Yollarda -10 ( Duvarları çiçek açan Germiyan Köyü)

Ilıksu Kampı’na gideceğimiz belirlenince ilk işim haritayı açıp Germiyan Köyü ile arasındaki mesafeye bakmak oldu. Alaçatı’dan da, Çeşme’den de daha yakın olduğunu öğrenince gidip de göremeden gelme ihtimalimin düşüklüğü karşısında havalara uçtum desem yalan olmaz. Birkaç yıl önce internette rastgeldiğim günden beri görme hayaliyle yanıp tutuşuyordum zira.

Şurada paylaştığım çiçeklerle bezeli Zalipie Köyü gibi, (onun kadar olmasa da) bizim de duvarları çiçeklerle bezeli bir köyümüz varmış ve çiçekli duvarları kadar “yavaş gıda” hareketinin öncülüğü ile de örnek ve güzel bir köymüş…

grm 7

Otomobilimizle Alaçatı’ya gittiğimiz gün direksiyonu kırıp döndük Germiyan yoluna… Çiçek desenleriyle kalbimi hoplatmasını beklerken daha köye varmadan şu korkuluk karşılamaları ile neşelenmeye başladık bile. Yaşar Baba Çiftliği’nin sahibi konuklarını çağırmayı böyle bir güzellikle tercih etmiş. Ne güzel etmiş!

grm 1

İlk görüşün şokuyla ilk gördüklerimi kaçırsam da neyse ki bu ikisini yakalayabildim son anda…

grm 2

Köye girdiğimizde ise  köyü pek sessiz, pek tenha bulduk. Ara sokağın gölge kuytusundaki küçük standında satış yapan adam ve yoldan geçerken bize sıcacık, samimi sesiyle “hoş geldiniz” diyen amca dışında hiç kimseleri görmedik, kimselere rast gelmedik.

grm 6

Dolayısıyla sokaklar da, duvarlar da yalnızca bizimdi…

grm 4

Köyde yaşayan Nuran Erden adındaki bir hanım ilk önce kendi evinin duvarlarını beyaza boyamış ve üzerine desenler çizmiş… Komşuları tarafından da yaptığı iş beğeni ve talep görmeye başlayınca diğer evlerin duvarlarını da desenlerle/resimlerle süslemeye başlamış. Tek şartı ise duvarların beyaza boyanmasıymış. Gerisini maharetli parmaklarıyla kendi hallediyormuş.

grm 8

Ortaya böyle, duvarları çiçek açan bir köy çıkmış.

grm 3

Köyün asıl önemli özelliği ise hızlı yemek kültürüne bir tepki olarak doğmuş olan yavaş gıda (slow food) hareketinin öncüsü olması. Amaç; insanoğlunun özüne dönmesini sağlamak, doğal ve organik ürünlere yönelerek ürünlerin sertifikalaşması ile bu hareketi kalıcı ve yayılımcı kılmak. Bu hareketin amblemi; ağzında zeytin dalı taşıyan salyangoz figürü… Bu amblemi taşıyan ürünler kendi mevsiminde yapılan doğal ve organik ürünler…

grm 10

Köyü beklediğimden çok sessiz, hareketsiz buldum. Pencereleri açık evler vardı, bir televizyon ya da radyo sesi, bir insan sesi, bir çocuk sesi gelir mi diye hep kulak kesildim…ya öğle uykusuna ya da tarlalarına-bağ-bahçelerine gidip işlerine dalmışlardı… sokaklarda yankılanan kıkırtılarımızdan başka bir ses duymadım.

grm 5

Köy bu haliyle citta slow’luğa da aday olabilir diye düşünüyorum.

grm 9

grm 11

Tatilden en önce sükunet ve huzur bekleyen ben için, üstüne o renk renk-desen desen duvarları ile pek iyi geldi Germiyan!

Reklamlar
yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Yollarda -9 ( Tarih kokan, güzel Çeşme)

Turla birlikte gezdiğimiz yerlerden biri de Çeşme idi. Detaylı anlatımlarıyla bizleri bilgi bombardımanına tutan bir rehbere denk gelmiştik ve kocacık da ben de gezmek-görmek kadar, dinlemek ve öğrenmekten de büyük keyif alıyor, içinde bulunduğumuz her anın hakkını vermek istiyorduk. Bunun bir adı tatili özlemek ise, diğer adı da an’ı yaşamaktı… Zira yaşam da, mutluluk da anda saklıydı ve bunu keşfeden insan, içinde bulunduğu her güzel an’ın değerini bilerek yaşamalıydı.

Çeşme de, ayak basar basmaz, şu harikulade sürprizi ile bizi sımsıcak karşılamıştı.

çş 1

Bu güzelliği çevresiyle paylaşma mutluluğunu yaşayan kişi kadar, sevinç ve mutluluk içindeydik biz de o anda. Görücüye çıkmış birbirinden sevimli çeşit çeşit balıkla iletişim kurmaya çalışıyor, kımıltısız ahtapotları derin uykularından uyandırmak için her yolu deniyorduk. Balıklar ‘o daracık alanda birbirleriyle çarpışmadan nasıl gidip gelinir’in görüntüsünü sergilerken, bizler de adına insan denen “akıllı” varlıkların bu mahareti onca trafik ışığına, onca trafik kuralına rağmen nasıl gerçekleştiremediğinin kritiğini yapıyorduk.

çş 2 b

Bahçesinin ön sınırını herkes gibi çit, taş ya da betondan bir duvarla belirlemek istememiş de, akvaryumdan upuzun bir duvar örmüş, akvaryumlu villanın sahibi. Zaman içinde bu sıradışı akvaryumun ünü yayılmış ve bölgedeki otellerle turizm şirketleri tur düzenler olmuş. 50 metre uzunluğundaki akvaryumun içinde kocaman levrekler, çipuralar, karagözler, mürenler başta olmak üzere 3000 civarı balık bulunuyor. Birkaç tane de ahtapot var.

