Ağustos 2018 – Aydöküm

Gidene değil de gelene bakınca daha kolay olacak sanırım yazın gidişini kabullenmek… Aslında bu yıl, en sıcak en boğucu en yapış yapış halini hissettirmesiyle gidiyor oluşuna sevinmiyor da değilim… Bir ara buhar olup havaya karışmaktan bile korkmuşken.. 🙂 Hoş gelsin Eylül!… Hoşluklar getirsin… Damlalarıyla yeryüzünü serinletirken içimize ferahlık, huzur versin!…

Hem okulumu da özledim, öğretmen hallerimi… öğrencilerimi… Topuklu ayakkabılarıma geçiş yapıp şıkkıdı şıkkıdı adımladım mı okul yolunu, yeni hayatıma hemen de adapte olurum, biliyorum… Sonra gelsin canım sonbahar… ton ton, renk renk; sarılar, kahveler, kiremitler, turuncular… şöyle bir dokunup ürpertiverdikten sonra kaçıp giden oyunbaz rüzgarlar… dalından ümidini kesmiş yapraklar… öbeklerine basmamla ruhuma dolan melodik hışırtılar… Ve istediğim vakit kucağına koşabileceğim canım kırlar… denizler… tepeler… ovalar… yollar… uzaklar… yakınlar… kaçamaklar… mutluluklar….

Hoş gelsin Eylül… Hoşluklar getirsin… Ağustos da güle güle gitsin… Yandık, kavrulduk belki ama üzülmedik, kırılmadık… bahşettiği kadarda sakince, dingince, huzurla yaşadık. Bir festivalimiz olmasa bile üç günlük yaz şenliğimiz oldu… kocacık düğün derneklerde, ben-keyfim ve kahyası, o etkinlikten o etkinliğe o konserden o konsere, hem de en neşelisiyle an’ın tadını layıkıyla çıkardık.

Geceleri olabildiğince geç yattım…her zamanki gibi az uyusam da sabahları dokuzlarda bazen onda bile kalktım… Süresi 5-6 saat olan uykularımın varlık zamanlarına değil, bitiş saatlerine odaklandım, bu halden de pek keyif aldım. Ne ki, ben de tatildeydim ve ben de sabahları geç kalkıyor, tatilin tadını çıkarıyordum… 🙂 Sonra kocacıkla terasta pek mutlu pek mesut kahvaltılarımız oldu… acelesiz, telaşsız… an’ı doya doya yaşamalık… sohbetlerimize eşlik eden TRT FM şarkıları… peşine “ayy şu çiçek şöyle olmuş, ayy bu biber ya da domates böyle olmuş”… terasın iki tarafını dolduran nebatatla salt kalbi değil, şifahi de bir muhabbet… duvardaki su kabının müdavimi kumrularla ve kargalarla, bazen de gak gukla cevap bulduğunu sanıp neşemizi bulduğumuz tek taraflı, canımlı cicimli sohbet… Güz güzelliğini ve de özelliğini terasa yayıp, orada ne varsa hepsini içerilere kaçırdığı vakit, sanırım yaz adına en çok özleyeceğim bunlar olacak… Yoksa deniz memleketinde olmanın ayrıcalığını es geçmiş değilim… plajlarda olmak da güzeldi… çay bahçelerinde gözleri denize çevirip manzaraya dalmak… Ama dışarılar cayır cayır yanarken –özellikle akşamları ve akşam üzerileri- beni püfür püfür terasında koruyan ve kollayan, film izleme seanslarımda sanki açık hava sinemasındaymışım gibi içimi mutluluk ve yaşama sevinciyle dolduran evime, yazı en konuksever haliyle karşıladığı ve bana da yaşattığı için sonsuz müteşekkirim… Ne şikayetlendirdi halimden… ne de mevsimin kendisinden. Dünyamın küçüklüğüne değil, dünyamdaki küçük küçücük şeylere bakmama vesile oldu ki, hep ve daima olduğu gibi, bu yaz da keyif aldım yalnızlığımdan, kendihalindeliğimden…

Limonata Tadında Film Maratonu’mda da hayli yol aldım, depar attım. Toplamda 13 film izledim… 14 de daha önce izlemiştim, son gün olan 9 Eylül’e dek kaldı 3 film… onları da mutlaka izlerim.

