Ekim – Kasım – Aralık 2017 – Aydöküm

Gülşen ablamı kaybettiğimde beynim otomatikman bişeyleri erteleme, reddetme moduna girmişti… Kimselere telefon açmak istemiyordum mesela… e-mail yazmak… gelen tlf ya da pc mesajlarına dönüşler yapmak vesaire… Uzun yıllar kızım, eşim ve Ayşen ablam dışında kimseleri bir çırpıda arayamadım.. babamı, annemi (yaşıyorlarken) ve diğer kardeşlerimi bile… Aramam gerektiği içimi kemiriyor ama parmaklarım telefonun tuşuna basmamakta ısrar ediyordu… kendimi çok zorlayarak çok ender arayabiliyordum… bazı arkadaşlarım kırıldılar… bazıları ise bu halimi bilmedikleri halde hep kendileri  aramaya devam ettiler… “Hep ben arıyorum, bir kerecik de sen ara” moduna girmediler … Annem, babam hiç dile getirmediler… belki de çalışma hayatımın yoğunluğuna yordular…  Zaten onlar da evlat acısı ile doluydu, diğer evlatlarının kusurlarını hoş görüyorlardı belki de… Hiç kimselere söylemedim içinde olduğum bu ruh halini… Kendi kendime yenmeye çalıştım… Sonra annemi kaybettim, ara ara yine nüksetti… yine yakınlarımı, arkadaşlarımı aramaz sormaz olmuştum… Birkaç yıl önce Tekşen ablam yıllardır yaptığı kaçıncı arayışından sonra, hiç aramadığıma dair serzenişini dile getirdiğinde ağzımdan atıverdim; “abla ben iletişim araçları ile kontakt kurmakta sıkıntı yaşıyorum, birilerini aramak-sormak, birilerine cevap yazmak vesaire beni boğuyor” dedim…  Hiç ikilemedi, en sıcak en içten sesiyle bunun normal olduğunu, kendisinin aranmayışını önemsemediğini, her zaman arayacağını, öylesine söylediğini dile getirdi. Rahatladım… Çanakkale’de yaşayan “en dost” um Nevoş’uma da yine bana kırılmak üzere olduğunu anladığım bir an söylemek zorunda kaldım… Zaten pek bir psikologdur kendileri… hemen ılımlı, olumlu yorumlarla geri döndü… Yine rahatladım… Bir vakit sonra beynime hükmetmek üzere karar aldım; bu halimin üstüne üstüne gidecektim… Şükür, geldiğim nokta tam olmasa bile, o halimden %80-%90 daha iyi durumda… Boğuntularımdan kaçmıyorum… Bazen kısa bir süre karşı koymakta zorlansam da mutlaka üstesinden gelmeye çalışıyorum…

Babamı kaybedince de bloguma yazı hazırlamak üzere pc başına geçtiğimde aynı hislerle dolduğumu fark ettim….

Evet, babamı kaybettim…  Anneannem, Gülşen ablam,  annem ve eniştemden sonra babam da gitti… Sanki iki kolumu iki omuzumdan kaybetmiş gibiyim… İçimde yıllar önce açık kalmış olan bir boşluk daha da büyümüş gibi… Yo, aslında dıştan o kadar güçlü o kadar sakin görünüyorum ki, beni gözlemleyenler belki de hiç etkilenmediğimi zannediyorlardır. Gerçek hayatımda misafir gibi olanları taziye için geldiklerinde en güçlü halimle yine bir misafir ağırlar gibi ağırladım mesela… Belki de benim ağlayıp sızlanmalarımı bekliyorlardı ama ben bütün acımı içime gömüp o an onları çaylı pastalı, misafir ağırlıyormuş gibi karşıladım… Havadan sudan konuşup acımla ilgili diyalog ortamları oluşturmamaya dikkat ettim. Ta ki kendileri merak edip konuyu açıncaya dek… o zamanlarda da kısa cümlelerle geçiştirdim… Ne ki, normal zamanda hayatımda yalnızca misafir olmayı seçen insanlar, sözkonusu en acılı an’ım dahi olsa aynı misafirliklerine devam etmeyi bilmelilerdi. Çünkü vefanın, müteşekkirliğin gösterilmesi  gerektiği  zamanlarda ortadan kaybolanların acılı zamanlarımda da yeri yoktu.

