Kırlarda (Girizgah)

Büyüklü küçüklü bir dolu şehirde yaşadıktan sonra Gelibolu’ya yerleşiyor olmamız ruhumda nasıl bir darlık yaratmış, bir cenderenin içine tıkılıp kalmışlık hissiyle nasıl kuşatmışsa beni, benliğimi… ilk 9 ayı çok zor geçirdiğimi hatırlıyorum. (Kayseri gibi büyük bir şehirden sonra Keşan’a taşındığımızda da aynı şey olmuştu ama oradaki yıllarımız sayılı idi, görev süremiz dolunca kurtulacaktık.. )

Bu yaz Gelibolu’da onuncu  yılımız doluyor… Dile kolay… adına cendere dediğim yerde koskoca on yılım geçti!

Düşünüyorum da… Kendimi kırlara, ağaçlara… çayırlara, çimenlere… deniz kenarlarına, dere boylarına… tepelere, bayırlara atmasaydım yine de genişlemeyi başarabilir miydi tıkılı kaldığım daracık alan?…Kırsalla ilgili pek cahil olmam da büyük lütufmuş ruhuma… Ah kırlar!…ah  doğa!… ah değişimin dönüşümün binbir türlü hali!… ah insanı şaşırtan, aklını başından alan, enteresan, gizemli, büyülü dünya!… Öyle ki zihnim kalabalık şehir koşturmacalarının kayıt olduğu film şeritlerinin kaotik görüntülerinden arınıyor, yeni tanıştığı durağan ve yalın dünyanın getirdiği farklılıklara yer açıyordu artık. Ve onları depolamayı, en sıkıntılı zamanlarda gün yüzüne çıkarıp mutlu olmamı sağlamayı da pek iyi başarıyordu.  Kırlardan kopuk, evde-işte geçirdiğim günlerde gözümün önüne yalnızca yeşiller, maviler, renk renk çiçekler, otlar, böcekler, ağaçlar, dereler, tepeler ,  şahiti oldu(ruldu)ğum güzellikler geliyor; sağalıyor, düştüğüm yerden daha çabuk kalkıyor, dengemi daha kolay buluyordum.

kirlarda-girizgah-6-editliAçıkçası hiç beklemediğim bir şekilde, bir kapı açılıvermişti önümde ve ben o kapıdan bambaşka bir dünyaya  doğru yol alıyordum, yeni şeyler keşfederek ve her keşifle bambaşka hisleri içimde yeşertip büyüterek…

Bugün daha iyi görebiliyorum ki; bu yeni yolda, aslında küçük bir ilçede yaşamanın mümkün olabilirliğine alış(tırıl)ıyormuşum ben.

Beni benden alan, adına “kırlar” dediğim yerler öyle yerlerdi ki, sevinçle dolmama vesile olacak bir şeyler bir yerlerden göz kırpıp duruyordu hep… Duyduğum seslerde masalsı bir tını vardı… Durup durup kulak kesiliyordum…

“Dinle” diyordu… “Dinle, bak sana neler anlatacağım!”

O duyuşların getireceği hazzı öngörüp heveslenerek, bana sesini duyurmak isteyen her şeyi olabildiğince açık, olabildiğince net duyabilmek için her şeye kulak kesiliyordum.

kirlarda-girizgah-12-editli

Gel gör…. Bunları keşfetmem çok kolay olmamıştı. İlk sonbahar ve ilk kışı nasıl sıkılarak, nasıl bunalarak geçirdiğimi hatırlıyorum. Sık sık ağlama krizleri geçiriyordum. Bir taraftan kızımın olabildiğince bağımsız ve özgür bir yaşamı olsun isterken… bir taraftan da onunla artık ortak bir hayatı paylaşamıyor oluşum çok koyuyordu bana. (Eskişehir’de üniversite okuyordu çünkü)  Yeni tanıdığım insanlarda bir soğukluk, bir bencillik, bir negatif haller vardı ki, sınırlarımdan içeri bir adım dahi atmalarına zerre kadar izin vermiyordum. Birkaç kişiyi arkadaş edinmeyi denesem de, benim için arkadaşlıkta esas olan ve arkadaşlıkları pekiştirip besleyen niteliklerin onların yaşamlarında yer almadığını görünce… suistimale uğrayıp üzülme olasılığıma karşı, kalkanlarımı kuşanıp duvar örerek gardımı almaya çalışmıştım.  Yalnızlık ve kimsesizlik kavramları kendi anayurdumdan bin kilometreden fazla uzakta olduğum bu yerde daha büyük daha güçlü anlamlar kazanıyordu günden güne… Kocacık vardı neyse ki… 17 yaşında aşık olup 20 yaşında evlendiğim…. yüzde yirmi haliyle zor, zaman zaman bunaltıcı olsa da… yüzde seksen haliyle çok çok sevilesi adam…

Görevi nedeniyle 30 yıldır uzak kaldığı memleketine yeniden dönmüş olmaktan mutluydu o… Tüm eksikliklerine, yoksunluklarına rağmen hiç de zor gelmiyordu bir ilçede yaşamak… Ya da şikayetlenip beni daha da mutsuz etmekten çekiniyor olmalıydı ki, karakter olarak memnuniyetsizliğe müsait biri olsa da.. benim alışmam, kabullenmem için kendini tutuyor, bunaldığım, daraldığım her anda çözümcül bir yaklaşımla yanımda yer alıyordu.

