“Mutluluk Her Yerde” üzerine… (Girizgah)

Özellikle şu yeni kuşağın ben merkez”ciliğine, “hep bana”cılığına ve “bana ne”ciliğine bakıp düşünüyorum da… kendi çocukluğum en tepe noktasında yaşamış “paylaşımcılık” ve “iyiliksevercilik” denilen şeyi…

İkiz kardeşimin olması önemli bir etkendi belki… ergenlik dönemimize dek her şeyimiz ortaktı, hatta cinsiyetlerimiz farklı olsa bile benzer kıyafetler giyerdik… O vakitler “tom boy” halimle, erkek kardeşimin yaşamındaki erkeklere ait oyunlarda ve seçimlerde hayli yer açabiliyordum kendime… Arkadaş çevrem genişti… herkesle iyi anlaşıyordum… İyi çocuklardık… Kimse kimseden bir şeylerini kaçırmıyor, saklamıyordu. Böylece “bu benim, bana ait” gibi bir hissiyat da gelişmiyordu sanırım kendiliğinden… Tüm bunlardan öte anneler paylaşımcılığı ve iyiliği esas alırdı çocuklarına öğütlerinde, yol göstermelerinde… Oyuncaklarımı, okul materyallerimi, kalem kutumdaki her şeyi, uğraşıp didinip kendi çabalarımla yaptığım ev ödevlerimi yapmayan/sahip olmayan arkadaşlarımla paylaşmakta ufacık bir iç sıkıntısı hissetmezdim hiç.

Evin en çok bakkala, kasaba, fırına gönderilen çocuğu bendim… Yetmez, ihtiyacı olan komşular için de ayrıyeten giderdim. Bir günden bir güne de “hep beni yolluyorsunuz” diye şikayet etmek aklımın ucundan geçmezdi. Ve hatta ilkokul dördüncü sınıfa geldiğimde yeni bir görev de almıştım komşunun yardımsever çocuğu olarak… Eşleri Almanya’ya çalışmak üzere gitmiş, okuma yazma bilmeyen üç yeni gelinin eşlerine mektup yazıcılığına atanmıştım bir anda. Kayınvalideleri evden kısa bir süreliğine uzaklaşmış bu yeni gelinler ya bahçe duvarından seslenir, ya kapıyı-pencereyi tıklatır, “hadi gel kocama mektup yazalım” diye beni çağırırlardı. Yemek yiyor da olsam, ödevlerimin içine gömülmüş de olsam.. annem, “hadi kızım! yazık, kayınvalideleri yokken git, gelinlerin mektuplarını çabucak yaz, gel” der, bu asli görevimi layıkıyla gerçekleştirebilmem için beni hemen koşullar, işimin başına gönderirdi. On mu, onbeş mi… kaç olduğunu hatırlayamadığım uzun uzun yıllardan sonra hamile kalmayı başarmış ancak düşük tehlikesi sebebiyle sürekli yatması öğütlenmiş S. Ablaya da yazıktı. Evinde yavrusuna iş yaptırmaya kıyamayan annem komşu S. Abla söz konusu olduğunda “yazık kızım, hadi git iki bulaşığını yıka, evini derle topla, ihtiyacını gör, gel” derdi. Evine bazı günler misafirliğe gittiğimiz yakın akraba N. Abla da kalp hastasıydı… ameliyatlıydı… yazıktı… “yeyip içtikten sonra… hadi kızım, şu iki bulaşığını yıka, bahçesini süpür, ötesini berisini toparla” derdi annem…  Birinin bir şeyi mi alınacak, çocuğu ödevini mi yapamamış, akılda fikirde olmayan bir işi mi düşmüş… yazıktı… O “yazık” sözcüğü anahtar sözcüktü. Birileri acıklı ve acınılası ise, mutlaka yardım etmek gerekirdi.  Paylaşımcı, iyiliksever ve yardımsever olmak mühim ve kutsal bir işti çünkü.