Velhasıl, her kaybımda biraz daha büyüdüm ben… Acım da büyüdü… İşte o sebep bu boğuntularım… erteleyişlerim… kaçışlarım… Ama dediğim gibi üstüne üstüne gitmek, kontrolü elde tutmak gerek… Ve yine oturup hiç olmazsa bloga bir aydöküm postu daha girmek gerek…

Geçtiğimiz yaz boyunca (Gelibolu’da) ne zaman çarşıya, kayalara, iskeleye vesaire yolum düşse kendimi bir film setinin yakınlarında buluyordum. Doğrusu denk geldiğim bu kısacık sahnelerle de bu filmin popüler kültüre hizmet edecek eğlencelik bir film olabileceği kanaatine varmıştım… Yine de yıllar sonra açılmış olan biricik sinemamıza vizyondaki bir film gelmiş, hem gidip Gelibolu’yu bir de oralarda göreyim, hem de bize sinema hizmeti sunan girişimcilerin kazançlarına katkı sunayım diye kocacığı da aldım yanıma, gittik sinemaya… (Aslında kocacığın gitmesindeki etken ben değil filmdeki Gelibolu idi… bu vesile ile kocacık ve ben birlikte sinemaya gitmeyi başarmıştık bir şekilde 🙂  )Kocacığı sinemaya götürmek meseledir… Evlenmeden önceki arkadaşlık sürecimizde ve evliliğimizin ilk yıllarındaki birkaç gidişinin dışında sinemaya-tiyatroya gitmeyi sevmeyen bir kocam var… Evde pc ya da televizyon karşısında çok film izleriz ama birlikte sinemaya belki de 25 yıldır hiç gitmemişizdir. Melis’im üniversiteye gidinceye dek bu açığı biricik kızçemle kapatıyordum, o da kendine ayrı bir yaşam kurunca bulunduğum şehirlerde, kasabalarda sinema-tiyatro varsa hep tek başıma gittim. Gelibolu’da onuncu yılımız… henüz üç-dört yıldır sinemamız var..  önceleri avantür, gişe yapamayan ucuz filmler geliyordu… son bir yıldır (el değiştirdi sanırım) ara ara vizyondaki güzel filmler de gelmeye başladı…  iyi oldu…

babam 1 b

İşte bu vesile ile çekim setlerine denk geldiğim “Babam” isimli filmi sıcağı sıcağına izleme şansım oldu…

Ama yanılmışım… popülist, eğlencelik bir film zannederken… ne güzel filmmiş… tam bir dram… Ve asla dünyaca tanınmışlığına-tarihteki yerine layık olmayan; döküntü , estetikten yoksun, tarihi turistik güzellikleri yerel yönetimlerce hiçbir zaman ön plana çıkarılamamış, kasaba görünümlü Gelibolu’muz bu filmde nasıl güzel, nasıl sıcacık, şirin bir sahil kasabasına dönüşmüş… Hele dışından viraneyi andıran sardalya fabrikası (ki ön kapısında kocaman bir lağım faresi görmüşlüğüm de var), terkedilmiş hayalet yalı, paslı kapılar, kırık pencereler, yamalı , yer yer delik deşik asfaltlar, çöp birikintileri, atıkların kıyıya vurduğu  sahil, ot bürümüş bahçeler, lekeli kaldırımlar, sökük taşlar.. ne hale gelmiş… getirilmiş… renklerle nasıl oynanmış… olumsuzluklar nasıl flulanmış…bayıldım doğrusu… Gelibolu’da yaşamasam, halini bilmesem,  ayy ne hoş yermiş der, koşarak gelmek isterdim… Demek ki edebiyat kadar sinema da bir illüzyon, bir imgelem sanatı…