Aslında… düşündüm de… listemden izlediğim film sayısı brüt olarak 13, net olarak 11… Şöyle ki; iki filmin yarısına dek ancak dayanabildim, tahammül sınırlarımı daha fazla zorlamamak adına çarpıya basıp, birlikteliğimi sonlandırıverdim. Dolayısıyla iki filmi sonuna dek izleyemedim.

Come Sunday - Film Still
İlki “Come Sunday” isimli filmdi. Netflix bu filmi (Aslında Cehennem Yok) ismiyle yayınlamış. Cehennemin olmadığını savunan bir piskopos var. Savunduğu şey de bu kadar radikal ve tabu odaklı olunca kendi kilisesi ve kimi Hristiyan çevreler tarafından aforoz ediliyor. Adam dini konularda ne kadar aydın-yenilikçi-hoşgörülü-anlayışlı vs. görünüyorsa, eşi ile olan ilişkisi o denli kopuk ve uzak… Beni de irrite eden bu oldu. Böyle olunca da ne ana karakteri, ne işlenen konuyu ne de din eksenli sahneleri gerçekçi ve somut bir yere koyamadım. Sanki uyduruk, öylesine yapılmış bir film gibi… ne sardı, ne sarmaladı… ne düşündürdü, ne de merak uyandırdı. Kopmak ve uzaklaşmak istedim bir anda… Tıpkı “Call me by your name” gibi…

 

call me by your name 2
Türkçeye (Beni Adınla Çağır) olarak çevrilmiş olan “Call me by Your Name” filminde ise ailesiyle yaz tatilini geçirmekte olan ergen bir çocuk var. Bu çocuk ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşarken, evlerine arkeoloji profesörü olan babasının eski bir öğrencisi, babasına akademik işlerinde yardım etmek üzere yatılı olarak geliyor. Adam oldukça yakışıklı… Evin ergen çocuğu da bu adama aşık oluyor. Aslında şunu açıkça söyleyebilirim; film bize bir ‘eşcinsel aşkı’ gibi kakalanmaya çalışılıyor. Oysa aşk çok masum bir birlikteliktir. Hele ki ilk aşk en çok da saf sevgi ve masumiyet vs. içerir. Bir elele tutma, bir öpücük bile çok değerli, çok kıymetlidir. Seks daha sonra, çok çok sonra gelecek şeydir. Oysa ergen çocuğumuz daha bu evreleri geçmeden ilk yakınlığında adamın apış arasına atıyor elini… Hani sekse alışkın olması muhtemel olan yaşı büyük taraf bunu yapsa belki tecrübelerine, yaşına vs. verirsin… Henüz ilk aşkını tatmakta olan ergen bir çocuk bunu yapınca bunun adı aşk değil, bu da aşk filmi değil, bu düpedüz seks, dedim ve bastım çarpıya… Çok güzel doğa manzaraları olmasına rağmen daha fazla tahammül edemedim ve bağımı kopardım.
Neyse ki, izlediğim diğer filmlerde aradığımı fazlasıyla buldum.

şeytanın gelin 2i
Mesela, “Tulen Morsian / Devil’s Bride” (Şeytanın Gelini) çok güzel bir filmdi. 16. yüzyıl Finlandiyası’nda geçiyor. Cadılığın kabul edildiği ve cadıların tez vakitte yakalanıp cezalandırılmak istendiği karanlık ortaçağ dönemi…. Küçük bir kasabada genç bir kız gördüğü rüyanın etkisi ile evli bir adama aşık oluyor. Bu kızın bir de annesi kadar yakınında olan bir kadın var o da köyün şifacısı ve büyücüsü… Hurafeler ve batıl kol geziyor. Derken kasabaya Tanrı’nın adaletini getirmek istediğini iddia eden, idealist bir savcı geliyor. Kız da bu savcının evinde hizmetçi… Kız aşık olduğu evli-çocuklu adamın aşkı ile yanıp tutuşurken, adamdaki hisler çabucak sönüyor. Sonrasında filmin adına hakkını verecek kötücül olaylar, durumlar gelişiyor. Bu filmi en çok da geçtiği dönem ve manzaraları için sevdim. Hikaye belki çok nitelikli ve çarpıcı değildi ve hatta ana karakterin filmin sonunda yapmış olduğu kötülükle ona duyduğumuz yakınlık ve acıma hissi tepetaklak oluyordu ama İskandinav tarihini dar bir kesitten, harika kostümler ve oyunculuklar ile günümüze taşıyor olması, Vikingler’i çok seven beni kalbimden vurdu.