İşte bu ahval ve şerait üzerine, içinde kıskançlığın, bencilliğin, bana neciliğin zerresi olmayan, dünyayı kendi gibilerden ibaret sanan bir kız yetişiyor, ihtiyacı olan her kimle karşılaşıyorsa mutlaka yardım etmesi gerektiğini zannederek bir şekilde yardım elini uzatmaya çabalıyordu. Derken 17 yaşına geldi ve üniversite eğitimi için yuvadan uçtu. Kaldığı yurttaki her kız kendi gibi başka başka yerlerden gelmişti ve pek çok ortak noktaları vardı. Oradan buradan duyduğu komünizm güzellemeleri o yıllarda içindeki paylaşımcı, iyiliksever kızın aklını çeliyor, bu toplulukla birlikte komünal bir yaşamı pek ala da gerçekleştirebileceğini söylüyordu. Şahsına özel dolabının kapısını kilitli tutmayı reddediyordu daha ilk günden… Onun eşyaları herkesin eşyaları idi ve dileyen -kullanıp yeniden getirmek üzere- izinsizce alıp kullanabilirdi. Alıyorlardı da… Tıp Fakültesi’nde  okuyan Iraklı bir kız yurt hayatından sıkılıp eve çıktığında, bu paylaşımcı kızın annesinin gurbet ellerde hasta olmasın diye verdiği halis yün battaniyeyi yeni evine alıp götürmüştü bile. Ders kitapları, makyaj malzemeleri, romanları gidiyor, bazıları geri dönse de bazıları sırra kadem basıyordu. Bir gün babasının kitaplığından özenle indirdiği ve kaybetmemesi için sıkı sıkı tembih ederek verdiği, kırmızı deri kaplı, kocaman, kapkalın Red House sözlüğünün yerinde yeller estiğini gördü. Bir başka gün yeni aldığı konversleri uçmuştu. Bir arkadaşı ödünç aldığı kazağı çabucak kurusun diye ütülemiş, içine üç Ruşyena’nın sığacağı genişliğe getirdikten sonra minicik bir özürle geri getirmişti. Bir sabahsa artık en sarsıcı şamarı yiyecekti; Dersi öğleden sonra olduğu için gece geç yatmış, ertesi sabah da geç uyanmıştı. 6 kişilik yurt odasında kimsecikler yoktu… başını pencereden uzattı… her taraf bembeyazdı… kalktı, lavaboya gitti, yüzünü yıkadı, pencereden kar’ı seyretti. odasına döndüğünde ranzasının ayakucunda askıya asılı durması gereken kabanının orada olmadığını fark etti. Odanın her tarafını aradı, yoktu.. koridordaki diğer odalara girip karşılaştığı kimselere sordu, kimseler görmemişti. Okul vakti geliyordu, karlı bir güne uygun olmasa da en kalın montunu üstüne geçirip okuluna gitti. Döndüğünde kabanı askıya asılı vaziyette, olması gereken yerde duruyordu. Oda arkadaşı Ö. de odadaydı … Sabah kalktığında kabanını bulamadığını söyledi. Ö. sonunda ödünç aldığı kabanı sahibine söylemeyi hatırlayıvermiş olmalı ki, açıklamasına başlayabildi. Kızını görmek amacıyla Adana gibi sıcacık yerden hırka ile gelmiş olan annesine mecbur kalıp giydirmişti, bu soğukta kadıncağız o hırka ile çok üşürdü. Annesini akrabalarının evine bıraktıktan sonra kabanı da alıp getirmişti zaten!

O an iyi bişey oldu… Bu paylaşımcı, komünalci düşüncenin pek de matah bişey olmadığıyla ilgili farkındalığa doğru bir pencere açabilmiştim neyse ki…

Tam o günlerde, yurt müdürümüz, kaldığım katın ofis katına çevrileceğini, o katta kalan bizlerin de surların dibindeki Trafik Bahçesi’ne bakan yeni yurdumuza taşınacağımızı  duyurdu. Bu bir dönemeç oldu… Farkındalığımın diğer adımlarını atmamı kolaylaştıracaktı. Birkaç gün içinde taşındım… Artık dolabımı kilitliyor, başta ders notlarım, kitaplarım ve romanlarım olmak üzere kişisel eşyalarımı herkeslerle kolay kolay paylaşmıyor, ancak kendim vermek istersem öyle veriyordum.

Yine de insanların eşit olduğu gerçeği.. aklımın bir köşesinde… insana ait özelliklerin en üst sırasında, en sağlam biçimde asılı duruyordu. Kimse kimseden farklı değildi ve tüm insanlar eşitti!