çş 2 a

Bu sevimli görüntüden ayrılmak zor oldu.

çş 3

Çeşme merkezine gidip yemek ve alışveriş ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra rehberimizin önerisi ile kendimizi Çeşme Kalesi’ne çıkarken bulduk. 2 saatlik boşluğu dileyen tamamen şehir içinde geçirebilecekti, dileyen de kaleye çıkıp rehber eşliğinde keyif ve bilgi dolu bir gezi gerçekleştirebilecekti. Kocacıkla ikimizin dışında ikinci seçeneğe olumlu yanıt gelmeyince.. rehberimiz, kocacık ve ben buram buram tarih kokan anlara tanıklık etmek üzere yola koyulduk.

çş 5

çş 15

Rehberimiz adım başı durup rastgeldiğimiz her şey hakkında bilgi veriyor, bazen şaşırtarak bazen gururlandırarak dağarcığımıza yeni yeni şeyler katıyordu.

çş 8

çş 6

Hem kalesiyle, hem de kaledeki müzesiyle beklediğimden çok daha fazla şey katan bu geziyi kalbimin ayrı bir yerinde tutup saklamak istiyorum. Bu hissiyatı bir kendi memleketim Gaziantep’in kalesini gezerken duymuştum, bir de o anda duydum.

çş 7

çş 11

Kalenin surlarından görünen manzaraları ise anlatmaya gerek yok. Bir kaçını aşağıya ekleyeyim, fotoğraflar konuşsun.

çş 9

çş 10

çş 12

çş 13

çş 14

Rehberimiz, son yarım saat kaldığı uyarısını yapınca, kocacıkla rehberi kalede bırakıp koşar adımlarla merdivenlerden inerek kaleye gelmeden önce marinada gördüğüm begonvilleri fotoğraflamak üzere koşmaya başladım. Yol boyu görüp de fotoğraflamadığım pek çok şey vardı ve ama bu güzellikleri fotoğraflarımda kalıcı kılmazsam gezim bir parçacık eksik kalacaktı.

çş 16

çş 17

çş 18

Zira çiçekler de, renkler de benim neşe kaynağımdı.

çş 4

Denize nazır bir restoranda nefis bir çipura yedik. Öncesinde yat limanını, çarşısını gezdik. Çeşme’ye varmadan Ilıca Plajı’na gittik, sıcak su kaynağını görüntüledik. Hepsi güzeldi ama beni en çok paylaştıklarım etkiledi.

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

İyi Bayramlar !

iyi bayramlar

“İlk kim dedi “bayramlarda el öpmeyin, el öpmek geriliktir, tokalaşın” diye? Ve ilk kim inandı?
İlk kim “aman hastalık bulaşıyor, dikkat çok sarılmayın bayramlarda” dedi ve ilk kim buna itibar etti?
İlk kim “bayramlar tatildir, güneye inelim” dedi, ilk hangi araba yolunu memleketten sahile çevirdi?
İlk hangi evde kalkılmadı bayram namazına, erkenden uyanmadı ev halkı, ilk hangi evde bayramlaşılmadı?
Hangi hain bayramda kapısına gelen çocukları kaçırdı ilk kez? Annelerin gönlüne şüphe, korku tohumları ekti. Onun yüzünden kapılar kapandı ve çalınmaz oldu. Çocuklar bir film geri sarıyormuş gibi anlamsızca uzaklaştılar kapı önlerinden. Şekerler, mendiller, kolonyalar kapının arkasında kaldı.
İlk kim kucak kucak kıyafet, ayakkabı taşıdı eve, bayramlık denen o güzelim heyecanın bir önemi kalmadı… İlk kim yatağımızın başından bayramlıklarımızı, kalbimizden bayram heyecanını alıp kaçtı?
Kim yırtıp attı kartpostalları? İlk SMS’i kim gönderdi? İlk kim “dur yaa boşuna arıyoruz milleti, yazıverelim facebook’tan olsun bitsin” dedi?
Kenarı işli mendilleri kim kaldırıp yerine kağıt mendil koydu? Yahu el kadar mendilden, içindeki 5 liradan ne istedin?
Ne istedin sen benim en güzel günlerimden, çocukluğumdan, bayramımdan?
Alan daraldı, daraldı, daraldı, küçücük köylere, beldelere sıkışıp kaldı bayram. Bir avuç insanın yaşatma telaşı var bugün. Kolonyanın, baklavanın, sarmanın, kahvenin belki de son demleri. Kim yaptı bunu?
Modernizm mi? Şehirleşme mi? Bireysel mutluluğun toplumsal mutluluğa tercih edilmesi mi? Her neyse, biri yaptı, biz de alkış tuttuk. Başlı başına bir mutluluk vesilesi olan bayramları el birliğiyle geride bıraktık. Şimdi “nerede o eski bayramlar” demek kolayımıza gidiyor. Bayramlar burada, her yıl iki kez, düzenli olarak geliyor. Kapıyı açmayan biziz…
Açalım ve tutalım ellerinden. Çünkü bayramlarda kapımıza gelen çocuklar poşetlerinde ağır yükler taşır. Biz onlara şeker veririz, onlar bize çocukluğumuzu…”

byrm

 

