Temmuz 2017 – Aydöküm

Gezi postlarım yılan hikayesine döndü… Ben ümidi kestim artık……… kendimden….

Yoo aslında o kadar çabuk kesmemiştim, fotoğrafları editlemeye, kafamda basit taslaklar hazırlamaya başlamıştım ki, bir an pat diye bilgisayarım çöktü… İlk götürdüğüm kişi “geri dönüşü olmaz, tamamen gitmiş” dese de bir başkasına götürdüm, o D bölümüne ulaşıp sistemin kurulu olduğu C bölümüne hiçbir şekilde ulaşamadığını söyleyerek bilgisayarımı olduğu gibi elime verdi. Yılmadım bir üçüncü kişiye daha götürdüm… Şükür  C ye ulaştı, her şeyleri yedekledi ve format atarak bilgisayarıma yeniden can verdi. O da yapamasaydı, Gelibolu’da götürebileceğim bir dördüncü kişi var mıydı, hiç emin değildim. Anlayın beni nasıl bir darlıktan çıkardı. Çoookkk minnettarım kendisine…

Tabii Temmuzun ortalarına dek bilgisayarsızdık evde… Zira kocacığınki de iki yıl önce tamamen elden çıkmış, benimkini ortak kullanmaya başlamıştık.

Bu vesile ile çok kapsamlı, süper bir bilgisayar sipariş etti kocacık kendine, benimki her an yine giderse Allahtan evde artık  yedeğimiz var. Bu arada, kendisine hiç söylemedim ama çok da pis kıskandım, benimki pek uyduruk, pek basit, pek işlevsiz, pek kifayetsiz… ayy ne bileyim, pek kapasitesiz kaldı yanında… Misal oyun oynamak imkansız benimkinde, ekran kartı aşırı ısınıyor, pat diye kapanıyor… Yeni bilgisayar boşta kalınca hooop kaçıyorum hemen oyuna… 🙂

Geçtiğimiz hafta da olan yine telefonuma oldu…  bir kez daha kafasına göre takılıp derin derin uykulara dalmak istedi. Reşarj filan da fayda etmeyince, sim kartını eski akılsız telefonuma takıp kendi hayatıma baktım ben de…  Daha çok dışarılardaydım… dış dünyayla daha çok içiçe, zamanla daha bir barışık, yaşadığım kasabayla da daha bir başbaşa idim.

Tüm bu süreçte bilgisayarlı zamanlarımda izleme ve okuma eylemlerimi de gerçekleştirmeyi ihmal etmedim tabii… oran izlemede düşük olsa da okuma adına bir hayli dokümana, birkaç da kitaba hatrısayılır zaman ayırdım.

 

fly-away-home 2

İzlediğim ilk film Eve Uçuş (Fly Away Home) idi… Film üzücü bir sahne ile başlıyor. Bu sahne ile ana karakter, 13-14 yaşlarındaki Amy’nin annesini kaybedişine tanık oluyoruz. Sonrasında Amy babası ile birlikte kırsalda bir çiftlik yaşamına geçiş yapıyor. Baba ile önceleri  samimi bir kontakt kuramıyor ama sonrasında bu yeni hayatı birlikte keyifle paylaşıyor. İlerleyen sahneler görsellik bakımından bir harika… insanın içini ısıtan sıcacık sahneler var. .. tesadüfen bulunup çiftliğe getirilen kuş yumurtaları var… sonra bu yumurtalardan çıkan çok tatlı kaz yavruları var…  kaz yavrularının büyüyüp uçma safhasına geldikleri, Amy’nin de tüm bu süreçlerde onlara annelik yaptığı… kırlara, doğaya ait çok çok sevimli, sıcacık, yumuşacık, insanı sarıp sarmalayan anlar var… Sizler de izleyin ama çocuklarınıza da illa ki izletin.

