ki doğru zamanlarda doğru kişilerle doğru yerlerde olunsun…

eskişehir 14 b

eskişehir 15 b

Ilık günlerde Espark’a, Adalar’a, Doktorlar Caddesi’ne ve Hamam Yolu’na gittik daha çok. Şehir buralarda capcanlı, zaman zaman gümbür gümbür ve pek hareketliydi. Benim gibi kasabadan birden bire şehre inip üç büyük şehri üstüste gezen biri için bu canlılık, bu gümbürtü ve bunca hareket yetti de arttı bile. 🙂

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Yollarda -4 (Şimdilerde bir koca şehir… / Mersin – Nisan 2017)

Çocuktum o zaman… İlk bebeği 1 yaşında olan Ayşen ablam ve eşi Mersin’e taşınıp orada yaşama kararı almıştı. İskenderun’dan sonra artık hemen hemen her yaz Mersin’de olacaktık.

Mersin demek deniz demekti. İkiz kardeşimle omuzlarımız su toplayıp kapkara marsık oluncaya dek çıkmazdık denizden. (Bu yaşımda hala bu tamlamadaki marsık kelimesinin anlamını bilmediğimi itiraf ediyorum. Dağarcığımdaki uykusundan uyanıp tam da şu anda fırlayıverdi . 🙂 )

Deniz demek, kıyıda pek çok arkadaş edinip oyun oynamak demekti de aynı zamanda. Bir dolu mutlu çocukluk anımı o kıyılarda biriktirdim, buraya da not düşmeliyim. ( Malum blog yazmak, anıları depolamak da bazen benim için…)

Şimdilerde bir koca şehir Mersin… karışık… insan çeşitliliği bol… bu da bambaşka kültürler ve bambaşka milletlerle temas kurmak demek… Faşizan bir ruhunuz yoksa Suriyeli, Türk, Kürt, Arap, Hristiyan, Fellah, Çingene, Göçebe gibi ayrımcı-bölücü bakış açılarınız da olmuyor. Metropol olmaya aday bu şehri her haliyle kabul edip belli bir samimiyet kurabiliyor, kamusal alanlarını kolaylıkla keşfedebiliyor, kullanabiliyorsunuz. Aksi halde “şurayı Suriyeliler doldurmuş, burayı araplar sarmış”, gibi abuk sabukluklarınızın kuklası, akabinde de mutsuzu olabilmeniz pek mümkün… örneklerine çok rast geldim.

Yine de “Mersin’de yaşamak” konusu açıldıkça durup bir nefes aldım… Zira şehrin elit olan ve konforla yaşanabilen yüzü alabildiğine yüksek yüksek binalar…  Her balkona çıkışım ve her pencereden bakışımda onlarla yüzleşmek.. “büyük bir  şehirde mi, yoksa küçük bir kasabada yaşamak mı” ikilemini defalarca sorgulamamı da sağlamaya önemli bir etkendi…

mersin 1 a

mersin 2 b

Mersin’de günlerce, haftalarca kalabilirim… Ama yaşamak istemem… Zira kışı pek yağmurlu, yazı ise –özellikle temmuz/ağustos ayları- bunaltacak kadar çok çok sıcak ve çok nemli…

mersin 6 b

Lakin bu gelişimde bir güzeldi hava… Gaziantep’de akşam oldu mu sıcaklık keskin bir düşüş yapıp Eskişehir’de ise gün boyu sürecek yağmurdan önce sabahın erken saatlerinde kar bile yağarken, mis gibi bir hava karşılayıp temposunu daha da artırarak daha da mis gibi bir halle uğurladı beni. Ankara’daki yeğenim de iki oğluşu ile birlikte gelmişti ki, her günümüz her gecemiz cümbür cemaat pek hareketli, pek gezmeli, dolu dolu  geçti…

mersin 7 a

Bir de, gerek Antep’te ve gerekse Mersin’de ne yedim, ne yedim… 🙂 Uzun yıllardan beri bu kadar ölçüsüz, bu kadar kontrolsüz yememiştim…  Yetmedi yola, yolculuğa ve zamana dayanabilenlerden ne bulduysam gidip gelip yemeleri için paket paket alıp Eskişehir’e kızıma ve ardından da Gelibolu’ya eşime de getirdim. Ya da biri için getirdiğimi zannettim. 🙂

