Şubat 2018 – Aydöküm

Yok hükmüne dahil edebilmeyi çok istediğim şeyler var… Zaman zaman bir yaramın kabuğu kalkıyor…- kan revan-… canım çok acıyor. O kabuğu kaldıran eli kesip çoook uzaklara fırlatıp atasım var. Zaten modumu düşüren bir ay Şubat…o da bu aya denk geldi, tam oldu!

Dışım içime galip, “yokmuş gibi” bir edayla, az yaşadım, çok izledim. Ama hep gülümsedim. Şükür Mart göründü. Yeni kabuğum yaramda artık kapak (henüz yumuşacık olsa da…) En önemlisi de beni güçlü tutan iç sesim… Meğer bugünler için ne iyi yetiştirmişim! Kendine ancak kendin derman!

İşte bu sevimsiz, bücürük Şubat ile, aylık film izleme rekorumu yıllar yıllar sonra kırmış olabilirim. Ve hatta çoğu zaman mini bir dizinin birkaç bölümünü bir ayda bitiremiyorken, bu ay tam üç dizi izlemekle, dizi adına da ilk rekorumu gerçekleştirmiş olabilirim.

Dolayısıyla bu ayın dökümü hayli uzun…

İzlemiş olmak için değil, beni benden alıp bambaşka yerlere götürsünler diye ince eleyip sık dokudum filmlerimi. Bu yüzden hepsi benim için çok anlamlı, tek tek tavsiye edilesi…

js 6

İlk ikisini şurada, “iki nefis film” başlığıyla paylaşmıştım zaten… Jean de Florette

ms 2

ve Manon Des Sources son yıllarda içime işleyen; en güzel, en etkileyici iki devam filmi idi. İzleyen varsa dönütlerini almak isterdim. (Her iki filmle ilgili detay için lütfen bu paragrafın başındaki linke tıklayın.)

Gelelim diğer filmlere…

kuyucu b

Jean de Florette ve Manon des Sources’ın yetenekli oyuncusu Daniel Auteuil’in peşine düşüp daha başka hangi filmleri var, diye bakınınca La fille du puisatier (the well digger’s daughter / kuyucunun kızı) ile karşılaştım. Yine nefis doğa manzaraları vardı. Hele bir de dere kenarında yıkanıp iplere asılmış çamaşır sahnesi vardı ki, olaydan ziyade görüntüye odaklandım. Harikuladeydi. Yalnız konu önceki iki film kadar vurucu, bağlayıcı değildi ama böylesi bir filmden beklediklerimi hayli hayli karşıladı. Adından da anlaşılacağı üzere kuyucu bir baba ile kızı arasındaki ilişkiyi konu alan bir film… Önceki iki filmde şapşalak adam rolünde izlediğim Daniel Auteuil burada dindar, gururlu ve kuralcı bir baba rolünde. (Bizim Yaprak Dökümü’ndeki babanın daha ılıman ve Fransız versiyonu.) Kızı kasabanın zengin ve hovarda oğullarından biri ile gönül ilişkisi yaşayıp hamile kalınca, gururu ve sevgisi arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyor.

 

piknik at b

Yaklaşık bir yıla yakın bir süredir film sitelerini didik didik edip bulamadığım Picnic at Hanging Rock (Hanging Rock’ta piknik) filmi Türkçeleştirilmiş Filmler arşivine kazandırılmış nihayet… Bir solukta izledim… Kaldı ki Çehov öykülerinde olduğu gibi filmin, ucu açık bir sonla bittiğini ve finalin havada kaldığını ilgili dökümanlardan öğrenmiştim bile… Durum (kesit) öykülerini sevdiğimi bildiğim için bu filmi de seveceğimden emin olarak tereddütsüzce izledim, yanılmadım. Belli ki yönetmen finali tamamlamayı izleyicisine bırakmıştı. Sonradan hakkında araştırma yapınca uyarlandığı kitabın da aynı açık uçla bittiğini öğrendim. Demek ki yazar da, okurunu bu kitabı birlikte yazmaya davet etmek istemişti. Edebi anlamda bu bir anlatım tekniği idi ve yazar anlatımında bunu tercih etmişti… Saygı duydum… Finalsiz hali ile kendimi bir arayış içinde bulsam da bu halimi yadırgamadım.

İçinde bol bol psikolojik çözümleme yapılacak sahneler var. Dönemin (Viktoryan Dönemi) bakir kızları nasıl baskılayıp o baskının en küçük bir sosyalleşme anında nasıl patlamalar yapabileceğine dair düşündürücü ipuçları var. Ve tabii felsefik bir dolu çıkarım da… Filmin daha başında duyduğum şu söz üzerine az düşünmedim değil. “Gördüğünüz her şey bir rüyadır. Rüya içinde bir rüya!”