Eşitliğe olan bu inancım, hala ve bugün, o günlerde hissettiğim kadar masum bir gerçeklikle devam etmekte. Bu kavramdan anladığım şey ise temelde paylaşımcılığı barındırıyor. İfade edebilirsem, şöyle düşünüyorum; tüm insanlar eşit… kimse kimseden farklı ya da ayrıcalıklı değil… o sebeple iyi ve güzel olan her şey, her insanı bulmalı ve her insana ait olmalı!

cuha-1

Yaşam tecrübelerim komünal anlamda bunun gerçekleşemeyeceğini öğretmiş olsa da, iyi ve güzel şeyin dağılması/yayılması konusunda düşüncem hala aynı… Hakların ve seçimlerin dağılımı söz konusu olduğunda kimse kimseden ayrıcalıklı olmamalı.

Ellerindeki bir örgü modelini ya da yemek-pasta tarifini isteyenlere vermemek için takla atan insanlar vardır mesela… bunu hiç anlayamam… icat-keşif-yaratım gibi patenti alınabilir şeyler dışındaki, özellikle düşünce, eylem tabanlı, insanları iyiye güzele sevkeden davranış ve söylemlerin sahiplenilmesini, sır gibi saklanmasını da anlayamam mesela…

Bir gün, bir keresinde, bir blogger yanılmıyorsam Zara’dan aldığı kot eteğini giyip bir bankamatik önünde çekilmiş fotoğrafının altına şöyle bir şeyler yazmıştı … “Şurayı burayı gezdik, aa bir baktım iki kişi benim (fotoğraftaki eteğini kastediyor) eteğimin aynısını giymiş… yok yok bir daha halk arasına karışırken Mango veya Zara ürünleri giymemeye ayrı bir dikkat edeceğim.”

Belli ki bu cümleleri son derece doğru olduğuna inanarak kurmuş… hiç ama hiç yadırgamıyordu… oysa daha okur okumaz şu “halk içine” bölümünde nasıl irrite olduğumu anlatamam… Kendini öyle bir yerde görüyordu ki; evi, eşyaları, giysileri, yaşam tarzı, yaşadığı yerle ve bir arada yaşadığı insanlarla aynı  olsa da ruhu bambaşka yerde idi… Ruhu kendine ayrıcalıklı bir saray inşa etmiş ve aklını-şuurunu oraya tıkmıştı. Aynı mağazalardan, aynı pazardan alış veriş yapıyor olsa da, alış veriş yaptığı yerleri kendine ayrıcalıklı düşünüyor,  markaları telaffuz ederken bile onlara erişebilir olduğunun ne mühim bir olay olduğunu imlemeye çalışıyordu.

Bu tür insanlar kendi gelir düzeylerinden daha düşük ya da kendi yaşam tarzlarından daha  farklı kişilerin kendileriyle aynı tercihlerde bulunduklarını gördüklerinde böyle histerikli ruhlara bürünürler… Dünya başlarına yıkılır…Bir keresinde ben de düşecektim o tuzağa… 90 lı yıllardı.. Bilenler bilir, İstanbul’daki pek çok ünlü markanın sezon sonu ya da ihraç fazlası ürünlerini Tekirdağ pazarında uygun fiyatlarla bulmak mümkündür. Yakası kürklü, kolları ve bedeni örgüden, lacivert renkte, çok şık, markalı bir hırka almıştım.. altına da lacivert bir pantolon giymiş, yine çok şık bir çanta ve ayakkabı ile tamamlayıp çalıştığım okula doğru hızlı adımlarla yürüyordum. Tam karşımdan altlarına kocaman çiçekli, geniş geniş şalvarlar giymiş, saçları darmadağın, ayaklarında naylon terlik, cakkıdı cakkıdı sakız çiğneyen, üst perdeden argo kelimelerle konuşan iki roman kız geliyordu. Biri benim üstümdeki hırkanın tıpatıp aynısını giymişti. O da beni fark etti ve daha o  anda “Aaaa Abla!, aynından almışız be ya!” deyip yanımdan kikirdeyerek geçti. O anda içim bir tuhaf oldu… şu klas görüntüm o pejmürde kız ile yerle bir olmuştu… Biraz yürüdüm öyle… sonra “hani herkes eşitti ruşyena” diyen iç sesimle birlikte kendimle bir hesaplaşma içine girdim…. Okulun kapısını açıp içeriye girerken, dudaklarım gevşemiş… “o da kendi tarzını oluşturmuş ama bana daha çok yakışmış” derken buldum kendimi… Giydiğim kıyafeti başkalarında her gördüğümde de içimden “bana daha çok yakışmış” deyip gülümseyerek geçip gidecektim sonra… 🙂