Şermin Yaşar (Ev Yapımı Sihirli Değnek)
paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Limonata Tadında Film Maratonu

watching-movie

Bazen iyi bir film izlemek için araştırma yaparken saatlerimi harcadığım oluyor. Rastladıkça not aldığım, arkadaşlarımdan, kızımdan duyduğum film listelerim de olmasına rağmen… Çünkü bazen belli bir temanın peşine takılmış buluyorum kendimi, bazen de belli bir türün… Hele hele o listelerin üstünden bir kaç hafta bile geçmişse, üstüne bir dolu film daha vizyona girmiş oluyor. Yeni yeni listeler gerekiyor.  Engineering Vibes ve The Saglam’s ın blog dünyasındaki bu etkinliğini görünce “oh tam bana göre” dedim ve hemen listemi oluşturmaya giriştim. Ne ki böylelikle fellik fellik film araması-taraması yapmak zorunda kalmayacağım. Çünkü (en azından yaz tatilim için) elimde mevcut bir liste var ve süre de 3 ay gibi uzun bir zaman dilimini kapsıyor olunca izlemelerim daha verimli, zaman açısından da az kayıplı olacak diye düşünüyorum. Etkinliği başlatan arkadaşlarım filmleri son üç yılın filmleri ile sınırlandırmışlar. Elimdeki mevcut listelerden en çok izlemek istediklerimi seçmenin yanı sıra, internetteki film arşivlerinden de yardım alarak ilgi alanıma ve zevkime yönelik listemi aşağıdaki gibi hazırladım. Bu yaz bu sayede disiplinli bir izleme süreci gerçekleştirmiş olacağım. Gerçekten iyi bir liste hazırlamış mıyım, amacıma ulaşacak mıyım.. şimdiden meraktayım. Zira limonata tadında da olsa bir nevi maraton bu!

Etkinlikle ilgili kısa bir bilgilendirme yapayım. 2016-2017-2018 yapımlı 30 tane filmden oluşan bir liste hazırlıyoruz ve bu listeyi bloglarımızda paylaşıyoruz. Maraton 9 Haziranda başladı, 9 Eylülde son bulmuş olacak. Bu süre içinde filmlerle ilgili düşüncelerimizi ve yorumlarımızı da postlarımızda dile getirmeyi unutmuyoruz. Kendi adıma “Aydöküm”lerimde bol bol paylaşırım artık.

Listesini hazırlayıp bu maratona katılan, hazır listelerden filmler seçip sessiz sakin izlemelerini yapan, kısacası bu etkinliğin dokunduğu herkese keyifli, verimli, püfür püfür, doya doya seyirler!
İşte benim listem:

2016 Filmleri

  1. Lady Macbeth
  2. Sibirya Ormanlarında – Dans Les Forets de Siberie
  3. Aşk Mektupları – From the Land of the Moon
  4. Dağların Ardında – Tramontane
  5. Şeytanın Gelini – Tulen Morsian
  6. Aşkın Krallığı – A United Kingdom
  7. Tam Cam Efsanesi

2017 Filmleri

  1. Uğur Böceği – Lady Bird
  2. Euphoria
  3. Aşk ve Laleler – Tulip Fever
  4. Outside In
  5. Gardiyanlar – Les Gardiennes
  6. Beni Adınla Çağır – Call Me by Your Name
  7. Kuzgunlar – Korparna
  8. Dönme Dolap – Wonder Wheel
  9. Umut Çiftliği – Running Wild
  10. Camdan Kale – The Glass Castle
  11. Genç Rahibeler – Novitiate
  12. Sahaf – The Bookshop
  13. Mary Shelley
  14. Lane 1974
  15. Çavdar Tarlasındaki Asi – Rebel in the Rye
  16. Under the Tree – Undır Trenu

2018 Filmleri

  1. Olivia Newton John: Hopelessly Devoted to You
  2. 15:17 Paris Treni – The Train 15:17 to Paris
  3. Forever My Girl
  4. Come Sunday
  5. Küçük Orman – Little Forest
  6. Yok Oluş – Annihilation
  7. Senin Gibisi Yok – Irrepleceable
paylaş ki çoğalsın içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Özetle… – 5

elde ççk 2

Eğer kelebeğin seni ziyaret etmesini istiyorsan

bir çiçek ol !

 

 

Mehmet Murat İldan
özetle içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yollarda -8 (Sokakları neşe saçan Alaçatı)

Bozcaada, Cunda ve Alaçatı… Üçünün de ortak noktası sokaklarının neşe saçıyor olması…

Hani üçünden birinde yaşıyor olsam, kafamda bin tilki dolaşır halde kapıyı açıp içine düştüğüm daha hemencecik o anda tilkilerin hepsini de mışıl mışıl uyuturum bir anda. 🙂

al 22

Malum renkleri seviyorum. Söz konusu ev dizaynı olunca sade ve aksesuardan yoksun evlerde sıkılıyor, belli objelerle ve renklerle bir uyum bir tarz oluşturulmuş evlere bayılıyor, kendi evimde de kendi zevkime yönelik tarzla yaşamayı tercih ediyor ve böyle mutlu oluyorum. O yüzden ıvır zıvırım çok, nereye baksam orada kendi neşemi bulabiliyorum. Koyu renklerle aram iyi değil, açık ve aydınlık renklere müptelayım. Buna rağmen açık renklerdeki desen, obje (her ne ise), onları belirgin hale getiren koyu renkli dokunuşları ve özellikle kontürleri de, detayları ortaya çıkardıkları için hoş bir tamamlayıcı olarak görüyorum.  Hal böyle olunca da Ilıksu’ya kadar gitmişken Alaçatı’ya kaçamak yapmamak, neşeli sokaklarında kaybolmamak eksiklik olacaktı. Ve hatta yalnızca bir kez değil, ikinci bir kez daha gitmek evlaydı.

alç 2

İlk gezimizi kocacıkla kendi kendimize… ikinciyi ise rehber eşliğindeki tur hizmeti ile gerçekleştirdik.. ikisinden de ayrı ayrı keyif aldık.