 

orman-jungle b

Bu dört filmin nefis manzaraları ile görsel bir şölen içinde gezinmişken bir de orman havası alayım dedim ve uzun zamandan beri “izlenecekler” listemde var olan Jungle (Orman) filmini izlemek istedim.  Film, üç arkadaş ve bir rehberin balta girmemiş bir ormanda yaşadıkları maceraları konu alıyor. Rehber ve arkadaşlardan biri ilk zorlukta geriye dönmeyi seçseler de arkada kalan iki arkadaş için (özellikle biri) bu vahşi ormanda canlı kalmak hayli ölümcül ve zor oluyor. Konusunun gerçek yaşamdan alınmış olduğunu biliyordum, dolayısıyla karakterlerle empati kurmam daha güçlü ve daha kolay oldu, böylece de zaman zaman filmin içinde ve o zorluklarla sanki kendim başbaşa idim. Gerildim, üzüldüm.. ama hep ümitle beklemeye devam ettim… Evet, insana ümitvar olmayı aşılayan, öte yandan ümitvar olmaya ihtiyacı olan kadar yakınındaki herkesin de en az onun kadar ümitvar olması gerektiğini öğreten – hatırlatan etkileyici bir film…

Christopher McCandless’ın hayatının anlatıldığı Özgürlük Yolu’ndaki gibi, karakterin acemiliğine, düşüncesizliğine dair kimi saptamalar yapılabilir. Ama ben bu yapıdaki insanların ruh hallerini az buçuk tahmin ettiğim için onları asla aklı bir karış havada maceraperestler olarak görmüyorum. Onlar hayalleriyle birlikte kaderlerine yürüyorlar ve hem de bu işi korkusuzca yapıyorlar.

 

mucize b

Doğa, kırlar, orman derken, bu kez şehirde geçen bir film izlemek istedim. Çoktandır aklımın bir kenarında duran Wonder (Mucize) elimi attığım ilk film oldu. Belki de mesleğimden dolayı içinde çocuk ve okul ilişkisi barındıran filmler hep hoşuma gitmiştir. Sydney Poitier’ın Sevgili Öğretmenim’ini daha küçükken izleyip çok sevdiğimi düşündüm de bu sevgim belki de çok eskilere gidiyor. Bu tür filmler zaten öğrenci-öğrenci, öğrenci-öğretmen, öğrenci-okul, öğrenci-veli, öğretmen-veli gibi çatışmalar üzerine inşa eder kurgusunu…. Böyle olunca da merak ve ilgi katsayısını artırıp izleyicisini içine kolaylıkla çeker. Wonder da görüntüsü tuhaf olan ana karakter çocuğun arkadaşları ile ilişkisini eksene koyarak bu işi layıkıyla başarmış. Kapıldım ve filmle birlikte, gerçek hayattaki pek çok kavram ve durumu sorgulayarak izlemeye devam ettim. Kendi gibi olmayandan ne çok ürküyordu, korkak ve acımasız insanoğlu!

bookthief b

Ve derken “izlenecekler” listemden The Book Thief (Kitap Hırsızı) göz kırpmaya başladı. Geçen ay izlediğim Zoo Keeper’s Wife gibi, Yahudi mezalimine tek boyutlu bakmamız için üretilmiş filmlerden biriydi, dönemin zavallı Yahudilerinin kasıtlı ve bilinçli bir şekilde düşürüldükleri hali görebilmek, savaşları koordine edenlerin nasıl bu kadar acımasız olabildiklerini bir kez daha hatırlayabilmek adına izlenmeye değerdi. Zira bu filmler tarihsel yönlendirmelerin yanı sıra, insana ümit ve mücadele ruhu aşılayan filmler. Her ne olursa olsun, hayat yaşamaya değer!

Filmde ailesinden koparılıp Alman bir aileye evlatlık verilmiş, dokuz yaşlarında Yahudi bir kız var. Bir de ona yakınlık duyan kendi yaşlarında bir erkek arkadaşı var. Yine evini Yahudi bir gence gizlice sığınak yapan üvey ailesi var. Alman halkının küçük bir bölümcüğünün faşist tavırları var… nazi askerlerin/kamu görevlilerinin despot tutumları var… Bir tarafta merhamet, onun karşısında zulüm var… Susmalar… sineye çekmeler var… En güzeli de bol bol kar manzaraları var… lapa lapa yağan kar var… akordeon sesi var… Bu sevimlilikte filmleri izleyince de Yahudi katliamını Almanlar değil, Hitler yapmış gibi bir hava estirildiğini anlıyorsun ki, film masumiyetini baştan sona kaybediyor. Bu filmlerin etkilemek istediği insanlarda istenen etkiyi yaratacağı bir gerçek… ama ben masal gibi, roman gibi ele alıp tarihsel hiçbir saptama içine girmemeye çalışıyorum ve dolayısıyla bu filmleri izlerken film izleme hazzından öteye geçmiyorum.

