Haziran 2021 – Aydöküm

Bir ayda onlarca film izleyen ben, sayıyı gitgide düşürerek Haziranda en az film izleme rekorumu kırdım sanırım. Çünkü hepi topu izlediğim film sayısı üç tanecik.

İlkini özellikle arayıp bularak izledim. Konusunu duyup kendisini pek merak etmiştim. O kadar merklanmaya değecek bir film de değilmiş ama izlediğime de pişman değilim. Okullu-öğretmenli-öğrencili, yazarlı-edebiyatlı filmleri sevdiğimden, bu film de içinde hepsini barındırdığından bir akşam yeterli zaman da bulmuşken tıklayıp izledim. Adı “Finding Forrester” (Forrester’ı Bulmak)… William Forester adında bir yazar var. İlk kitabı yayınlandıktan sonra insanlardan kaçmış ve kendini evine kapatmış. Alışverişini haftada bir genç bir adam yapıp getiriyor ve o da penceresini dışarıya çıkıp silmenin dışında evinden hiç çıkmıyor. Hemen karşısındaki basketbol sahasında basket oynayan gençler onun farkındalar ama. Çünkü elinde dürbünü ile sık sık penceresinden dışarıyı izliyor. Gençler de adamı iyice merak ediyor. Bir gün Jamal adındaki arkadaşlarını yaparsın-yapamazsın bahsi ile adamın evine yolluyorlar. Kapıdan değil, yangın merdivenlerinden, sonra da pencereden giriyor çocuk eve… Evde gezinirken bir süre sonra William Forester farkediyor ve çocuk da apar topar kaçmak zorunda kalıyor. Derken sırt çantasını adamın evinde unutuyor. Sırt çantasında da müsvedde defterleri var. Çocuk edebiyata düşkün ve her fırsatta kalemi defteri eline alıp bir şeyler karalıyor. Adam da yazar ya, çocuğun çantasındaki defterleri bulup yazılarını okuyor ve üstlerinde düzenlemeler yapıyor. Sonra bir gün çocuğa çantasını geri veriyor. Sonrasında da dış dünyaya kendini kapatmış bu yazar ile yazmayı seven çocuk arasında bir dostluk oluşuyor, çocuk sık sık adamın evine geliyor, yazısını geliştiriyor. Çocuk da siyahi olmasına rağmen notları çok yüksek ve yazma kabiliyeti de iyi olduğu için burslu olarak özel bir okula alınıyor bu arada. Ancak okuldaki hocası bu yetkin yazıları onun yazamayacağını düşündüğünden okuldaki öğrenciliği tehlikeye düşüyor. Çok fazla derinliği olmayan bir konusu var. Filmin süresi bu konu için hayli uzun geldi bana. En az bi yarım saati kırpılmalıydı diye düşünüyorum. Çocuk basketçi olmasına rağmen hareketleri bazen çok yavaş ve bazı sahneler hızlı akmıyor. Bu hal de süreyi uzatmış olmalı. Keşke çocuğun olduğu yerleri daha enerjik ve hızlı çekselermiş. Daha sıkılmadan izlerdim.

.

Haziranda izlediğim diğer iki film de “Big Eyes” (Büyük Gözler) ve “Hillbilly Elegy” idi…

Big Eyes / Büyük Gözler

.

Hillbilly Elegy

Onlarla ilgili analizlerimi de şurada paylaşmıştım.