al 1

Arnavut kaldırımlar… çiçekler… aksesuarlar… Ve tabii tüm bunları belli bir uyumla yakalamış.. insanın içini sıcacık yapan.. ruhunu okşayan renkler…

al 2

Bir de cumbalı evler, panjurlu pencereler yok mu! Nasıl güzeller!

al 6

al 7

al 14

İçin dışa vurumu desenler… resimler… çizimler… Sanat galerisine yakışan kapı da ancak böyle olmalıydı!

al 5

al 18

Ah begonviller!… neşe veren çiçekler… bitkiler…

al 11

al 4

al 10

Gittiğim yerlerin tarihini merak ettiğim kadar, isimlerinin tarihçesini de merak ediyorum. “Alaçatı” da, Osmanlı Döneminde büyük bir kitle halinde ordu ile birlikte buraya yerleşen “Alacaat Aşireti”nden alıyormuş adını. Zamanla söylene söylene Alaçatı’ya evrilmiş.

al 9

“Kocacık, beni boş ver de şu begonvil güzelliğini çekmezsen hatrım kalır! Kadraja iyice sığabildi mi?!” 🙂

al 21

al 3

Bozcaada’da histerikli bir şekilde bayıldığım bir kapı var… Bu kapıya da bayıldım aynı hislerle ben.

al 17

Mavinin her tonu ne güzel değil mi?… Koyu koyu laciverti bile!… hele ki beyazla birlikte!

al 13

al 12

 

al 20

Çiçeksiz bir dünya ne boş olurdu… Sahi, dünyadaki tüm sokaklar çiçeklerle bezense çok mu zor-du?!

al 8

al 23

Güzellikler detaylarda saklı… Sıradan bir pencereye kovadaki renkten alıp iki fırça attın mı, yanına da aynı tonlarda bir iki obje… al sana bir güzellik daha!…

al 19

Ve çok sevdiğim yel değirmenleri… Nedenini bilmiyorum ama çocukluğumdan beri değirmenlere karşı büyük bir aşkım var. En çok fotoğrafı burada çekmişim/z… Şuraya iki tanecik ekleyeyim, kalanları da daraldığım zamanlarda açar açar bakarım mutlaka…

al 15

al 16

yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yollarda -7 (Huzurun, sükunetin adı… Ilıksu Askeri Kampı)

Ve 31 Mayıs sabahı bir dolu eşyayı otomobilimize doldurup yola koyulduk. Hazırlanma aşamasını son iki akşama bıraktığımı yazmıştım, aynen öyle oldu.. ama ne eşya!.. bir dolu giysi, bir dolu ayakkabı, elektronik bir dolu şeyler, ona lazım olur-buna lazım olurlar… aman bunu da unutmayalımlar… Ve fakat yine de bir şey unutmuşum… Diş fırçamı !… Son sabah bir kez daha dişimi fırçalayıp öyle alayım derken çantasına atmayı unutmuşum… Önemli bir kayıp da olmadı zaten, gider gitmez kampın kantininden satın alıp eksiğimi kapattım. Bu arada, kantin diyorum ama kampta büfe var, şarküteri var ama kantin adında bir yer yok… kantinde satılması gereken şeyler şarküteriye konulmuş… Şarküteriden diş fırçası aldığımı yazsaydım ne komik olurdu… Şarküteri ismini görüp içeri girmeden fellik fellik kantin arayıp sonunda diş fırçasının şarküteride olduğunu öğrenmek de benim için komik oldu. Eşyalara gelirsek.. iki bluz, iki şort, iki ayakkabı, iki elbise koca tatil benim gibi detaycı birine yetti de arttı. Umarım bu son deneyim derse dönüşür. Öncekiler bugüne dek pek dönüşmedi.

Ne diyordum… Otomobilimize atlayıp yola koyulduk… Kaz dağlarından sonraki yola bayılıyorum… doğayla başbaşa olduğumuz her yer  buram buram kekik kokuyor… bu koku geçen yıl Marmaris’e giderken Manisa Soma taraflarında tavan yapıp mis mis içimize dolmuştu, nasıl mest olmuştuk. Ama İzmir’e girince o nasıl ters köşe olmalar… epey bir zaman camları kapatıp burnumuzu kullanmamaya gayret ederek geçtik şehri… Güzelbahçe nispeten… de Urla’ya bayıldım. Sakin, dingin, alabildiğine yeşil… tam benlik!

Nitekim o mis koku Urla’dan sonra yine havadaydı. Kekik kokuları eşliğinde Özbek Köyü’ne ulaştık. Varış noktamız olan Ilıksu Askeri Kampı bu köye bağlı.

DSC_7276b

İçerilere doğru derinlemesine uzanmış bir koy… Ve bu koyun kıyıları ile etrafındaki dağlık alanın aşağılarına konuşlandırılmış, sessiz sakin bir tatil köyü…Dağlık bölge oldukça kayalık… Tesislerin kurulduğu alanlar düzleştirilmiş, yükseklere çıkmak için merdivenler ve rampa yollar inşa edilmiş. Her taraf alabildiğine yeşil… Tesislerin arasında en çok palmiyeler, çam ağaçları, zakkumlar ve aşılanmamış yabani zeytin ağaçları var. Yukarılar tamamen makilik… Koy’un üç tarafı  böyle yemyeşil olunca, deniz bazı vakitler pırıl pırıl turkuaz rengi. O vakit seyrine doyum olmuyor.

DSC_7136b

Denize giriş saatlerimizi sabahları 10.00 öncesi, öğleden sonraları da 16.00 sonrasına ayarlayınca kampta kaldığımız vakitler en çok özlediğim şeyle, “oturup seyretmek”le geçti.