 

maudie b

Bu ay izlediğim en güzel filmlerden biri de Kanadalı bir ressamın hayatından uyarlanmış Maudie isimli film oldu. Ressam denince aklımıza resimlerini galerilerde sergileyebilen, rüştünü ispatlamış, ürünlerinin semeresini çoktan almaya başlamış bir sanatçı gelebilir. Oysa Maudie yeteneğinin farkında olmadan, yokluk içinde, içinden geleni oraya buraya resmetmeye çalışan, hayli de acıklı bir yaşam öyküsü olan bir kadın… Keşfedildiğinde eserlerinin ufak da olsa getirisi oluyor ama öncesinde de sonrasında da zor ve meşakkatli bir yaşamdan geçiyor. Her şeye rağmen iyimser ve yılmaz bir ruhu var. Penceresinden bakarken “hayat çoktan tasarlanmıştır” diyerek çarpıcı bir bakış açısı sunuyor ki, izleyiciye filmle birlikte pek çok şeyi sorgulatıyor.

 

lucky b

Film izlerken kendimde de keşfettiğim bir şey var ki, ben film karakterlerinin ruhsal dünyalarını keşfetmeyi seviyorum. Bazen konuyu basit ve klişe bulsam dahi, eğer karakterler üzerine bir derinlik var ise o filmi izlemekten vazgeçmiyorum. Lucky de öyle bir film idi. Yaşlı adam kendi yalnız hayatını sorgularken ben de onunla birlikte sorgulamalar içine girdim. “Yalnız olmakla, tek başına olmak arasında fark vardır” diyordu bir yerde… Sanırım benim kendimle yıllardır yaptığım yalnızlık değil, bir başınalıktı… Bu aydınlanma için bile bu filmi iyi ki izledim.

 

animalfarm b

Çiftlik filmlerinden ise bu ayki tercihim, George Orwell’in aynı adlı kitabından uyarlanan Animal Farm (Hayvan Çiftliği) oldu. Bu kitap üniversite yıllarımda roman okuma inceleme dersimizde ödev kitaplarımızdan biriydi. Tabii o zamanlar Google gibi leb-i umman bir arşiv olmadığı için kıvranıp duruyorduk. Çünkü kitabın bırakın İngilizcesini, Türkçesi dahi ülkemiz sınırlarında bulunamıyordu. Bir dolu arkadaş bir olup İstanbul’daki bir yayınevi ile irtibata geçmiş, İngiltere’den (beraberinde birkaç kitap ile birlikte) hayli tuzlu bir paraya İngilizcesini getirtebilmiş de kitabı okuyup inceleme fırsatı bulmuştuk. Daha sonra (işi bitince) bir arkadaşım okumak için isteyecek, o da ben de zaman içinde unutup kitap kitaplığımdan yok olacaktı. Neyse ben geleyim yine filme… Didik didik ettiğimiz kitaptan film hakkında her şeyi bildiğim için, yıllar sonra film sitelerinde hep karşıma çıkmasına rağmen bu filmi hiç izlememiştim. Bir merak, kitapla uyuşuyor mu acaba, diyerek başladım izlemeye… Her sahnede eski günleri yad edip aklımda kalanlarla filmi eşleştirmeye çalıştım. Bariz bir farklılık yakalayamadım… (Mrs. Dalloway ile (ki o da ödev kitaplarımızdan biriydi) uyarlaması The Hours arasında çok çok farklılık vardır oysa…)

Domuzların yönetimi ele alışı, sonrasında hayal ettikleri ile gerçeklerin uyuşamayıp kaosun ve baskının yok olmadığı sadece el değiştirdiği gerçeği, istenen şeyin bir ütopya olduğu vurgusu objektif bir bakış açısı ile verilmişti. Çiftlik evindeki adamların tek tek saf dışı bırakılmaları ve çiftlik hayvanlarının olaylardaki rolleri de kitap ile birebir aynı idi ki, kitabı baştan sona bir kez daha okumuş kadar oldum.

 

kara kar b

Her ay en az bir kısa film isteğimi ise Türk yapımı olan Kara Kar (Black Snow) ile karşıladım. Tıpkı geçen ay izlediğim Köprü isimli kısa filmdeki gibi bu filmin ana karakteri de küçük bir erkek çocuğu… Felç olan ayaklarının eksikliğini şefkati ve özverisi ile gidermeye çalışan baba figürü var. Yine Köprü’deki çocuk gibi acı bir son… Yine düşündürücü… hayli duygu yüklü sahneler…