babam 2 b

Film, karısının ölümünden sonra zihin engelli oğluyla başbaşa kalan bir babayla-oğulun hayatını konu alıyor. Aynı zamanda baba, gelişen teknoloji karşısında kapanma tehlikesi yaşayan konserve fabrikasını kaybetmekle karşı karşıya… Bir de atanamayıp konserve fabrikasına işçi olarak giren güzel bir öğretmen kız var…  Aslında hikaye çok sıradan… ama oyuncular öyle gerçekçi ki, sahneler insanın içine işliyor… O günlerde babam yoğun bakımdaydı… Belli ki onun da etkisiyle çok fazla ağladım… bir ara kocacığın gözlerini siliyor oluşu da gözümden kaçmadı… Yan yana, el eleydik zaten… ağlarken vücudum beni ele verirken ellerimi daha da sıkıyor, bir nevi teselli ediyordu.  Çıkışta zerre kadar bir serzeniş de duymayınca kocacığın yıllar sonra sinemaya gitme fikrinden keyif aldığı sonucunu çıkardım. Zira Pomakların (toplumsal bir genetiklik olduğunu düşünüyorum) memnuniyetsizlik kat sayıları yüksektir ve bunu sık sık dile getirirler. Şükür sinemada olma konusunu değil, filmin etkileyiciliğini konuşuyorduk biz sinemadan çıktıktan sonra… Belli ki film istediği etkiyi bırakmayı başarmıştı, belli ki o da etkilenmiş, o da sevmişti…

O günlerde Fil TV de iki filme denk geldim…

beyaz tanrı

İlki;  Beyaz Tanrı (Fehér Isten – White God) … Yüzeysel anlamda baktığınızda bir çocuk filmi gibi… Ama örgüdeki katmanları kaldırmaya başladığınızda kapital düzen kurucularının insanları ve sistemi nasıl yönettiğine, nasıl hegemonya altında tuttuğuna dair ipuçları bulup filmi başka bir gözle izlemeye başlıyorsunuz. Irkçılığın gerçekliği de ayrı bir metafor… Konusu kısaca şöyle; küçük bir kız babasıyla birlikte yaşamaya başlıyor ve babası kızın köpeğini evde istemiyor, bir gün gizlice köpeği kızının hayatından çıkarıyor. Sevimli köpekçik ise bu andan sonra bambaşka durumlar yaşıyor,  kötü amaçlar için kötü insanların ellerine düşebiliyor. İşte bu anlar da sevimli bir köpekle ilgili bu filme neden “beyaz tanrı” ismi verildiğini anlamanıza yardımcı oluyor. Zira tanrı kavramı iyilik-güzellik eksenli bir yüceliği  sembolize ederken burada kötülük-çirkinlik eksenli bir yüceltilişe doğru evriliyor.

 