DSC_7504b

Gökyüzü Türk ve yabancı uçakların geçiş rotasıydı ve çok fazla uçak gelip geçiyordu, arkalarında köpüklü beyaz çizgiler bırakan uçakları seyretmek müthiş keyifliydi.  Bazen iki uçak karşı karşıya gelecekmiş gibi oluyor, birbirlerine yaklaşınca biri diğerinden daha uzağa kayıp aniden ayrı rotalarda ilerliyorlardı…  o ayrımı görmeden başımı aşağıya indirmemem gerekiyordu. İçimdeki meraklı çocuk(!) görsün istiyordu. 🙂

ıs 1

Bulutların gökyüzünde çizip çizip durdukları desenlere ne demeliydi! Salıncakta usul usul sallanırken, aklını yalnızca bir tanecik buluta takıp dünyanın tüm telaşelerinden sıyrılmak, an’ın biricikliğinde kaybolmak ve yaşamın sırrına kavuşmak.. tatilin belki de en özel, en keyifli anlarıydı.

DSC_7291b

DSC_7299b

Artık yaşlanıyorum… Ve tatil kavramının içini en çok da huzur, sükunet, dinlenmek, yenilenmek, an’ı hissetmek, keyif almak, mutlu olmak gibi şeylerle doldurmak istiyorum. O yüzden bir martının peşine takılıp dakikalarımı ona bakarak geçirebilir, içimi huzurla ve mutlulukla doldurabilirim. Oysa 15 yıl önce Diyarbakır’da gördüğüm çekirge istilasından sonra, en fazla çekirgeyi bu kampta buldum. Öyle içli dışlı olduk ki, sabahları salatalık ve kavunla besliyor, çekirgeleri evcilleştirme yolunda hızla ilerliyorduk, derken kamp bitti. 🙂 Bir dolu başka başka uçan böcek de vardı. Cırcır böcekleri geceleri de gündüzleri de hiç susmadı. Aynı arı tarafından sırtımda, iki yerimden sokuldum. Olurdu böyle şeyler… takılınmamalıydı!.. Deniz muhteşemdi bir kez… Kampa adını veren o ılık su akıntısı yok mu… kaynağında nasıl da sıcacıktı… yıllardan beri  gelenlerin anlattıklarına göre  mineralleriyle nasıl onarıcı, nasıl şifa kaynağıydı.

DSC_8163b

1932 yılında Vanlı bir yüzbaşı keşfetmiş ilkin… Sağlık problemleri olan kızına şifa olunca bu kaynak koruma altına alınmış. Kümbetin ve kaynağın en eski keşfi ise Cenevizlilere kadar gidiyor. Kaplıca öyle büyük bir kaynaktan besleniyor olmalı ki, o zamanlardan beri gürül gürül akarak şifa dağıtmaya devam ediyor. Denize akan doğal kaynakların oluşturduğu doğal havuzların dışında, kişiye-aileye özel termal havuzlu odalar da var.

DSC_7366b

Bu güzelliğinin yanı sıra apayrı bir güzelliği daha var, ki ben en çok ona hayran kaldım. Denizin dibi incecik kum ve kendisi de kocaman bir akvaryum gibi… Hayatımda ilk kez böyle bir güzellik yaşadım; yüzerken envai çeşit balıkla birlikte yüzüyorsun. Renk renk, çeşit çeşit balık sürüleri… Cam gibi bir su.. ve güneş ışıklarının kırılarak incecik kumda yaptığı danslar eşliğinde balıkların resmi geçidi… dalarak seyretmeye hiç gerek yok… suyun berraklığı ile her şey net ve capcanlı.

DSC_8216c

 

Kampın en güzel şeylerinden biri de yükseklere çıkıp karşıki dağların arasından güneşin batışını seyretmekti, ancak an’ın büyüsüne her defasında öyle bir kapılmışız ki, unutmuşuz ölümsüzleştirmeyi.

ıs 2

Yapay mimarinin süslediği doğal şelaleleri de söylemeden geçmeyeyim. Bu kadar çok betonla emek sarfedilip mimari bir şekil verilmek istenmiş belli ki, ama doğal dokunun tamamen yok oluşu ile ortaya çıkan bu yapay görüntü hiç sarmadı beni… Yine de suların şekilden şekle girip yükseklerden dökülüşlerini seyretmek ve o çağıltıyı dinlemek pek keyifli, pek eğlenceliydi.

DSC_8015b

DSC_8070b

İlk kez gideceğim yerlerin öncesinde mutlaka google da bir ön araştırma yapıyorum. Ne ki, bilmem gereken bir şey, bir yer varsa gitmişken kaçırmayayım… Ilıksu Askeri Kampı için çok fazla bilgiye ulaşamadım. Gezi postlarımı her ne kadar rehberlik amaçlı değil de hissiyat üzerine inşa etmek istesem de, Bu postu google da bulup başka bilgiler edinmek isteyenler için de yararlanılacak kısa bir kaynak olarak ele almak istedim. Dolayısıyla bundan sonra yazacaklarım kamp düzeni ve hizmetleri ile ilgili.. dileyen okumasını burada bitirebilir.
DSC_7095.JPGc

Moteller koy’un her iki tarafında yukarılara inşa edilmiş. Üç adet taraça şeklinde sokak mevcut. Motellere gitmek için iki yol var. Ya merdivenleri tek tek çıkıp özellikle moteliniz ikinci, üçüncü taraçada ise epeyce bir efor sarfetmeniz gerek… ya da girişteki şarküteri önünden üstü açık ring servisleri kalkıyor, onlara binerek  yorulmadan, bakınarak gitmeniz mümkün. İkinci daha kolay olmasına rağmen plajdan şarküterinin önüne kadar yürüyüp zaman kaybetmemek adına, biz hep lahmacun-pide salonunun önündeki merdivenleri kullandık.

