Mayıs 2017 – Aydöküm

Serin, sakin, huzurla geçmiş… “güzel günlerdi”, diyerek anacağım… ve hatta çok özleyeceğim… içimi ısıtan, ruhuma neşe dolduran bir aydı Mayıs.  Bitimine saatler kala, içinde bulunduğum şu anda, gidişine hayli de burukum bir bakıma… Tıpkı hissettiğim şu; 20 yaşında evlenip hep gurbette yaşadım ya ben… evime çok uzaklardan annem-babam-yakınlarım vesaire gelip birlikte çok güzel günler geçirdikten sonra, bir gün ansızın gidiverdiklerinde boğazıma bir şey düğümlenir, terkedilmişlik-yalnız bırakılmışlık hissini birkaç gün içimden atamazdım… işte o hisler içindeyim… Mantıken olması gereken oydu… ziyaretime gelmişlerdi ve kalış süreleri bitince elbette kendi hayatlarına dönüp gideceklerdi. Ben de gidenlerin gidiş eylemlerinde değildim zaten… benim onlarsız kalışımdı beni hüzünlendiren… Hah işte, mayısın gitmişliğine değil de, benim mayıssız kalışıma bir burukluk şu an tam da içimde kabarıp köpüren…

Yaz mevsiminin haziranla birlikte sunacağı başka güzelliklerle yine anlarda  kaybolur, yine başka başka mutluluklar yakalar, boğazımdaki düğümü de, hissettiğim terkedilmişliği de unutur, giderim de… takvimlerin 31 mayısı gösterdiği, en sevdiğim ay’a ait olduğunu bildiğim bu son günde, şimdi ki halet-i ruhiyem doğrusu bu…

Bu ay benim için her ne kadar huzurun adı oldu ise de, izlediğim filmler de hep hüzün dolu oldu. Kimbilir, belki de hali hazırda taşımakta olduğum hissiyatta bu filmlerin de payı vardır. Zira izlediğim her filmde izleyici koltuğunda değil de olayların içinde, karakterlerle birebir içiçeydim çoğu sahnelerde…

Geçen ayın aydökümünde konusu çiftlikte geçen filmler üzerine bir arşivlemeye başladığımdan söz etmiştim. Bu kapsamda ikisi uzun metrajlı, biri kısa olmak üzere üç film izledim.

koçlar 3

İlki bir İzlanda filmi olan, İzlandacası Hrútar, İngilizcesi Rams, Türkçeye de İnatçılar ve Koçlar isimleriyle çevrilmiş, birbiriyle küs iki yaşlı çiftçi kardeşin son zamanlarını konu edinen, dram ağırlıklı film idi. Filmde bol bol köy ve çiftlik yaşamı var… her ne kadar alt yazıda keçi denilip dursa da bir tanecik keçi yok, bol bol koçlar, koyunlar var… çok sevdiğim Kuzey Avrupalıların robası desenli örgü kazakları var… ve finalde insanı hüzne garkeden ve ne gerek vardı, dedirten bir de pek hüzünlü bir sahne var. Farklıydı, akıcıydı, keyifle izledim.

StillMine 4

İkinci film ise 2012 Kanada yapımı Still Mine (Hâlâ Benim) oldu. Bu filmde de yine bir çiftlik hayatı var. Ve bu çiftlikte uzun yıllardan beri yaşamını sürdüren, birbirini de çok seven, iki yaşlı karı-koca var. Çiftliğin o güne dek idamesini sağlamış olan gelir sistemindeki işleyişler değişmiş, kadın da alzheimer ve osteoporoz gibi ciddi hastalıkların pençesine düşüp artık o evde sağlıklı bir biçimde yaşayamayacağının sinyallerini vermeye başlamıştır. Çocukları kadını bir bakımevine vermeyi düşünürken, kocası yeni bir ev inşa  etmeye başlar. Ancak bu hiç de kolay olmaz. Aksiyonsuz, durağan bir filmdi ama severek izledim. Finalde sözleri anlamlı, melodisi pek tatlı bir parça var… ona da ayrıca bayıldım…

