Haziran 2017 – Aydöküm

Günlerdir, hatta haftalardır, tam gezi fotoğraflarımı editleyip yeni postlar hazırlamak için pc başına oturuyorum, bir iki fotoğrafla uğraştıktan sonra elim hooop e-kitaplarıma ya da müptelası olduğum Cranford dizisine gidiyor, kopuveriyorum hemen… İçimdeki ses de daha o anda “amaaan günler torbaya mı girdi, yaparsın birgün” diyerek, şiddetli bir cesaret yüklemesi yapmıyor mu!…

İşte böyle böyle geçiverdi günler… Haziran aydökümümü de esintiye bırakmayayım bari…

Gerçi öyle aman aman çok şey izleyip çok şey okumadım ama şu klasik işleyişte de bir aksaklık olmasın…

Haziranın ilk günlerinde Marmaris Aksaz için yola çıkmıştık…. Hem giderken hem dönerken bir dolu yere uğradık, başka başka yerlerde kaldık… dolayısıyla gezmek/görmek/yaşamak önceliğim olduğu için plajda dahi elime kitap alıp okumadım… söz konusu beyine bir şeyler gönderip onları yorumlamak, nitelemek, irdelemek, içinden çıkarım ya da alımlama yapıp dağarcığa bir şeyler katmak ise, bunu yazılı malzemelerle değil, görüntülü malzemelerle yapmayı tercih ettim. Baktım, seyrettim, gözlemledim, inceledim, hatta bazen takip edip peşlerine düştüm… Dördüğüm her şeyde “bir şey” ya da “çok şey” bulmanın tasasıyla duçar oldum… Bununla birlikte zihnimi de açık tutmaya odaklandım ki, keşif, idrak, algı, sezgi gibi kanallar da açık olsun ki, yaptığım bu bilinçli uygulama sonuçta bir işe yarasın…  Okumak kadar ruha iyi geldiğini, değer kattığını buraya da not düşmeliyim.

giver

Aksaz’daki kampta geçirdiğimiz günlerde/gecelerde ise aşırı slow bir yaşamımız olduğu için zaman zaman film izlemek ya da kitap okumak bir ihtiyaç oldu. İşte o gecelerin birinde Bein Movies hd kanalında “the giver” / “seçilmiş” isimli filmi izledim. Filmde insanların pek çok duygulardan arındırılıp yeniden yapılandırıldığı bir dünya konu ediliyor. Dünyadaki herkes hergün yapılan bir iğne ile öfke, nefret, aşk, sevgi, acıma gibi pek çok duygudan yoksun bırakılıp bu duyguların ne olduğuna dair bilgisiz ve bilinçsiz de bırakılıyorlar, ama genç bir çocuk hariç… çünkü o artık iğnesini yapılmıyor…. İlgiyle ve severek izlediğim bir filmdi. Bilimkurgu sevenlere ayrıca tavsiye ederim…

cold comfort

İnternetten ise “çiftlikte geçen filmler” seçkime dahil etmek üzere, pek güzel, pek keyifli bir film izledim… Güzel ve keyifliydi çünkü içinde kırlara ait sevdiğim pek çok şey vardı. Filmin adı; Cold Comfort Çiftliği (Cold Comfort Farm)…  Stella Gibbons’ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanmış. Cold Comfort, Türkçe’de “teselli, züğürt tesellisi” gibi bir anlama geliyor. Türkçeye bu isimle uyarlanmamış ama “teselli çiftliği” olarak uyarlansa da içerikle birebir örtüşeceğini düşünüyorum. Zira başrolde, -bir şekilde- yaşamını sürdürmek üzere geldiği yere, neşe ve ümit getiren Polyanna vari bir kız var. Film, 1930ların  İngiltere’sindeki köy hayatına güçlü bir ışık tutuyor. Misal; Avrupalılar akraba evliliğini oryantalist, şarkçı ve hatta İslamcı buldukları için aşağılarlar ya hep… meğer eski İngiltere’de bu olağan bir durummuş. Bir de filmde Oliver Twist’imi çağrıştıran bazı sahneler vardı ki…. hasılı ben bu filme bayıldım, çok bayıldım.