albert-nobbs b

İkinci izlediğim film ise; Hizmetkar Albert Nobbs…  Film 19 yy İrlanda’sında geçiyor. Kadınlar erkeklerden değersiz ve çalışma hayatında ikinci sınıf…Bir de zengin ve alt tabaka olmak üzere kesin sınıfsal ayrımlar ve burjuvazinin alt tabakaya her şekilde üstünlüğü ve hükmedişi var….  İşte öyle bir ortamda hayatını iyi bir şekilde idame ettirmek ve sorunsuz bir yaşam sürmek isteyen bir kadın, erkek gibi giyinip erkek gibi davranarak bir malikanede yıllarca hizmetkar olarak çalışıyor. Tam kendini gizlediği bu yaşamda her şey yolunda giderken yine kendi gibi erkek kılığına girmiş bir kadınla tanışıyor. Ve ama bu erkek görünümlü kadın, yine bir kadınla  evli… Oysa Albert Nobbs’un da çok hoşlandığı bir kız var ancak o evlilik kurumuna dahil olabileceğini aklının ucundan bile geçirememiş o ana dek…  Bir kadın bir kadınla nasıl evlenebilir?… Deyip konusunu anlatmayı burada bırakıp izlenimlerime geçeyim hemen… Zaman zaman durağan, aksiyonsuz bir film ama izleyiciyi sarıp sarmalayan sonuna dek izlettiren bir film… Oyuncuların performansları harika… dönemle ilgili dramatik sahnelerle karşılaşmak sarsıcı ve etkileyici… Konusu aykırı ve olağan dışı… İlginizi çekti ise izleyin derim…

 

ayla 2 b

Kasım ortalarına doğru sinemamıza görmeyi çok istediğim Ayla geldi… Babamı kaybedeli  15 gün olmuştu henüz… Kırık dökük, paramparçaydım… Kocacık aslına dönmüştü ve sinemaya gitmek istemiyordu. Bir akşam o maç izlemeyi planlamışken ben de sırt çantamı sırtıma takıp doğru sinemanın yolunu tuttum… Salonun 4te 3 ü dolmuştu, izleyicilerin içinde öğrencilerim, velilerim, tanış olduğum kimseler vardı. Hepimiz ilgiyle filmi izledik ve tam film bitip de salonun ışığı pat diye yanınca bir çoğumuz  kan çanağı gözler ve yanaklardan süzülen yaşlarla kabak gibi ortada kaldık… Bir sonraki seansın izleyicileri de daha biz çıkmadan içeriye girmeye çalışıyorlardı ki, her yüzümüze bakan “aaaa çok ağlayışlı filmmiş” deyip gözlerini üstümüzden almadan yerlerine geçmiyor, resmi geçit gibi bekleyip önlerinden geçmemize müsaade ediyorlardı ki, ağlak halimizin seyirlik hali de pek içler acısı idi… Zannedersem o akşam o salonun en çok ağlayanı, yüzünün şaftı en çok kaymış olanı bendim… çıkarken bile hıçkırıklarımı tutamıyordum. Yüzüme saplanan o bakışları hiç ama hiç unutamıyorum…

Babam gideli henüz 15 gün olmuştu ve ben baba konulu bir filme bir kez daha denk gelmiştim… Bir önceki Babam filmi bunun yanında hiçti neredeyse… Ayla’lı sahneler başladığı andan beri gözlerimden akan yaşlar, içimde kabaran acı hiç dinmedi… hiç mi dinmezdi !…

Ah ama Ayla…. Üzülünmeyecek bir film… acınmayacak/acıtmayacak bir karakter değil… Nasıl da tatlı bir Koreli kız seçmişler…. Daha görür görmez çok sevdim bu karakteri… Bombanın, topun, tüfeğin, tozun, dumanın, cesetin, yaralının ortasında kimsesiz bir yavrucak… Neyse ki, kalbi yumuşacık bir Türk astsubayına denk geliyor… Aralarında sıcacık, içten bir baba-kız ilişkisi… Onca askerin içinde kendine yaşam ve oyun alanı bulmaya çalışan küçücük bir kız çocuğu… bilmediği bir dilden öğrenmeye çalıştığı bambaşka kelimeler, anlamlar, çıkarımlar… Ve trajik an… Küçük kız ve manevi babası bu kadar birbirine alışmışken babanın artık memleketine dönüyor olacağı gerçeği…