 

20151121-_AUK4784.nef
“A United Kingdom” (Aşkın Krallığı) filmini de çok sevdim. Hatta bu ay izlediğim filmler içinde en çok bu filmi sevdim. Konusu gerçek hayattan alınmış. 1940 lı yıllarda Botswana kralı olan Seretse Khama’nın gerçek yaşam öyküsü. Siyahi bir Afrikalı olan Seretse İngiltere’de beyaz bir İngiliz kızla tanışıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Ancak her ikisinin ailesi ve yaşadıkları toplum bu birlikteliğe hazır değil… hatta İngiliz hükümeti bile… Irkçılığın her toplumda var olduğuna dikkat çeken bir film… Ama en çok da başta İngilizler olmak üzere, emperyal sömürgecilerin, başka ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmek uğruna neler neler yapabildiklerini ve yapabileceklerini gözümüzün önüne seren bir film. Hele hele yaşadığımız dönemde ülkemizde vuku bulan problemlere, alaylı gülümsemeleri ile “bunu da dış güçler yapmıştır” diyerek, ucuzlatmaya-basitleştirmeye çalışanların oturup da izlemesi gereken bir film. Dün Afrika topraklarını hallaç pamuğu gibi atan batılı sömürgeciler, bugün ellerini Ortadoğu’ya çevirmiş durumdalar… Bizdeki küçük beyinler de bu kocaman resmin “Suriyeli” desenine takılı kalıp ırkçılığın-faşistliğin dik alasını sergilemekteler. Konu açılmışken şunu da yazayım da içimde kalmasın; her daim, savaştan kaçan Suriyelilere, ülkesini savunmayan korkak-savaş kaçkını muamelesi yapanların, ülkesinde dolar yükseldiği anda ülkesini terketme hayalleriyle dolup taşmaları da ne büyük ironi!… Adamlar fosfor bombalarının-varil bombalarının kullanıldığı ölümcül ve kanlı bir savaştan, katliamdan kaçtılar… Ya onları kınayanlar…. Dolar azcık yükseldi diye sizin ülkenizden kaçma arzunuzu neyle ve nasıl açıklayacaksınız?!
Faşizm ve ırkçılık, içinde bulunduğumuz yeni dünyanın ölümcül virüsü… Kalpleri ve beyinleri sinsice ele geçiriyor ve tıpkı zombileştirir gibi, ele geçirdiği insanı tek şeye odaklayarak, onun ötesini berisini görmesini ve idrak etmesini engelliyor. Yapılacak en iyi şeylerden biri de dünyaya gözünü kapatmamak, bu tür filmleri bol bol izlemek, kitapları okumak, twitter-face book sahtekarlarının peşine takılıp aptal sloganlarla siyaset yapmaktansa siyaset tarihini akademik yayınlardan, gerçekçi filmlerden, belgesellerden vs. öğrenmek. Bu bizim, içinde yaşadığımız çağa ve gelecek nesillere vicdani ve ahlaki bir borcumuz.(Evet bu konuda hayli doluyum… Blog benim blogum, dökülmek istedim, dökülüyorum… )
Filmdeki caz müziklerine de değinmeden geçmeyeyim… Çok hoş caz tınıları var… Ayrıca siyahi kadınların topluca dans ettiği sahne de çok hoşuma gitti.

 

forever my girl 2
Severek izlediğim filmlerden biri de geçenlerde şurada soundtrack’lerini paylaştığım “Forever my Girl” filmi idi. Konusu öyle aman aman sarsıcı-çarpıcı bir konu değil… Tam evelenecekleri gün, gelinlikler içinde kilisede terkedilmiş olan bir genç kızın, yıllar sonra kendisini terk eden sevgilisi ile karşılaşmasını konu alıyor. Genç adam kızı müzik uğruna terk etmiş, hayalindeki kariyere de ulaşmış ama hiç mutlu olamamış. Geri döndüğünde ise bir de kızları olduğunu öğreniyor… onca zaman arayıp sormadığı babasıyla da düzeltmesi gereken kopuk bir ilişkisi de var… Pişmanlık ve affetme olgularına dikkat çeken, ailece izlenecek, hoş vakit geçirmeli, romantik bir film… Hemen hemen her duygusal sahnede çok sevdiğim country müziklerin biriyle karşılaşmak da ayrı bir keyifti… Hasılı bu sıradan, ayrıcalıksız filmi ben çok sevdim.

 

outside in 2
“Outside in” (Dıştan İçe) filmi de güzel bir filmdi. Orta yaşı geçmiş bir öğretmen mesleğinin yanı sıra suçsuz olduğuna inandığı kişilerin suçsuzluklarının ispatlanmasına çaba sarfeden bir oluşumda da görev alıyor. Bu vesileyle yıllar önce öğrencisi olan, şimdilerde 40 yaşında bir adamın hapishaneden şartlı tahliye ile çıkmasında katkı sağlıyor. Adam dışarıdaki hayata uyum sağlamakta zorlanırken soluğu eski öğretmeninin yanında alıyor. Zamanla aralarında duygusal bir bağ oluşuyor. Bu arada kadın evli… ergen de bir kızı var, ergenlik duygusallıklarını köküne dek yaşayan… Kız da bu eksikliklerini bu adamla gidermeye kalkıyor. Film bu temalarıyla psikolojik çözümlemere, felsefik çıkarımlar yapmaya müsait bir film. Kadının hapishanelerdeki suçsuz mahkumları kurtarmaya yönelik çabası, bir vakit sonra kendi dünyasındaki mahkumiyetlerine başkaldırmaya dönüşüyor. Pragmatizm (yararcılık/faydacılık) kadının dış dünyasına yapmaya çabaladığı şey iken, bir vakit sonra kendi dünyasına doğru yöneliyor. Sanırım filme adını veren de bu durumlar… kadının dış dünyadaki etkileşimlerinin bir vakit sonra kendi iç dünyasında da vuku bulması… dışında yapmak istediği şeyleri kendi içinde de istemesi… Durağandı… aksiyonsuzdu… ama güzel filmdi.

 

lane 1974 2
Hakkında çok şey yazmak istediğim filmlerden biri de “Lane 1974”… Captain Fantastic ve The Glass Castle (Camdan Kale) filmlerini sevenler bu filmi de seveceklerdir. Konu aynı; çocuklarını okula göndermeyen.. şehirden uzakta, başı boş yaşam süren aileler. Ancak buradaki anne-baba karakterleri diğer iki filmden çok farklı. 70 li yılların, ailesine başkaldırıp özgürlüğü seçmiş hippi gençlerinin hiç de onanmayacak yaşam standartlarını ve psikolojik-ekonomik durumlarını ön plana çıkaran, bu konuya bir de buradan bakın diyen, gerçek hayattan alınmış yaşam öyküsü ile, aslında anne-baba olmanın nasıl da önemli bir görev olduğuna dikkat çeken bir film. Odak noktası ise 13 yaşındaki Lane… Ailenin en büyük çocuğu olduğu için kardeşlerine bakma görevi ona düşmüş, çünkü anne de baba da sorumluluk alacak tipler değiller. Nitekim zaman içinde kardeşlerin tek tek eksilmesi ile anne-babanın, anne-baba olmaya ne kadar elverişli oldukları(!) da gün gibi ortaya çıkıyor. Filmdeki olaylar ve detaylarla ilgili bilgiler verirsem filmin tamamını anlatmış olma ihtimalim yüksek olacağı için değerlendirmemi izlenim boyutunda bırakmak istiyorum. Sorumluluk sahibi bireyler olmaktan kaçıp uyuşturucuya ve sonsuz cinsel özgürlüğe sığınmış, tembel-amaçsız ve yararsız kişilerin bir vakit “çiçek çocuklar” güzellemesi ile tüm dünyaya pazarlandığı dönemi, Lane’in gerçek yaşam öyküsü ile izlemek sinemasever olarak ruhumuza iyi geleceği gibi, tarih bilgisi adına dağarcığımıza da katkı sunacaktır. Anne babaların zorla götürmek istedikleri yollarda, çocuklarının hangi sapaklardan sapıp nerelerde farklı yollar ve çıkışlar arayabileceklerine bir de buradan bakmak isterseniz mutlaka izleyin derim… Son not olarak da; saçı peruk olmayan, gerçek hippi saçlı bir anne bulunsaymış film daha gerçekçi olacakmış, diyor.. anne karakterine uyuz olduğumun da bilinmesini istiyorum.

 

Irreplaceable 2
“Irreplaceable” (Senin Gibisi Yok) filmi de güzeldi aslında. Keşke detaylar daha derin işlenmiş olsaydı. Çünkü konusu izleyicisini ele alıp duygulanımların doruğunda gezdirmeye müsait bir konu idi. Çocukluklarından beri birlikte olan birbirine aşık iki gencin –hayli ilginç bir gelişme ile- evlilik kararı aldıktan sonra, kız olanın ölümcül bir hastalığa yakalanmış olduğunu öğrenmeleri ile şekilleniyor film… Oldukça duygusal sahneler var… Ama bu sahneler ince ince işlenmemiş. Hastalığın zamanla kızın fiziksel görüntüsünde yaptığı tahribat, ruhsal çöküntüler-toparlanmalar vs. içe dokunan bir sarsıcılıkla ele alınmamış. Kız, terapi için örgü kursuna gidiyor ama o kurstaki katılımcı sayısı günden güne eksilse de hiç artmıyor. Kızın sevgilisi için arayış içine girdiğinde takınmış olduğu tavırlar… haller… Anlatım açısından yüzeyde kalan bir filmdi. Yine de konu itibariyle hislerime fazlasıyla etki etti. Harika bir filmdi dedirtmedi ama “kötü de değildi” dedirtti.

 

sibirya 2
Into the wild (Yabana Doğru) filmine çok benzer bir film izledim. Adı; “Sibirya Ormanlarında” ( Dans les Forets de Siberie). Bu filmde de Christopher McCandles gibi, yaşadığı hayattan kaçıp yalnızlığa ve yabana sığınmak isteyen genç bir adam var. Yabandaki serüvenlerine, zorlu yaşama ve o zorlu yaşamda denk geldiği kanun kaçağı bir adamla yaşadığı duygusal yakınlığa tanık oluyoruz. Adamla tanışıklığı hariç diğer her şey Into the wild ile hemen hemen aynı… Into the wild Alaska’nın karlı-buzlu yabani doğasında geçerken, bu film de Sibirya’da Baykal gölüne kıyısı olan son derece yaban bir bölgede geçiyor. Soğuğa ve açlığa direnme çabaları ikisinde de aynı… İki karakterin de amacı doğayla başbaşa kalıp içsel yolculuğa çıkmak… Her iki film de gerçek hayattan alınmış… Ancak Into the wild daki çarpıcılığı bu filmde çok az buldum. Sanki izleyicisini derinlere daldırmadan yüzeyde gezdirmek ister gibi… Yine de karlı, buzlu filmleri seviyorsanız izleyin derim… Buz tutmuş gölde paten sahnesi çok ama çok hoşuma gitti.

 

lady_macbeth 2
Ah “Lady Macbeth” !… Ben bu filmleri izledikçe İngiliz halkının psikolojik geçmişi adına çok kötü düşüncelere sahip olacağım bu gidişle… Eski İngiltere’yi konu alan filmlerde insanlar ne kadar gaddar, ne kadar kötücül… Burada da kötü bir koca ve kötü bir kayınpeder var… Kötü kocada sevgiyi ve mutluluğu bulamayan genç kadın da o şeyleri çiftlik çalışanı, hırpani bir adamda arıyor. Birlikteliklerinin bir masumiyeti, bir saygınlığı da yok… Aşk değil seks aslolan… Sonra bu ilişki bir tutkuya dönüşüyor, ve bu tutku aklın da mantığın da önüne geçiyor. Çaresizliğin, insanların içlerindeki canavarı nasıl harekete geçirebileceğini gösteren, mesaj odaklı bir film… Öyle aman aman düşündürücü sahneler, konuşmalar, vurgulamalar vs. yok ama yalın ve yolunda sakince akan bir anlatımı var. Karakterler rollerine tam oturmuş… O sebeple bu yalınlıkta ne bir çıkıntı, ne bir potluk var. Yalnız açık sahnelerin sayısı ve süresi daha kısa tutulabilirmiş. Sanırım yeni sinema dünyası en çok da bundan besleniyor. Yapımcılar da buna ayak uydurmaktan vazgeçmiyor. Ne diyeyim… yakın zamanda google’a “içinde açık-seçik sahneler olmayan filmler” yazıp belki de öyle izleyeceğiz istediğimiz nitelikteki filmleri…

 

tam-cam
İçinde masum aşk olan “Tam Cam Efsanesi”ni –özellikle ilk yarısını- çok severek izledim ama. Çünkü çok sevdiğim Külkedisi’nin Vietnam uyarlaması… Ancak bildiğimiz Külkedisi’nin birebir aynısı değil. Kızın ayakkabısının teki merdivende kalmıyor örneğin… köprüden geçerken suya düşüyor… ayakkabının sahibinin aranma süreci de aynı değil… Üvey kardeş sayısı burada iki değil, bir tane… o da annesiyle birlikte başka birilerini aratmıyor… Külkedisi’nde filmin sonuna dek olan her şey bu filmin ilk yarısında olup biriyor. Filmin kalanı bol bol aksiyon, savaş, kötülük vs. ile doldurulmuş. Bu sahneler fazlaca detaylandırılmış ve film gereksiz yere uzatılmış. Yine de masalsı filmleri seviyorsanız, izleyebildiğiniz kadar izleyin derim. 🙂

 

rebel on the rye 2
Ve Çavdar Tarlasındaki Çocuklar romanının yazarı J.D. Salinger’ın hayatını konu alan “Rebel in the Rye” (Çavdar Tarlasındaki Asi) filmi… Yazarın hayatındaki gerçeklerle ne kadar doğru orantılı bilmiyorum ama biyografi sever ruhuma bu film pek iyi geldi. Özellikle geçtiği dönemle ilgili detaylar, yazarın yazarlık serüveni, bu yolda karşısına çıkan engeller ve bu engelleri özellikle karşısına çıkaran hocası… Kitabın yayınlanacağı zaman engellerin nedenine dair yüzümüze çarpan soğuk su etkisi… Replikler… karakterler… oyunculuklar… dekor… hepsi son derece başarılı… Bir edebiyatsever olarak ilgiyle ve merakla izledim. Bitince de “iyi ki izledim” dedim.

 

korparna 2
Bu kadar film izledim, hiç Çiftlik temalı film izlemedim mi? Tabii ki izledim… O da “Korparna / Ravens” (Kuzgunlar) adlı film idi. Çiftliğin sahibi karı-koca artık yaşlanmışlar ve çiftliği oğullarına bırakmak istiyorlar. Ama çocuk onlarla aynı fikirde değil. Onun ilgisi daha çok kitaplar ve kuşlar üzerine… Ya babasının izinden gidecek ya da kalbinin istediği yolda… Filmde çok hoş çiftlik sahneleri var ama renksiz-donuk bir atmosfer de var… Üstelik yeni yapım filmlerin modası olan seks sahneleri böylesi bir filme dahi yerleştirilmek istenmiş. Yaşlı karı-kocanın yatak odasına istemeden konuk ediliyor ve bir röntgenci konumuna indirgeniyoruz ki, bu hali hiç sevmedim. Bilmiyorum belki herkes normal filmlerde bu sahneleri görmeyi yadırgamıyor, yersiz bulmuyordur da bu benim sıkıntımdır. Yine de benimle benzer kriterleri arayanlar varsa bu halleri not düşmeden geçmek istemiyorum.

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s