 

LovesEverlastingCourage2

Çocukluğum Küçük Ev dizisinin yayın günlerini heyecanla beklemekle geçti… Karakterlere olan sevgimin yanı sıra; giyimlerine, ahşap evlerine, atlı arabalarına, patika yollarına, çiçekli kırlarına olan hayranlığımla kasabada çekilenlerden çok kırlarda çekilen western filmler kalbimin bir kenarında ayrı bir yer edindi. İşte tam da o atmosferi karşılayan güzel bir filme denk geldim… Aslında konu hüzünlü, ailenin başına hep üzücü şeyler geliyor (spoiler vermemek için detaya girmiyorum), ama vintage ocaklar, dikiş makineleri, gaz lambaları, fenerler…. döneme özgü   haller, eylemler, tarzlar…. hepsi hepsi ilgiyle izlenesi… Filmin adı Aşkın Sonsuz Gücü (Love’s Everlasting Courage). Western,  country ve dram filmleri sevenlere özellikle öneririm, beklentinizi karşılayacak nitelikte…

 

heidi 2

Bu arada yeni bir tv kanalı daha keşfettim; Sony Channel…  Keşfettiğim anda Heidi’nin son yapımı (2015) oynuyordu,  izlenecekler listemdeydi ama bir türlü sıra gelmemişti, görünce pek bir sevindim… Keşfettiğim o gün ve ertesi gün kanalı sık sık zapladığımda döndürüp dolaştırıp aynı filmi en az 5 kez yayınladıklarına tanık oldum, her fırsatta da yakaladığım yerden bir daha bir daha izleyerek bu filme olan açlığımı da tamamen giderdim ki belli yerlerdeki belli replikler tamamen aklımda… dublajda bir sıkıntı olursa kendi kendime halledebilirim yani… 🙂  Heidi’yi bilmeyen yoktur, varsa da bilmeyenin ilgi alanına zaten girmiyordur… konusuna değinmiyorum o sebep…

 

JONBENET © 2016 Lifetime Network. All Rights Reserved.

Lifetime’da da Jon Benet’i Kim Öldürdü? (Who Killed Jon Benet)’ye denk gelmiştim. Yıllar öncesinden hatırladığım gerçek bir olaydı, hatta katili de bulunamamıştı… Anında ilgi alanıma girdi ve merakla izledim… Sonu yine bildiğim gibi bitti, dünyalar güzeli bir çocuk kim vurduya  gitti ! Biyografik belgeselleri seviyorsanız izleyin derim…

 

Mildred-Pierce 2

Sezonlukdizi.net de çok hoş, kısa diziler var… İlgiyle izleyeyim ve çabuk bitsin kriterlerime uyan bir diziye denk geldim; Mildred Pierce…. Başrolde Titanik’in güzel oyuncusu Kate Winslet var. İlk sahne kremalarını renk renk hazırlamış, pastalarını süslemekte olan bir kadının mutfaktaki görüntüsü ile başlıyor… Mutfakta bir şeylerin hazırlandığı, pişirildiği filmlere hastayım zaten… hemen sardı sarmaladı beni… Bu görüntülerin ardından kadraja kadının kocası giriyor… soğuk bir sohbet…. derken hararetli bir karı-koca kavgası… merak duygusunu artıran bir sahne daha…. Sonra kendimi devamını izlerken buldum…  Film bir dönem filmi ve 1931 yılında geçiyor, kıyafetler, otomobiller, eşyalar her şey vintage…  bu halleriyle de tam sarıp sarmalayıcı… Ama ama aralara -keşke olmasaydı dediğim- müstehcen sahneler  sıkıştırmışlar… İlkinde o kadar uzatacaklarını düşünmediğim için gaflette bulunup biraz izlemiş olsam da, iki kişinin yakınlaştığı sahneleri atlatıp atlatıp izlemek zorunda kaldım… 5 ya da 6 sahneyi atlamışımdır… Oysa ailece dahi izlenecek, konusu evrensel, görselleri güzel bir dizi… Ergenlerinizle ve çocuklarınızla izlemeyin derim… Ayyy bir de “Allah herkese hayırlı evlat versin” dedirten, Mildred’ın bir kızı da var ki, onu da izlemek başlı başına bambaşka bir pencere…