ayla 1 b

Filmde, ilk karşılaşma anından ayrılış anlarına dair insanın içine işleyen dokunaklı detaylar, sahneler var… Film böyle bitmiyor tabii, yıllar yılar sonra, bitmeyen özlemle umutlu bir arayış işleniyor bu kez… Zaten konusu gerçek hayattan alınmış olduğu ve medya aracılığı ile kamuoyuna pek çok detay verildiği için bilinen bir dolu gerçekle karşı karşıyasınız….Filmde olacakları daha önce duyduklarınızdan iyi biliyor olmanıza rağmen , her şeyi ilk kez görüyor ve gidişata ilk kez tanık oluyor gibi baskın bir heyecan ve merak  peydah oluyor üzerinizde. Neyse ki bildikleriniz de geri planda kalıyor böylelikle…

ayla 3 b

Hasılı çok güzel bir dönem ve dram filmi, Ayla… Türk Sinemasında büyük bir boşluğu dolduran, daha da güzel filmler yapılabileceğine dair umut aşılayan, nitelikli bir film… Mutlaka, mutlaka izleyin… öncesinde paket paket mendillerinizi de hazırlayıp yanınızdan eksik etmeyin.

 

Sonraki günlerde tv kanallarında  çok güzel filmlere denk geldim…

göz 1

İlki Tv4 deki Göz (The Eye) isimli film idi… Çocukken geçirdiği hastalıkla görme yetisini kaybetmiş bir kız, yıllar sonra ölen birinden elde ettiği gözlerle görme yetisini yeniden elde ediyor. Ancak bu yeni gözler dış dünyayı görmesini sağlarken, doğaüstü olaylar ve gözlerin alındığı insanın yaşamına dair bazı görüntülerle kızın yaşamında bambaşka etkilere de sebep oluyor. Siluetler… gölgeler… hayaller… adı konulamayan karanlık, ürkütücü şeyler… Tam bir korku filmi olmasa da gerilimi, gizemi yüksek bir film… Korkmak için izlemek istiyorsanız yeterli değil derim… ama gerilim filmlerinden hoşlanıyorsanız, çok da seçici değilseniz  izleyin…Bittiğinde keşke izlemeseydim, demedim.

 

sonsuza dek b

İkinci olarak a2 Tv de Sonsuza Dek isimli filme denk geldim… Jenerik filan geçmiş, film çoktan başlamıştı. Bir filmi yarım izlemeyi pek sevmesem de karakterlerin kostümleri ve mekanın fantastikliği, masalsı bir filmle karşı karşıya olduğumu hissettirdi ve kumandayı yanıma bırakarak izlemeye devam ettim… Ve ve ve… bu film Külkedisi’nin başka bir versiyonu idi.. (ne çok “ve” dedim bu paragrafta 🙂  )  Beni tanıyanlar bilir, Pamuk Prenses, Külkedisi, OLiver Twist gibi birkaç film benim sağaltıcım, şifa kaynağımdır. İçimde kopmakta olan bir fırtına, ruhumu daraltan bir şeyler varsa ya da beynim çok yorulmuş masa başında da olsa relax olmaya ihtiyaç duyuyorsam açarım birini o masal aleminde kaybolurum…  Annemi kaybettiğimde (o zamanki işim gereği masayla bütünleşmiş durumda iken) ya çıkıp kendimi yürümeye vuruyordum ya da şifa filmlerimden birini açıp an’dan kopuyordum. Kalbimin bir kenarında durup ara ara sızlayan şey bir süre de olsa bu filmlerle uykuya dalıyor, ben bir parça daha iyileşiyordum…

Bu filme daldığımda bunların hiç biri aklıma gelmemişti bile, filmin Külkedisi ile olan ilişkisini henüz keşfetmiştim ki, içinde olduğum boyuttan bambaşka bir boyuta geçtim gitti…

Film hakkında detay vermeme gerek var mı? Külkedisi’ni duymayan-bilmeyen kalmış mıdır ki? Yine de şunu not düşeyim; iki  film motomot aynı değil… ana hatlar, yani kurgu iskeleti aynı… ama bazı detaylar farklı… Masalsı filmleri, hele hele Külkedisi, Pamuk Prenses’i seviyorsanız.. mutlaka izleyin..