mersin 9 b

mersin 10 b

Hangi filmdeydi hatrlamıyorum, aklıma kazınmış bir sahne var; küçük bir erkek çocuğun bir dilim yaş pastayı sevdiği kıza hediye vermek için kızın evine gittiği sahne… Kapıyı kızın annesi açıyor ve kızın müsait olmadığını, beklemesi gerektiğini söylüyor… Kızı beklemeye koyulan çocuk ise elindeki pastanın cazibesine kapılıp kıyısından köşesinden tırtıklamaya başlıyor… Kız kapıyı açtığında pastadan geriye altındaki kağıt parçası kalıyor yalnızca… 🙂 Ne ayıp ama, ben de Mersin’den alıp eşime getirmekte olduğum fıstıklı baklava kutusunu her fırsatta açıp açıp bir iki aşırdıktan sonra hepi topu iki dilim baklavacıkla döndüm eve… Allahtan Gaziantep’ten aldığım tuzlu fıstıklar, cevizli sucuklar, fıstıklı muskalar ve Mersin’den aldığım fıstıklı kerebiçler duruyordu da, tatlıyla arası pek de iyi olmamasına rağmen o kalan iki dilimi pek bir iştahla yiyen kocacık, o film sahnesini hatırlayıp kahkahalarla gülme serüvenimizden sonra tuzlu fıstıklara döndü de, ben de elimdeki bir kiloluk bomboş baklava kutusunu alıp çöp sepetine atmayı akıl edebildim. 🙂

Kerebiçi de pek sevdi… Ben hep diyorum, batıda yediğiniz lahmacunlar-kebaplar-baklavalar-tatlılar (yapanlar kendi yörelerinden olsa da) asla gerçekleri gibi değil… Hiç gitmedi iseniz hayatınızda bir kez güneye, güney doğuya ve doğuya gidin, lahmacunun-kebabın-baklavanın-künefenin-ve daha pek çok lezzetin hasını oralarda ustalarından yiyin. 🙂 (Biliyorum yazım hatası yaptım ama “yeyin” demek de pek tırmaladı kulağımı)

Bu geziden 3 kilo fazla ile eve döndüm… bir onbeş gün daha bu tempoda kalsaydım bilmem ne hale gelecektim. 🙂

mersin 4 b

mersin 5 b

Bu arada, bu postta Mersin’i anlatmak…. Şuraya gidin, şurada şunu yiyin burada bunu için diyerek bir gezi rehberi oluşturmak gibi bir amacım yok…  Tüm gezip gördüğüm-gezip göreceğim yerler için böyle… Dileyen internette araştırmasını yapıp bir dolu bilgiye ulaşacaktır zaten… Benim gezi yazılarım hissiyat üzerine olsun istiyorum… Bana kattıkları ya da benden aldıkları… etkileri… yansımaları…. izdüşümleri… düşündürdükleri… hissettirdikleri… vesaire…. İşte o sebeple Mersin’den çok Mersin’deki kendimden söz edip durmaktayım bu postta. 🙂

mersin 3 a

mersin 8 b

İtiraf etmeliyim; yüksek binalar arasındaki boş arsalarda biten tek tük gelincik ve papatyaları  gördükçe de “kırlarım şimdi nasıl olmuştur” diyerek iç geçirdim her fırsatta. Teyit ettim ki büyükşehirler artık benim yaşamak istediğim yerler değil. Nitekim feribottan inip Gelibolu’ya ayak basar basmaz valizleri otomobilin bagajına atıp kocacıkla kaçıverdik kırlara… sanki sözleşmiş, günler öncesinden kararlaştırmış gibi… Oysa tek cümleye baktı; “Eve gitmeden biraz kırlara gidelim mi?” 🙂 Gaziantep, Mersin, Eskişehir gibi üç büyük şehirden sonra, alabildiğine yeşiller, öbek öbek renk renk çiçekler, dalından tazecik çağlalar-erikler, çeşmeden kana kana içtiğim su pek iyi geldi ruhuma.