 

cebimdeki b

Bu ay bir adet film de sinemada izleme şansım oldu. Cebimdeki Yabancı, bir İtalyan filmi olan Perfetti Sconoscuiti adlı filmden uyarlanmış. Öncesinde orijinalini izlemek istedim ama eklendiği sitelerden kaldırılmış, bulamadım. Türk versiyonu ise beni ne çarptı, ne de etkiledi. Daha ilk başta sözüm ona iyi arkadaş olup bir akşam yemeği masasında buluşan insanların birbirlerinin eksikliklerini ve başarısızlıklarını ulu orta yere sermeleri ile “bu ne biçim arkadaşlık/dostluk” gibi bir dumur yaşamakla birlikte, karakterlerin içinde elle tutulur bir tanecik doğru/düzgün insan olmayışını görmemle filmin iletisi adına sorgulama içine girdim. Bir olağanlaştırma, bir normalleştirme çabası filme hakim olmuş gibi… Ne normalleştirilir ya da olağanlaştırırlır? Tabii ki normlar dışında, kabul dışında olanlar… Ki bunların çoğu toplumsal, ailesel dejenerasyonun kışkırtıcılarıdır. Toplumu iyiye/doğruya teşvik etmemekte bariz ısrarcı olan filmleri sevmiyorum arkadaş! Finali de saçma sapan bir durumla sona erdi ki, cık dedim… Olmamış!… Oyuncuların oyunculuğuna da hiç girmiyorum bile… İzleyici olarak elbet söyleyeceklerim var ama yine de bu işi objektif, usta eleştirmenlere bırakmak isterim. Sonuç olarak; finansal bir sıkıntıda, dört duvar arasında ancak bu kadar bir film kotarılmış diyeceğim…

Gelelim bu ayın dizilerine…

Hepi topu üç bölümlük olan Jamaica Inn (Jamaika Hanı) isimli mini diziyi izledim önce… Annesi ölünce teyzesinin yanına gelen genç ve güzel Mary Yellan’ın karşılaştığı zorlukları ve gizemi konu alan sürükleyici bir dizi… Dram ve biyografi sevdiğim kadar polisiye ve suç filmlerini de seviyorum. X Files ve Homeland’dan sonra uzun zamandır beni içine çekip birlikte dedektiflik yaptıracak bir dizi izlememiştim. İki sezon, 12 bölümlük süresi ile ilk tercihim Unforgotten  oldu. İki sezonun konusu birbirinden farklıydı. Bitirdiğimde tadına doyamadığımı fark ettim ve hemen benzer bir dizi arayışına girdim. Broadchurch bu açlığı kapatmamda fazlasıyla başarılı oldu. Broadchurch toplamda üç sezon, 24 bölümden oluşuyor. Her boş anımı hevesle bu diziye bahşederek 6 gün gibi kısa bir sürede izledim… Türk polisiye/suç dizileri Kanıt ve Ufak Tefek Cinayetler gibi dizilerle kıyaslıyorum da, daha çooookkk fırın ekmek yememiz lazım… Ve tabii oyuncuları rol yapanlardan değil, bizzat yaşayanlardan seçmemiz lazım… Bunlardaki lezzet bizimkilerde de olsa keşke!

çiçeklerin dili b.jpg

Bu kadar dolu dolu izleme gerçekleştirince okuma eylemim tek kitapla sınırlı kaldı. Vanessa Diffenbaugh’un Çiçeklerin Dili e-kitabını okudum… Kitap adı sözlük gibi bir türü çağrıştırıyor olsa da yetimhanede büyümüş çiçekleri çok seven bir kızın hayatını konu alan bir roman. Tabii karakterlerin dilinden çiçeklerin anlamlarını da öğrenmiş oluyoruz kitapta… Ama asıl konu; dış dünyayı tanımaya çalışan ve  kişiliği itibariyle zorlukları daha da zor kılıp tüm bunların üstesinden gelmeye çabalayan  genç kızın, toplumla ve sevdiği adamla ilişkisi üzerine odaklanıyor. Sonuçta iyilik galip geliyor. Belki de tüm insanların baştan beri yapması gereken bu…

Yaşam mottolarımdan birini daha keskinledi bu kitap… İçimden tekrar edip duruyorum, bir tür telkin diyebiliriz: “Dünyada çok fazla kötü var… Seni kendilerine benzetmelerine izin verme… Diren ve İYİ kal!”

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Şubat 2018 – Aydöküm

  1. aayseselma dedi ki:

    Bu ay wonder ı ben de izledim gerçekten çok güzeldi. Diğer tavsiyelerinizi de değerlendireceğim , insan bazen ne izlesem de iki saatim boşa gitmese diye kıvranıyor 🙂 Elinize sağlık

  2. rusyena dedi ki:

    bazen en az bir film izleyecek kadar zamanımı nitelikli film aramakla geçiriyorum…. vakit dar olunca tavsiyelerle yola çıkmak iyi oluyor… 🙂 iyi seyirler… sevgiler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s