kirlarda-girizgah-10-editli

Hiç unutmuyorum…

2007 nin 25 Haziran’ı idi yeni hayatımıza merhaba dediğimiz gün… Harıl harıl koli açmakla meşguldük… Aç, yerleştir, yığını azaltabildiğin kadar azalt, düzeni kurabildiğin kadar kur… yeni günlerin modu buydu. Temmuz sıcakları bastırmıştı, hala yerleşmekle meşguldük… Çarşının üst tarafında olan yeni evimizden çıkıp “hiç olmazsa çarşıyı şöyle bir dolanalım” dediğimiz pek daraltılı anlardan sonra, on dakika gibi sürede bu işi tamamlayıp bu kadar kısa sürede bu işi tamamlamış olmaktan bir kez daha daralarak, biraz da iskelede oyalandıktan sonra, çaresiz eve dönüyorduk. Çarşı denen yer; kısacık, daracık bir caddeydi ve sıradan şeylerin satıldığı, çoğu şeyin de bulunamadığı sıra sıra, küçük küçük dükkanlardan ibaretti. Görsellik ve albeni anlamında oldukça vasat, hatta vitrindeki şeylere bakılırsa döneminin çok gerilerinde kalmış bir hali vardı.

kirlarda-girizgah-11-editliPazar’ı dört gözle bekliyordum. Atlayıp otomobilimize her defasında bambaşka bir köşesini keşfetmek üzere kocacık ve ben… ve sevinmeye, sağalmaya, çocuklar gibi şen olmaya hazır ruhum… düşüyorduk yollara…

Ev işlerine tamamen odaklanacağım tek boş günüm olan Pazar, bu kimliğinden sıyrılıp kır-bayır dolaşma gününe dönüşüvermiş… dört gözle beklenen “biricik tatil günüm” oluvermişti birden… Kahvaltı sonrası zorunlu ev işlerimizi çabucak halledip.. kocacıkla, atıyorduk kendimizi kırlara…

kirlarda-girizgah-14-editliBen, “şehir insanı”ndan “kasaba insanı”na evrilirken, yaşamımda eksikliğini duyduğum şeyler de –hepsi olmasa dahi çoğu- kendince çözümünü buluyordu bu arada. Alışveriş merkezleri başta olmak üzere, mağaza gezip vitrin bakma.. çarşıları, dükkanları doya doya dolaşıp gözümü gönlümü doyurma isteğim, yerini kırlara koşmaya bırakmış, o hazzın kat be kat fazlasını kırlarda bulur olmuştum. Büyük alışverişler, kapsamlı hastane işleri gibi zorunlu ihtiyaçlar için soluğu Çanakkale’de, Tekirdağ’da alıyorduk… Keşan dahi bu on yıl içinde hayli gelişmiş, pek çok ihtiyacımızı karşılar hale gelmişti. Gelibolu’da eksikliğini duyduğumuz her ihtiyacımızı oralardan karşılıyorduk. Bir taraftan iyi oluyordu, elimin altında olmadığı için bu gelişmiş yerlere gittiğimde, vitrindeki nefis bir pastayı yalanarak izleyen çocuk gözüyle bakıyordum her şeye… an’ın değerini anlıyor, keyfini çıkarıyordum. Çok sevdiğim sinema, tiyatro, sergi gibi aktivitelere katılmam pek mümkün olmasa da, film izleme zevkimi en azından internetten gideriyordum. Örgü örmek, blog yazmak, fotoğraf çekmek gibi yeni uğraşılarım da olmuştu. İnternet zaten bir deryaydı. Gelişim-öğrenim ve bilgilenme adına dağarcığıma katmak istediğim ne varsa zaman ayırmaktan kaçınmıyordum.

kirlarda-girizgah-2-editliEn önemlisi de; gezindiğim kırlarda, dünyanın bambaşka hallerine tanık oluyor, hayretler içinde kalıyordum. Ne ki, yeryüzünde olan her şeyin “varoluş serüveni”nde sistematik bir düzen vardı ve ben her birini keşfettikçe ne kadar eksik, ne kadar bilgisiz olduğumu ve aslında dünyanın okumayı bilene apaçık bir kitap olduğunu keşfediyordum.

Misal… çobanların otlasınlar diye kırlarda dolaştırdıkları hayvanların beslenme safhasının bile sistematik bir düzeni vardı. Yemyeşil ekinlerin olduğu tarlaların içinde gezinseler bile eğilip otlanmıyorlar, kimselerin işine yaramayan, yol kenarlarında öylesine kendiliğinden çıkmış makimsi otlarda arıyorlardı nasiplerini… Ve dahi bu otları yerken bile köklerinden kopararak değil, dişleriyle, tıpkı budar gibi, üstten üstten, sanki bir boyda kesilmişçesine öyle muntazam öyle hesaplı kesip yiyorlardı. Çünkü onları tasarlayan güç, insanın kendine yemek olsun diye ekip biçtiği arpa-buğday-çavdar gibi ot görünümlü ekinlere öyle bir tat vermiş, bu hayvanları o tada karşı öyle bir programlamıştı ki, yemyeşil tarlalar oldukları gibi kalıyor, dokunulmuyor, bu otçul hayvanlar nasiplerini azcık da olsa kıyıda köşede kalmış, damak tatlarına uygun başka otlarda arıyorlardı. Ve yine öyle düşünülerek hesaplanmıştı ki bu beslenme meselesi,  hayvanlar bu otları yerken köklerini kurumasına sebep olacak biçimde koparmıyor.. güçlenip yeşersin diye budar gibi, bir süre sonra yeniden çıksını hesaplar gibi  yiyorlardı.

kirlarda-girizgah-13-editliDoğada öyle enteresan, öyle gizemli, öyle büyülü haller vardı ki, onun insana katacağı şeyleri şehir yaşamındaki hiçbir şey  vermeye muktedir değildi.

Görüyor, dinliyor, hissediyor, öğreniyor, dinleniyor, diriliyordum .

Benim evim kırlardı!

Reklamlar
Bu yazı dünya bir kitaptır, kırlarda içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s