mersin 11 b

Kalabalığa, karmaşaya ve kaosa… gitmeliyim, görmeliyim, hissetmeliyim, öğrenmeliyim, almalı-alımlamalıyım ama sonunda dönüp dolaşıp sakin, sessiz, çok doğa’lı az insanlı yaşamıma yeniden dönmeliyim. Artık kendi habitatımdan beklentim bu. 🙂

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Yollarda -3 (Bir güzel şehir bu Antep! / Gaziantep -Nisan 2017)

Küçük bir zihne en önce anlar, insanlar ve mekanlar kaydoluyor sanki. Yani kendimde böyle olduğunu düşünüyorum. Yollar, caddeler , sokaklar sonra geliyor…

Sonra hiç unutmuyorsun… üstünden yıllar yıllar yıllar geçse de… kaç kez geçip gittiğinin sayısı kaybolmuş olsa da… o taşlı, kaldırımlı, asfaltlı tabanın hafızandaki halini hep hatırlıyorsun. Kenarlarına dizilmiş evler, dükkanlar, yapılar bambaşka hallere bürünmüş çoktan, aralarından unutulup kaderine terkedilenler ve yaşamaya inadına devem edenlerle o yolun, o caddenin, o sokağın bildiğin yol, cadde ya da sokak olduğunu kesin kes teyit ediyorsun.

Küçücük ayaklarınla adımlarken bir başına kalsan yitip evinin yolunu bulamayacağını sandığın o kocaman dünyanın, gün gelip bir şehrin ortasında küçücük birkaç semtten ibaret kaldığını görüp her gidişinde bir kez bir kez daha şaşırmakla birlikte tarifi anlamsız bir tedirginlik de yaşıyorsun. Ve hala bu yaşında o sonradan bitme, öncesiz, bilmediğin yeni yollar-caddeler ve sokaklarda yine yeniden yitip babaevinin yolunu bulamayacağını zannedip yine yeniden korkup ürküyorsun. Zira çocukluğunda da büyük bir şehir olan Antep’in, ucunu bucağını kestiremeyeceğin büyüklükte kocaman kocaman kocaman bir metropol şimdi.

Ve artık, sınırlarını iyi bilip sahibi olduğun kendi şehrinde yürümüyor, gezmiyor, yol almıyorsun da; yeni bir şehre gitmiş yabancı bir gezgin gibi geziyor, görüyor ve yaşıyorsun bu çocukluk kentini… İçinin bir kıyısında durup durup olmadık zamanlarda ortaya çıkıp kendini hatırlatan bir burukluk, bir özlem, bir bağlılık, bir sevgi ile…

Sonra ağızlarının, gırtlaklarının, dillerinin, hançerelerinin değişik yerlerinden çıkardıkları  seslere ve o seslerin birleşip yarattıkları söz dizilimlerine kulak kesilip.. salt mekanları, yolları değil, insanını da çok özlediğini ayırt ediyorsun… konukseverliğini, insancıllığını, hal-hatır-gönül bilirliğini, vefalı halini… annenin mazide kalmış komşuluk ilişkilerini… İstisnaların henüz genel-geçere dönüşmediğini her temasında fark ediyor, daha da büyütüp dalgalandırıyorsun içindeki duygu denizini…

Çoktan göçüp giden Gülşen ablan ve annen, o denizin dibinde çöküp katılaşmış ama her an çözülüp çalkanacak bir tortu gibi… Ve riskli sağlık problemlerine rağmen 91inci yaşını sürmekle hayata sımsıkı tutunmuş babanın içine düşürdüğü bambaşka duygular… bir vesile ile koptuğun, bir taraftan yakınmış gibi  bir taraftansa mesafeyi korumaya çalıştığın yakınların, dalların, kanbağların…

Anılar… izler… endişeler… beklenenler… özlenenler… hüsrana garkedip çıkıp gidenler…

İyice emin oluyorsun; çocukluk kentin Antep’in, içinde hep bir yara olarak kalacak!