Bir daha öyle zavallılıklarım olmayacaktı… Zira kendini diğer insanlardan üstün görmek bana göre bir zavallılıktı. Bu zavallı düşüncelerin girdabına girmeyi reddedince de herkes, her şey daha bir katlanılası, alışılası ve aşılası geliyordu bana. Ve herkesten öğrenebileceğim başka başka şeyler vardı… öğrenilecek, bilinecek şeyler okullarda öğretilenlerden ibaret değil, hayat ancak bambaşka insanlardan öğrenilebilinirdi!

Bu düşünce beynimde sabitlendikçe başka insanların tercihlerine, seçimlerine ve tarzlarına söz söylemeyi abes karşılar oldum… Herkes kendi yaşamını kendi tercihleriyle yaşıyordu ve buna müdahale etmek;  faşizmi körükleyen.. insanı eşitlikçilikten, özgürlükçülükten uzaklaştıran bağnaz, yobaz, statükocu, baskıcı bir hal idi… İyi insan böyle olmamalıydı.

Bir gün Eskişehir dönüşü bindiğim otobüste yanımda oturan hanımla yaptığım kısa konuşma sonrasında bu kavramların bir bünyeyi nasıl esir aldığına ve nasıl hastalıklı bir bakış açısına sebep olduğuna yakından tanık olacaktım. Yanımdaki hanım da ben de modern giyimli idik. Aslında modernite dediğimiz şey de bir trend gibi… belki de modern diyerek yanlış bir tanımlama yapıyoruz… ikimiz de başı açık, giysileri kapalı olmayan insanlardık… Ön koltuktaki minik tv. ekranlarımıza odaklanmış haberleri izliyorduk. Eşinin başı kapalı olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı seçimi gündemi hayli işgal ediyordu… yanımdaki hanım kulaklıklarını çıkarıp kolumu dürtükleyerek “şu densizliğe bak, bizi bunlar temsil edecek” babında bir şeyler mırıldandı. O sırada ekranda başı kapalı eşi ile yeni cumhurbaşkanı adayımızın görüntüsü vardı… kadının ne demek istediğini anlamıştım… Hemen sol tarafımda, koridorun ilerisinde oturan başı kapalı hanımı göstererek, “aynı otobüste yolculuk ediyoruz, aynı ülkede yaşıyoruz, onlar da bizden, içimizden birileri… neden olmasın ki!” dedim… Kadın “nasıl olur, ben de sizi aydın biri zannetmiştim” deyip ortaya bıraktığı şeyin üzerine bir de mum dikti… Dayanamadım… “siz de görüntüde demokrat, modern, eşitlikçi, özgürlükten yana gibi görünüyorsunuz ama faşistin tekiymişsiniz” dedim. O andan itibaren birbirimizle hiç konuşmadık…

Muhtemelen küçücük dünyasında şucu bucu diye bir açıklama arayıp durmuştur benim bu bakış açım için… Oysa insan dediğimiz varlık, evrensel baktığımızda, eşitlikçi-özgürlükçü-paylaşımcı-haktan, doğrudan, iyilikten, güzellikten yana olan değil miydi?!