the last farm

Çiftlik yaşamına dair izlediğim üçüncü film ise İzlanda yapımı, 17 dakikalık kısa bir film olan The Last Farm (Síðasti Bærinn)  oldu. Kısacık bir filmdi ama etkisi diğer iki uzun filmden çok daha fazla idi. Bu filmde de yaşlıların çiftlik yaşamını bırakıp huzurevine gitmesi gerektiğini düşünen evlatlar ve bunu reddeden ebeveynler konu edinilmiş. Kızları, haftasonu anne ve babasının evine gelip onlarla birlikte olmak istiyor ama baba, son kalan birkaç işinin daha olduğunu söyleyerek, kibarlıkla reddediyor. Kızları çiftliğe vardığında ise baba kalan son işini tamamlıyor ki, izleyiciyi vuran sahne de o. Daha fazla spoiler vermeyeyim, 17 dakikanızı ayırın, izleyin derim. Film bittiğinde keşke daha uzun, daha detaylı ele alınsaymış dediğimi de buraya not düşmeliyim.

45-yil-45-years3

Yaşlıları konu edinen bu üç filmden sonra, yine yaşlı bir karı-kocanın yaşamındaki önemli bir dönemeci ele alan, dram yüklü, romantik bir art house – sanat filmi olan 45 yıl (45 years) ı izledim. Yaşlı adama, eski sevgilisinin cesedinin buzullar içinde bulunduğuna dair bir mektup geliyor ve karı-koca bir hesaplaşma içine giriyorlar… film de bu yönde gelişiyor.  Türü gereği durağandı… ama ilgiyle izledim.

into the wild kitap2

Geçenlerde Jon Krakauer’in Into the Wild (Yabana Doğru) kitabının Türkçe pdf si karşıma çıktı. Türkçeye Özgürlük Yolu adıyla çevrilen bu filmi daha önce iki kez izleyip hayli de etkisinde kamışken, bu kez de kitabını okuyayım istedim. Merakla sayfalarını hüplettim ve hüplettikçe de kendimden geçtim. Kitabı bitirdikten sonra sıcağı sıcağına da filmini izleyince tamamen pert oldum … Bir yakınımı kaybetmiş kadar üzgün, mahzun, kırık dökük dolaştım günlerce… içimden söküp atmam hayli güç oldu.

into-the-wild 2

İzlemediyseniz film, başarılı bir eğitim-öğretim hayatından sonra üniversiteden  henüz mezun olan bir çocuğun, ailesini terk edip tüm parasını aç insanlara yardım eden bir hayır kurumuna bağışladıktan sonra kendini vahşi doğaya atış öyküsünü konu ediniyor ki… hayli hüzünlü, hayli dram ve acı yüklü bir film…. Zira filme konu olanlar, Cristopher Johnson McCandless’ın kısacık yaşamından hazin ve dramatik sahneler… Filmde olmayan pek çok şey kitapta mevcut… Daha ilk satırlardan itibaren, göz kapaklarımdaki bentleri aşarak istemsizce aşağılara süzülen gözyaşları ile okudum tüm kitabı… İşin acıklı tarafı salt Chris’in değil, onun gibi yaşadığı dünyadan doğaya, dağlara kaçan başka insanların hazin sonlarına da ışık tutuluyor olması idi. Hatta yazarın kendi dağcılık serüvenini baz alıp kendi kaçış öyküsünü dile getirdiği bir bölüm de vardı ki, tüm bu kahramanlarla bir duygudaşlık kurup detayları okudukça kahroldum da kahroldum… Salt yitip gidenlere de değil… Chris’i Alaska’ya gönderdikten sonra yaşamında radikal değişiklikler yapan Ron Franz da en sevdiğim, en üzüldüğüm karakterlerden biri oldu. Filmde Ron’la ilgili bilgiler kısa tutulmuş, oysa kitap Ron’un taşıdığı kalbin güzelliğini açık açık gözler önüne seriyor ve bir taraftan Criss için üzülürken bir taraftan da Ron için üzülüyor insan… Ama en çok tutkunun saplantı ve takıntı haline dönüştüğü anlarda, insanoğulları ve kızlarının, ne kadar aklı başında olsalar da kontrol mekanizmalarını kolayca kaybediyor olabileceklerine ve bunun geridönülamez ve telafi edilemez zararlara yol açacağına olan vurgunun burada da karşıma çıkmış olmasına üzüldüm. Ki ben hayatımı hep sevdiğim şeylerin tutsağı olmamak üzerine inşa etmeye çalışmış biriyim… Sevginin (ya da nefretin) tutkuya, tutkunun saplantı ve takıntıya dönüşüp insan beynini ve kalbini tutsak etmesinden çok ürkerim… O vakit, insan sağlıklı kararlar alamaz… o vakit, tedbir ve etraflıca düşünme dediğimiz hayati bakış açıları ortadan kalkar. O vakit, takıntısının ve saplantısının yörüngesindedir insan… yörüngenin dışını göremez, hayal dahi edemez. Chris’in sonunu getiren de maalesef bu idi…