antep 1 a

Öte yandan bir güzel şehir bu Antep… bir tarihi vesika… bir açık hava müzesi… kadim köklerinden uçlarına dek yayılmış büyülü bir usare…

antep 3 b

antep 5 b

Ah bir de gastronomik anlamda damakları çatlatan muhteşem bir açık hava mutfağı… o tatlar…. o kokular! acıktırdıkça acıktıran… yedirdikçe yediren…. doymak nedir bildirmeyen… 🙂

antep 10 b

antep 11 b

30 yıldır bir Trakyalıyla evliyim… aralıklarla -20 yıla yakın- Trakya’nın farklı yerlerinde yaşadım, yaşıyorum. Karşılaştığım insanların bir çoğundan aldığım dönüt: “Hiç Gaziantepliye benzemiyorsun!” Anladım ki Gaziantep’i görmeyen batı insanı, izlediği filmlerden, duyduğu üç beş kelimeden yola çıkarak zihninde bir insan prototipi yaratmış. Aslına bakarsan cehaletten, bilgisizlikten, önyargıcılıktan kaynaklı bir yaratım bu… ki gelişmiş, kalkınmış, sanayide dünya sıralamalarına girmiş bir şehrin ve bu şehrin insanlarının nasıl olacağına dair bir tasavvur eksikliği de aynı zamanda… “siz bir Antep’e gidin, gezin, görün… şehri de insanlarını da tanıyın… bilmeyene anlatmak olmaz” deyip gülüp geçiyorum…  Yapacak bir şey yok! Cehaletin coğrafyası da yok!… Nasıl gezmemiş-okumamış-görmemiş  Avrupalı Ortadoğuyu aklında bir yere oturtmuşsa, gezmemiş-okumamış- görmemiş Türkiyeli de Güneydoğu’yu aynı perspektifle aklının belli bir yerine sabitlemiş… bilir gibi… bilirkişicesine… saçmalıyor muyum demeden, öyle rahat… 🙂

antep 9 b

antep 6 b

antep 7 b

Antep… köküm, kökenim, anayurdum, babaocağım, sevdiğim, özlediğim!… her vakit gidemediğim… gittiğimde “keşke biraz daha fazla kalabilseydim”, deyip her yerini doya doya gezip görmek istediğim…

antep 13 b

antep 8 b

antep 2 b

antep 12 b

Bu birkaç gün bile… istedim ki zırt, pırt fotoğraf peşinde koşup anı yaşamaktan kopmayayım.

antep 14 b

Şükür, bu gidişimde iyi vakitlerim bu fotoğraflardakilerden daha çok… Antep’imle daha bir içiçeydim.

antep 4 b

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Kırlarda 5 – “Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber”

Kırlarına koştuğum coğrafyada bir dalcık da olsa sümbülteber bulabilmiş değilim henüz… Ama ne zaman elime, -hele de içinde minik beyaz yıldızımsılar barındıran- bir demet kır çiçeği alsam, aklıma hep bu dizeler geliyor;

“Kırlardan geliyorlar ellerinde sümbülteber
Elbette kırlardan kırlardan gelecekler
Başka türlü nasıl güzelleşir bu akşamüstleri ?” 

kırlarda 5 a

Şair alt anlamda siyaseten bazı vurgulamalar da yapmış olsa da dizelerin yüzeysel anlamı içimi kıpır kıpır edip defalarca dillendirmeme yeterli ve neşeli bir sebep olmakta…

Hasılı ne zaman bir demet kırçiçeği alsam elime, içimin akşamüstleri de yavaş yavaş güzelleşmekte…

Ve ben, ne zaman elimdeki demete yeni bir çiçek eklemek için başka başka kır çiçeklerine doğru yol alsam, ruhum da yerinde duramayan pır pır bir kelebeğe dönüşmekte…

kırlarda 5 b 1

kırlarda 5 b 2

Çiçeklerin insan duyguları üzerine etkilerini araştıran bilim insanı Dr. Haviland-Jones bunu şöyle özetlemiş;

“Çiçekler;
normalde sanılandan çok daha fazla neşeli duyguları ortaya çıkarır,
hayattan alınan zevkle ilgili duyguları yüceltir.
Ve çiçekli ortamda bulunduğu andan itibaren, kişinin davranışları çok daha pozitif olmaya başlar.”

kırlarda 5 c

kırlarda 5 d

Çiçekler dünyası zaten başlı başına bir mana alemi… Her bir çiçeğin renk, biçim, koku gibi bağlamlarda bu alemde bir karşılığı var…

Bazı çiçekler sevinç ve mutluluk verirken, bazıları ilham ve coşku vermekte..Bazı çiçeklerin ise ruh sağlığı ve insan davranışları üzerine olumlu rehabilitik ve terapik etkileri var iken, bazıları hatırlamaya-paylaşmaya sevketmekte…

kırlarda 5 e

kırlarda 5 f

Ben böyle çiçeklerle mutlu mesutken bazen birden kendime gelip düşünüyorum da;

ya dünyada çiçek denen şey hiç olmasaydı?