DSC_7381b

Motelde kalanlara tahsis edilmiş numaralı şezlongların dışında, günübirlik gelenler için bolca şezlong var. Bazılarının şemsiyeleri ve tenteleri olmasına rağmen bazılarının üstü açık. Erken gelenler güzel yerleri kapıyor.

DSC_7412b

Kampta tenis kortu, basketbol ve voleybol sahası, fitness aletleri mevcut. Ama kaldığımız süre içinde kullanıldıklarını hiç görmedik. Kantinde satılabilecek şeyler şarküteri adı altındaki mini marketimsi yerde satılıyor. Gazete ve tekel ürünlerinin satıldığı ayrıca küçük bir büfe var. O büfenin yanında piknik alanında kendin pişir-kendin ye için et vb. satışı yapılmakta. Piknik alanı oldukça geniş, masalar az değil. Giysi satışının yapıldığı kapsamlı bir satış bölümü daha var. Giysilerin bedenleri büyük olduğu için kendime pek bir şey bulamasam da (yurt dışına ithal ettikleri için bedenler Türk standartlarının üstünde imiş) kilolu hanımlar için çok hoş elbiseler var. Tatil kamplarının olmazsa olmazı revir mevcut. Revirdeki görevli doktor ve sağlıkçı askerler çok ilgililer. Plaja ulaşan alanın ortasında çocuklar için oyun parkı var. Parkın yanlarına ahşaptan oturma yerleri yapılmış. Hem çocuklarını bekleyen aileler için, hem de gidip gelenlerin soluklanıp dinlenmesi için iyi düşünülmüş.. aradaki minik havuzun hoşluğu da seyrederek sessizliği dinlemek adına ayrı bir güzellik. Az ilerideki sahil büfede yalnızca içecek satışı mevcut. Sol tarafında ise ahşaptan yapılmış küçük satış noktaları var. Biri midye dolma ve haşlanmış mısır satıyor. Diğeri kokoreç, sucuk ekmek vb. Bir diğeri waffle. Öteki de dondurma. Ayrıca döner, hamburger gibi çabuk tüketilecek yiyeceklerin olduğu fast food salonu ve pide-lahmacun salonu var. Pide ve lahmacunları çok yere göre güzel ve lezzetli. Izgara türü akşam yemekleri için ala-kart salonu ve sulu yemekler için seç-al salonu var. Seç-al’daki cacığa bayıldım. Sabah kahvaltıları ala-kart salonunda yapılıyor. Ala-Kartın aşağısında bar, üst taraflarında ise kamelyalardan oluşan çay bahçesi var. Kampın en esintili yerleri Seç-al ın olduğu tepe ve bu çay bahçesinin olduğu alan. Tam karşıda (koy’un diğer tarafında) ikinci bir çay bahçesi daha var. Her ikisinde çay dışında kahve de bulmak mümkün. Ama Ala-kart tarafındaki çay bahçesinde su isterseniz, yok. Fast-food salonunun yan tarafı pastaneye ayrılmış. Sütlü tatlıları nefis… özellikle sütlaçları bir harika…
DSC_7240b

Diğer Askeri kamplara kıyasla eksik bulduğum şeylerin başında internet cafe’sinin olmayışı geliyor. Telefonlardaki internet de çok sıkıntılı olunca.. (belli yerlerde, özellikle yükseklerde yalnızca 1veya 2  birim çekiyor, çoğu zaman textleri okumak mümkün olsa da resimleri-videoları açıp göremedik.) internetten azade bir tatil söz konusu idi… Bence iyiydi… Bol bol dış dünyayı gözlemledik ve bol bol sohbet ettik. Çamaşırlar için yıkama hizmeti mevcut değil. Dutun üzerine oturup çok sevdiğim şortumu leke yaptıktan sonra can havliyle çamaşır yıkamaya girişince, elde yıkama işini hobi haline getirip sık sık çamaşır yıkar oldum. 2-3 saat içinde de kuruyorlardı zaten, en sevdiğim şeyleri daha sık giyindim. Çoğu kıyafetimi boşuna götürmüşüm. Her motele 6 adet mandal bırakılmış. Havlular, mayolar, çamaşırlar derken yeterli olamayacağı için –daha önceki yıllardan tecrübeyle- kendi mandallarımı götürmekle önemli bir ihtiyacı karşılamış oldum. Zira bazen kuvvetli rüzgarla çamaşırların uçması ya da altındaki bahçenin içine düşüp toprak olması mümkün. Aman mandallarınızı unutmayın, derim. Kamp alanı engebeli olduğu için bisiklet, scooter  ve ginger gibi araçları kiralayan yerler yok. Doğayla içiçe tatil köylerinde tatil demek benim için bisikletle gezinerek seyretmek demek de olunca bazı zamanlarda kendimi daracık bir alana sıkışmış hissetmedim değil. Neyse ki bazen kendi otomobilimizle, bazen de katıldığımız turlarla uzaklara gidip gezip-görme ihtiyacımızı fazlasıyla karşıladık. Yine de Kumbağ’da, Marmaris’de olduğu gibi bisikletle turlamayı çok isterdim.
DSC_7462b

Son gece, her kampın klasiği olan kamp ateşi yine yandı ve canlı müzik eşliğinde kurtlarımızı döktük… bu eğlencenin organizasyonu ehil ellere bırakılmış, dolayısıyla ortaya profesyonelce bir etkinlik çıktı. Bu samimiyet ve coşku konuklara da yansıdı. Çok kişi gerçekten eğlendi. Kendi adıma ben de çok eğlendim.

 DSC_8663b

Gençler için bilemem ama belli bir yaşın üstünde olup, bir tatil köyünden huzur, sükunet, dinginlik bekleyen (asker aileleri için) güzel yer Ilıksu. Biz en çok Marmaris-Aksaz Kampı’nı seviyorduk, Ilıksu’yu da onun kadar çok sevdik.