cranford

Ama bir başka şeye daha bayıldım…( Vikingler dizisinin gönlümdeki yeri ayrı da…) çok sevdiğim İngiliz dönem dizilerinden Downton Abbey üzerine bir dizi tanımıyordum ki, derken internette Cranford isimli başka bir dönem dizisine denk geldim. Daha ilk bölümde Downton Abbey’in pabucunu dama attı, günlerce onunla oturdum, onunla kalktım… Oyuncu kadrosu öyle güçlü, öyle yetkin… konusu öyle sürükleyici ve öyle samimi ki, sanki film değil de gerçek bir yaşama kamera tutulmuş gibi.. Hepi topu iki sezon, 7 bölümlük bir seri zaten… İlk zamanlar merakla üç bölümü sık aralıklarla izlesem de, sonraki bölümleri yudum yudum, tadını çıkara çıkara izlemeye gayret ettim… Ne yalan söyleyeyim bitirdiğimde de “neden bitti” diyerek, çocuklar gibi üzüldüm… 🙂 Dizi Cranford adındaki küçük bir kasabada geçiyor… İngiltere’nin 1940 lı yılları… Kasabaya genç bir doktor atanıyor, bir dolu da meraklı, esprili, dedikoducu, hayata bir şekilde tutunmuş ya da tutunmaya çalışan güçlü, kuralcı kadın var… Ama değişim ve dönüşüm söz konusu olduğunda tutumlarında zorunlu esneklik ve kırılmalar gerçekleştiriyorlar ki, hazin pek çok şey yönetmenin esprili yaklaşımı ile pek muzip ve pek gülünesi hale geliyor. Dolayısıyla içinde hem dram, hem trajedi var… ama komedi de var… Hepsinden de öte bu dizide içerilere bir yere dokunan, sarıp sarmalayan, izleyicisini müptelası yapan bir şeyler, çok şeyler var… 🙂 Dönem dizilerini seviyorsanız izleyin derim, başka da bir şey demem… 🙂

Aksaz’daki slow zamanlarımda ayrıca iki de e-kitap okudum.

 beyaz

İlki Jack London’ın “Beyaz Diş” adlı kitabı… Jon Krakauer “In to the wild” kitabında, Chris McCandless’ın okuyup etkilendiği kitaplar arasında bu kitabı da yazmış yazar ile ilgili ilginç de bir not düşmüştü. Jon Krakauer’in dediğine göre, Jack London kuzeyde yalnızca 1 gece kalmış ve sanki orada yıllarca yaşamış gibi yazmış tüm kitaplarını… üstelik öyle yabana özgü bir evde de değil, oldukça konforlu bir evde yaşayıp bir obez olarak da hayatını tamamlamış. Kitabı okuduğumda şaşkınlığım bir kat daha arttı. Yazar kurtların yaşamını konu aldığı ve kuzeyi anlattığı bu kitabında sanki çocukluğundan beri kurtlarla ve kuzeyin yerli-köylü tabakasıyla bir arada yaşamış da, her şeyi bu kadar ince detaylandırmış gibi hissettim. Kitap konu olarak sıkıcı ama anlatım ve dil açısından son derece ilgi uyandırıcı… Konforlu bir evde yaşayıp ölen bir adam, bir gececik kaldığı toprakların gizli dünyasını nasıl bu kadar detaylı ve nasıl bu kadar vurucu anlatabiliyor ki?! Yazarı yazar yapan da sanırım bu!

ağaç doğa

Okuduğum diğer kitap ise John Fowles’ın “Ağaç ve Doğanın Doğası” isimli kitabı oldu. Yazar anlatmak istediklerini felsefik ve bilimsel bir dille anlatmayı tercih etmiş, dolayısıyla sessiz, sakin ortamlarda düşünerek okunulması gereken bir kitap… Özünde; doğayı bir kazanç kapısı olarak gördüğümüz sürece, onunla iyi bir ilişki kuramayacağımıza dolayısıyla kendi türümüzle de sağlıklı ve iyi bir ilişki içine giremeyeceğimize dair vurgular taşıyor. İçinden alıntılar yapmaya çalıştım, umarım derleyip ileride “hayat bilgisi” kategorimde paylaşma imkanı bulabilirim… Yazarın çocukluk anılarını okudukça da yazara ayrı bir yakınlık duydum… “İyi ki okudum” dediğim kitaplardan biri oldu.

İnsanlık tarihine dair bir kitap daha okumaktayım ki, bin sayfanın üzerindeki bu kitabı, sonlarına yaklaşmış olsam da henüz bitiremediğim için hakkındaki notlarımı gelecek ayın ay dökümünde düşmeyi düşünüyorum. Bu kitap da “iyi ki okudum” diyeceğim kitaplardan…

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to Haziran 2017 – Aydöküm

  1. Harika 🙂 Nerelisiniz

    http://tembelprenses.blogspot.com.tr Son yazımda başarı hikayemi anlattım. Gelmek ister misin ❤

  2. Özlem Soydan dedi ki:

    Evet efendim günler torbaya girdi. Çok ihmal ettiniz wordpress dünyasını. Gerçi ihmal ederken de güzel kitaplar okumuşsunuz ama yazın bir şeyler de biz de okuyalım 🙂
    Sevgiler… 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s