RUS_8653 editli 1

Çiçeksiz bir dünya ne çok yoksun, ne çok yoksul kalırdı!

kırlarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hayat Bilgisi Dersleri 1 – Doğada hiç bir şey kendisi için yaşamaz

Bir Şaman öğretisi der ki ;
Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz..

HPIM0577.JPG
Nehirler kendi suyunu içemez..

öğreti 2
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez..

öğreti 3
Güneş kendisi için ısıtmaz..

öğreti 4
Ay kendisi için parlamaz..

öğreti 5
Çiçekler kendileri için kokmaz.

öğreti 6
Toprak kendisi için doğurmaz..

öğreti 7
Rüzgar kendisi için esmez..

öğreti 8
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz..”

öğreti 9
Doğanın anayasasında ilk madde şudur:
Herşey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..

hayat bilgisi içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 10 Yorum

Mart 2017 – Aydöküm

Bugün itibariyle yılın dördüncü ayına kapıyı araladık… Ne çabuk geçiyor günler!..

Bir şeylere yetişemediğim zamanlarda da bunu teyit ediyorum… Şu kesin; artık zaman daha hızlı… eski günlerde olmadığı kadar…

Haliyle insan, bu hızın kendi yaşamındaki izdüşümüne de dönüp bakınca “yaşlanmaya doğru giden süreci nasıl daha keyifli ve verimli geçirebilirim”in muhasebesini yapmaya başlıyor. O sebeple hiçbir şeyin tutsağı olmak istemiyorum artık… daha açık bir deyişle; uğraşılarımı, meşguliyetlerimi, hobilerimi yaşamımın merkezine alıp sürekli onlarla yatıp kalktığım bir yaşam tarzını hayatımdan uzak tutmak istiyorum…

Film mi izleyeceğim… kitap mı okuyacağım… örgü mü öreceğim… boyama mı yapacağım… internette sörf mü yapacağım… instagram mı kullanacağım…. Hepsi.. hepsi sınırlı ve ölçülü olmalı…

Her an hepsini bırakıp arkamı dönüp çekip gidebilmeliyim… ya da bir an gelip çok dibime değil, yeniden terkedebilecek kadar yakınlarıma bir yerlere alıp oturtabilmeliyim. İnstagramla aramızdaki bağ gibi… şu günlerde yeni fotoğraf makinemle yapmakta olduğum denemeler için “arşivleyeyim de göz önümde dursunlar” adına yeniden bir dönüş… fotoğrafı ekleyip bir iki eşe-dosta like bıraktıktan sonra, telefonu bir kenara bırakıp bir daha dönüp bakmamak üzere, mesafeli ve ölçülü bir yakınlık… girdabına girmeden… tutsağı olmadan…  İşte bugünlerde tüm isteğim bu…

O sebeple film izlemelerim de, kitap okumalarım da az… pek az… Lakin bu ay çok doküman taradım internette…  yeni dünya düzeni ve dünya siyaset tarihi üzerine birkaç yıldır ilgim yoğun… sürekli araştırıyor, okuyor, izliyorum… bu son taramalarla da geçmiş bilgilerime yeni şeyler katmış oldum…iyi oldu…

fllllllwrs 1

Televizyonu dahi artık az izliyorum… Okuldan eve gelip kapıyı açtığımda ilk işim hemen girişteki oturma odamıza geçip televizyonu açmak olurdu. Boş odada televizyon kendi kendine konuşurken ben evin diğer bölümlerinde başka şeylerle meşgul idim… Artık aynı odada olsam dahi televizyonu saatlerce açmadığım oluyor. Belli haber programlarım, dizilerim ve rast geldiğim birkaç belgesel vesaire ile  televizyon izleme alışkanlığımı ölçüleyip sınırlandırdım.