 

Dip not: İnsanlar arasındaki sınıfsal ayrımlara karşıyım… Son yıllarda orduevlerinde ve askeri ortamlarda görüntüye dayalı şekilsel ayrımlar kalktı, bu konudaki ayrımcılık yok edildi. Bunu önemsiyorum. Dilerim gelecekte asker-sivil konusunda da bir eşitlik yaratılır ve herkes her yerden eşit yararlanma hakkına sahip olur. Bu postu hazırlarken en çok da bunun rahatsızlığını duydum.
yollarda içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Mayıs 2018 – Aydöküm

Baharın son ve en güzel ayı bitiyor. Ne çabuk! Bunu tam da böyle hissedeceğimi bildiğim için her boş an’ımda baharı yaşamaya, ondan keyif almaya çalıştım. Şükür, beklentilerimi misliyle karşıladı bu yıl da… Gidemedim, göremedim, dedirtecek kadar meşguliyetlerim fazla iken daracık vakitlere sığdırdığım kocaman mutluluklarım oldu. Bin şükür!

Önümüz artık yaz… Ramazan sonrası kocacığın havai fişek organizasyonları başlayıp bir dolu akşamımızı gasp edeceği için, ramazanın düğün-dernek molası sebebiyle, bu yaz tatilimizi de geçen yıllarda olduğu gibi erkene aldık. Yarın kısmetse Ege’nin sıcacık kollarına doğru yola çıkıyoruz. Bu kez epey de heyecanlıyım. Bugüne dek hiç gezmediğim-görmediğim ama çok merak ettiğim birkaç yeri de planımıza kattım. Bizi nasıl bir tatil bekliyor, meraktayım.

Tatile çıkma planımız haftalar öncesinden belli olduğu için yazılılarımı erken yapıp notlarımı e-okula erken girdim ve okulla ilgili başka konularda da yapmam gereken her şeyi dün itibariyle tamamladıktan sonra… rahatım… Müdürüm de son haftayı izinli sayınca tatille ilgili koşullar tamamen sağlanmış oldu. Dolayısıyla zihin olarak oldukça kaygısızım.

Ve aslında bu hissiyatı tatilde daha da büyütüp genişletmek için gamsız bir tavırla yola çıkmak istiyorum. Normalde valizlerini haftalar öncesinden hazırlamaya başlayan ben, bu kez tüm hazırlığımı son iki akşama bırakıp“bişeyleri de unutursam unutayım” modunda takıldım. Gittiğimizde göreceğiz artık, iyi mi yaptım, kötü mü yaptım?! 🙂

Yaz tatilime sakladığım bir şey daha var ki, bol bol izlemek ve okumak istiyorum. İlgimi çeken öyle çok film, dizi ve kitap keşfettim ki, tatilimin her uygun anını onlarla doldurmak niyetim.

Bu ay ise, ancak iki tanecik film izleyebildim. İkisini de çok sevdim.

An Old Fashioned Thanksgiving

İlki, çiftlikte geçen filmler kapsamında izlediğim Aile Bağları (An old Fashioned thanksgiving) idi. Adı gibi, çoluk çocuk hep birlikte izlenecek tam bir aile filmi… Filme konu olan aile bir çiftlikte yaşıyor.. ancak mevsimin her daim kış olması sebebiyle öyle aman aman çiftlik görüntüleri yok, bol bol kar manzaraları var. Ama yaşantılar, giyimler-kuşamlar 1880 lerin İngilteresi… yani benim pek sevdiğim Viktoryan dönemi… Film, Amerikalı yazar-şair Louisa May Alcott’ın 1881 de yazdığı kısa bir öyküsünden uyarlanmış.

Babalarını trajik bir biçimde kaybetmiş kardeşlerin en büyüğü, evi geçindirmekte zorlanan annesinden gizli, anneannesine mektup yazıyor ve ondan yardım istiyor. Anne ve anneanne yıllar önce birbirlerine darılıp küsmüşler. Zengin ve asil bir yaşam süren anneannenin, kızının yokluk içindeki evine gelmesiyle olaylar gelişiyor ve film, örgüsünü “hiçbir şeyin aileden önemli olmadığı ve bağışlamanın ne büyük erdem olduğu üzerine kuruyor. Tabii bu arada gelişen bambaşka olaylar var… aşk var… hastalıklar var… heyecanlar var… endişeler var… mutluluklar var… sevinçler var… Her şeye rağmen çözüm var, umut var… İzleyene huzur veren bir film… İngiliz dönem filmlerini seviyorsanız listenize ekleyin derim…

 

altamira 2

İzlediğim diğer film ise, Altamira idi… Babası, dini arka plana atıp bilimi yaşamının merkezine almış bir adam ve annesi de , tam tersi dinle ve kiliseyle içiçe yaşayan bir kadın olan, Maria adındaki küçük bir kız bir gün bir mağaranın duvarlarında hayvan figürleri buluyor. Baba da arkeolog olduğu için kısa zamanda bu figürlerin tarihi bir gerçek olduğunu keşfediyor ve bunu ispatlama yoluna gidiyor. Ancak kilise ve dindar kesim buna hiç hazır değil. Büyük bir mücadele vermesi gerek.

Öte yandan annenin aşırı dindarlığı ve babanın her şeyi bilimle açıklama-anlamlandırma arzusu karşısında zaman zaman bocalayan ve kilisenin tepkisine maruz kalan küçük bir kız var. Durağan sahneler olsa da film sarıp sarmalayıcı… Hypatia’nın hayatını konu alan Agora filmini çağrıştırdı bana… Bir gün bilinmeyenleri bilimle dinin aynı anda açıklayabildiği filmler de yapılacağını umuyor, güzel dinimizi dogmalara terk etmemek adına bu tür filmlerin de izlenmesi gerektiğine inanıyorum.