 

insan nasıl insan oldu 2

Okuma serüvenime gelecek olursam…. Hazirandan yarım kalan, bendeki pdf si 1014 sayfalık bir kitabım vardı, “İnsan nasıl İnsan Oldu” …. onu bitirdim ilkin… Kitabın yazarları: M. İlin ve E. Segal… Bu adamlar insanlığın gelişimi konu edindikleri bu kitabı yazarken örneklerinin ve anlatımlarının merkezine Avrupa’yı almışlar… sanki uygarlıklar ilk Avrupa’da kurulmuş ve dünyaya oradan yayılmış gibi, taraflı bir dil… Ayrıca ateist oldukları için dini ögeleri küçümseme ve basitleştirme yoluna gitmiş, objektif bir anlatı oluşturamamışlar. Müslümanlıkla ve Müslüman coğrafya ile ilgili bilgilerinin de ne kadar kıt olduğu belli, yine de kalkıp dünyayı konu edinen bir kitap yazmakta beis görmemişler.  Lisedeyken fen bölümündeydim ama bizler yine de tarih, coğrafya, edebiyat vesaire görürdük… ve ben tarih öğretmenimi sevmediğim için tarih dersini de sevmezdim hiç…  Bu kitap Roma ve Yunan tarihi adına eksik bilgilerimi tamamlamakta olumlu bir etken oldu. İnsanlığın Avrupa’daki gelişimini daha iyi biliyorum artık… Ama o süreçlerde Asya’da, Afrika’da, Amerika’da ve Avustralya’da da başka başka insanlar bambaşka uygarlıklar kurmuş, bambaşka icatlara, keşiflere, yeniliklere doğru yol almışlardı, aynı kitapta Avrupa’ya paralel olarak onları da okumak isterdim…

 

ölüm tohumları 2

Okuduğum ikinci kitap ise F. William Engdahl’ın “Ölüm Tohumları” isimli kitabı oldu… Bu kitabın Türkçe pdf formatını çoktandır arıyor, bulamıyordum…  yine de download etmeye açık olmayan bir konumdayken onu bunu deneyip bir şekilde pc me indirmeyi başardım ve sonunda kavuştum…  Gıdahareketi.org da kitabın içeriği ile ilgili detaylı bilgi mevcut… Tarımcılıkta neden GDO lu ürünlere geçildiği, bu ürünlerle nelerin gerçekleştirilmesinin planlandığı, vesaire açık seçik, örneklerle anlatılmış… Mutlaka okuyun derim…

 

beni-asla-birakma 2

Uzun zamandır roman okumuyordum, geçenlerde canım roman okumak istedi… Elimde o kadar çok roman var ki, tercih etmekte çok zorlandım… Kazuo İshiguro’nun “Beni Asla Bırakma” kitabı ipi göğüsledi de, beni  kararsızlıktan kurtardı. Lakin ben aşklı meşkli, olağan yaşamların konu edildiği bir kitap beklerken, zaman zaman bilimsel anlatılar içinde buldum kendimi… Organ bağışçılarına bakıcılık yapan bir kadının çocukluğunu geçirdiği yatılı okul yıllarına flash backler yapan, bugünün ve geçmişin birlikte ele alındığı, biraz bilimkurgumsu ama çokça gerçekçi bir roman…  Bitince “e olur mu, olur” demedim değil…

 

huzursuzlugunkitabi 2

Okuduğum son kitap iseFernando Pessoa’nın “Huzursuzluğun Kitabı” isimli günce tarzındaki anlatı kitabı oldu. Yazar, anlatıcı (narrator) konumuna kendini değil, muhasebecilik yapan Bernardo Soares adındaki bir karakteri koymuş… Bu adam ve çevresini baz alıp hayatın ta kendisini sorgulayan-sorgulatan anlatılar mevcut. Altı çizilip üstünde uzun uzun düşünülesi, felsefik cümleler var.  Ufuk açıcı…. Okuyun derim…

 

Not: 5 gün gecikmeyle de olsa, bir aydökümümü daha tamamlayıp yayınlayabildim ya…. nasıllll mutluyummmm !…..

 

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s