An uçar, geriye uçuşu kalsın ! -1 (Çanakkale / dostluk / özlem giderme / biraz alışveriş / çokça tazelenme)

Girizgah

“An” kavramı tanımlanırken en kısa zaman aralığı olduğu söylenir, hatta öyle kısacık görülür ki, onun olduğu aralıkta hareket yoktur, donmuş bir bölümdür. Bense “an”ın içine içinde kaybolduğum akıp giden zamanı koyarak onu minicik bir parça ile sınırlamaktan kaçınıyorum. Zira çoğu zaman en lazım olan şey, o “an” denilen parçanın içinde saklı. O parçayı da salt donuk bir kare ile sınırlamamak gerektiği sebebiyle “an” demek benim için hayatın akışında durup farkedilen devinimi olan ama bu devinimin süresi hiç belli olmayan parça demek. Yani “an” bazen bir kaç saniye de olabilir, bir kaç dakika da, belki bir kaç saat de. Temaşa içinde kalınan, tefekkür içinde olunan, farkındalığa kapı açan, silkeleyen, düşündüren, büyüleyen, ya da bunların hiç birini yapmasa da duyuları ve duyguları harekete geçiren, sevindiren, mutlu eden, bütünden koparıp kendine odaklayan, bitmesin istenen o ayrıcalıklı zaman dilimi her ne kadar ise “an” benim için o.

O parçalar da öyle değerli ki… İstiyorum ki bir saklama kabım olsun, o parçaları kesip kesip içine koyayım. Ya da en gerçekçi hali ile, o andan alabildiğim kadar kesit alıp en çok da “anı depolamak” amacıyla her fırsatta yanına koştuğum blogcuğumda kayıt altına alınsın. “An” dediğimiz şey uçup kaçıp gidiyor. Geriye kalan uçuşu unutulmasın, bloguma anı kalsın. İşte böyle doğdu bu sabah blogumun yeni kategorisi… Öyleyse yeni kategorinin ilk postu hemen gelsin…

.

Çanakkale / dostluk / özlem giderme / biraz alışveriş / çokça tazelenme

Yakın ve uzak derecelerimin tek camda dizayn edileceği yeni gözlüğümü almak için gidecektim dün. Son zamanlarda kocacıkla çok sık gitmemize rağmen, işlerimizi halledip ancak eve dönebildiğimiz koşturmacalı zamanlardan sonra, yalnız gideceğim bu günü hem yol olarak hem de orada geçireceğim anlar adına keyifli bir zaman dilimine dönüştürmek istedim. Nevoşcuğumu aradım, dedim böyle böyle, sen de şartlarını oluşturabilirsen… Ah tabii, dedi… hemen net cevabını verdi.

Sonrası mı?..

Kilitbahir’e kadar kara yolculuğundan sonra Kilitbahir’de bindiğim feribotun güvertesindeyim artık. Bir gün önce karalar bağlamış olan gök, öbek öbek bulutlarıyla masmavi, ışıl ışıl parlıyor.

Ayrılmakta olduğum iskelede geride bıraktığım her şey git gide küçülüyor, feribotun su altındaki pervanelerinden kaynaklı döngüsel dalgalar ritmini kaybetmeden uzaklaşan kıyılara doğru akıyor. Giysimden açıkta kalan uzuvlarıma dokunup geçen meltem, serin ama üşütmüyor. Kilitbahir’de birbirine yakın iki iskele var, biri dolu olursa diğerine yönlendiriliyoruz. Birinden kalkan gemiler uzağında kalsa da, diğerinden kalkanlar Kilitbahir Kalesi’ne çok yakın geçiyor. Ben de en çok bu ikinciden yola çıkmayı seviyorum. Tüm azametiyle hemen şuracığında olduğum kale de git gide küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor, kıyıya akan dalgalara siper oluyor. Bugün feribottan ekmek, simit ya da tost parçalarını koparıp koparıp havalara atan neşeli yolcular yok. Uzaklarda süzülen tek tük martı kendine sınır çizdiği daracık alanda kalıyor, yiyecek yoksa onlar da yok. Önümüzden ve arkamızdan gemiler geliyor, gemiler geçiyor. Bu yol boğazın iki yakasını deniz yolu ile bağlayan en dar yol, hepitopu 10 dakika sürüyor, gözlerim henüz ayrıldığım kıyıyı kaybetmemişken varacağım kıyının içime düşürdüğü merak, bakışlarımı bu tarafa çeviriyor. Her gelişimde uzun uzun seyre dalıp neresinde ne var artık çok iyi bildiğim Çanakkale, yine her bir parçasını elimle koyduğum gibi bulmuşcasına beni karşılıyor. Sağ başta Çimenlik Kalesi, aynı sırada tarihi bir kaç bina, biri küçük diğeri büyük iki minare… hemen önlerinde aslının tıpkısı Nusret Mayın gemisi… sahil güvenlik botları… Sol tarafı çok da fazla inceleyemeden feribot kıyıya yaklaşıyor. Telefonumu çantama koyup demir merdivenleri aceleyle iniyorum. Karşımda beni çok sevdiğim Çanakkale’ye kavuşturacak Gestaş kapısı… sanki günlerdir beni bekliyor. 🙂