 

the village 2

Bu arada, beni sürükleyip merak içinde bırakacak bir diziyle tanıştım geçenlerde… Adı “The Village”… İlk bölümü izledim… ve dar vakitlere sıkıştırıp çabuk tüketimli bir izleme yapıp çabucak yutup sindirmemek adına, devamını ve tamamını izlemeyi tatil günlerime bıraktım. Sanırım bir sonraki aydökümümde hakkında daha fazla bilgi verebilirim. Yine de çiftlikte geçen köy konulu İngiliz filmlerini seviyorsanız beni beklemeyin, arayın tarayın izleyin derim.

aydöküm içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Bahar da, hayat da leyleklerle daha güzel !

Birkaç yıldan beri her ilkbahar mutlaka ama mutlaka Keşan’a bağlı Çamlıca Köyü’ne gidiyoruz, “bu yıl da geldiler mi” en büyük merakımız. Malum yolları upuzun.. gidecekleri yere selametle vardılar mı, ya dönerken başlarına bir iş geldi mi…
lylk 2

Şükür bu yıl da dönmüşler… Hem de yuvalarında yavruları da var bu kez…Etraflarını serçeler de sarmış ki, gür sesli bir cıvıltı  ile başbaşayız.

Anne leylek kursağında biriktirdiklerini eğilip yavrusunun gagasından içeriye boca ederken görüntünün verdiği mutluluğun hazzı nasıl anlatılır?… Bahara en çok çiçekler yakışıyor evet… Ah bu misafir leylekler de öyle… Onlarla daha bir anlam kazanıyor artık baharlar… gelmemek, görmemek eksik kalıyor.

lylk 5

Bir vakit kıpırtısız öylece bakakalıyoruz. Serçeler de bu anı kutsamak ister gibi daha da artırıyor cıvıltılarını… İnsana huzur veren, neşe veren haller… Bedava terapi saatleri… Ömrüm yettiği, elim-ayağım tuttuğu sürece, şu an’ı bir daha bir daha yaşamak için her bahar yine ve yine gelmek istiyorum. Biliyorum alem büyüleyici.. Şu kısacık an’a canlı canlı tanık olmak hayatın sırrını bulmuş gibi sevinç zerkedici, mest edici. Yüzümü güzele döndüğüm zamandan beri rast geldiğim her bir güzellikle içimde açan çiçeklerin haddi hesabı yok… Karşıma çıkmışlarsa var elbet sebepleri… Onlar içimi kıpır kıpır edip beni mutlulamaya hazırlarken an’dan neden nasiplenmeyeyim ki?!

lylk 4

Ne ki önceleri ben onları bulmak için aranıp bakınırken bir süredir pat diye karşıma çıkmıyorlar mı hepten çıldırıyorum. İki yıl önce olmadık yerde, tuzlu deniz kıyısında rast geldiğim flamingolardan sonra, bu bahar da leylek sürüsüne rast gelmiş olmak…  hem de yıllardır gelip geçtiğimiz ve başka insanların da çok sık gidip geldiği köy yolunun, başımı çevirmeseydim hiç de göremeyeceğim bir kuytusunda…

lylk 19

lylk 20

Leylek leylek diye Çamlıca Köyü yollarına düşerken.. sıradan bir zamanda, umulmadık bir anda sürüsüyle karşıma çıkarana hamd olsun!

lylk 11

lylk 10

Her bahar yaşadığım coğrafyanın olağan hallerine yeniden tanık olurken araya beklenmedik sürprizler sıkıştırıp kalbimi hoplatan, içime yaşama sevinci dolduran rabbim.. sen ne güzelsin!

lylk 8.JPG

lylk 15

O an, an’ın biricikliğini ve eşsizliğini hissediyorum ya, nasıl da coşuyorum. Zira hayat güzel… Güzeli görmek güzel… Güzelin güzelliğiyle güzelleşelim diye güzeli yolumuzda vesile kılan güzel!

lylk 12

lylk 16

Bir gazelinde diyor ki Mevlana;
“Kuşların sultanı leylektir.. Onların ‘lek lek’ leri nedir bilir misin?
O hamdü lek, şükrü lek, mülkü lek ya Müstean!
Yani ‘Hamd da senindir! Şükür de senindir! Mülk de senindir ya rabbim!’

lylk 13

lylk 14

İşte sırf bu hissiyatı yaşamak için bile,
Bahar da güzel… hayat da güzel…
Bahar da, hayat da leyleklerle daha güzel!

hayat güzeldir içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Sevdiğim Videolar -3 / Li Ziqi’nin muhteşem videoları

You tube’da ilk videosunu keşfetmemle diğer videolarının da peşine düşmem bir oldu. Fonda hafif ve dinlendirici Çin ezgileri var ve güzelliği duru, sade Çinli bir kadın, dallardan kendi elleriyle topladığı sebze-meyve ve çiçeklerle ülkesinin geleneksel mutfağından kolay ve pratik tarifler paylaşıyor. Bazen de mutfaktan çıkıp yetenekli elleriyle yeni yeni şeyler üretip hayatı kolaylaştıracak pratik çözümlere ışık tutuyor. Eskiyi günümüze taşımak gibi bir amacı var. Bunu yaparken de anlatmaktan çok göstermeyi  tercih ediyor… Tüm videoları adeta bir meditasyon gibi… rahatlatıcı… dinlendirici… büyüleyici… ve motive edici…muhteşem doğa manzaraları ise zaten en en en güzeli!

Aşağıya bir kaçını ekliyorum. Severseniz diğerlerinin de peşine düşün…




sevdiğim videolar içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum