Mart 2018 – Aydöküm

Bazı insanlar pazarlama ustasıdır… Mesela, iki çift iyi laf yapar, iki iyilik eksenli gönderi paylaşır, kendini iyilik timsali addeder… Henüz ortada fol yok yumurta yok iken , kendini öyle bir bestseller havasına kaptırmıştır ki zannedersin onlarca kitabın ünlü yazardır! Hitabet yetenekleri de iyidir bu kişilerin… Dikte etmeyi ve yönlendirmeyi severler. Bunu şuna bağlıyorum; bir insan ne kadar çok hatip dinliyor, bu hatiplerin düşüncelerini yaşamına monte ediyorsa, zaman içinde gün geliyor kendisi de başkalarına akıl veren, yön veren konumuna geçiyor.

Ben hayatım boyunca kendimi salt dinleyen ve dinlediğini uygulayan konumuna indirgemedim. Hele hele hatip diliyle akıl vermeye odaklı yazarlara, konuşmacılara, fetvacılara vesaire meyletmedim. O sebeple herkesin ak dediği bana çok kolay kapkara görünebilmektedir, ya da kara dediği apak… Hal böyle olunca, birilerine ayar vermek ya da akıl vermek konusunda son derece kendini geri çeken biriyimdir. Ortada olan bir şey varsa ihtiyacı olan alır… ya da… ihtiyacı olan, arar! Ama arayıp bulmaktan aciz insanlar olduğu sürece akıl dağıtmayı sevenlerin muhattapları da her daim mevcut ve çok olacaktır. Bu etkilenim de pazarlama severlerin ustalığını artıracaktır.

Bu girizgahla varacağım şu ki; kendini pazarlamayı sevmeyen insanların ne ile, nerede, nasıl meşgul olduklarını bilemezsiniz… Belki de birileri görüntüde iyilik havarisi pozları verirken, o somut bir iyiliğin içinde canla başla çalışmakta, mücadele vermektedir.

Bu kez bir çıtlatma yapıp belki de ince bir sızıntıyı dışarıya akıtıvermek gerek, diye düşünüyorum… Girişim bu sebepten… Merak eden eşe-dosta da cevap olur hem…. Yokken… çok şükür iyiydim… Sağolsun bir çok veli öğretmenliğimi beğenmiş, takdir etmiş olmalı ki, küçük yaş grubu için haddinden fazla ders teklifi aldım… Yetebileceğim kadarıyla pek çok zamanımı doldurup çoğunu geri çevirmek zorunda kaldım… Ama en önemlisi de bambaşka, hayırlı ve iyi bir oluşumun içinde buldum kendimi… İnstagrama, bloguma ve hatta çok sevdiğim örgüme yetişemesem de içimi huzurla dolduran çok çok güzel işlerle meşgulüm… Ve daha neler yapabilirimin peşindeyim.

Bu kısa pazarlama açıklamasından sonra artık gecikmeli Mart aydökümümü paylaşmaya geçebilirim. 🙂
Bu yoğunluk okuma-izleme eylemlerime de sekte vurdu tabii. Mart boyunca hepi topu 5 tanecik film izleyebildim. Kısacık da olsa bir dizinin peşine takılıp battaniye altı, yemeli-içmeli bir dizi keyfi yapamadım. Ama hem çiftlik temalı filmler arşivime yeni bir film kattım, hem de izlenecekler listemden seçtiğim bu 5 filmden büyük keyif aldım. Normalde başladığım bir film ilk 10-15 dakikada beni sarmazsa başka başka filmlere bakar, hatta sıfırdan araştırır, en severek izleyeceğim filmi arar dururum. Bu kez zaman kıtlığından ne çıkarsa bahtıma deyip başladıklarımı bitirme yoluna gittim… Neyse ki pişman olmadım.

Malum, ben en çok dram filmlerini seviyorum. Bu beş film de dram ağırlıklı, insanın içine işleyen filmler.

fareler ve insanlar 2.jpg

İlki; çiftlik temalı bir film olan Fareler ve İnsanlar (Of Mice and Men)… Çooook uzun yıllar önce kitabını okumuştum. İçeriğini tam olarak hatırlayamasam da bende yarattığı etkiyi hala hissediyor oluşumla hemencecik izlemeye koyuldum. Daha ilk sahnelerden itibaren peşine takıp sürükleyip götürüyordu. Bir süre sonra da karakterlerle empati kurmaya başladım. Film, acıklı olup belki ağlatmıyordu ama insan yanımı sorgulamama sebep oluyor, düşündürüyor, kendimden çıkıp başka dünyalara gitmemi sağlıyordu. Bu hali sevdim. Son sahneye dek içimde hep bir umudu korudum… Ama bazen vazgeçişler bir zorunluluk, bir gereklilikti ve benim korumacı-sevecen ana karakterim o acımasız eylemi zorunlu bir çare olarak yapma mecburiyetindeydi. Bu haliyle Yeşil Yol (Green Mile) filmindeki iri cüsseli, iyi kalpli, saf adamın karşı karşıya kaldığı finali hatırlattı. Belki de iri yapılı, çocuk akıllı, altın kalpli insanların kaçınılmaz sonu bu idi!

 

la tete 2

İkinci izlediğim film ise, geçen aylardan filmlerinin peşine düştüğüm Gerard Depardieu’nun La Tete En Ritche isimli filmi oldu. Gerard, burada anne sevgisinden yoksun büyümüş, okuyamamış, hantal, entelektüellikten yoksun bir adamı canlandırıyor. Sık sık gittiği bir parkta bir gün entelektüel birikimi üst seviyede, dostane, hoşsohbet yaşlı bir hanımla tanışıp arkadaş oluyor. Filmde bu ikilinin arkadaşlığı-sevgisi üzerine şekilleniyor. Fransız filmlerini sevdiğim için hemencecik içine aldı beni… Naif, tadında bir sevginin ele alındığı sahnelerle de sarıp sarmalayınca zaman zaman hüzünlensem de zaman zaman gülümseyip büyük bir keyifle izledim.

 

three-billboards 2

Ve yine sırf ana karakterine olan ilgim üzerine izlemeye karar verdiğim filmlerden biri de geçtiğimiz günlerde Oscar’a aday olan Missouri, Ebbing Çıkışındaki Üç Billboard  (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri) oldu. Çok severek izlediğim Olive Kitteridge dizisinin ana karakteri Frances McDormand bu filmin de ana karakteriydi ve mutlaka izlenmeliydi. Hunharca bir cinayetle öldürülen kızının katilinin peşine düşen bir anneyi canlandırışı ve bildiğimiz suratsız-gözü pek hali ile ana karakter beklediğim gibiydi. Ama konunun ele alınış biçimi ve işlenişi için aynısını söyleyemeyeceğim. İzlediğim bu beş film içinde en son sıraya koyacağım film bu film oldu. Yine de kötüydü diyemem. İzledim… kazancım oldu.

 

yetimhane 2

Bu beş film içinde ilk sıraya koyacağım film ise Yetimhane (Der Kommer En Dag)… Konusu gerçek yaşamdan alınmış… Annelerinin ekonomik gücü olmadığı için yetimhaneye bıraktığı iki küçük erkek çocuğun orada yaşadığı trajik olayları anlatan hayli iç burkan bir film. Anneleri bir süre sonra ölüyor ve dayıları da yüz üstü bırakınca acımasız-merhametsiz dünyanın ortasında bir başlarına kalakalıyorlar… Neyse ki umut hep var… Bu arada bu film bana Kongen av Bastøy’ ı hatırlattı. Sevdiyseniz onu da izleyin derim.

 

miracles-heaven 2

Ve geldik son filme… Cennetin Mucizeleri (Miracles from Heaven)…. Her ne kadar adındaki “cennet” kelimesi dini çağrıştırıyor olsa da dini merkeze alan bir film izleyeceğimi sanmamıştım ama tamamen din kavramını, dolayısıyla Hristiyanlık dinini temel alan, pohpohlayan, kutsallaştırıp mucizeleştiren, dikte ve empoze eden bir film… Bu haline takılmadan izleyecek olursanız çok da hoş, sıcacık bir aile filmi… Konusu yine gerçek hayattan alınmış… Filmin sonunda gerçek kişilerle de tanışıyorsunuz. Özellikle küçük kızın yüzündeki tebessüm size umudun yitirilmemesi gerektiğini ve mucizelerin hala varolduğunu hatırlatıyor. Ama hep bir mucize beklentisi içinde olmak gibi bir etkiye sahip oluşu ile de filmin bu halini çok da kaale almamak gerek diye düşünüyorum. Hüsranı da o denli büyük olacaktır.

İzlemek istediğim bir dolu film ve dizi için zaman kolluyorken, bu aylık ancak bu kadar….

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s