Bugün hala iyinin-güzelliğin tek elde kalması canımı acıtıyor. İnsanoğlunun bencil hırsı ile insanlığı iyiye güzelliğe sevkedecek şeylere kota koymaya çalışması-sahip çıkması bana acımasızca geliyor. Bildiğim bir şey birinin işine yarayacaksa paylaşmaktan kaçınmıyorum, başkalarınca tercih edilen giysilere-eşyalara-yaşamlara takılmıyorum… ortada örnek alınası hoş, iyi ve güzel bir şey varsa almaktan rahatsızlık duymuyorum… kendimi bir sınıfa dahil edip onu da üst sınıf kabul edip, kendime alt sınıflar türetmeyi ayıp ve ilkelce buluyorum. İnsan fiziken evrilirken düşünce boyutunda da bir gelişime tabii tutmalı kendini… Egosuzluk… ihtirassızlık yalnızca bilge insanların değil, sözüm ona kendine modern diyen günümüz insanının da olağan-sıradan bir özelliği olmalı… (Mevlana gibi, Yunus Emre gibi, Khalil Cibran gibi daha nice güzel söz sahipleri bile böyle bir gaflete düşmemişken… )

Misal ben “mutluluk her yerde” adında bir kategori açıp günlük yaşamımdaki küçük mutlulukları paylaşmak isterken daha önce paylaşmış olanların hedefi olabileceğimden endişe duymamalıyım… İnsani ilişkiler boyutu ve düşünce sistemi, bu arızalı bakış açılarını çoktan öğütmüş, insanın paylaşımcılığını merkeze alan bir hal ve düzeye erişmiş olmalı, olmalıydı!

Ben “küçük mutluluklar”ımı paylaşmak için bu kadar uzun bir post yazıp, aman cümlelerimde kırıcı olmayayaım, diye kıvrım kıvrım kıvranmamalıydım. Ve hatta “küçük mutluluklar”ını paylaşmak isteyen herkes benimle aynı karın ağrısına tutulmamalı, mutluluklar paylaşıldıkça artmalı, başka insanların farkındalıklarına sebep oldukça, üreyip çoğalmalıydı.

Ben ya bu duruma bir dur demeliydim… ya da bu çarpık zihniyetin bir çarkı haline gelmeliydim…

Tüm olası oklara, mermilere ve –belki- bombalara rağmen… iyi ve güzel olan bu şeyin bir damar da benim blogumda bulup yaşayıp akmasını, akıp yayılmasını, yayılıp başka mutluluklara karışmasını, karışıp dağılmasını, dağılıp çoğalmasını seçiyorum ben… Ben ihtirassızlığı, egosuzluğu – paylaşımcılığı, iyi ve güzel olan yayılsıncılığı seçiyorum…

Umarım anlaşılabiliyorum….

Reklamlar
Bu yazı dobra dobra, mutluluk her yerde içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to “Mutluluk Her Yerde” üzerine… (Girizgah)

  1. hobbyhomeblog dedi ki:

    Çok etkilendim ve her satıra aynen katılıyorum. Ben de tıpkı anlattığınız gibi bir çocukluk ve ergenlik geçirdim… Aklım basmadığından yada aptal olduğumdan değildi oysa şimdi adına iyilik demek istemediğim ancak nadir bulunduğu için betimleme gafletinde bulunduğum o şeyi hep yapıyor olmakla…
    Can acıtıyor, yoruyor ve fakat yastığa değdiği anda başın o iç rahatlığı var ya bence de dünyamızı işte o duygu kurtaracak. Elimden bırakmadan evlatlarıma öğretmeye ve örnek olmaya çalışıyorum…
    Sevgilerimle… Ruhumu açtınız tıpkı rengârenk motifleriniz, o aydınlık balkonunuz, salonunuz, objeleriniz gibi… Hep yazın lütfen…
    Samimice Ecece

  2. rusyena dedi ki:

    Yaşım ilerleyip de adına uyanıklık, akıllılık denilen kendine yontmacı insanları gördükçe 17 yaşıma dek olan halimi bir saflık-aptallık dönemi zannettim epey bir süre… oysa, normal olan bizdik… olması gereken insan haliydik… ama zarar gördükçe gardımızı da almalıydık … iyliğin/yardımın yapılacağı, vakit-kişi-durum gibi ögeler önemsenmeliydi… en güzeli de bunu öğrendik… Ve evet akşam başını yastığa koyduğunda içindeki o ferahlık… o hoşluk…o yoldan çıkıp hastalıklı ruhlara karışmamamız için belki de tek ve en güçlü panzehir…
    Bu yazıyla iyi hislere vesile olduğumu duymak harika…
    ki ben en çok dökülmekten çekinirim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s