Kitabı üç günde okudum… O üç gün, boğazımda bir yumru, içim kan ağlayarak yaşadım kendi hayatımı… Dördüncü günün sabahı, erkenden filmi tek başıma izlemiştim ki, tam biterken eşim yanıma geldiğinde artık koyvermiş hıçkırarak konuşuyordum kendisiyle… Yıllardır hiçbir kitapta, hiçbir filmde böyle ağlamamıştım… Ablam, annem ve eniştemin ölümlerinden sonra hiçbir ölüm beni bu denli acıya boğmamıştı. Keşke tüm bu okuduklarım-gördüklerim bir film ve bir kitaptan ibaret kalsaydı. Keşke bu öykü gerçekte var olmasaydı. Dilerim nurlar içinde uyuyordur, dilerim vardığı yer cennet olmuştur.

Ah, şimdi bile bu satırları yazarken içimde bir yerler hala acımakta… Hadi okuduğum son kitabı da not düşüp terasa çıkıp bir hava alayım ben…

dinginliğin gücü

Hayat Bilgisi Dersleri 3 te doğa ile ilgili bölümlerine yer verdiğim üzere, bu ay okuduğum kitaplardan biri de Eckhart Tolle’ün Dinginliğin Gücü isimli, kişisel gelişim türündeki kitabı oldu. Çok dikte edici üslupla olmadığı sürece bu tür kitapları okuyup kendi süzgecimden geçirip içselleştirmeyi seviyorum ben.   Zira elimize bir kezcik geçmiş olan hayat dediğimiz sonu meçhul süreç, öylesine ve rastgele yaşanmamalı.

The_door3

Bu arada aklıma gelmişken, hani geçen ay Eskişehir’e gittiğimde kızımda iki film izlediğimden söz etmiştim. O filmlerden biri google’da bir şeyler ararken karşıma çıktı. Paylaşmadan geçmek istemiyorum, zira sevmiştim, dramatikti… güzeldi… Filmin adı The Door (Kapı)… 2012 Macaristan yapımı… Roman yazarı olmaya çalışan bir kadın ve onun ev işlerini yapmak için evine gidip gelen yaşlı bir kadın arasındaki duygusal iniş çıkışları konu edinen, dram ağırlıklı bir film…

Bakın, beynim adını unutmuş olsa da, kalbim onu hala unutamamış, ismini bulup bir yerlerden aklıma yeniden kazıdı…    Dram seviyorsanız, mutlaka izleyin der… dizlerden de yalnızca The Crown’a devam ettiğimi söyler… terasıma giderim… 🙂

 

Not: Okuduğum pdf kitaplar http://www.issuu.com da mevcut…

Reklamlar
Bu yazı aydöküm içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s