Haziranda üç tanecik film izledim, hiç dizi izlemedim ama bol bol kitap okudum. İlk okuduğum kitap H.G. Wells’in Zaman Makinesi isimli distopik kısa romanı oldu. Bir şey okurken ya da dinlerken içinde geçen şeylerin peşine düşmeyi seviyorum. Böyle bir anda you-tube da bir söyleşi dinlerken bu kitap üzerine bol çıkarımlı bir sohbete denk geldim. Ve hemen e-kitabını bulup okumaya başladım. Zamanda yolculuğu daha önce başka yazarlar da yazdılar ama H.G. Wells bambaşka yazmış, onun romanı okura fantastik bir görüntü değil distopik bir gerçeklik sunuyor. İlham kaynağı da çocukluk yazarlarımdan biri olan Jules Verne imiş… Jules Verne kitapları hâlâ bu yaşımda bile içimde çiçekler açtırıyorken iki akşamda okuyup bitiriverdim kitabı. Romanın isimsiz ana karakteri bir zaman makinesi icat ediyor. Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarını çağırarak zamanın dördüncü bir boyut olduğu ve içinde gidip gelmenin mümkün olduğu teorisini anlattıktan sonra bir de prototip olarak yaptığı araçla uygulamalı olarak gösteriyor. Ancak arkadaşları inanmıyor. Sonra bir başka akşam yine gelmelerini söylüyor. Geldiklerinde de karşılarına üstü başı perişan halde çıkıyor. O prototipin gelişmişi ile zamanda yolculuk yapıp henüz dönmüş aslında. Ama arkadaşları yine inanmakta zorlanıyorlar. O da anlatmaya başlıyor. Adam zaman makinesi ile 800 küsur yıl öteye (geleceğe) gitmiş. İnsanlar küçülmüşler, yeraltında ve yerüstünde yaşayanlar olmak üzere iki ırka ayrılmışlar. Eloiler çocuksu ve barışçıl kimseler. Morlocklar canavar ruhlu, kıllı, maymunumsu insanlar. Eloilerde cinsiyet ayrımı yok, yaşları belli değil, hasta olabileceklerine dair bulgular yok, iyi niyetliler, hatta saf gibiler, kıyafetleri tek tip, komünal bir yaşam sürüyorlar, Morlocklardan korktukları için hepsi aynı yerde uyuyor. Yani sistem kurucular komünizm adı altında pasifize etmiş mutlu bir azınlık yaratmışlar. Morlocklara da onların ellerinden kurtulanlar diyemeyiz, çünkü onlar da Eloilerin giysilerini filan dikiyorlar. Bir tür hizmet sınıfı… Beni kitabı okumaya çeken şey de bu ilginçliği oldu esasen. Hali hazırda yaşamakta olduğumuz dünyada da küresel güçler günümüz gençlerine vatansızlık, aidiyetsizlik, mülksüzlük, inançsızlık, çok eşlilik, eşcinsellik, feminizm, vb. üzerinden komünizm güzellemeleri yapmıyorlar mı? Romanı okudukça irkildim. Dinlediğim you-tube söyleşisi de bu duruma ışık tutmuştu. Demek ki Eloiler geleceğin elit sınıfını, Morlocklar da işçi sınıfını sembolize ediyordu. Ama her ikisi de otokontrolünü kaybetmiş, güdülür ırklar haline gelmişlerdi. Roman daha pek çok olaya, mekana, konuya dağılsa da beni etkileyen şey en çok bu korkunç distopik öngörüsü oldu. Gerçek hayat nasıl romanlara uyarlanabiliyorsa, romanların da gerçek hayata uyarlanma ihtimalleri var. Belki de insanlık böyle bir geleceğe doğru gidiyor. Ki bazı bulgular sabit. Öyleyse dehşet bir yoldayız!.. Öyle mi acaba?…

.

Emrah Serbes’i bilirsiniz. Trafik kazasında üç kişinin ölümüne sebep olmuştu. Keşke dikkatli olsaydı… Belki kendisi de kaybeden yazarlar arasında kaybolmazdı. Emrah Serbes’in sokak ağzı ile yazdığı alışılmışın dışında öyküleri var. Bu tarzdan örnekleri de dağarcığıma katmak için ilk önce “Erken Kaybedenler” isimli öykü kitabını seçtim. Kitap 8 öyküden oluşuyor. Bolca argo ve sokak ağzı var. Öykülerdeki ana karakterler de ergen erkekler olunca hayli eril bakışlı, eril ağızlı, eril hissiyatlı bir kitap olmuş. Bazı ergenlerin yaptıklarını, hissettiklerini abartılı bulsam da sonuçta günümüz o yaş gençlerinin iç dünyalarını bilmediğim için belki de haklılık payı vardır, dedim. Zira günümüz ne lise öğrencileri eskinin lise öğrencileri ile aynı, ne ilkokul öğrencileri, ne ortaokul, hatta ne de anasınıfı… Karakterlerinde, davranışlarında bariz değişiklikler var. İç dünyaları da bundan nasibini almıştır, muhtemel. Kitaptaki ilk öykü “Anneannemin son ölümü”, üçüncü öykü “Korhan Ağbinin Kardeşi” ve yedinci öykü “Alçak Gönüllü Arzular” en hoşuma giden öyküler oldu. Yazarın anlatıcıları için seçtiği dil argo, hatta biz karşı cins için kaba saba ve çirkin bir dil. Ancak anlatım üslubu ayrıcalıklı. Okuru peşine takan ve kendini ısrarla dinlettiren bir anlatımı var. Diğer öykü kitaplarını da okumayı düşünüyorum.

.

Üçüncü okuduğum kitap yine bir öykü kitabı. Onat Kutlar’ın “İshak”ı… Hemşehrim, rahmetli Onat Kutlar belki kendi bile bilmiyordu yazdığı kimi öykülerin büyülü gerçekçilik tarzında olduğunu. Bugün edebiyatçılar büyülü gerçekçilik öykülerine en başta onun öykülerini örnek gösteriyorlar. Kitapta 9 öykü var, 5 öyküsü (Horozlar, Hadi, Yunus, Kediler ve İshak) büyülügerçekçilik tarzında. Ayrıca yazarın sembolik, metaforik, zaman zaman şiire kaçan bir dili de var. Hayalgücünüz genişse kapalı tuttuğu kapıları açıp o dünyalara kolayca geçebilirsiniz. Anlattığı coğrafyanın, kültürün yabancısı değilseniz de içinde neler bulacaksınız neler. Kitaplığımda asla kimselere vermeyeceğim öykü dergilerim ve kitaplarım var. İshak da bundan böyle onların arasında.

.

.

Onat Kutlar’ın büyülügerçekçilik tarzındaki öyküleri ile büyülenmişken Latife Tekin’den ikinci bir büyülügerçekçilik romanı olan “Berci Kristin Çöp Masalları” nı okudum bu kez. Her ne kadar “Sevgili Arsız Ölüm”ün gölgesinde kalmış olsa da bence en az onun kadar güzel bir roman. Hatta daha masalsı ve daha yap-bozlu bir anlatımı var. Bir şehrin kenar mahallesine, çöp alanı ile sanayi arasına bir gecekondu semtinin nasıl kurulduğunu, bu semtteki insanların nelerle karşılaştığını, neler yaşadığını anlatıyor. Ama bildiğimiz cümlelerle değil. Bambaşka semboller, simgeler, imgeler… bambaşka metaforlar, benzetmeler ile… Sanki yazılı anlatıma geçmeden sözlü anlatım günlerinde dile gelmiş gibi… Öyle masalsı, hikayemsi… Romanda başka başka insanlar var. Ana karakterler hariç, her bölüm yeni yeni karakterlerin resmi geçidi gibi… Görünen dünyasını okura açıyor, sonra kaybolup yerini başkasına bırakıyor. Böylece bir dolu hayata okurunu konuk etmiş oluyor yazar. Hem de çoğumuzun varlıklarını görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz insanları ve hayatları önümüze getirerek …Oysa her şehrin, her kasabanın az ya da çok illa ki gecekonduları var. Her şehirde her kasabada da o insanlardan var. Ama onları da, yaşamlarını da görmüyoruz, duymuyoruz, bilmiyoruz. Romanın farkındalık misyonu da büyük bu durumda… (Belki yazar böyle bir misyon yüklememiştir ama sonuçta böyle bir hali de var.)

.

Beşinci olarak yine bir öykü kitabı daha okudum. (Bu aralar öykü açlığım yine kabardı, aklımdaki bütün öykü kitaplarını okuyup bitireyim istiyorum. 🙂 ) Şermin Yaşar’ın “Deli Tarla” isimli kitabı da özellikle okumak istediğim kitaplardan biriydi. Çünkü bu kitap yakın zamanda Sait Faik Abasıyanık Öykü Ödülü’nü aldı. Kitapta 16 öykü var. Yazar hepsini benzer bir üslupla yazmış. Biçim ve dil açısından farklı denemeleri hiç yok. Çoğunlukla hikaye etme, tahkiye tekniğini kullanmış. Ancak her şeyi her zaman bir bir anlatmamış, göstermeyi de tercih etmiş, çıkarımları okura da bırakmış. Dili aşırı sürükleyici. Konuların çoğu benzersiz (bugüne dek hiç bir yazardan okumadığım temalar, konular var). Bir kurmacacı olarak atmosfer yaratmada, olay örmede, karakter geliştirmede son derece başarılı. Betimlemeleri öykülerine seyrek serpiştirmiş olmakla birlikte, özgün ve tam yerinde betimlemeleri var. Bir öykü okunduktan sonra üstünden yıllar geçtiğinde unutulmamışsa, derin izler bırakmış, “unutulmaz olmuş” demektir. Mesela ben bu kitaptaki Adieu Hala ve Marş Marş öykülerini unutacağımı hiç sanmıyorum.

.

Öykü okumak kadar öykü çözümlemeleri yapmayı, başkalarının yapmış olduğu çözümlemeleri okumayı da seviyorum. Bir akşam e-kitap klasörlerimden birini açıp Mehmet Kaplan’ın Hikaye Tahlilleri isimli kitabındaki çözümlemeleri okudum. Üniversitede öğrenciyken (İng Öğrt.liği) Öykü Okuma İnceleme ve Roman Okuma İnceleme derslerimize gencecik çok şeker bir kadın öğretmen girerdi. Sınıfın en sıkıntılı öğrencileri bile sus pus olur, ders bitinceye dek onu dinlerdi. İncelemekte olduğumuz öykü ya da roman her ne ise detayları bize kuru kuru vermez… beden dilini, jest ve mimiklerini kullanarak, ses tonunu değiştirerek anlatmaz da adeta yaşar ve yaşattırırdı. Tek kelime de Türkçe konuşmaz, konuşana da aşırı kızardı. Ağzım bir karış açık dinlerdim derslerini… Öykülerden, romanlardan ne alt anlamlar, ne ilginç, ne bambaşka şeyler çıkarırdı. İçimdeki edebi öykü sevgisinin ilk tohumları onun sayesinde atılmıştır. O zamandan beri kurmaca hangi eseri okusam (özellikle öykü) mutlaka alt okuma yapmaya ve çözümlemeye çalışırım. Başkalarının çözümlemelerini okurken de o öğretmenimin dersinde yaşadığım duygularım kabarır çok keyif alırım. Bu kitabı okurken de öyle duygular içinde okudum. Kitabın bir güzelliği de şu, çözümlemesini yapacağı öyküyü önce okura okutuyor, ondan sonra çözümlüyor. kalkıp da aman şu öyküyü bir bulup okuyayım da ondan sonra çözümlemesine geçeyim demememiz için öykünün kendisini de kitabına eklemiş. Böyle yapmayan çok çözümlemeci-incelemeciler var. Hele de çözümleme içinde metinle ilgili önemli bir detay varsa çözümlemeden kopar, metnin peşine düşersin. Kitap bu anlamda okurun gereksinimini önceleyen bir kitap olunca hiç kopmadan her öyküyü, her çözümlemeyi peşi peşine okudum, bir gecede bitirdim kitabı. Sami Paşazade’den başlayıp Hüseyin rahmi Gürpınar, Halid Ziya Uşaklıgil, Refik Halit Karay, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Haldun Taner, Adalet Ağaoğlu, Füruzan, Erdal Öz, Sevinç Çokum, Mustafa Kutlu, Selim İleri, Nursel Duruel’e kadar tam 41 yazarın unutulmaz öykülerinin çözümlemeleri var.

.

Haziran ayında okuduğum son kitap da Kitap ve Film Etkinliğimiz kapsamında okuduğum Nazan Bekiroğlu’nun “La: Sonsuzluk Hecesi” isimli kitabı oldu. Hakkında yazmış olduğum uzun inceleme yazımı şurada bulabilirsiniz.

.

Temmuz Aydökümünde buluşmak üzere… herkese verimli, keyifli okumalar-izlemeler…

.

Ayrıca iki tane de politik içerikli kitap okudum. Onları da yılsonu dökümüm için sayı bazında buraya not düşeyim.

Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Haziran 2021 – Aydöküm

  1. özlem dedi ki:

    la sonsuzluk hecesini bir gecede bitirmiştim ben. Deli tarla hala okunacak sırada bekliyor sevgiler.

  2. rusyena dedi ki:

    Masal gibi bir dille yazıldığı için şanslı kitap… 🙂 Elimde sürünmedi neyse ki… 🙂 Ben de 100 er sayfa 100 er sayfa okuyarak 4 akşamda bitirdim. Isınamadığım bir kitap için performansım gayet iyiydi. 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s