Doğru Demircioğlu caddesine, gözlükçüme gidiyorum. Hakkında olumsuz dönüşler de aldığım yakınlı-uzaklı yeni gözlüğüme çabucak alışacak mıyım? Yakını göremediğimden eminim de uzağı da puslu görüyormuşum meğer ben. Taktığım anda önce uzağa, şuraya bakın diyor görevli. Gösterdiği yer cam gibi, capcanlı. Rafta siyah renkle yazılmış bir yazı var, yazı sanki derinlikli, hem de sanki tam da şurada yanıbaşımda. Gözlüğümü çıkarıp aynı yere bir kez daha bakıyorum. Soluk siyah renkteki yazıyı az önce okuyup aklımda kaldığı için ancak netleyebiliyorum. Gözlüğümle yakaladığım derinlikli hal de kaybolmuş vaziyette. Gözlüğümü yeniden takıyorum. Gözbebeklerimi ya da başımı kaydıracak olduğumda ölü noktalar keşfediyorum. Bu gözlüğün amacı bu. Bakmak istediğin yere odaklanacak, orayı görmeye çalışacaksın. Yakınla ilgili denemeleri de yaptıktan sonra, ben bu gözlüğü kullanırım diyorum. Ama yakının çok yakın olması gerek. Eğer o mesafeyi yakalayamazsam, salt pc ve kitap için ikinci bir yakın gözlüğü de yaptırabilirim. Ancak günlük yaşamın içinde, özellikle okulda ve ev dışında olduğum mekanlarda bu yeni gözlüğüm büyük kurtarıcım olacak, daha o an anlıyorum.

Sonra Nevoşcuğum arıyor, çarşıda bir yerlerde buluyoruz birbirimizi. Anlatacak, paylaşacak çok şeyimiz var. İkimizin de mideler hassas olduğu için, gel diyor, şu fırının kekleri, börekleri çok güzel, yedikten sonra hiç rahatsızlık vermiyor, alıp Hürriyet Çay Evi’ne gidelim, orada yer içer laflarız. Ben dut suyu içiyorum, o tavşan kanı çayını… İki derken, başlıyoruz onlarca lafın belini kırmaya… 🙂

Çenelerimizin düştüğü 1,5 saatin ardından kendimizi kıyafet mağazalarına vuruyoruz. Bu yaşıma dek en fazla kıyafeti giyip denediğim gün dün olmalı. Hiç bu kadar elbise, bluz ve eteği aynı günde giydiğimi hatırlamıyorum, yarısını giydiğimi bile hatırlamıyorum. Düşünün neler neler giydim… Giydim de ne zor beğendim. Bir elbise ile bir eteği kendime ancak yakıştırıyor, bu çılgın alışverişten sadece ikisiyle ve bir de plaj çantası ve cüzdan ile dönüyorum. Nevoş da beğendiklerini giyiyor bu arada… İkimiz de kabinlerden çıkıp üstümüzdekileri birbirimize gösteriyor, kıkırdayacak bir dolu şey buluyoruz. Ay ama bazıları üstümüzde ne komik duruyor. 🙂 Bir ara Nevoşcuğum iri cüssesine bakmadan daha çok genç kızların ilgi alanına girecek büstiyerlerden giyiyor, kahkahayı patlatıyoruz. Aslında kıyafet deneme hevesimiz amaç olmaktan çıkıyor, ciddi ciddi eğleniyoruz. 🙂

O kadar çok gezmiş, o kadar çok giyinip çıkarmış, o kadar çok gülmüşüz ki buluştuğumuzda yediğimiz keklerin, böreklerin çoktan eriyip uçtuğunu hissediyoruz. Yeni bir restoran keşfettim diyor Nevoş, elimizde poşetler, bu yeni restorana doğru yol alıyoruz. Issızlığı yakaladığımız her fırsatta da yollarda, dilimizde sanat müziğinden mırıltılar… Nameler yükseldikçe biz de neşeleniyoruz. 🙂 Allahtan sokak müzisyenleri her yerde. Biz mırıltılarımızı saklamaya çalışsak da Çanakkale sokakları müziğe alışkın. Çanakkale’nin kalbi sanatla, müzikle atıyor.

Yemek sonrası kordona geliyoruz bu kez. Kocacık, “merak ettim daha gelmiyor musun” diye telefon açıyor… yok diyorum, güneşi batırmadan gelmeye niyetim yok. 🙂

Büyük yerlerde yaşayıp küçük yerlere geldi iseniz, büyük şehirlerin insana anlam katan, ruhunu tazeleyen o cıvıl cıvıl, enerjik, etkileşimli anlarını da kaçırdığınızı biliyorsunuzdur. O hal zamanla özleme dönüşüyor. Ki ben bunun farkına çok önceden varmıştım. Kızım henüz 8. sınıfta iken Diyarbakır’da onu her hafta sinemaya, sanatsal etkinliklere, özellikle devlet tiyatrolarına götürürdüm. Bazı oyunlara üç kez gittiğimiz olurdu. Her defasında “Melis’im buradan daha küçük bir yere gittiğimizde bunların hiç birini bulamayacağız, o yüzden doya doya gidelim şimdi” derdim, o da zaten çok severdi, en sıkıcı tek kişilik ağır konulu tiyatro oyunlarını bile o yaşında ilgi ile izlerdi. Benim dünkü, eve mümkün olduğunca geç dönme isteğimin altında da bu yatıyordu. Yerel yönetiminin de, halkının da sanatla, edebiyatla çok fazla ilgili olmadığı, kasabadan hallice Gelibolu’m güzel denizi ama tüm yavaşlığıyla beni bekliyordu. Atmakta olan o kalpse beni yolumdan alıkoyuyordu.

Bir banka oturup denizi seyrediyor sonra kadınların el emeklerinin sergilendiği standları geziyoruz. Sohbetimiz her konuyla daha da bir koyulaşırken, kordonu boydan boya iniyor, tekrar başa geliyoruz. Hava da iyice kararıyor. Bedensel engeli olan eşini uzun süre yalnız bıraktığı için (tüm ihtiyaçlarını karşılayıp öyle evde bırakmış olmasına rağmen) sohbetimizin arasına hep Nevoş’un eşinin ismi de karışıyor. Telefonla sık sık arayıp halini ahvalini soruyoruz. Nevoş’u alıkoyan ben, en yakın arkadaşı, biricik dostuyum ya, bir olumsuzluk varsa bile hiç hissettirmiyor, siz gezin, birlikte olmanın tadını çıkarın diyor. Biz de ona çok sevdiği damla çikolatalı kekten alıyoruz çokça. Nevoş götürdüğünde çocuk gibi sevinip damaklarını çatlatarak yiyecektir mutlaka.

Güzel arkadaşım ve güzel Çanakkale’den ayrılıp feribota biniyorum. Sarı sıcak ışıklar, içimin sıcaklığına katılıyor, ruhumu sarıp sarmalıyor. Ben aslında Gelibolu’ya değil, çok sevdiğim kocacığa gidiyorum. Tabii bir de kırlarıma… Bunu kocacık da biliyor, Gelibolu da biliyor!

Bu yazı an uçar içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s