 

pauline paulette

Üçüncü izlediğim film ise Fil Tv de yayınlanan Pauline ile Paulette idi… Zekası ile sıkıntısı olan orta yaş üstü bir hanımın o güne dek bakımını sağlamış olan kızkardeşi aniden vefat ediyor ve ilgiye ve kollanmaya muhtaç olan bu kadın bu kez bir diğer kardeşinin yanına gitmek zorunda kalıyor. Ancak bu kardeş diğer kardeşten karakter olarak çok farklı, dolayısıyla yeni yaşam bu kadına yeni zorluklar getirirken, bakmakta olan kardeşin de birşeyleri sorgulamasına sebep oluyor. Psikolojik çözümlemelerin bol bol yapılacağı, insanı düşündüren, sorgulatan ve anakarakterle empati kurup dünyaya-insanlara bir de bu pencereden baktıran, izlenesi bir film… ve hatta konu itibarıyle izleyeni üzecekmiş gibi bir önyargı oluştursa da; keyifli, mizahi sahnelerle zaman zaman güldüren, eğlendiren de bir film… Severek izlediğimi söylemeliyim…

 

rusalka b

Dördüncü ve son film ise (yine Fil Tv de denk geldiğim) balerin olmak isteyen bir kızın küçüklüğünü ve ilk gençlik yıllarını anlatan Deniz Kızı (Rusalka) isimli film idi. Bu filmde de bol bol psikolojik çözümlemeler gerektiren sahneler yerleştirilmiş,  bir çocuğun gelecek yaşamını etkileyen başrol etkenlerin bu etkide nasıl olumsuz rol oynayabileceği gözler önüne serilmiş. Anne figürü beni çok etkiledi. Bence o çocuğun büyüyüp de içine düştüğü hayatın ve karşılaşmak zorunda kaldığı sıkıntıların sebebi çocukluğundaki anne figürü idi… Bu arada; kız doğa üstü güçlere sahip… bu anlamda film gerçekçiliğini kaybetmiş gibi görünse de, karakterin ruh hali ve olaylar, filmin aslında nasıl da somut ve gerçek olduğunu hissettiriyor. Kız, bana Amelie karakterini çağrıştırdı, onu izlediğinizde damağınızda hoş bir tat kaldı ise, Rusalka’yı da izleyin derim…

Yukarıda yazdığım filmlere tv kanallarında rast geldikçe izledim… Canım nedense oturup internetten film izlemek istemedi… O yüzden bu üç aylık listemde çiftlik konulu bir film yok…

Dizilerden ise TLC de yeni sezon yeni bölümleri başlayan ve uzun zamandır merakla, özlemle beklediğim Vikingler’i izliyorum… Sezonlukdizi.net de, Charles Dickens’ın aynı adlı romanından uyarlanan  Kasvetli Ev (Bleak House) dizisinin 10 a yakın bölümünü izlemiştim. Babamın kaybıyla bırakıp kalan bölümlere dönemedim bir türlü… Belki ileride silbaştan yeniden izlerim…Zira epey koptum… Arada baktığım Payitaht’a da yine arada, fırsat buldukça bakmaya devam ediyorum.  TLC de perşembe akşamları yayınlanan Kayıp, geç uyuyacaksam izleyebildiğim Bir kadın Bir Erkek, Lifetime’ın tüm polisiye programları, TRT1 deki Pelin Çift’le Gündem Ötesi de yine ilgiyle ve merakla izlediğim seri programlar arasında…

 

Bu süre içinde odaklanmakta sıkıntı yaşadığım için bütünlüklü bir kitap okuma gerçekleştiremedim… Başladıklarım yarım kaldı bir şekilde…

 

Not: Bu postu yorumlara kapattım… Beni anlayacağınızı umuyorum…

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.