İşte böyle zamanlarda izlemiş olduğum hepi topu iki tanecik lifetime filmi var.

İlki; Stolen from the Womb (Anne karnından çalınan): Bebeği olmayan bir kadın bunu saplantı haline getirir ve kendisinden uzaklaşmış olan kocasını yeniden kazanmak adına hamile numarası yapar. Doğum zamanı yaklaştığında ise hamile bir kadının karnındaki bebeğe sahip olmak için kötü şeyler yapacaktır.

Film bu kadar basit, yalın ve aksiyonsuz bir film… Vakit geçirmek için izlenebilir…

İkincisi ise; Indiscretion (Düşüncesiz) : Geçici bir macera uğruna eşini aldatan kadının, peşini bırakmayan sapığı ve bu sapığın aile üzerindeki hain ve sinsi planlarını konu alan vasat bir film… Yapacak bir şeyiniz yokken karşınıza çıktıysa hiç yoktan iyidir…

fllllllwrs 3

Bu ay internette ise tek film izledim… O da şurada paylaştığım şeftali bahçesini görmemle hatırladığım Akira Kurosawa’nın Düşler filmi… İlk kez 12 ya da 13 yıl önce izlemiştim… O zamanlar çok fazla sanatsal film izliyordum, film ve edebiyat kulüplerine üyeydim… Sanatsal filmler izler, öyküler başta olmak üzere edebi yapıtlar okur,  alt metin okumaları ve çözümlemeler  yapardık. Düşler filmi üzerine de çok verimli, keyifli tespitlerimiz olmuştu… İstedim ki, yıllar yıllar sonra aynı filmi izlerken bulacağım ve alacağım başka şeyler olacak mı, bir göreyim…Oldu…. belki ileride çözümleme-kritik üzerine bir kategorim olursa oturup tek tek yazmak isterim…

Japoncası Yume, İngilizcesi Dreams olan Düşler filmi, birbirinden farklı 8 düşün ele alındığı, sakince ve pürdikkat izlenilesi bir film… Çünkü içinde çok fazla mesaj ve anlatı barındırıyor. İzleyici, seyretme eyleminin ötesine geçip her bir sahneyi ve sözü düşün gücüyle irdelemeli ve tek tek kazıyarak gizil anlam katmanlarını kaldırıp gerçek anlam parçalarına ulaşmalı… ve bu parçaları kendi zihninde birleştirip tümlemeli… Sanatsal filmlerin izleyicisinden beklentisi de bu… Aksi halde sıkılmak, anlamsız bulmak kaçınılmaz olacaktır.

fllllllwrs 2

Gelelim Mart ayı boyunca izlediğim dizi filmlere…

TRT deki  Payitaht istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Vikingler’in TLC deki eski bölümlerinden kopamıyorum, tekrar tekrar izlemeye devam… Yine TLC de pazartesi akşamları izlediğim Doğum Günlükleri’ne ne oldu bilmiyorum… bir süredir ne olduysa bir türlü denk gelemiyorum… İnternette ise dizi izlemeyi bu ay durdurdum.

Görüldüğü üzere, dizi izlemek adına Mart ayım pek verimli değildi… Mini diziler için Nisan ayımdan ümitliyim…

fllllllwrs 4

Bu arada, Mart ayında okuduğum tek kitap da Ayşe Kulin’in Umut isimli romanı oldu… Yazar’ın dili yalın, konular da okutuyor ama beni Ayşe Kulin kitaplarından uzak tutan şey; gerçek hayattan aldığı konuları üstünü örterek, çok şeyi gizleyerek veriyor olması… yani anlatımda adil ve objektif değil… İyiyi iyilikleriyle ortaya sermede ne kadar başarılı ve açıksözlü ise, kötüyü kötülükleriyle ortaya sermede de o kadar başarısız ve ketum… Diyeceksiniz ki adı üstünde “roman” … kurgu/ kurmaca… O halde bazı gerçekler harfi harfine mevcut da; onlarla ilintili, tam da dile getirilesi bazı şeyler neden yok?!.. Ama okuyanı çok… Bunu da çok fazla önemsediğini sanmıyorum… ne okurlarının… ne de kendisinin…

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum