Tess of the D’Urbervilles / mini dizi

Her diziyi kendi seçimlerimle izleme listeme aldığım için merakla, ilgiyle izliyorum. Ama öyle diziler var ki izlerken içlerine çekiliyor, orada onlarla birlikte yaşıyor, bir ya da bir kaç karakter ile gönül bağı kuruyor, acısını acım sevincini sevincim biliyorum. Hele de kırsalda geçiyor ve doğaya dair güzellikleri aralara serpiştiriyorsa bu dizi, hele de çiftlik görüntüleri var ve hasat, mandıracılık, toprağı işlemek gibi detaylar uzun uzun işleniyorsa, hele de evlerin içi country tarzda, dışarılarda at arabaları, kasabalarda-şehirlerde kara trenler, tren istasyonları var ise, malikaneler şatomsu görünümlerde, köy evleri cottage tarzında… hele de bahçe kapıları çitlerden, su kaynakları kuyulardan ya da emme basma tulumbalardan ise, hele de çamaşırlar ahşap teknelerde yıkanıp tel iplere ya da çalı çırpı üstüne serilerek kurutuluyorsa acayip bayılıyorum böyle dizilere.

Tess of the D’Urbervilles’i izlemeye başladığım daha ilk anda anladım hemen böyle bir dizi ile başbaşa olduğumu. Yemyeşil kırların olduğu geniş bir alanda bir adam yürürken, at üstünde yol alan pederle karşılıklı konuşmalarına tanık oluyoruz. Yürüyen adam sıradan bir köylü iken peder ona “Sör John” diye hitap ediyor. Adam buna şaşırıyor, kendisine neden böyle hitap ettiğini soruyor. Peder de adama geçmişinin soylu D’Urberville ailesine dayandığını söylüyor, adam daha da çok şaşırıyor. Yaşadığı yerde herkes yokluğu, yoksulluğu iliklerine kadar hissederken O ve ailesinin prestijli bir geçmişi var artık!

Harika doğa manzaraları eşliğinde bu gizemli konuşma ile başlıyor dizi… Little Dorrit ya da Lark Rise To Candleford tadında bir dizi olacağının sinyalini de veriyor hemen. İçine çekilmem için bu kadarcık sebep yeter de artarken bile, 4 bölümlük diziye koca bir romanın sıkıştırılması için yapılmış olan hızlı akış ile konu çabucak gelişip yeni meraklara yelken açıyor. Bu hal daha da hoşuma gidiyor.

Çalışmayı değil içmeyi seven bu adam eve gidip eşiyle ve çocuklarıyla soylu geçmişini paylaşınca, anne için bu prestij, değerlendirilmesi gereken fırsata dönüşüyor. Her ne kadar soyisimleri Durbeyfield olsa da -belli ki zamanla değişime uğramış ya da onlar böyle sanıyor- ötelerde bir yerlerde bir D’urberville malikanesi var, en büyük kız Tess gidip o malikanedekilerle konuşmalı ve hala aynı soydan birileri yaşıyor ise bundan sonraki yaşamı için onlardan destek almalı.

Annenin ısrarı ile yıkanıp paklanıp düzgün elbiseler giydirilen güzeller güzeli Tess tanımadığı akrabalarını bulmak üzere yola düşüyor.

Ne oluyorsa da bundan sonra oluyor!

Bazı kesimlerce çocukların psikolojisini bozan yazar olarak tanımlansa da, bu fikre katılmadığım Kemalettin Tuğcu romanlarına dönüşüyor dizi bundan sonra… Çocukluğuma denk gelen bu yazarın kitaplarını iyi ki de okumuşum… Acıma, merhamet, iyiyle kötüyü ayırt etme, adalet ve empati gibi duygularımın gelişimine o kitapların katkısı büyük oldu çünkü. Bugün bu yaşta bunu daha net görebiliyorum… En çok da günümüz gençliğine ve çocuklarına bakarak… Her kademede okulda çalıştım ve son yıllarım lisede öğretmenlikle geçti. Gençlerin duygu dünyalarını gözlemledim hep… Maalesef çoğu adaletten yoksun, bencil ve arkadaşlıklara-olaylara çıkarlarına yönelik yaklaşım sergiliyorlar. Belki de bu tür kitapların onların yaşamında birer ayna olamayışı da etken bu durumda… Malum yeni neslin ilgi alanı internet ve orada en çok da dünyanın kirli yüzüne, dezenformasyona, şiddet içeren oyunlara ve sahte dünyaların yüceltilmiş değerlerine maruz kalıyorlar… Ve maalesef tüm bunlar iç dünyalarını iyiye-güzele-doğruya doğru şekillendirmek için değil, tam tersine bu duyguları yok etmek için var. Yani aslında Kemalettin Tuğcu gibi yazarlar çocukların gelişiminde zarardan çok yarardı. Hala da bunu göremeyenler var!

4 bölümlük bu mini dizi Thomas Hardy’nin aynı adlı romanından uyarlanmış. (Roman bizde “Kaybolan Masumiyet” ismiyle yayınlanmış.) Bundan sonra yazdığı romanla birlikte Hardy de kendi ülkesinde Kemalettin Tuğcu’ya yapılan haksız ve fazla kötü eleştirinin benzerini yaşayınca bir anda yazmayı bırakmış. Oysa bu dizi eski İngiltere köyündeki yoksul bir ailenin üzerinden toplumsal mesajlar veren son derece gerçekçi bir dizi. Ana karakter Tess olgunlaşmamış, iyiyi kötüyü ayırt edemeyen bir genç kızı sembolize ederken, başına gelen kötü şeyden sonra eve döndüğünde annesine haykırışıyla bu gerçeği gözler önüne seriyor zaten. Anne de bilinçli değil ki, doğru zannettiğini uyguluyor hep hayatı boyunca. Ortaya dramdan trajediye evrilen bir hayat çıkıyor.

Tess’in öyküsü iç burkan, can yakan türden… Dramın tavan yaptığı yerlerde bakış açıları bazen arabeske-melankoliye dönüşebiliyor. Yine de diziyi basitleştirip, pembe dizi kategorisine indirgemek yazara haksızlık olur. Kemalettin Tuğcu bizde nasıl “merhametin yazarı” olarak anılıyorsa, Thomas Hardy’ye de aynı tanımla yaklaşmak gerek. Hardy bu kitabı yazmakla merhamet duygumuzu harekete geçirmek istemiş çünkü… ön planda masumiyetin fazlasının gün gelip nelere mal olabileceğini göstererek…

Dizi evrensel mesajlar verirken 19. yüzyıl İngilteresindeki sınıfsal farklılıklara, kilisenin yaşantılar üzerindeki güçlü etkisine ve erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenliğine de ışık tutuyor… ama en çok da kadınların saflığına… Zira bu dizide karşısındaki kişinin haberi olmadan ona sırılsıklam aşık olan kadınlar var, en ufak zorlamada karşı koyma yoluna gitmeyip pes eden ve akabinde çoğu şeyini kaybeden bir Tess var. Gerçi son bölümde Tess bu hali tersine çeviriyor ama sonuç yine kendisinin kaybetmesine sebep oluyor.

Trajik sonla biten bir dizi olsa da “en sevdiğim İngiliz Dönem Dizileri” listeme ekledim. Trajediler düşünülerek atılan adımlarla önlenebilir, kazanılmış ezberlerle hareket etmek de kaderimizi belirler. Hardy de romanında bunları vermek istiyor. Çünkü her karakterin şimdisi, geçmişi ya da onu yetiştiren aile ile anlatılıyor. Misal; Tess’in toyluğunda annesinin bazı şeyleri öğretmeyişinin eksikliği, Alec’in hoyratlığında anne sevgisinden mahrum büyümesi, Angel’ın empatisizliğinde ailesinin din ve ahlak eksenli değer yargılarının baskınlığı gibi… Öyle ki, babalarını her konuda olduğu gibi kiliseye dair düşünceleri ile de örnek alan iki aristokrat kardeşi gibi olmamayı seçen Angel bile gün gelip toplumun din ve ahlak eksenli yargılarına yenik düşebiliyor. Dizi görünen yüzüyle yoksul bir aile kızının trajik yaşamını konu edinirken, derin yapıda zihniyetlerin toplumsal yaşama etkilerine vurgu yapıyor. Bu sebeple dini, ahlaki, felsefik, psikolojik, sosyolojik gibi pek çok yönden derinlikli bir seyir de gerektiriyor. Zira orada yalnız Tess’in dağılan hayatı yok, daha pek çok hayatın nasıl zincirleme dağılabildiğinin de yansımaları var. Little Dorrit, Jane Eyre gibi dizileri-filmleri sevenler bu diziyi de çok seveceklerdir.

Ayrıca dizide nefis doğa manzaraları var. Çiftlikte geçen zamanlar var. Mandıra, inekler, süt güğümleri var… Tarlalar var… ekip biçme, hasat etme var… Orman var… ağaçlar, ağaçların gövdelerinde yosunlar var… Yemyeşil kırlar var… Kırlarda danslar… renk renk çiçekler var… Çilek dolu sepet… o sepetin seremonik taşınışı var…

Hasılı pek sevdim bu diziyi… İngiliz dönem dizilerini ve romandan beyazperdeye uyarlamaları sevenlere özellikle öneririm…

Bu yazı sevdiklerim, sevdiğim diziler içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to Tess of the D’Urbervilles / mini dizi

  1. Tülin dedi ki:

    Anladım severek izlenecek 🙂

  2. rusyena dedi ki:

    kesinlikle… 🙂

  3. Geri bildirim: Ekim 2019 – Aydöküm | ruşyena

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s